|

Yakın Gelecekte Türkiye
Hüseyin Alan
Geleceğe yönelik bir
projeksiyon üretmek, evvela ülkenin şu andaki genel durumunu doğru
tespit etmeye, görünen fotoğrafını iyi okumaya bağlıdır. Bu okuma,
ülkedeki kurulu çatıyı ve siyasal yapıyı, toplumsal grupları ve
gerginlik noktalarını, tarafların karşılıklı yaklaşımlarını doğru tespit
etmekle kolaylaşacak bir iştir. Diğer konular, bu temeller üzerine bina
edildiği için ayrıntı sayılır ve esası bozmazlar.
Böyle geleceğe dair konuşmak bir anlamda devletin kendisini, sorunlara
yaklaşımını ve çözme kapasitesini de ortaya koymaktır. Dolayısı ile
devletin kuruluştan bu yana gelen temel ilkelerini ve uygulamalarını
görmek kadar, dayandığı toplumsal gurubun seçkinci-toplumcu, zalim-adil,
dayatmacı-uzlaşmacı olup olmadığını da ortaya koymak olur. Nihayet
ülkenin ve sorunların yönü hakkında genel ve doğru bir kanaatimiz
böylece oluşacaktır.
Bu konuları bir çerçeveye oturtmak için küreselliğin, uluslararası
dengelerin hangi noktada durduğunu kestirmek, buna bağlı olarak devletin
gücünü, hangi taleplere yakın olacağını görmek açısından da gereklidir.
Buradan hareketle toplumsal grupların devletle olan ilişkilerine ya da
devletin onlarla olan bağlantılarına bakarak zihniyetleri ve
politikaları kavramak başlangıç için önemlidir. Çevremizi kuşatan sosyal
şartları ve onların geleceklerini doğru okumayı becerebilmek, kendimize
daha sağlıklı bir yön çizme, doğru bir strateji oluşturma işini de
gerçekleştirecektir.
Daha sağlıklı bir gelecek umudunun, konuşarak ve olgunca tartışarak
yeşereceğini unutmadan, bu gibi konularda konuşma cesareti gösterebilmek
yine bizleri ileri bir aşamaya taşıyacaktır, bunu da bilelim.
DURUM TESPİTİ
Türkiye cumhuriyeti, omurgasını cumhuriyet 'bürokrasi'sinin inşa ettiği,
çatısı 'ulus devlet' olarak çatılan bir devlettir. Benimsenen ve üstün
tutulan ideolojik tercih 'batıcılık ve ulusçuluk' olurken, geçerli
kılınan kimlik ise 'modern-laik' olmaktır. Kuruluştan sonra bürokrasinin
'askeri' kesimi ile sermayenin 'İstanbul' kanadı arasında güçlü bir
ittifak tesis edildi.
Devletin topluma hedef olarak biçtiği 'çağdaş medeniyet' seviyesine
ulaşmanın gereklerini yerine getirme işi, çizili çerçevede kalmak
kaydıyla sivil bürokrasiye verildi. Teknisyen çapında yönetici
kadroların yetiştirilmesi, düzene uygun kafaların üretilmesi
üniversitelerin sorumluluğuna bırakılmış, siyaseten haddi aşanlara da
mahkeme yolları gösterilmiştir.
Üretim gücü ve para İstanbul'da, silah ve güç askerde olunca, temel
ilkelerin çerçevesi bu ilkelerle çizilecek ve korunacaktır. Ülkede
kurulan ittifakın ara sıra tazelenmesine rağmen bozulmadan devam
ettiğini, en son 28 Şubat’la yenilenerek teyit edildiğini de ekleyelim.
Bu temel çatıyı ve ittifak yapısını görmeden, bir başka deyişle sistem
içi dengeleri yok sayarak, toplumsal gruplar arasındaki gerginliklerin
ne anlama geldiğini doğru tespit etmek mümkün değildir. Gurupların
içinde mevcudu aşacak, yeni dünyalar kuracak iddia taşıyıcılarının
varlığı kadar, mevcudun içinde daha iyi bir yer tutmayı hedefleyenlerin
yani sistem içi alanlarda kalanların ayırımını yapmak ayrıca önemlidir.
Bundan sonradır ki, ülkede olup bitenlerin ne anlama geldiği ve toplumun
nereye evrildiği daha net görülebilir.
Bugüne kadar meydana gelen ya da suni olarak üretilen siyasi-sosyal
krizler, kurucu ilkeler çerçevesinde hareket eden müttefiklerin
uzlaşmaları sonucunda aşılabilmiş ve yeni kurulan dengelerle de yola
devam edilmiştir. Her seferinde yeniden kurulan dengeler, küresel
gelişmeler doğrultusunda yenilenmekte ve guruplar arası uzlaşı noktaları
yeniden belirlenmektedir. Bu durum, kimin nerede durduğunu anlamak kadar
geleceğin okunmasını da kolaylaştırmaktadır.
DEĞİŞİM
1970'lerden sonra küresel sistemin yenileyip piyasaya sürdüğü değerler
konsepti ve siyaseti, modernleşmenin ve sivilleşmenin avantajlarını iyi
değerlendiren toplumsal gruplara yeni açılımlar sağladı. Gurupların
atomize çoğaltılmış kimlik temelli örgütlenmeleri, kendi kimliklerini
ifade özgürlükleri ve sisteme katılım payları, ancak evrensel değerlere
referans edilmek kaydıyla meşru sayılacaktır. Sermayenin yanında sosyal
ve fikri yeni örgütlenmelere ve dolaşımlara geniş alanların açılması da
bu bağlamda meşru sayılmıştır.
Bütün ilişkilerini Batı ile gören Türkiye, bu gelişmelere bigane
kalamayacak ve sisteme bir biçimde uyum sağlayacaktır. Bu değerlerin
buralarda heyecanla karşılanması, grupların kendilerini böyle ifade
yarışına girmesi, toplumun dinamizmi kadar devletin despotluğundan da
kaynaklanmış olabilir. Ancak devletin kuruluştan gelen eski yapısı, yeni
durumu kolayına içselleştirecek kadar esnek olmadığından bu işler ancak
sancılı bir süreçte yol alacaktır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında 1950'lerle başlayan çok partili siyasal
süreç, köyden kente göçlerin de etkisiyle yeni sosyal gruplar
oluşturmuştu. Kutsal ittifakın dayatmalarına karşı tepki olarak ortaya
çıkan yeni kentli din, demokrat, sol ve etnik temelli hak talepleri,
önce periyodik baskılarla genel olarak susturulmuş, kimileri ayıklanarak
dışlanmış, en sonunda kalanlar ise sistem içine alınarak devşirilmiştir.
Seçimlerde iktidara gelmek veya iktidarını sürdürmek için oy deposu
olarak görülen Anadolu insanına şirin gözüken ama devletle muvazaalı sağ
partiler, devlete karşı halkını ve değerlerini korudukları zannıyla hep
destek görmüştür. Sayıca kalabalık olan bu toplumsal grup adam yerine
konmak, devlet baskısından ve dayatmasından kurtulmak adına hep onları
destekledi. Seçim sandığı önüne konduğu her durumda, seçkin sınıfa uzak
kendine yakın bulduğu, güya muhalif bu partileri hep iktidara taşıdı.
Düzen böyle ayakta kaldı, sürdü geldi. Tonları farklı da olsa
Menderes'ten Erdoğan'a gelen çizginin gerçeği ve özeti budur.
Bu gelişmede Anadolu eşrafının sağ partiler eliyle imkân bulup kent
rantları ile sermaye edinmesi, çocuklarının yüksek eğitim görmesi sonucu
bürokratik kadroları doldurması, bu dönemler boyunca yeni oyuncuların ve
taleplerin piyasaya çıkmasına karşılık düşen süreçtir.
Askeri bürokrasinin tabanı Anadolu gençlerinden oluşmaktadır. İstanbul
sermayesinin karşısına Anadolu sermayesi çıkmaktadır. Laik-cumhuriyet
bürokrasisinin yanında Anadolu insanları türemektedir. Cumhuriyeti
beraber kurduk, bize de ortaklık hakkımız verilmeli diyen kimlik talepli
etnik bir iddia dillendirilmiştir. Kemalist değerlerin kışlası
durumundaki üniversitelere karşılık diğer okullar devreye girmektedir…
Bütün bunlar, muhafazakâr değerler üzerinden tartışılıp rahatsızlık
yaratırken aslında kurucu ilkeleri de zorlayan sosyal patlamalardır.
Diğer taraftan bu gelişmelerde çatışma sebepleri ve aktörleri geri
planda kalırken gerçekte açığa düşen devletin kendisi olmaktadır.
Burada devletin karşısına aldığı geniş halk bloğunun ortak paydasının,
grisinden koyusuna kadar muhafazakâr değerler olduğunu tespit önemlidir.
Bunların tümümün ortak isteği, kendilerine önceden tayin edilen kamusal
alanı dar bularak daha geniş alan veya temsilde ortaklık istemektir.
Dolayısı ile muhafazakâr gurupların kamusal alanları sonuna kadar
zorlaması, sınıfsal değerlerini ve yaşama biçimlerini görünür kılması,
sonuçta diğerleri için sürpriz gelişmeler olmuştur.
İşte kurucu iradenin ve ittifakın, sistemi işletmeye yönelik öngördüğü
çerçevenin zorlanmasına tehdit olarak algıladığı yeni gelişmeler de
budur. Ülkedeki toplumsal gerginliğin ana ekseni de bu gelişmelerdir.
Bugüne kadar kamusal alanları ve nimetleri alabildiğine kullanarak
gürbüzleşen ama hep azınlıkta olan laik-batıcı grup ve dayandığı
toplumsal taban bu durumu, öteden beri kendilerine sunulan imtiyazları
ya paylaşmak ya da kaybetmek olarak görmektedir. Normal seçimlerle
iktidara gelmesi de artık mümkün görülmeyen, dolayısı ile pozisyonunu
koruma endişesi taşıyan bu gurubun, sahip oldukları avantajları yitirme
refleksi ile hareket ettiklerini okumak gereklidir.
Bu gurubun ve temsil ettiği azınlığın kentli, yüksek gelir sahibi, iyi
eğitimli, batıyla bağlantılı, batı kültürünün taşıyıcısı, sesleri en çok
çıkan ve en etkili gurup olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle onların
rakip gördüğü yeni gurupları, çağdaş değerlerine ve yaşama biçimlerine
karşı tehdit olarak algılaması da bu çerçevede değerlendirilmelidir.
İşin bir yanı budur.
Ama başka bir açıdan ihmal edilen işin diğer önemli yanı da, modernleşme
süreci ve kent yaşamının, yeni sosyal grupların zihinlerini ve
taleplerini karakteristik olarak değiştirme işlevi görmesidir. Bu
nedenle aşağıdan yukarıya yer tutan yeni gurupların seçkinleri, kendi
değerlerini değil diğerlerini taklit etmekte, yeni durumda onlara
özenmektedir. Yani üst gurubun eskiden yapıp ettiklerini şimdi bunlar
yapmaktadır. Üstelik nezaketten uzak ve görgüsüz tavırları ile.
Kimlik temelli yeni hak talepleri, zaten çoğunluk olan muhafazakâr
gurupların, medyanın çarpan etkisi sonucu eskisinden çok daha büyük
gözükmesi, diğerlerini hepten ürkütmektedir. Oysa olan biten geçmişte
görülmek istenmeyen ama zaten olanın kendisidir. Dini değerlerin
yayıldığı telaşının farklı algılanması bu noktada anlamlı
karşılanabilir.
Bütün bunlardan sonra devlet destekli laik-Batıcı kimliğin, muhafazakâr
kimliği kendisine bir rakip gibi mi yoksa düşman gibi mi algıladığı,
önemli bir sorudur. Genetik ittifakın her vesile ile dile getirdiği
'irticai' tehdit algılaması ve bunun sıralamasını değiştirmemesi,
verilen sinyalin hangi cevaba karşılık düştüğünü anlamak bakımından
önemlidir.
ÖNGÖRÜLER
Son dönemlerde AB sürecinde istenen değişiklikler ve ABD'nin bölgedeki
operasyonları, kadim ittifak arasındaki tartışmaları, farklı görüşleri
ilk defa açığa çıkartmıştır. Ülkenin geleceğine dair duyulan kuşkular,
bütünlük için taşınan kaygılar, buna bağlı olarak alternatif
arayışlarını da beraberinde taşımaktadır. Bu nedenle, ittifakın
bürokrasi ayağı batıcılıktan ayrılmayı kendi içinde tartışırken, sermaye
ayağı uluslararasılaşarak kendini güvene almaktadır.
Kadim ittifakın İstanbul ayağına rakip olarak gözüken Anadolu
sermayesinin geniş tabanı, yapısal olarak muhafazakârdır. Yaşama
biçimlerine de yansıyan değerleri, diğerlerini bu bakımdan da rahatsız
etmektedir. Onların rakibi olan ve tamamen modern değerleri taşıyan
İstanbul sermayesi ile bunların arasında bir rekabetin oluşması, hatta
ayrılığın doğması bile mümkündür.
Bu ikili arasındaki rekabetin boyutları, giderek bürokratik yapının aynı
değerleri taşıyan eski ortağını değiştirmesine yol açabilir mi?
Stratejik soru budur.
Her şeye rağmen kadim ittifakın kısa sürede sonlanmasını beklemek,
ortaklar arasında değişime gidileceğini ummak, şimdilik bir ihtimaldir.
Eski ittifakın yenilenmesi hatta güçlendirilmesi bile düşünülebilir. Bu
durumda önemli olan, bu defa yenilenecek olan ittifakın, hangi değerler
üzerine oturacağını görebilmektir. Bu öngörü, sistem içi duruşu meşru
görenlerden ziyade geleceği buralarda planlayan diğer guruplar için
önemlidir.
Bize göre yenilenecek olan eski ittifakın zemini, muhafazakâr gurubun
bugün temsil ettiği değerlerin karşısında olacaktır. Bu Türkiye'nin
mevcut konseptinde yeniliğe gitmemesi ile kayıtlı bir öngörüdür. Zaten
bu süreçte, Anadolu sermayesinin mevcut ekonomik kurallar gereği
değişerek liberalleşeceğini kestirmek de gerçekçi olmaktır. Bu durum, bu
gurupların makas değiştirmesi demektir. En azından elitleri için bu
sonuç doğaldır. Sermayedarın uğrayacağı bu zihinsel değişim, ne yazık ki
toplumsal tabanını ve onlara bakan aydınını da değişime zorlayacak bir
süreçtir.
Muhafazakâr sermayedarın makas değiştirmesi demek, muhafazakâr
değerlerin (ahlak-aile-törenler-din-semboller-devlet-sağcılık…) seküler
zihinle yorumlanıp yeniden üretilmesi demektir. Asıl önemlisi bu
durumun, muhafazakârlığın ortak paydası olan 'İslam' dinini ve
değerlerini yeni duruma uydurmak ya da yeni duruma uygun yeni bir dini
yorum üretme ile sonuçlanacak olmasıdır. Bu işi meşrulaştırmak, felsefi
yorumunu üretmek de okumuşuna-aydınına-hocasına düşecektir. Bu
sermayeden beslenen, onunla irtibatlı olan ya da ona özenen 'İslamcı' bu
noktayı beynine kazımalıdır.
Bu kısımda anlatmaya çalıştığımız durumların bir kısmı zaten
gerçekleşmiş, görebilenlerin gözü önünde cereyan eden gelişmelerdir.
Bizim burada yaptığımız ise, yap-boz oyununda parçaların nereye
konacağını hatırlatarak, resmin tamamını gösterebilmektir. Resmin
tamamını görebilmek, geleceğe dair sağlıklı duruşu üretmek isteyenler
için şarttır.
Toplumsal gurupların ortak paydasını, devletin çatısı ve guruplararası
gerginlikleri kısaca değerlendirdikten sonra, ülkenin geleceğine ipotek
koymuş üç önemli sorunun adlandırılmasına geçebiliriz. Kimilerine göre
falcılık veya futurizm olan bu bölüm, bize göre hikmet ve ferasettir.
1-Siyasal İslam
Toplumsal gerginliğin ana ekseni, mevcut çatıyı değiştirici tek damarı
budur. Kuruluşta sistem içi bir yer biçilen, belirli bir çerçevenin
içinde tutulan dini anlayış, uzun süreler devletin yedeğinde ve
hizmetinde olageldi. Devlet geleneği ve Ortodoks yorum gereği dinin bu
pozisyonu hep meşru sayılmış ve titizlikle korunmuştur. Bu nedenle
kalabalık cemaatler, ara sıra azar yese de kurucu ilkelere ve gidişata
dikkat ettikleri sürece destek gördüler.
Din bu ülkede, azınlık bir gurup hariç toplumsal gurupların tamamının
tek birleştirici harcıdır. Etnik farklılığın bile önüne geçerek onları
diğerleri ile bir arada tutan, devlete sadık yapan değerler yine din
kaynaklı olanlardır. O nedenle muhafazakârlığın ortak paydası olarak
dinin yaşatılması, yeniden yorumlarla tedavülde tutulması, ülkenin ve
tüm gurupların ortak çıkarına olmaktadır.
Ancak, İslami oluşumların ortaya çıkıp sahih din anlayışını
dillendirmeye başlaması ile işler karışmıştır. Bunu sezen akiller, onu
siyasal İslam olarak kodlayarak töhmet altına sokmaya, toplumdan tecrit
etmeye çalışmaktadır. Her şeye rağmen ülkenin ve gurupların en başat
sorunları yeni İslamcıdır.
Devlet, küreselliğin ve AB kriterlerinin bu yeni aşamasında İslam ile
ilişkilerini yeniden gözden geçirmek, bir biçimde onunla hesaplaşmak
zorundadır. Gelecekte duracağı yeri, dahil olacağı sistem bloğunu
seçerken, bir şekilde bunu yapacaktır. Bu, kurucu ilkeleri gözden
geçirmek, din ile mesafeyi yeni şartlarla yeniden ayarlamak şeklinde
olacaktır. İşin bir yanı budur…
Siyasal İslam olarak tanımlanan, yeni ve başka bir hayat öneren, dini
değerlere bağlı ve farklı bir iktidar talebi olan anlayış, her açıdan
bir gerginlik alanı oluşturmaktadır. Çünkü bu İslamcının talebi ve
önerisi, alışılagelmiş paradigmanın tamamen dışında yeni bir paradigma
önerisidir. Dünyanın mevcut halini aşmaktan bahsederken mevcudun temel
dayanaklarını ve ona uygun dizilişini reddetmekte, yeni bir gelecek
sunarken de kitaba bağlı kalmaktan ve yeni bir çatıdan bahsetmektedir.
Bu büyük bir iddiaya denk düşen ve her gurubu ilgilendiren bir şeydir.
Burada gerginliğin iki yönü vardır; İslamcıların kendi aralarındaki
tartışmalar ve İslamcılarla diğerleri arasındaki durumlar. Müslüman
olanın, inançlarına yönelik bir şiddetle karşılaşmadığı her durumda,
onun da şiddetle bir işi olmadığı bilinir. Suni zorlamaların ve
yönlendirmelerin başka ittifakları ve oyunları gizlediği de artık
anlaşılmıştır. O nedenle bu taraftan çıkabilecek şiddete dayalı kaotik
bir ortam beklenmemeli…
İslamcıların kendi aralarındaki tartışmalar, ayrışma ve kırılma
noktaları belirinceye kadar ülkenin en büyük sorunu bu olmaya devam
edecektir. İki gurup arasındaki tartışma ve kırılma her zaman ve zeminde
olabilecek, hatta yeni durumlarda bile karşılaşılacak normal bir şeydir.
Geleneksel anlayışı yenileyerek modern olanla uzlaşacak, dini yeniden
yorumlayarak pozisyonunu rahatlatacak olan anlayışı temsil eden
kalabalık guruplar, sonunda muhafazakâr geniş tabanın gri tonlarında
temsil mücadelesine başlayabilir. Onların nihai talebi yakınma ve
sızlanmadan öte bir şey ifade etmeyeceğine göre, diğerleri tarafından
biraz daha geniş alan rüşvetine razı edilerek uzlaşmaları ve bu halleri
ile kabul görmeleri makuldür. Aslında onlar sistemin ihtiyacına karşılık
toplumsal denge unsuru olarak da lazımdırlar. Hizmet ve mücadele olarak
kutsadıkları işin adı da, kayıkçı kavgasından başka bir şey değildir.
Modern olanı kavrayıp dönüştürme bilincine ulaşamadığı için geleneğin
labirentlerinde bunalım üretecek, küreselliğin yeni lanetlileri arasında
ötekileştirilip dışlanacak olan guruplar, yeni maceralara
sürüklenebilir. Mücadele fıkhı üretiyoruz zannıyla sistemin düşman
ihtiyacına cevap vermek, istenmese de yanlış duraklarda inişi
getirebilir. Bu tarz düşünüş ve kodlanmış tutumlar, sistemin bunaltması
ile tepkiselliğe doğru yol alacaktır.
Bu guruplar arasında önemli olan, toplumsal değişimi ve sünnetullahı
doğru tespit edenlerdir. İnzal edilene bağlı, sahih olanı taşıyan ve
önerenlerin varlıkları, toplumları için bir kazançtır. Bunların
kendilerini ifadeleri, gerekçeli duruşları, iddialarını gerçekleştirecek
yetkinlikleri ve eksikleri için hazırlıkları diğerlerine kıyasla
hikmetli olmalarındandır. Burada sayıca azlık, kazanılmamış mevziiler,
kaybedilmiş heyecanlar asla zaaf sayılmazlar. Onları muhkem ve geçerli
kılacak olan, taleplerinin gerçekten dinden, dini değerlerden referans
alınıp alınmadığıdır.
O nedenle, küreselliğin ve mevcudun tek alternatifi bunlardır. Bunun
için tehlikeli olarak kodlanıyorlar. Çünkü bunlar, sütü yoğurda çeviren
'maya'dırlar. Diğerlerini sahih olana yönlendirecek, her alanda adaleti
ikame edecek ve mevcudu dönüştürecek olmaları ile mayadırlar. Bilinir ki
çokluk süttedir mayalıkta değil. Dolayısı ile azlık veya marjinallik
önemli değildir. Tarihsel dönüşüm yeni virajına girmişse ki öyle
gözüküyor, doğru yolun sahipleri, toplumun rehberleri mayalık özelliğini
koruduklarında, gelecek aydınlıktır.
BÖLÜCÜLÜK
Gerginlik noktalarından biri de, kimlik talepli özgürlük isteyerek ayrı
bir eksene oturan ve etnik çerçevede duran Kürtlerdir. Niyetlerin farklı
şekilde açıklanmasına, söz birliği olmamasına rağmen Kürtler bugün,
ayrılıkçı ve bölücü olarak kodlanan örgüt ile devlet arasında
sıkışmıştır. Modern ve Batılı değerlerle kendini ifade eden Kürt kimliği
ve talepleri karşısında, devlet klasik refleksini gösterirken büyük
sermaye pragmatik yapısı gereği bu konuda suskun, muhafazakâr kesim ise
yapısal özelliği gereği devletle birliktedir.
Kuruluş ilkelerinde, ulus devlet formatında homojen bir Türk kültürü,
modern-laik bir kimlik dayatması ve tanınması benimsenmişti. Azınlık
statüsü ile tanımlanan gayri Müslim unsurlar dışında kalan Kürtlerin ve
diğer ulusların, Türk ulus kimliği içinde erimeleri umulmuştu. 60'lardan
sonra gelişen sol politik süreç ve devamında küresel konsept, yeni bir
ulus iddiası taşıyan Kürtleri kimlik, kültür ve siyasal talepleri ile
ortaya çıkardı. Bugün evrensel değerler ve Batılı kriterlere referansla
hak talep eden Kürt elitlerinin ve aydınlarının modern-laik değerleri
benimsemesi, demokrasi çerçevesinde uzlaşı arama çabaları da silahlı
örgütün gölgesinde ciddiye alınmıyor.
70'lı yıllarda sol hareketin içindeyken ulusal kimliğini ve davasını
korumak adına ayrılan Kürtçü hareketin önderleri, bugün aynı
gerekçelerle İslam'dan da ayrılma niyetlerini açıkça söylemektedirler.
Çağdaş değerleri üstün tutan bir hareketin, ulus davası gütmesi ve hak
talebinde bulunması kendisi için normaldir. Bloklaşmanın geçerli
sayıldığı vasatta tarihsel olarak geç kalmanın ya da bazı güçlerin
hesapları içinde tutulmanın dezavantajını hep taşıyacaklardır. Çünkü
coğrafi konumları ve komşuları bakımından da böyle gözükmektedir.
Burada Kemalist aydının milletinden kopuk buyurgan ve seçkinci halinin,
Kürt aydınına da aynen bulaştığını görmek gariptir. Üstelik önünde
yaşanmış ciddi bir tecrübe de varken.
Kürt hareketinin nerede duracağı; İslami hareketlerin bölgede ne tür rol
alacağı, küreselliğin değişebilir politikaları ile tecrit edilip
edilmeyeceği gibi sorularla çevrili bir dizi gelişmeye bağlıdır.
Devletin içerde şiddete bulaşmış, araya kan davası sokmuş hareket ile
uzlaşmayacağı kesindir. Yeni nesil Kürt öncülerinin neler yapacağını ve
neyi referans alarak uzlaşacağını görmek içinse beklemek gereklidir.
Burada da işin ağırlığı, modern değerleri değil ümmet temelli sahih
tezleri ortaya atacak Müslüman Kürtlerin omuzlarındadır.
KÜRESELLİK
Ülkenin ve sosyal gurupların kırılma noktalarının dikkate alacağı
çerçeve olması bakımından küresellik önemlidir. Küresellik, yeni ve
cazip değerleri ile hızla yol almaktadır. Ülkedeki sistem içi
dengelerden bunalmış geniş guruplar, kendi yapamadıklarını sisteme
yaslanarak yapmaya çalışmaktadırlar. Burada büyük tuzaklara
düşeceklerini, yapısal değişime gireceklerini ihmal etmektedirler.
Emperyalist hedefleri görmeyerek kısa huzmeli farlarla sisli yola
koyulanlar, ülkedeki batıcı gurupların başlarına gelenlerden ibret
alabilirler. Bu nedenle evrensel değerleri yeniden üretmeye, tescilli
markaları taklit etmeye gerek yoktur.
Devletin içerde kuracağı yeni dengelerle dışarıda nasıl bir yol
seçeceği, şimdilik şu anki elitlerinin vereceği karara kalmıştır. Devlet
aklının hafızasındaki İslam fobisi ile hesaplaşması bu bakımdan çok şeyi
değiştirebilir. Diğer tüm kırılma noktaları verilecek bu kararla
temelden başka seyir izleyebilir. Bekasını ve geleceğini bugüne kadar
güvende gördüğü müttefiklerinden, son dönemlerde hissettiği tehdit
algılaması, uluslararası diğer gelişmelerin zamanlamasına bağlı olarak
onu önemli bir karar arifesine doğru götürmektedir. Kısaca devlet, orta
vadede yapısal değişimin önemli bir kavşağına girmiştir.
SONUÇ
Türkiye anılan problemlerden dolayı bunalmaktadır. Eski çatının ve
ittifak çerçevesinin bunları taşıması zor, bildik politikalarla çözüm
yoluna (yok sayma-geleceğe erteleme) gitmesi tıkanmış durumdadır.
Akillerinin vaziyeti kavradığını, kapalı kapılar ardında tartıştığını,
sızanlar kadarı ile izliyoruz. Geçmiş akıl yapısında direnenler ve çözüm
arayanlar arasındaki tartışmanın süresi uzadıkça, hayatın çekilmezliği
sürecektir. Toplumun elinde kalan tek değer İslam'ın, post-modern
süreçte tüketilmesinden ve umut olmaktan çıkartılmasından
kaygılanabiliriz. İddialarına sadık kalabilecek şahitlerin kalitesi ve
yetkinliği, herkesin umududur.
Bu yazıyı yazmaktan dolayı eleştirilmeyi, hatta yanlış anlaşılmayı göze
aldık. İslami oluşumların yeniden harekete dönüştüğü, sahihlik
arayışının aynı zamanda kirlilikten ayıklandığı, geçmiş tecrübelerden
arta kalan heyecanların yeniden canlandığı yeni bir ufka uyanmaktayız.
Küreselliğin henüz bunaltmaya başladığı toplumda gelecek umudunun,
İslami değerlerden başkasına kapalı olduğunu unutmayalım. Kapalıdır
çünkü diğer tüm değerler kredisini bitirmiş, toplum çözülmüş, yolun sonu
görülmüştür. Bir yanlıştan kaçarken başka bir yanlışa da düşülebilir. Bu
durum ufka bakan Müslümanlar için önemli bir avantaj teşkil etmektedir.
Müslümanlara dair hesapların bir daha gözden geçirildiği, kimi
değerlerin yanlış temsille tüketilmeye çalışıldığı, çıkarcı kimi
eskilerin fesat üretmeye devam ettiği gerçeğinden hareketle, geçmişte
ıskalanan birçok şeyin dikkate alınabileceğini, bu kez daha donanımlı
seyre girilebileceğini umabiliriz. Aidiyet bağımızı ve çevremizi iyi
tespit etmek, asabiyemizi sağlıklı temele oturtmak ve inancımızı diri
tutmak bizim en önemli güvencemizdir. Onun için sıkı durup morallerimizi
yüksek tutalım.
Bölgede oyunun yeniden kurulup ellerin yeniden dağıtımına az biraz kala,
oyun içinde yer alıp dağıtılan kağıda razı gelmek veya diğer ellerde
daha çok kazanma umudunu sürdürmek guruplar için sapkın bir tercihtir.
Doğrusu oyunun bizzat kuruluşuna, masadaki oyuculara ve oyunun kendisine
itiraz etmektir. Üstelik bu oyun Müslüman coğrafyada ve Müslümanların
birikimi ve gelecek nesilleri üzerine yenilenecektir. Bu oyunda yer
almak ya da oyuna katılmak için sıraya girmek, kardeşleri aleyhine hisse
kapmaktır, zulme ve fesada destek olmaktır.
Oysa bir başka masa kurabilecek, bir başka oyun düzenleyebilecek,
kuralları da belirleyecek düşünceyi taşımak İslamcının varlık
gerekçesidir. Biraz hayale mi dönüştü dersiniz? Müsaadenizle hayali
olmayanın hedefi de olmazmış diyelim. Mekke'nin daha ilk günlerinde
Rum'un ve Kisra'nın mülkünü ve hazinesini hayal eden Resul, bu konuda
hayalci miydi, ne dersiniz? Öyleyse hadi bakalım kolay gelsin. |