Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 350 | Şubat  2008

                   

 

 


                           

Beyin Fırtınası-4

Arif Kaya

Köle ve Efendi
Milyonlarca öğrencinin ders başı yaptığı yeni bir eğitim-öğretim yılı daha başlıyordu. En büyük oğlumun yeni bir okula başlaması hasebiyle bu ilk gününde yanında olup ona destek vermek için bir çok veli gibi ben de oradaydım. Malum tören(ritüel)lerden sonra müdür bey ilk dersi vermek üzere bir bayan öğretmeni kürsüye davet etti. O da önce ilk günün heyecanı içinde olan ve bir hayli gürültü yapan öğrencileri sükunete ve ciddiyete davet edip sonra konuşmasına başladı. Konuşmasında genel olarak ülkenin ciddi tehlikelerle karşı karşıya olduğundan bahsetti. Özellikle küresel güçlerin ulus devlete karşı düşmanca bir tavır sergilediğini söyleyip "biz sizi köle değil efendi olmanız için eğitmek, yetiştirmek istiyoruz" dedi. Konuşmasının bilhassa bu cümlesi dikkatimi çekti. Bu yaşımıza kadar resmi ve gayri resmi bir çok yetkilinin ağzından defaatle duyduğumuz "iç ve dış düşmanlar" söyleminden sonra bu sefer de köle-efendi hususunu kulaklarım yadırgadı doğrusu. Demek ki bütün ulus devletleri bekleyen bir tehlikeydi köle olmak. Ya efendi olacaktık ya da köle. Herhalde üçüncü bir şık yoktu ki (!), öğretmen öğrencilerine efendi olmalarını öğütlüyordu. Hoş, öğrencilerine birer beyefendi ya da hanımefendi olmayı -tabii ki ahlaki tavrı kastediyorum- öğütlese bence bir sorun yoktu. Tabii burada hangi tür bir ahlak olmalı gibi bir konu gündeme gelecekti, ama şimdilik bu konuyu bir tarafa bırakalım. Gelelim biz asıl konumuz olan efendi ya da köle olma meselesine. Öncelikle her zaman mutlaka iki şeyden biri olmak, birini tercih etmek zorunda mıdır insan, kırk katır ya da kırk satır misali? Köle olmak elbette istenilecek, arzu edilecek bir şey değildir. Fakat efendilik yapmak, efendilik taslamak, başkalarını köleleştirmek, köle muamelesi yapmak hoşlanılacak, onaylanacak bir şey midir? Zulmedeni bir tarafa bütün insanları ya dinde(dünya görüşünde, ideolojide) ya da fıtratta (yaratılışta) kardeş bilmek değil midir öğütlenmesi, önerilmesi gereken. Yakın tarihte "efendiler" diye başlayan nutuklardan, "bey, efendi, paşa vb." gibi lakapların kanunla inkılap ettirildiğine (değiştirildiğine) şahit olduk olmasına da, beyefendiliğin (ve de hanımefendiliğin) ne yakın tarihte ne de gelecekte değerinden bir şey kaybetmeyeceği, güzel ahlakın bir timsali olarak görülmeye devam edeceği izahtan varestedir. Öyle zaman gelir ki "efendi" kelimesi küçük görmenin, başkasını nitelerken kendini büyük görmenin (!) bir ifadesi bile olabilir. Bu ülkenin ve başka ülkelerin insanları ne zaman anlayacaklar köle ya da efendi değil, kula(yaratılmışa) köle-kul değil, yalnız ve yalnız, kayıtsız ve şartsız "alemlerin rabbi" Allah'a kul olmanın gerekli olduğunu. İlle de bir efendiye kölelik edeceksek, bu bizi onurlandıracak, şereflendirecek "Kainatın Efendisi" Allah olmalı değil mi? Kaldı ki O bizden kölelik değil, mabudumuz olarak abd (kul) olmamızı istiyor. Hiçbir zorlama ve baskı altında olmadan, irade sahibi kılınmamış canlı ve cansız mahlukların irade dışı teslim olduğu Kendisi'ne irademizle teslim olmamızı, sevgi ve saygımızı sunup şükretmemizi istiyor. Meselenin can alıcı noktası da burası zaten. Ama biz hala oyunda oynaştayız. Bir yandan liselerde ve hatta ilköğretimde bile uyuşturucu, şiddet, cinsel sapkınlık gibi olumsuz durumlardan yakınıp dururken diğer yandan gençlerin İslam'ın emir ve yasaklarını dikkate aldıklarından, namaz kıldıklarından, örtündüklerinden yakınıyoruz. Alın size binlercesini her zaman okuyup duyabileceğiniz malum haberlerden biri. "Lisede mescit skandalı. Burası cami değil meslek lisesi. İstanbul Bahçelievler'deki bir lisenin zemin kattaki odasının mescit haline getirildiği ortaya çıktı. İlköğretim okullarında ve liselerde kanuna göre, ibadethane bulundurulması yasak. Ancak öğretmen ve öğrenciler mescidin hemen önündeki lavaboda abdest aldıktan sonra içeri girip birlikte namaz kılıyor. Bir öğrenci 4 yıldır bu okuldayım, mescit hep vardı.' dedi. (21.01.2008; Milliyet)" Üstüne üstlük ülkedeki misyoner faaliyetlerinden, kilise evlerin arttığından da zaman zaman şikayet eder dururuz. Ne yapacak, ne yapsın bu gençlik? Zaten okullarda İslami (Tevhidi) bir eğitim-öğretim imkanından mahrumlar; iyi kötü, yalan yanlış çevreden ulaşabildikleri bilgilerle ayakta durmaya, hayata tutunmaya çalışıyorlar. Bu konularda onlara anlayış, rahmet ve sevgi ile yaklaşmak yerine jurnalci, karalayıcı, suçlayıcı bir tavır sergiliyoruz. Hem suçluyuz, hem de güçlüyüz. Aklımızca "skandal, cami değil meslek lisesi" diyerek baskın yapıp suçumuzu örtmeye, üste çıkmaya çalışıyoruz. Eğitim sistemi bırakın İslami olmayı, milli olmaktan bile uzak. Batı'nın artık gözden düşmüş, yerlerde sürünen değer(sizlik)lerini hak bilip hak bildirmeye-belletmeye çalışıyoruz masum, günahsız yavrularımıza, gençlerimize. Ülkedeki eğitim-öğretimde "tevhid-i tedrisat" ilkesinden ziyade "tedrisat-ı Tevhid" olmadıkça temel, köklü değişikliklerin olmasını ummak, hayalcilikten öteye geçmez. İslam'ın temeli, özü olan Tevhid'i öğrenip öğretmedikçe (tedris etmedikçe) vahdet (birlik, beraberlik) de gerçekleşme imkanı bulamaz. Din(İslam) ne zaman bir 'kültür ve ahlak bilgisi' değil de bir 'hayat bilgisi' şeklinde öğrenilir öğretilirse; bütün derslerin esprisini, özünü, ruhunu oluşturursa o zaman bugün yaşadığımız sorunlardan, açmazlardan, çıkmazlardan büyük ölçüde kurtulacağız, göğsümüz inşirah bulup ferahlayacağız. Emin olun.
Rejim ve teminat
Önce size birkaç haber.
[ "Emekli Orgeneral Necati Özgen canlı yayında 'Ülkenin tapusu TSK'nındır. TSK elbette siyasilerin emrindedir. Ancak ülkenin geleceği tehlikedeyse ben o lideri dinler miyim?' dedi. (Sabah, 01.11.2005)"
"…Türkiye giderek muhafazakarlaşıyor. Bütün anketler bunu gösteriyor. Demek ki, siyasi partiler de bundan böyle dindarlaşacaklar ve milyonların beklentilerini karşılamaya çalışacaklar. İlerde, bu partilerden biri çıkıp, bir adım daha atıp din unsurunu ülke yönetimine tam anlamıyla sokmak istediğinde ne olacak? Bu gidişe laik medya mı karşı çıkacak? Silahlı Kuvvetler mi DUR diyecek? Darbe yapıp, milyonları tanklarla mı korkutacağız? Böyle bir olasılığa sadece AB direnebilir. Bunun koşulu da tam üyeliktir. AB ancak tam üye durumuna girmiş bir Türkiye'ye güvence sağlayabilir. Türkiye'nin laik sisteminin güvencesi, Avrupa Birliğidir. (M. Ali Birand, Laik ulusalcılar AB'yi mumla arayacaklar, Hürriyet, 21.12.207)"
"Bursa'da bir hafta önce göreve başlayan Vali Şehabettin Harput, 15 Kasım 2007 tarihinde İznik Gölü'ne balık tutmak için giren ve bir daha kendilerinden haber alınamayan Nevzat Can ve Aydın Çil'in ailelerini ziyaret etti. Arama çalışmalarının, çocuklarının kaybolmasından 4 gün sonra başladığını söyleyen aileler de, "Aramaya geç başladılar, erken bıraktılar" diye yakındı. Bu siteme sinirlenen Vali Şehabettin Harput, "Siz devlete hesap mı soruyorsunuz? Kimsenin devletten hesap sorma hakkı yoktur" diyerek tepki gösterdi. (İHA, 04.01.2008)" ]
Tarihin her döneminde, her zaman yürürlükteki rejimin temel kabullerine (amentüsüne) aykırı fikirler riskli, tehlikeli addedilegelmiştir. Farklı fikirlere tahammülsüzlüğün, "vurun konuşturmayın" türü linç mantığının, resmi ve gayr-i resmi nice yaptırımın bolca bulunduğu yerlerde bir takım konularda söz söylemek, yazıp çizmek yürek isteyen netameli bir iştir. Yanlış anlaşılmak, sözün eğilip bükülmesi, farklı mecralara çekilmesi, zülfü yare dokunması her zaman mümkündür. Gürültü patırtı arasında ne söylenilmek istendiği unutulur, söyleyen söylediğine bin pişman edilir. Eğer yanlış bir kanaate sahipse (ki elbette yanlış ve doğru da referans aldığınız şeye göre değişir) fitil fitil burnundan getirilir, özür diletilip karşı çıktığı şeye iman tazelemeye davet edilir. Doğru söylemişse bile dokuz köyden kovulur, onuncu köyde (mahpushane) yeri ayırtılır. Bu onuncu köy, maalesef bazen tahtalı köy de olabilir, hatta uzak köyler (yurt dışı) de olabilir. Gözümüzü açıp şu yaşa ulaştığımız bu ülkede, kırkımızı devirdik devirmesine de hala korkularla yatıp kalkıyoruz. İçte ve dıştaki birtakım olaylar, gelişmeler karşısında da 'rejimin falan ya da filan şeyin teminatı altında' olduğu ifade edilir. Bu kimi zaman toplumun belirli bir etnik veya mezhebi kesimi, kimi zaman anayasa, kimi zaman silahlı kuvvetler, ve kimi zaman da -özellikle de son zamanlarda- AB olur. Ülkenin bölünmesi korkusu, İslamlaşma (onların deyimiyle irtica) korkusu, Sevr (işgal, parçalanma) korkusu ve benzeri korkular mütemadiyen çeşitli vesilelerle gündeme pompalanır durur. Allah'tan komünizm (sosyalizm) korkusundan Sovyetler Birliği dağıldı da kurtulduk. Elbette bu korkular, korkuların canlı ve gündemde tutulmasının getiri sağladığı kesimler için bulunmaz birer nimettir. Korkular olmasa nasıl ve ne ile yaptıklarını mazur gösterecekler, beceriksizliklerini ve menfaatlerini gizleyecekler, ülke insanın başında boza pişirip sultalarını sürdüreceklerdi, doğrusu bilemiyorum. Dünyanın başına musallat olmuş ABD dün komünizm, bugün terör bahanesi ile insanları, ülkeleri korkutup egemenliğini sürdürüyor, çıkarlarını idame ettiriyorsa, ülke içinde de bu korkulardan nemalanan kişi ve kesimler var ve öyle görünüyor ki olmaya da devam edecek. Fakat özellikle ülkenin yönetiminde söz sahibi olan insanlar şunu unutuyorlar, bilmek de istemiyorlar bir türlü. Ülkenin insanları ne zamana kadar bu korkularla korkutulmaya, çekip çevrilmeye devam edilecek? İnsanların tümü değilse de ezici çoğunluğu mutlu ve huzurlu değilse; can, mal, ırz, nesil ve inanç güvenliği tehdit altında ise; itilip kakılıyor horlanıyorsa; en temel ihtiyaçlardan bile mahrumsa; geleceğe güvenle bakamıyorsa bu korkularla sürgit yönetilip yönlendirilebilir mi? Gün gelir bu oyunlar bozulmaz mı? Oynanan oyunu fark edenler çoğalmaz mı? Teminat, güvence diye bel bağladıklarınız rejimi ayakta tutmaya yeter mi? Devlet denen aygıt ülke içinde yaşayan bütün insanların refah, huzur ve de mutluluğunu temin için var değil midir? Bunları temin edemeyince teminat diye sarıldıklarınız sizi nereye kadar götürür sanıyorsunuz? Unutulmamalı ki bir rejim için en sağlam teminat o ülke içinde yaşayan insanların güveni, inancı, desteğidir. Aile için de öyle değil mi? Eğer bir evlilikte sevgi, saygı ve güven bitmişse; huzur ve mutluluk kalmamışsa bu evliliği neyle, ne zamana kadar sürdüreceksiniz? Eşinizi evliliğin kazanımlarından dem vurup sokağa düşebileceği, bugünü arayabileceği korkularıyla mı ikna edeceksiniz? Baba evine göndermekle veya dayakla mı tehdit edeceksiniz? Bir ülkede insanlarla sistem arasında bir uyum, güven, mutabakat varsa o ülkede darbe, muhtıra benzeri anormal şeyler olur mu? Hadi diyelim ki yıllarca provokasyon, suikast, komplo, fail-i meçhullerle insanları dehşete düşürüp korkuttunuz; halk üzerinde psikolojik harbi, özel harp yöntemlerini en acımasız biçimde uyguladınız; halkın çeşitli kesimleri arasında husumet yarattınız; devleti ve devletlileri kanunlarla koruma altına alıp bunu da hukuki zemine oturttunuz; dokunulmaz, kutsal bir devlet yapısı oluşturdunuz. Bütün bunlar sizi nereye ve ne zamana kadar taşır? Varlık sebebinizin bir şekilde her türlü işlerini üzerine aldığınız insanlar olduğunu unutmamanız gerekmez mi? Sizin maaşınız, makamınız, her türlü imkanlarınız o tepeden bakmaktan kaçınmanız gereken insanların mutluluğu, huzuru için size sağlanmış değil midir? Öncelikle devleti üzerine oturttuğunuz ilkelerin, prensiplerin haklı, meşru, eşyanın ve insanın tabiatına uygun olduğunu ortaya koymak zorundasınız. Devletin (sistemin, rejimin, düzenin) yalnız ve yalnız içinde yaşayan insanların huzuru, mutluluğu için var olduğunu kabul edeceksiniz. Mesainizi ve elinizdeki tüm imkanları ülkede yaşayan tüm insanların huzuru, mutluluğu, hayrı için sunduğunuz gibi sizi kontrol eden, hayırlı işlerinizde destekleyen, yanlış işlerde ikaz eden (hesap soran) bir halka sahip iseniz, sevinip bütün insanları halk eden(Yaradan'a) şükretmeniz gerekmez mi?. İşte o zaman bu korkulardan kurtulursunuz, anayasada "değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen" maddeleriniz de olmaz, halkın sevgisi, inancı, güveni dışında başka bir teminat aramak ihtiyacı da duymazsınız. O zaman o insanlar rejimi dar gününde de, var gününde de yalnız bırakmazlar. O zaman ele güne karşı rezil olunmaz, onurlu bir duruş sergilenir. Sizin şu meşhur "dış mihraklar"ınız da ülke üzerinde kötü emeller besleyemez, türlü oyunlar sergileyemez, kardeşi kardeşe kırdıramazlar. O zaman yalnız bu dünyada değil, ahirette de aziz olunur; hem kulları hem de Allah bizden razı olur. Ülke içinde sorunları asgariye indirdiğimiz gibi giderek başka ülkelerdeki Allah'ın kullarına da yardımımız dokunur. Neden olmasın?
E-posta: arifkaya65@gmail.com

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...