|

Beyin Fırtınası-4
Arif Kaya
Köle ve Efendi
Milyonlarca öğrencinin ders başı yaptığı yeni bir eğitim-öğretim yılı
daha başlıyordu. En büyük oğlumun yeni bir okula başlaması hasebiyle bu
ilk gününde yanında olup ona destek vermek için bir çok veli gibi ben de
oradaydım. Malum tören(ritüel)lerden sonra müdür bey ilk dersi vermek
üzere bir bayan öğretmeni kürsüye davet etti. O da önce ilk günün
heyecanı içinde olan ve bir hayli gürültü yapan öğrencileri sükunete ve
ciddiyete davet edip sonra konuşmasına başladı. Konuşmasında genel
olarak ülkenin ciddi tehlikelerle karşı karşıya olduğundan bahsetti.
Özellikle küresel güçlerin ulus devlete karşı düşmanca bir tavır
sergilediğini söyleyip "biz sizi köle değil efendi olmanız için eğitmek,
yetiştirmek istiyoruz" dedi. Konuşmasının bilhassa bu cümlesi dikkatimi
çekti. Bu yaşımıza kadar resmi ve gayri resmi bir çok yetkilinin
ağzından defaatle duyduğumuz "iç ve dış düşmanlar" söyleminden sonra bu
sefer de köle-efendi hususunu kulaklarım yadırgadı doğrusu. Demek ki
bütün ulus devletleri bekleyen bir tehlikeydi köle olmak. Ya efendi
olacaktık ya da köle. Herhalde üçüncü bir şık yoktu ki (!), öğretmen
öğrencilerine efendi olmalarını öğütlüyordu. Hoş, öğrencilerine birer
beyefendi ya da hanımefendi olmayı -tabii ki ahlaki tavrı kastediyorum-
öğütlese bence bir sorun yoktu. Tabii burada hangi tür bir ahlak olmalı
gibi bir konu gündeme gelecekti, ama şimdilik bu konuyu bir tarafa
bırakalım. Gelelim biz asıl konumuz olan efendi ya da köle olma
meselesine. Öncelikle her zaman mutlaka iki şeyden biri olmak, birini
tercih etmek zorunda mıdır insan, kırk katır ya da kırk satır misali?
Köle olmak elbette istenilecek, arzu edilecek bir şey değildir. Fakat
efendilik yapmak, efendilik taslamak, başkalarını köleleştirmek, köle
muamelesi yapmak hoşlanılacak, onaylanacak bir şey midir? Zulmedeni bir
tarafa bütün insanları ya dinde(dünya görüşünde, ideolojide) ya da
fıtratta (yaratılışta) kardeş bilmek değil midir öğütlenmesi, önerilmesi
gereken. Yakın tarihte "efendiler" diye başlayan nutuklardan, "bey,
efendi, paşa vb." gibi lakapların kanunla inkılap ettirildiğine
(değiştirildiğine) şahit olduk olmasına da, beyefendiliğin (ve de
hanımefendiliğin) ne yakın tarihte ne de gelecekte değerinden bir şey
kaybetmeyeceği, güzel ahlakın bir timsali olarak görülmeye devam edeceği
izahtan varestedir. Öyle zaman gelir ki "efendi" kelimesi küçük
görmenin, başkasını nitelerken kendini büyük görmenin (!) bir ifadesi
bile olabilir. Bu ülkenin ve başka ülkelerin insanları ne zaman
anlayacaklar köle ya da efendi değil, kula(yaratılmışa) köle-kul değil,
yalnız ve yalnız, kayıtsız ve şartsız "alemlerin rabbi" Allah'a kul
olmanın gerekli olduğunu. İlle de bir efendiye kölelik edeceksek, bu
bizi onurlandıracak, şereflendirecek "Kainatın Efendisi" Allah olmalı
değil mi? Kaldı ki O bizden kölelik değil, mabudumuz olarak abd (kul)
olmamızı istiyor. Hiçbir zorlama ve baskı altında olmadan, irade sahibi
kılınmamış canlı ve cansız mahlukların irade dışı teslim olduğu
Kendisi'ne irademizle teslim olmamızı, sevgi ve saygımızı sunup
şükretmemizi istiyor. Meselenin can alıcı noktası da burası zaten. Ama
biz hala oyunda oynaştayız. Bir yandan liselerde ve hatta ilköğretimde
bile uyuşturucu, şiddet, cinsel sapkınlık gibi olumsuz durumlardan
yakınıp dururken diğer yandan gençlerin İslam'ın emir ve yasaklarını
dikkate aldıklarından, namaz kıldıklarından, örtündüklerinden
yakınıyoruz. Alın size binlercesini her zaman okuyup duyabileceğiniz
malum haberlerden biri. "Lisede mescit skandalı. Burası cami değil
meslek lisesi. İstanbul Bahçelievler'deki bir lisenin zemin kattaki
odasının mescit haline getirildiği ortaya çıktı. İlköğretim okullarında
ve liselerde kanuna göre, ibadethane bulundurulması yasak. Ancak
öğretmen ve öğrenciler mescidin hemen önündeki lavaboda abdest aldıktan
sonra içeri girip birlikte namaz kılıyor. Bir öğrenci 4 yıldır bu
okuldayım, mescit hep vardı.' dedi. (21.01.2008; Milliyet)" Üstüne
üstlük ülkedeki misyoner faaliyetlerinden, kilise evlerin arttığından da
zaman zaman şikayet eder dururuz. Ne yapacak, ne yapsın bu gençlik?
Zaten okullarda İslami (Tevhidi) bir eğitim-öğretim imkanından
mahrumlar; iyi kötü, yalan yanlış çevreden ulaşabildikleri bilgilerle
ayakta durmaya, hayata tutunmaya çalışıyorlar. Bu konularda onlara
anlayış, rahmet ve sevgi ile yaklaşmak yerine jurnalci, karalayıcı,
suçlayıcı bir tavır sergiliyoruz. Hem suçluyuz, hem de güçlüyüz.
Aklımızca "skandal, cami değil meslek lisesi" diyerek baskın yapıp
suçumuzu örtmeye, üste çıkmaya çalışıyoruz. Eğitim sistemi bırakın
İslami olmayı, milli olmaktan bile uzak. Batı'nın artık gözden düşmüş,
yerlerde sürünen değer(sizlik)lerini hak bilip hak bildirmeye-belletmeye
çalışıyoruz masum, günahsız yavrularımıza, gençlerimize. Ülkedeki
eğitim-öğretimde "tevhid-i tedrisat" ilkesinden ziyade "tedrisat-ı
Tevhid" olmadıkça temel, köklü değişikliklerin olmasını ummak,
hayalcilikten öteye geçmez. İslam'ın temeli, özü olan Tevhid'i öğrenip
öğretmedikçe (tedris etmedikçe) vahdet (birlik, beraberlik) de
gerçekleşme imkanı bulamaz. Din(İslam) ne zaman bir 'kültür ve ahlak
bilgisi' değil de bir 'hayat bilgisi' şeklinde öğrenilir öğretilirse;
bütün derslerin esprisini, özünü, ruhunu oluşturursa o zaman bugün
yaşadığımız sorunlardan, açmazlardan, çıkmazlardan büyük ölçüde
kurtulacağız, göğsümüz inşirah bulup ferahlayacağız. Emin olun.
Rejim ve teminat
Önce size birkaç haber.
[ "Emekli Orgeneral Necati Özgen canlı yayında 'Ülkenin tapusu
TSK'nındır. TSK elbette siyasilerin emrindedir. Ancak ülkenin geleceği
tehlikedeyse ben o lideri dinler miyim?' dedi. (Sabah, 01.11.2005)"
"…Türkiye giderek muhafazakarlaşıyor. Bütün anketler bunu gösteriyor.
Demek ki, siyasi partiler de bundan böyle dindarlaşacaklar ve
milyonların beklentilerini karşılamaya çalışacaklar. İlerde, bu
partilerden biri çıkıp, bir adım daha atıp din unsurunu ülke yönetimine
tam anlamıyla sokmak istediğinde ne olacak? Bu gidişe laik medya mı
karşı çıkacak? Silahlı Kuvvetler mi DUR diyecek? Darbe yapıp, milyonları
tanklarla mı korkutacağız? Böyle bir olasılığa sadece AB direnebilir.
Bunun koşulu da tam üyeliktir. AB ancak tam üye durumuna girmiş bir
Türkiye'ye güvence sağlayabilir. Türkiye'nin laik sisteminin güvencesi,
Avrupa Birliğidir. (M. Ali Birand, Laik ulusalcılar AB'yi mumla
arayacaklar, Hürriyet, 21.12.207)"
"Bursa'da bir hafta önce göreve başlayan Vali Şehabettin Harput, 15
Kasım 2007 tarihinde İznik Gölü'ne balık tutmak için giren ve bir daha
kendilerinden haber alınamayan Nevzat Can ve Aydın Çil'in ailelerini
ziyaret etti. Arama çalışmalarının, çocuklarının kaybolmasından 4 gün
sonra başladığını söyleyen aileler de, "Aramaya geç başladılar, erken
bıraktılar" diye yakındı. Bu siteme sinirlenen Vali Şehabettin Harput,
"Siz devlete hesap mı soruyorsunuz? Kimsenin devletten hesap sorma hakkı
yoktur" diyerek tepki gösterdi. (İHA, 04.01.2008)" ]
Tarihin her döneminde, her zaman yürürlükteki rejimin temel kabullerine
(amentüsüne) aykırı fikirler riskli, tehlikeli addedilegelmiştir. Farklı
fikirlere tahammülsüzlüğün, "vurun konuşturmayın" türü linç mantığının,
resmi ve gayr-i resmi nice yaptırımın bolca bulunduğu yerlerde bir takım
konularda söz söylemek, yazıp çizmek yürek isteyen netameli bir iştir.
Yanlış anlaşılmak, sözün eğilip bükülmesi, farklı mecralara çekilmesi,
zülfü yare dokunması her zaman mümkündür. Gürültü patırtı arasında ne
söylenilmek istendiği unutulur, söyleyen söylediğine bin pişman edilir.
Eğer yanlış bir kanaate sahipse (ki elbette yanlış ve doğru da referans
aldığınız şeye göre değişir) fitil fitil burnundan getirilir, özür
diletilip karşı çıktığı şeye iman tazelemeye davet edilir. Doğru
söylemişse bile dokuz köyden kovulur, onuncu köyde (mahpushane) yeri
ayırtılır. Bu onuncu köy, maalesef bazen tahtalı köy de olabilir, hatta
uzak köyler (yurt dışı) de olabilir. Gözümüzü açıp şu yaşa ulaştığımız
bu ülkede, kırkımızı devirdik devirmesine de hala korkularla yatıp
kalkıyoruz. İçte ve dıştaki birtakım olaylar, gelişmeler karşısında da
'rejimin falan ya da filan şeyin teminatı altında' olduğu ifade edilir.
Bu kimi zaman toplumun belirli bir etnik veya mezhebi kesimi, kimi zaman
anayasa, kimi zaman silahlı kuvvetler, ve kimi zaman da -özellikle de
son zamanlarda- AB olur. Ülkenin bölünmesi korkusu, İslamlaşma (onların
deyimiyle irtica) korkusu, Sevr (işgal, parçalanma) korkusu ve benzeri
korkular mütemadiyen çeşitli vesilelerle gündeme pompalanır durur.
Allah'tan komünizm (sosyalizm) korkusundan Sovyetler Birliği dağıldı da
kurtulduk. Elbette bu korkular, korkuların canlı ve gündemde
tutulmasının getiri sağladığı kesimler için bulunmaz birer nimettir.
Korkular olmasa nasıl ve ne ile yaptıklarını mazur gösterecekler,
beceriksizliklerini ve menfaatlerini gizleyecekler, ülke insanın başında
boza pişirip sultalarını sürdüreceklerdi, doğrusu bilemiyorum. Dünyanın
başına musallat olmuş ABD dün komünizm, bugün terör bahanesi ile
insanları, ülkeleri korkutup egemenliğini sürdürüyor, çıkarlarını idame
ettiriyorsa, ülke içinde de bu korkulardan nemalanan kişi ve kesimler
var ve öyle görünüyor ki olmaya da devam edecek. Fakat özellikle ülkenin
yönetiminde söz sahibi olan insanlar şunu unutuyorlar, bilmek de
istemiyorlar bir türlü. Ülkenin insanları ne zamana kadar bu korkularla
korkutulmaya, çekip çevrilmeye devam edilecek? İnsanların tümü değilse
de ezici çoğunluğu mutlu ve huzurlu değilse; can, mal, ırz, nesil ve
inanç güvenliği tehdit altında ise; itilip kakılıyor horlanıyorsa; en
temel ihtiyaçlardan bile mahrumsa; geleceğe güvenle bakamıyorsa bu
korkularla sürgit yönetilip yönlendirilebilir mi? Gün gelir bu oyunlar
bozulmaz mı? Oynanan oyunu fark edenler çoğalmaz mı? Teminat, güvence
diye bel bağladıklarınız rejimi ayakta tutmaya yeter mi? Devlet denen
aygıt ülke içinde yaşayan bütün insanların refah, huzur ve de
mutluluğunu temin için var değil midir? Bunları temin edemeyince teminat
diye sarıldıklarınız sizi nereye kadar götürür sanıyorsunuz?
Unutulmamalı ki bir rejim için en sağlam teminat o ülke içinde yaşayan
insanların güveni, inancı, desteğidir. Aile için de öyle değil mi? Eğer
bir evlilikte sevgi, saygı ve güven bitmişse; huzur ve mutluluk
kalmamışsa bu evliliği neyle, ne zamana kadar sürdüreceksiniz? Eşinizi
evliliğin kazanımlarından dem vurup sokağa düşebileceği, bugünü
arayabileceği korkularıyla mı ikna edeceksiniz? Baba evine göndermekle
veya dayakla mı tehdit edeceksiniz? Bir ülkede insanlarla sistem
arasında bir uyum, güven, mutabakat varsa o ülkede darbe, muhtıra
benzeri anormal şeyler olur mu? Hadi diyelim ki yıllarca provokasyon,
suikast, komplo, fail-i meçhullerle insanları dehşete düşürüp
korkuttunuz; halk üzerinde psikolojik harbi, özel harp yöntemlerini en
acımasız biçimde uyguladınız; halkın çeşitli kesimleri arasında husumet
yarattınız; devleti ve devletlileri kanunlarla koruma altına alıp bunu
da hukuki zemine oturttunuz; dokunulmaz, kutsal bir devlet yapısı
oluşturdunuz. Bütün bunlar sizi nereye ve ne zamana kadar taşır? Varlık
sebebinizin bir şekilde her türlü işlerini üzerine aldığınız insanlar
olduğunu unutmamanız gerekmez mi? Sizin maaşınız, makamınız, her türlü
imkanlarınız o tepeden bakmaktan kaçınmanız gereken insanların
mutluluğu, huzuru için size sağlanmış değil midir? Öncelikle devleti
üzerine oturttuğunuz ilkelerin, prensiplerin haklı, meşru, eşyanın ve
insanın tabiatına uygun olduğunu ortaya koymak zorundasınız. Devletin
(sistemin, rejimin, düzenin) yalnız ve yalnız içinde yaşayan insanların
huzuru, mutluluğu için var olduğunu kabul edeceksiniz. Mesainizi ve
elinizdeki tüm imkanları ülkede yaşayan tüm insanların huzuru,
mutluluğu, hayrı için sunduğunuz gibi sizi kontrol eden, hayırlı
işlerinizde destekleyen, yanlış işlerde ikaz eden (hesap soran) bir
halka sahip iseniz, sevinip bütün insanları halk eden(Yaradan'a)
şükretmeniz gerekmez mi?. İşte o zaman bu korkulardan kurtulursunuz,
anayasada "değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen" maddeleriniz de olmaz,
halkın sevgisi, inancı, güveni dışında başka bir teminat aramak ihtiyacı
da duymazsınız. O zaman o insanlar rejimi dar gününde de, var gününde de
yalnız bırakmazlar. O zaman ele güne karşı rezil olunmaz, onurlu bir
duruş sergilenir. Sizin şu meşhur "dış mihraklar"ınız da ülke üzerinde
kötü emeller besleyemez, türlü oyunlar sergileyemez, kardeşi kardeşe
kırdıramazlar. O zaman yalnız bu dünyada değil, ahirette de aziz olunur;
hem kulları hem de Allah bizden razı olur. Ülke içinde sorunları
asgariye indirdiğimiz gibi giderek başka ülkelerdeki Allah'ın kullarına
da yardımımız dokunur. Neden olmasın?
E-posta:
arifkaya65@gmail.com |