Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 350 | Şubat  2008

                   

 

 


                           

Yakın Gelecekte Türkiye

Hüseyin Alan

Geleceğe yönelik bir projeksiyon üretmek, evvela ülkenin şu andaki genel durumunu doğru tespit etmeye, görünen fotoğrafını iyi okumaya bağlıdır. Bu okuma, ülkedeki kurulu çatıyı ve siyasal yapıyı, toplumsal grupları ve gerginlik noktalarını, tarafların karşılıklı yaklaşımlarını doğru tespit etmekle kolaylaşacak bir iştir. Diğer konular, bu temeller üzerine bina edildiği için ayrıntı sayılır ve esası bozmazlar.
Böyle geleceğe dair konuşmak bir anlamda devletin kendisini, sorunlara yaklaşımını ve çözme kapasitesini de ortaya koymaktır. Dolayısı ile devletin kuruluştan bu yana gelen temel ilkelerini ve uygulamalarını görmek kadar, dayandığı toplumsal gurubun seçkinci-toplumcu, zalim-adil, dayatmacı-uzlaşmacı olup olmadığını da ortaya koymak olur. Nihayet ülkenin ve sorunların yönü hakkında genel ve doğru bir kanaatimiz böylece oluşacaktır.
Bu konuları bir çerçeveye oturtmak için küreselliğin, uluslararası dengelerin hangi noktada durduğunu kestirmek, buna bağlı olarak devletin gücünü, hangi taleplere yakın olacağını görmek açısından da gereklidir.
Buradan hareketle toplumsal grupların devletle olan ilişkilerine ya da devletin onlarla olan bağlantılarına bakarak zihniyetleri ve politikaları kavramak başlangıç için önemlidir. Çevremizi kuşatan sosyal şartları ve onların geleceklerini doğru okumayı becerebilmek, kendimize daha sağlıklı bir yön çizme, doğru bir strateji oluşturma işini de gerçekleştirecektir.
Daha sağlıklı bir gelecek umudunun, konuşarak ve olgunca tartışarak yeşereceğini unutmadan, bu gibi konularda konuşma cesareti gösterebilmek yine bizleri ileri bir aşamaya taşıyacaktır, bunu da bilelim.
DURUM TESPİTİ
Türkiye cumhuriyeti, omurgasını cumhuriyet 'bürokrasi'sinin inşa ettiği, çatısı 'ulus devlet' olarak çatılan bir devlettir. Benimsenen ve üstün tutulan ideolojik tercih 'batıcılık ve ulusçuluk' olurken, geçerli kılınan kimlik ise 'modern-laik' olmaktır. Kuruluştan sonra bürokrasinin 'askeri' kesimi ile sermayenin 'İstanbul' kanadı arasında güçlü bir ittifak tesis edildi.
Devletin topluma hedef olarak biçtiği 'çağdaş medeniyet' seviyesine ulaşmanın gereklerini yerine getirme işi, çizili çerçevede kalmak kaydıyla sivil bürokrasiye verildi. Teknisyen çapında yönetici kadroların yetiştirilmesi, düzene uygun kafaların üretilmesi üniversitelerin sorumluluğuna bırakılmış, siyaseten haddi aşanlara da mahkeme yolları gösterilmiştir.
Üretim gücü ve para İstanbul'da, silah ve güç askerde olunca, temel ilkelerin çerçevesi bu ilkelerle çizilecek ve korunacaktır. Ülkede kurulan ittifakın ara sıra tazelenmesine rağmen bozulmadan devam ettiğini, en son 28 Şubat’la yenilenerek teyit edildiğini de ekleyelim.
Bu temel çatıyı ve ittifak yapısını görmeden, bir başka deyişle sistem içi dengeleri yok sayarak, toplumsal gruplar arasındaki gerginliklerin ne anlama geldiğini doğru tespit etmek mümkün değildir. Gurupların içinde mevcudu aşacak, yeni dünyalar kuracak iddia taşıyıcılarının varlığı kadar, mevcudun içinde daha iyi bir yer tutmayı hedefleyenlerin yani sistem içi alanlarda kalanların ayırımını yapmak ayrıca önemlidir. Bundan sonradır ki, ülkede olup bitenlerin ne anlama geldiği ve toplumun nereye evrildiği daha net görülebilir.
Bugüne kadar meydana gelen ya da suni olarak üretilen siyasi-sosyal krizler, kurucu ilkeler çerçevesinde hareket eden müttefiklerin uzlaşmaları sonucunda aşılabilmiş ve yeni kurulan dengelerle de yola devam edilmiştir. Her seferinde yeniden kurulan dengeler, küresel gelişmeler doğrultusunda yenilenmekte ve guruplar arası uzlaşı noktaları yeniden belirlenmektedir. Bu durum, kimin nerede durduğunu anlamak kadar geleceğin okunmasını da kolaylaştırmaktadır.
DEĞİŞİM
1970'lerden sonra küresel sistemin yenileyip piyasaya sürdüğü değerler konsepti ve siyaseti, modernleşmenin ve sivilleşmenin avantajlarını iyi değerlendiren toplumsal gruplara yeni açılımlar sağladı. Gurupların atomize çoğaltılmış kimlik temelli örgütlenmeleri, kendi kimliklerini ifade özgürlükleri ve sisteme katılım payları, ancak evrensel değerlere referans edilmek kaydıyla meşru sayılacaktır. Sermayenin yanında sosyal ve fikri yeni örgütlenmelere ve dolaşımlara geniş alanların açılması da bu bağlamda meşru sayılmıştır.
Bütün ilişkilerini Batı ile gören Türkiye, bu gelişmelere bigane kalamayacak ve sisteme bir biçimde uyum sağlayacaktır. Bu değerlerin buralarda heyecanla karşılanması, grupların kendilerini böyle ifade yarışına girmesi, toplumun dinamizmi kadar devletin despotluğundan da kaynaklanmış olabilir. Ancak devletin kuruluştan gelen eski yapısı, yeni durumu kolayına içselleştirecek kadar esnek olmadığından bu işler ancak sancılı bir süreçte yol alacaktır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında 1950'lerle başlayan çok partili siyasal süreç, köyden kente göçlerin de etkisiyle yeni sosyal gruplar oluşturmuştu. Kutsal ittifakın dayatmalarına karşı tepki olarak ortaya çıkan yeni kentli din, demokrat, sol ve etnik temelli hak talepleri, önce periyodik baskılarla genel olarak susturulmuş, kimileri ayıklanarak dışlanmış, en sonunda kalanlar ise sistem içine alınarak devşirilmiştir.
Seçimlerde iktidara gelmek veya iktidarını sürdürmek için oy deposu olarak görülen Anadolu insanına şirin gözüken ama devletle muvazaalı sağ partiler, devlete karşı halkını ve değerlerini korudukları zannıyla hep destek görmüştür. Sayıca kalabalık olan bu toplumsal grup adam yerine konmak, devlet baskısından ve dayatmasından kurtulmak adına hep onları destekledi. Seçim sandığı önüne konduğu her durumda, seçkin sınıfa uzak kendine yakın bulduğu, güya muhalif bu partileri hep iktidara taşıdı. Düzen böyle ayakta kaldı, sürdü geldi. Tonları farklı da olsa Menderes'ten Erdoğan'a gelen çizginin gerçeği ve özeti budur.
Bu gelişmede Anadolu eşrafının sağ partiler eliyle imkân bulup kent rantları ile sermaye edinmesi, çocuklarının yüksek eğitim görmesi sonucu bürokratik kadroları doldurması, bu dönemler boyunca yeni oyuncuların ve taleplerin piyasaya çıkmasına karşılık düşen süreçtir.
Askeri bürokrasinin tabanı Anadolu gençlerinden oluşmaktadır. İstanbul sermayesinin karşısına Anadolu sermayesi çıkmaktadır. Laik-cumhuriyet bürokrasisinin yanında Anadolu insanları türemektedir. Cumhuriyeti beraber kurduk, bize de ortaklık hakkımız verilmeli diyen kimlik talepli etnik bir iddia dillendirilmiştir. Kemalist değerlerin kışlası durumundaki üniversitelere karşılık diğer okullar devreye girmektedir… Bütün bunlar, muhafazakâr değerler üzerinden tartışılıp rahatsızlık yaratırken aslında kurucu ilkeleri de zorlayan sosyal patlamalardır. Diğer taraftan bu gelişmelerde çatışma sebepleri ve aktörleri geri planda kalırken gerçekte açığa düşen devletin kendisi olmaktadır.
Burada devletin karşısına aldığı geniş halk bloğunun ortak paydasının, grisinden koyusuna kadar muhafazakâr değerler olduğunu tespit önemlidir. Bunların tümümün ortak isteği, kendilerine önceden tayin edilen kamusal alanı dar bularak daha geniş alan veya temsilde ortaklık istemektir. Dolayısı ile muhafazakâr gurupların kamusal alanları sonuna kadar zorlaması, sınıfsal değerlerini ve yaşama biçimlerini görünür kılması, sonuçta diğerleri için sürpriz gelişmeler olmuştur.
İşte kurucu iradenin ve ittifakın, sistemi işletmeye yönelik öngördüğü çerçevenin zorlanmasına tehdit olarak algıladığı yeni gelişmeler de budur. Ülkedeki toplumsal gerginliğin ana ekseni de bu gelişmelerdir.
Bugüne kadar kamusal alanları ve nimetleri alabildiğine kullanarak gürbüzleşen ama hep azınlıkta olan laik-batıcı grup ve dayandığı toplumsal taban bu durumu, öteden beri kendilerine sunulan imtiyazları ya paylaşmak ya da kaybetmek olarak görmektedir. Normal seçimlerle iktidara gelmesi de artık mümkün görülmeyen, dolayısı ile pozisyonunu koruma endişesi taşıyan bu gurubun, sahip oldukları avantajları yitirme refleksi ile hareket ettiklerini okumak gereklidir.
Bu gurubun ve temsil ettiği azınlığın kentli, yüksek gelir sahibi, iyi eğitimli, batıyla bağlantılı, batı kültürünün taşıyıcısı, sesleri en çok çıkan ve en etkili gurup olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle onların rakip gördüğü yeni gurupları, çağdaş değerlerine ve yaşama biçimlerine karşı tehdit olarak algılaması da bu çerçevede değerlendirilmelidir. İşin bir yanı budur.
Ama başka bir açıdan ihmal edilen işin diğer önemli yanı da, modernleşme süreci ve kent yaşamının, yeni sosyal grupların zihinlerini ve taleplerini karakteristik olarak değiştirme işlevi görmesidir. Bu nedenle aşağıdan yukarıya yer tutan yeni gurupların seçkinleri, kendi değerlerini değil diğerlerini taklit etmekte, yeni durumda onlara özenmektedir. Yani üst gurubun eskiden yapıp ettiklerini şimdi bunlar yapmaktadır. Üstelik nezaketten uzak ve görgüsüz tavırları ile.
Kimlik temelli yeni hak talepleri, zaten çoğunluk olan muhafazakâr gurupların, medyanın çarpan etkisi sonucu eskisinden çok daha büyük gözükmesi, diğerlerini hepten ürkütmektedir. Oysa olan biten geçmişte görülmek istenmeyen ama zaten olanın kendisidir. Dini değerlerin yayıldığı telaşının farklı algılanması bu noktada anlamlı karşılanabilir.
Bütün bunlardan sonra devlet destekli laik-Batıcı kimliğin, muhafazakâr kimliği kendisine bir rakip gibi mi yoksa düşman gibi mi algıladığı, önemli bir sorudur. Genetik ittifakın her vesile ile dile getirdiği 'irticai' tehdit algılaması ve bunun sıralamasını değiştirmemesi, verilen sinyalin hangi cevaba karşılık düştüğünü anlamak bakımından önemlidir.
ÖNGÖRÜLER
Son dönemlerde AB sürecinde istenen değişiklikler ve ABD'nin bölgedeki operasyonları, kadim ittifak arasındaki tartışmaları, farklı görüşleri ilk defa açığa çıkartmıştır. Ülkenin geleceğine dair duyulan kuşkular, bütünlük için taşınan kaygılar, buna bağlı olarak alternatif arayışlarını da beraberinde taşımaktadır. Bu nedenle, ittifakın bürokrasi ayağı batıcılıktan ayrılmayı kendi içinde tartışırken, sermaye ayağı uluslararasılaşarak kendini güvene almaktadır.
Kadim ittifakın İstanbul ayağına rakip olarak gözüken Anadolu sermayesinin geniş tabanı, yapısal olarak muhafazakârdır. Yaşama biçimlerine de yansıyan değerleri, diğerlerini bu bakımdan da rahatsız etmektedir. Onların rakibi olan ve tamamen modern değerleri taşıyan İstanbul sermayesi ile bunların arasında bir rekabetin oluşması, hatta ayrılığın doğması bile mümkündür.
Bu ikili arasındaki rekabetin boyutları, giderek bürokratik yapının aynı değerleri taşıyan eski ortağını değiştirmesine yol açabilir mi? Stratejik soru budur.
Her şeye rağmen kadim ittifakın kısa sürede sonlanmasını beklemek, ortaklar arasında değişime gidileceğini ummak, şimdilik bir ihtimaldir. Eski ittifakın yenilenmesi hatta güçlendirilmesi bile düşünülebilir. Bu durumda önemli olan, bu defa yenilenecek olan ittifakın, hangi değerler üzerine oturacağını görebilmektir. Bu öngörü, sistem içi duruşu meşru görenlerden ziyade geleceği buralarda planlayan diğer guruplar için önemlidir.
Bize göre yenilenecek olan eski ittifakın zemini, muhafazakâr gurubun bugün temsil ettiği değerlerin karşısında olacaktır. Bu Türkiye'nin mevcut konseptinde yeniliğe gitmemesi ile kayıtlı bir öngörüdür. Zaten bu süreçte, Anadolu sermayesinin mevcut ekonomik kurallar gereği değişerek liberalleşeceğini kestirmek de gerçekçi olmaktır. Bu durum, bu gurupların makas değiştirmesi demektir. En azından elitleri için bu sonuç doğaldır. Sermayedarın uğrayacağı bu zihinsel değişim, ne yazık ki toplumsal tabanını ve onlara bakan aydınını da değişime zorlayacak bir süreçtir.
Muhafazakâr sermayedarın makas değiştirmesi demek, muhafazakâr değerlerin (ahlak-aile-törenler-din-semboller-devlet-sağcılık…) seküler zihinle yorumlanıp yeniden üretilmesi demektir. Asıl önemlisi bu durumun, muhafazakârlığın ortak paydası olan 'İslam' dinini ve değerlerini yeni duruma uydurmak ya da yeni duruma uygun yeni bir dini yorum üretme ile sonuçlanacak olmasıdır. Bu işi meşrulaştırmak, felsefi yorumunu üretmek de okumuşuna-aydınına-hocasına düşecektir. Bu sermayeden beslenen, onunla irtibatlı olan ya da ona özenen 'İslamcı' bu noktayı beynine kazımalıdır.
Bu kısımda anlatmaya çalıştığımız durumların bir kısmı zaten gerçekleşmiş, görebilenlerin gözü önünde cereyan eden gelişmelerdir. Bizim burada yaptığımız ise, yap-boz oyununda parçaların nereye konacağını hatırlatarak, resmin tamamını gösterebilmektir. Resmin tamamını görebilmek, geleceğe dair sağlıklı duruşu üretmek isteyenler için şarttır.
Toplumsal gurupların ortak paydasını, devletin çatısı ve guruplararası gerginlikleri kısaca değerlendirdikten sonra, ülkenin geleceğine ipotek koymuş üç önemli sorunun adlandırılmasına geçebiliriz. Kimilerine göre falcılık veya futurizm olan bu bölüm, bize göre hikmet ve ferasettir.
1-Siyasal İslam
Toplumsal gerginliğin ana ekseni, mevcut çatıyı değiştirici tek damarı budur. Kuruluşta sistem içi bir yer biçilen, belirli bir çerçevenin içinde tutulan dini anlayış, uzun süreler devletin yedeğinde ve hizmetinde olageldi. Devlet geleneği ve Ortodoks yorum gereği dinin bu pozisyonu hep meşru sayılmış ve titizlikle korunmuştur. Bu nedenle kalabalık cemaatler, ara sıra azar yese de kurucu ilkelere ve gidişata dikkat ettikleri sürece destek gördüler.
Din bu ülkede, azınlık bir gurup hariç toplumsal gurupların tamamının tek birleştirici harcıdır. Etnik farklılığın bile önüne geçerek onları diğerleri ile bir arada tutan, devlete sadık yapan değerler yine din kaynaklı olanlardır. O nedenle muhafazakârlığın ortak paydası olarak dinin yaşatılması, yeniden yorumlarla tedavülde tutulması, ülkenin ve tüm gurupların ortak çıkarına olmaktadır.
Ancak, İslami oluşumların ortaya çıkıp sahih din anlayışını dillendirmeye başlaması ile işler karışmıştır. Bunu sezen akiller, onu siyasal İslam olarak kodlayarak töhmet altına sokmaya, toplumdan tecrit etmeye çalışmaktadır. Her şeye rağmen ülkenin ve gurupların en başat sorunları yeni İslamcıdır.
Devlet, küreselliğin ve AB kriterlerinin bu yeni aşamasında İslam ile ilişkilerini yeniden gözden geçirmek, bir biçimde onunla hesaplaşmak zorundadır. Gelecekte duracağı yeri, dahil olacağı sistem bloğunu seçerken, bir şekilde bunu yapacaktır. Bu, kurucu ilkeleri gözden geçirmek, din ile mesafeyi yeni şartlarla yeniden ayarlamak şeklinde olacaktır. İşin bir yanı budur…
Siyasal İslam olarak tanımlanan, yeni ve başka bir hayat öneren, dini değerlere bağlı ve farklı bir iktidar talebi olan anlayış, her açıdan bir gerginlik alanı oluşturmaktadır. Çünkü bu İslamcının talebi ve önerisi, alışılagelmiş paradigmanın tamamen dışında yeni bir paradigma önerisidir. Dünyanın mevcut halini aşmaktan bahsederken mevcudun temel dayanaklarını ve ona uygun dizilişini reddetmekte, yeni bir gelecek sunarken de kitaba bağlı kalmaktan ve yeni bir çatıdan bahsetmektedir. Bu büyük bir iddiaya denk düşen ve her gurubu ilgilendiren bir şeydir.
Burada gerginliğin iki yönü vardır; İslamcıların kendi aralarındaki tartışmalar ve İslamcılarla diğerleri arasındaki durumlar. Müslüman olanın, inançlarına yönelik bir şiddetle karşılaşmadığı her durumda, onun da şiddetle bir işi olmadığı bilinir. Suni zorlamaların ve yönlendirmelerin başka ittifakları ve oyunları gizlediği de artık anlaşılmıştır. O nedenle bu taraftan çıkabilecek şiddete dayalı kaotik bir ortam beklenmemeli…
İslamcıların kendi aralarındaki tartışmalar, ayrışma ve kırılma noktaları belirinceye kadar ülkenin en büyük sorunu bu olmaya devam edecektir. İki gurup arasındaki tartışma ve kırılma her zaman ve zeminde olabilecek, hatta yeni durumlarda bile karşılaşılacak normal bir şeydir.
Geleneksel anlayışı yenileyerek modern olanla uzlaşacak, dini yeniden yorumlayarak pozisyonunu rahatlatacak olan anlayışı temsil eden kalabalık guruplar, sonunda muhafazakâr geniş tabanın gri tonlarında temsil mücadelesine başlayabilir. Onların nihai talebi yakınma ve sızlanmadan öte bir şey ifade etmeyeceğine göre, diğerleri tarafından biraz daha geniş alan rüşvetine razı edilerek uzlaşmaları ve bu halleri ile kabul görmeleri makuldür. Aslında onlar sistemin ihtiyacına karşılık toplumsal denge unsuru olarak da lazımdırlar. Hizmet ve mücadele olarak kutsadıkları işin adı da, kayıkçı kavgasından başka bir şey değildir.
Modern olanı kavrayıp dönüştürme bilincine ulaşamadığı için geleneğin labirentlerinde bunalım üretecek, küreselliğin yeni lanetlileri arasında ötekileştirilip dışlanacak olan guruplar, yeni maceralara sürüklenebilir. Mücadele fıkhı üretiyoruz zannıyla sistemin düşman ihtiyacına cevap vermek, istenmese de yanlış duraklarda inişi getirebilir. Bu tarz düşünüş ve kodlanmış tutumlar, sistemin bunaltması ile tepkiselliğe doğru yol alacaktır.
Bu guruplar arasında önemli olan, toplumsal değişimi ve sünnetullahı doğru tespit edenlerdir. İnzal edilene bağlı, sahih olanı taşıyan ve önerenlerin varlıkları, toplumları için bir kazançtır. Bunların kendilerini ifadeleri, gerekçeli duruşları, iddialarını gerçekleştirecek yetkinlikleri ve eksikleri için hazırlıkları diğerlerine kıyasla hikmetli olmalarındandır. Burada sayıca azlık, kazanılmamış mevziiler, kaybedilmiş heyecanlar asla zaaf sayılmazlar. Onları muhkem ve geçerli kılacak olan, taleplerinin gerçekten dinden, dini değerlerden referans alınıp alınmadığıdır.
O nedenle, küreselliğin ve mevcudun tek alternatifi bunlardır. Bunun için tehlikeli olarak kodlanıyorlar. Çünkü bunlar, sütü yoğurda çeviren 'maya'dırlar. Diğerlerini sahih olana yönlendirecek, her alanda adaleti ikame edecek ve mevcudu dönüştürecek olmaları ile mayadırlar. Bilinir ki çokluk süttedir mayalıkta değil. Dolayısı ile azlık veya marjinallik önemli değildir. Tarihsel dönüşüm yeni virajına girmişse ki öyle gözüküyor, doğru yolun sahipleri, toplumun rehberleri mayalık özelliğini koruduklarında, gelecek aydınlıktır.
BÖLÜCÜLÜK
Gerginlik noktalarından biri de, kimlik talepli özgürlük isteyerek ayrı bir eksene oturan ve etnik çerçevede duran Kürtlerdir. Niyetlerin farklı şekilde açıklanmasına, söz birliği olmamasına rağmen Kürtler bugün, ayrılıkçı ve bölücü olarak kodlanan örgüt ile devlet arasında sıkışmıştır. Modern ve Batılı değerlerle kendini ifade eden Kürt kimliği ve talepleri karşısında, devlet klasik refleksini gösterirken büyük sermaye pragmatik yapısı gereği bu konuda suskun, muhafazakâr kesim ise yapısal özelliği gereği devletle birliktedir.
Kuruluş ilkelerinde, ulus devlet formatında homojen bir Türk kültürü, modern-laik bir kimlik dayatması ve tanınması benimsenmişti. Azınlık statüsü ile tanımlanan gayri Müslim unsurlar dışında kalan Kürtlerin ve diğer ulusların, Türk ulus kimliği içinde erimeleri umulmuştu. 60'lardan sonra gelişen sol politik süreç ve devamında küresel konsept, yeni bir ulus iddiası taşıyan Kürtleri kimlik, kültür ve siyasal talepleri ile ortaya çıkardı. Bugün evrensel değerler ve Batılı kriterlere referansla hak talep eden Kürt elitlerinin ve aydınlarının modern-laik değerleri benimsemesi, demokrasi çerçevesinde uzlaşı arama çabaları da silahlı örgütün gölgesinde ciddiye alınmıyor.
70'lı yıllarda sol hareketin içindeyken ulusal kimliğini ve davasını korumak adına ayrılan Kürtçü hareketin önderleri, bugün aynı gerekçelerle İslam'dan da ayrılma niyetlerini açıkça söylemektedirler. Çağdaş değerleri üstün tutan bir hareketin, ulus davası gütmesi ve hak talebinde bulunması kendisi için normaldir. Bloklaşmanın geçerli sayıldığı vasatta tarihsel olarak geç kalmanın ya da bazı güçlerin hesapları içinde tutulmanın dezavantajını hep taşıyacaklardır. Çünkü coğrafi konumları ve komşuları bakımından da böyle gözükmektedir.
Burada Kemalist aydının milletinden kopuk buyurgan ve seçkinci halinin, Kürt aydınına da aynen bulaştığını görmek gariptir. Üstelik önünde yaşanmış ciddi bir tecrübe de varken.
Kürt hareketinin nerede duracağı; İslami hareketlerin bölgede ne tür rol alacağı, küreselliğin değişebilir politikaları ile tecrit edilip edilmeyeceği gibi sorularla çevrili bir dizi gelişmeye bağlıdır. Devletin içerde şiddete bulaşmış, araya kan davası sokmuş hareket ile uzlaşmayacağı kesindir. Yeni nesil Kürt öncülerinin neler yapacağını ve neyi referans alarak uzlaşacağını görmek içinse beklemek gereklidir. Burada da işin ağırlığı, modern değerleri değil ümmet temelli sahih tezleri ortaya atacak Müslüman Kürtlerin omuzlarındadır.
KÜRESELLİK
Ülkenin ve sosyal gurupların kırılma noktalarının dikkate alacağı çerçeve olması bakımından küresellik önemlidir. Küresellik, yeni ve cazip değerleri ile hızla yol almaktadır. Ülkedeki sistem içi dengelerden bunalmış geniş guruplar, kendi yapamadıklarını sisteme yaslanarak yapmaya çalışmaktadırlar. Burada büyük tuzaklara düşeceklerini, yapısal değişime gireceklerini ihmal etmektedirler. Emperyalist hedefleri görmeyerek kısa huzmeli farlarla sisli yola koyulanlar, ülkedeki batıcı gurupların başlarına gelenlerden ibret alabilirler. Bu nedenle evrensel değerleri yeniden üretmeye, tescilli markaları taklit etmeye gerek yoktur.
Devletin içerde kuracağı yeni dengelerle dışarıda nasıl bir yol seçeceği, şimdilik şu anki elitlerinin vereceği karara kalmıştır. Devlet aklının hafızasındaki İslam fobisi ile hesaplaşması bu bakımdan çok şeyi değiştirebilir. Diğer tüm kırılma noktaları verilecek bu kararla temelden başka seyir izleyebilir. Bekasını ve geleceğini bugüne kadar güvende gördüğü müttefiklerinden, son dönemlerde hissettiği tehdit algılaması, uluslararası diğer gelişmelerin zamanlamasına bağlı olarak onu önemli bir karar arifesine doğru götürmektedir. Kısaca devlet, orta vadede yapısal değişimin önemli bir kavşağına girmiştir.
SONUÇ
Türkiye anılan problemlerden dolayı bunalmaktadır. Eski çatının ve ittifak çerçevesinin bunları taşıması zor, bildik politikalarla çözüm yoluna (yok sayma-geleceğe erteleme) gitmesi tıkanmış durumdadır. Akillerinin vaziyeti kavradığını, kapalı kapılar ardında tartıştığını, sızanlar kadarı ile izliyoruz. Geçmiş akıl yapısında direnenler ve çözüm arayanlar arasındaki tartışmanın süresi uzadıkça, hayatın çekilmezliği sürecektir. Toplumun elinde kalan tek değer İslam'ın, post-modern süreçte tüketilmesinden ve umut olmaktan çıkartılmasından kaygılanabiliriz. İddialarına sadık kalabilecek şahitlerin kalitesi ve yetkinliği, herkesin umududur.
Bu yazıyı yazmaktan dolayı eleştirilmeyi, hatta yanlış anlaşılmayı göze aldık. İslami oluşumların yeniden harekete dönüştüğü, sahihlik arayışının aynı zamanda kirlilikten ayıklandığı, geçmiş tecrübelerden arta kalan heyecanların yeniden canlandığı yeni bir ufka uyanmaktayız. Küreselliğin henüz bunaltmaya başladığı toplumda gelecek umudunun, İslami değerlerden başkasına kapalı olduğunu unutmayalım. Kapalıdır çünkü diğer tüm değerler kredisini bitirmiş, toplum çözülmüş, yolun sonu görülmüştür. Bir yanlıştan kaçarken başka bir yanlışa da düşülebilir. Bu durum ufka bakan Müslümanlar için önemli bir avantaj teşkil etmektedir.
Müslümanlara dair hesapların bir daha gözden geçirildiği, kimi değerlerin yanlış temsille tüketilmeye çalışıldığı, çıkarcı kimi eskilerin fesat üretmeye devam ettiği gerçeğinden hareketle, geçmişte ıskalanan birçok şeyin dikkate alınabileceğini, bu kez daha donanımlı seyre girilebileceğini umabiliriz. Aidiyet bağımızı ve çevremizi iyi tespit etmek, asabiyemizi sağlıklı temele oturtmak ve inancımızı diri tutmak bizim en önemli güvencemizdir. Onun için sıkı durup morallerimizi yüksek tutalım.
Bölgede oyunun yeniden kurulup ellerin yeniden dağıtımına az biraz kala, oyun içinde yer alıp dağıtılan kağıda razı gelmek veya diğer ellerde daha çok kazanma umudunu sürdürmek guruplar için sapkın bir tercihtir. Doğrusu oyunun bizzat kuruluşuna, masadaki oyuculara ve oyunun kendisine itiraz etmektir. Üstelik bu oyun Müslüman coğrafyada ve Müslümanların birikimi ve gelecek nesilleri üzerine yenilenecektir. Bu oyunda yer almak ya da oyuna katılmak için sıraya girmek, kardeşleri aleyhine hisse kapmaktır, zulme ve fesada destek olmaktır.
Oysa bir başka masa kurabilecek, bir başka oyun düzenleyebilecek, kuralları da belirleyecek düşünceyi taşımak İslamcının varlık gerekçesidir. Biraz hayale mi dönüştü dersiniz? Müsaadenizle hayali olmayanın hedefi de olmazmış diyelim. Mekke'nin daha ilk günlerinde Rum'un ve Kisra'nın mülkünü ve hazinesini hayal eden Resul, bu konuda hayalci miydi, ne dersiniz? Öyleyse hadi bakalım kolay gelsin.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...