|

‘Örnek Nesli’ Nasıl Anlamalı?
M. Kürşad Atalar
Bu yazının amacı, Ashab'ın örnekliğinin
mahiyetini tartışmaktır. Konu önemlidir, çünkü vahyin pratize edilmesi
noktasında, 'sahabeler dönemi'nin özel bir yeri vardır. Her ne kadar
Kur'an'da Hz. Peygamber'in 'usve-i hasene' olarak tanımlanması
'örneklik' tartışmalarında meseleyi büyük ölçüde çözüyor gibi görünse
de, 'sahabenin konumu' da ayrıca ele alınmalıdır. Zira sahabeler,
doğrudan vahiyle muhatap olan ilk nesildir ve onların vahiyden
anladıkları ve bunları pratize edişleri, doğal olarak bütün Müslümanlar
için önem arz etmektedir. Peki Müslümanlar, sahabeleri 'örnek' alırken,
doğru bir yaklaşım sahibi midirler? İşte bu noktada bazı sıkıntılar
vardır ve bunların üzerinde durulmalıdır.
Bilindiği üzere, sahabeler dönemi, meşhur ifadesiyle 'saadet asrı'
olarak bilinir. Bu dönemde, 'saadet' kelimesinin içerdiği anlamı hak
edici bir çok örnekliğin görüldüğü söylenebilir ancak dönemin
tanımlanması noktasında kimi zaman sınır aşılır ve saygının dozajı
kaçırılır. Bunun nedeni, 'yüceltme' yaklaşımıdır ve çoğunlukla da
'tarihsel' etkilerden kaynaklanır. Ashabın 'takva' düzeyinin abartılarak
sunulduğu bu tür yorumlarda, Kur'an'ın insan tanımına aykırı çıkarımlar
vardır ve sahabenin 'beşer' olduğu, 'günah işleyebileceği' vb. gibi
konular ya görmezden gelinir ya da hiç bahsedilmez. Sonuçta, esas
itibarıyla yanlış bir sahabe imajı ortaya çıkar. Buna göre, bütün
sahabeler, ayrım gözetilmeksizin "gökteki yıldızlar gibi"dirler.
Dolayısıyla her hangi birini en ufak şekilde eleştirmek, makbul görülmez
ve zemmedilir. Yüceltme (kimi zaman da 'fetişleştirme') yaklaşımının
kaçınılmaz sonucu olarak gelişen bu anlayışa göre, sahabeler dönemi,
gelmiş-gelecek bütün kuşaklar içerisinde ayrıcalıklı bir yere sahiptir
ve bu dönemin bir daha 'tekrar'ı da mümkün değildir. Ümmetin en
faziletlileri (ayrım gözetmeksizin) sahabelerdir ve fazilet derecesi de
zaman ilerledikçe düşmektedir!
Bu anlayış sorgulanmalıdır, çünkü Kur'an'a aykırı boyutları vardır.
Bilindiği üzere, Kur'an, faziletin kriteri olarak 'takva'yı gösterir (Hucurat:13).
Takvanın ise, devirle veya nesille doğrudan ilişkisi yoktur. Herhangi
bir mü'min, herhangi bir devirde, salih amelleri neticesinde takva
sıralamasının üst kademelerinde yer alabilir. Bu şu demektir: sahabeler
dönemi dışında yaşayan müminler de, sahabeler gibi aynı salih amelleri
gösterirlerse, onlar da aynı sevabı alırlar. Hatta başka çağlarda
yaşayan bazı muttaki müminler, amelleri neticesinde 'bazı' sahabelerden
'daha takvalı' da olabilirler. Çünkü sahabelerin takva düzeyleri bir
değildir. Daha sonraki dönemlerde yaşayan rabbaniler, salihler, şehidler,
sıddıklar vs., sahabeler döneminde yaşayıp da takva düzeyi bakımından
alt sıralarda bulunan müminlerden daha 'faziletli' olabilirler.
Kur'an'da bu düşüncemize onay veren bir çok ayet göstermek mümkündür.
Örneğin "kulları içinde Allah'tan en çok korkanlar alimlerdir" (Fatır:28)
ve "kime hikmet verilmişse, ona büyük bir hayır verilmiştir"
(Bakara:269) ayetleri bunlar arasındadır. Malum olduğu üzere, bütün
devirlerde 'alim olanlar' ve 'kendilerine hikmet verilenler' azınlık bir
gruptur. Buna sahabeler dönemi de dahildir. Dolayısıyla bu kategoride
(veya benzeri başka takva kategorilerinde) yer alan müminlerin, bu
kategoride (veya benzeri başka takva kategorilerinde yer almayan)
müminlerden daha faziletli olacağı açıktır. Bu düşüncemizi destekleyen
başka ayetler de bulunmakla birlikte, Vakıa Suresi'nin ilgili bölümleri,
'fazilet sıralaması'na ilişkin bazı çıkarımlarda bulunmamıza imkan
vermektedir. Şimdi bu ayetlere bakalım.
Vakıa Suresi, esas itibarıyla gerçekleşeceği kesin olan vakıayı (yani
Kıyamet'i) konu edinmektedir. Surede, insanların kıyamet gününden sonra
üç gruba ayrılacağı beyan edilmekte ve bunlar sırası ile 'Ashab'ul-Meymene',
'Ashab'ul-Meş'eme' ve 'Sabikun' (veya 'mukarrabun') olarak
isimlendirilmektedir. Ashab'ul-Meymene için 'sağın ehli', 'sağın
adamları', 'amel defterleri sağ tarafından verilenler' 'ahirette
mutluluğa erenler' vb. gibi anlamlar verilirken, Ashab'ul-Meş'eme için,
'solun ehli', 'solun adamları', 'amel defterleri sol tarafından
verilenler', vb. gibi anlamlar verilmektedir. 'Yarışanlar', 'öne
geçenler' anlamına gelen 'Sabikun'un ise, 'yakınlaştırılanlar' ('mukarrabun')
olduğu ve 'naim cennetlerinde' bulundukları beyan edilmektedir. Ardından
'Sabikun' için verilecek 'nimetler' ve daha sonra da 'Ashab'ul-Yemin'e
bahşedilen nimetler zikredilmekte ve Ashab'uş-Şimal'in Cehennem'de azap
göreceği beyan edilmektedir. Surede, ayrıca 'öncekiler' ve 'sonrakiler'
arasında, hem Sabikun'un hem de Ashab'ul-Meymene'in bulunduğu ve
bunların 'sayısal çoklukları' da ifade edilmektedir. Buna göre, Sabikun
olan Mukarrabin'in "çoğu öncekilerden, azı sonrakilerden"dir. Ashab'ul-Meymene'nin
sayısı ise, hem öncekiler hem de sonrakiler arasında "çoktur." (sülletun).
İşte 'örnek nesil' tartışmasında bu ifadelerin üzerinde durulmalıdır.
Çünkü burada, kronolojik bir ayrım yapılmakta ve 'öncekiler' ve
'sonrakiler' olarak iki gruptan bahsedilmektedir. Ayrıca bu iki grubun
'takva' dereceleri de beyan edilmektedir. Eğer 'öncekiler' arasında
sayıca çok, 'sonrakiler' arasında ise sayıca az olduğu beyan buyurulan
Sabikun (veya Mukarrabin)'un kimler olduğu bilinebilirse, o taktirde,
'örnek nesil' tartışmasına farklı bir zaviyeden bakabilmek de mümkün
olabilecektir.
Tartışmaya, hadis külliyatında yer alan bir haberin tahlili ile
başlayabiliriz. Rivayete göre, sahabeden bazı kişiler, Sabikun grubunun
'sonrakiler' arasında az olduğunu beyan buyuran ayetler üzerine
hüzünlenmiştir ve Hz. Peygamber de bu durumdan haberdar olmuştur. Bunun
üzerine, Hz. Peygamber, ashabını toplamış ve Vakıa Suresi'ndeki 'öncekiler'le
kast edilenin Ashab, 'sonrakiler'le kast edilenin ise daha sonraki
nesiller olduğunu ifade etmiştir. Bunun üzerine, Ashab'ın hüznü
dağılmıştır. Biz bu rivayeti zayıf görüyoruz. Rivayette ifade edilen
yorumun da mümkün olabileceğini kabul etmekle birlikte, ayetlerin siyak
ve sibakına bakıldığında, 'öncekiler'den, Hz. Muhammed'den önceki
nesillerin, 'sonrakiler'den ise, Hz. Peygamber'den sonra gelecek olan
nesillerin kast edildiğini düşünüyoruz. Nitekim Vakıa Suresi'ndeki
pasajın ilerleyen bölümlerinde, Ashab'ul-Meş'eme'nin "büyük günah" (hıns'ul-azim)
üzerinde ısrar edip yeniden dirilmeyi yalanladığı ve bu yüzden azabı hak
ettiği beyan edilmekte ve ardından da "hem öncekilerin, hem de
sonrakilerin bilinen o günün vaktinde toplanacakları" ifade
edilmektedir. Bu ifadeden "bütün insanlığın" Haşr Günü'nde toplanacağı
neticesini çıkarmak daha uygun olduğu için, 'öncekiler'le Hz. Adem ile
Hz. Muhammed arasındaki nesillerin, 'sonrakiler'le de Hz. Muhammed'ten
sonraki nesillerin kast edildiğini düşünmek daha tutarlı görünmektedir.
Bu durumda, 'Sabikun'un 'öncekiler' arasında çok olmasını şöyle
yorumlamak mümkündür. Hz. Adem'den Hz. Muhammed'e kadar gelen uzun süre
içerisinde, bir çok peygamber, Salih, Sadık, Rabbaniyyun ve Takva Ehli
müminler yaşamıştır. Tabiatıyla, bu müminler, Mukarrabin sıfatı ile
adlandırılmayı herkesten önce hak ederler. Yine, Hz. Peygamber'den sonra
gelen Müminler içerisinde Sabikun, sayıca (yani önceki nesillere oranla)
daha azdır. Fakat yine Cennet'le müjdelenen (ve ayetlerin ifadesine
bakıldığında 'fazilet bakımından' daha aşağıda bulunan) Ashab'ul-Meymene'nin
sayısı ise, hem öncekiler hem de sonrakiler arasında çoktur. Sonuç
itibarıyla, Hz. Muhammed'ten sonra gelen müminlerin Sabikun'u, önceki
nesillere göre daha azdır; hem öncekiler hem de sonrakilerin içinde
Ashab'ul-Meymene çoktur. Bu yorum, hem tarihsel dönemler düşünüldüğünde,
hem de peygamberlerin tamamının 'öncekiler' arasında olması gerçeği
dikkate alındığında, daha makul görünmektedir.
Eğer Vakıa Suresi ile ilgili olarak yaptığımız bu yorum isabetli ise, o
zaman Hz. Peygamber dönemindeki Sabikun için ne söylemek gerekir? Şahsen
bendeniz, Ashab-ı Kiram'ın, 'sonrakiler' içinde sayıca az olduğu beyan
buyurulan Sabikun arasında olduğunu düşünüyorum. Ancak burada Hz.
Peygamber döneminde yaşamış olmayı bir ölçüt olarak kabul etmiyorum.
Onların da kendi aralarında dereceleri olduğunu, fakat genel kitle
olarak bakıldığında, Hz. Peygamber'in Ashab'ının, 'sonrakiler' arasında
sayıca az olan Sabikun içerisinde değerlendirilmelerinin daha uygun
olacağını düşünüyorum.
Buradan yola çıkarak, bazı yanlış anlayışları da tavzih edebileceğimize
inanıyorum. Malum olduğu üzere, bazı çevreler, Hz. Peygamberin
risaletinden sonra, önceki peygamberlerin şeriatlarının geçerliliğini
yitirdiğini söylemektedir ki bu doğrudur. Ancak bununla kalmayıp,
Kur'an'da yer alan diğer peygamberlerin örnekliklerinin de, aynı
şekilde, sadece 'teberrüken' olabileceği, 'örnek alma' noktasında ise
sadece Hz. Peygamber'in (ve 'ashabının') esas alınabileceği ileri
sürülmektedir ki bu yorum, yanlıştır. Çünkü Kur'an'ın açık beyanına
göre, diğer peygamberlerin (ve hatta onların yakın ashabının)
'örneklikleri' de geçerlidir. Nitekim, Mumtahine Suresi 4. ayetten buna
dair bir çıkarımda bulunmak mümkündür. Ayet aynen şöyledir: "İbrahim'de
ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani
onlar kavimlerine, "Biz sizden ve Allah'ı bırakıp taptıklarınızdan
uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah'a inanıncaya kadar, sizinle
bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir" demişlerdi…"
Bu ayette (ve 6. ayette tekraren) açıkça "İbrahim'de ve onunla birlikte
olanlarda" 'usvet'un-hasene" (güzel örneklik) vardır denilmektedir.
Burada hitabın öncelikle Hz. Peygamber'in ashabına olduğuna dikkat
edilmelidir. Yani ashab, Hz. İbrahim ve onunla birlikte olanların
tavrını 'örnek almaya' davet edilmektedir. Bu durumda ise, geleneksel
anlayışın zıddı bir tablo ile karşılaşılmaktadır. Geleneksel anlayışa
göre, müminlere örneklik teşkil edecek olanlar, Sahabe neslidir; fakat
bu ayet, Hz. İbrahim ve onunla birlikte olanları, Sahabe nesline örnek
göstermektedir!
Peki örneklik sadece Hz. Muhammed (Ahzab:21) ile Hz. İbrahim ve
beraberinde olanlar ile (Mumtehine:4) mi sınırlıdır? Elbetteki hayır.
Kur'an'da adı geçen bütün peygamberin söz ve fiilleri müminler için
örnektir. Zaten bu peygamber kıssaları da bunun için anlatılmaktadır.
Örneğin bir davetçinin Hz. Nuh'un örnekliğinden alacağı dersler vardır.
Buna göre, davetçi, tebliğini yaparken bütün yolları deneyecek;
muhataplarına "önden, arkadan, sağdan ve soldan" yanaşacak; eğer sonuç
alamazsa, o zaman "ya rabbi! Şüphesiz ben mağlup olanlardanım. Yardım
et!" diyebilecektir. Yine bir mümin Hz. Eyyüb'ten, sabır dersi alacak,
Hz. Yunus'tan görevi bırakmanın itabı gerektirdiğini öğrenecek, Hz.
İsmail'den teslimiyetin derecesini, Hz. Musa'dan koyu karanlıklarda bile
ümidi yitirmemenin gerekliliğini (ve daha nicelerini) öğrenecektir.
Yani, Kur'an'da anlatılan kıssalar, biz müminler için örnek alınması
gereken söz ve fiillerle doludur. Bu kıssalarda anlatılan peygamber
örneklikleri, tıpkı Hz. Peygamber'in örnekliği gibi, bütün müminleri
bağlar.
Peki Hz. Peygamber'in sahabelerinin örnekliğini nasıl anlamak gerekir?
Burada bazı hususların doğru tespit edilmesi gerekir. Öncelikle,
peygamberlerin 'ayrı' pozisyona sahip oldukları unutulmamalıdır
(Bakara:286). Hiçbir insan, peygamberler düzeyinde örnek olarak kabul
edilemez. Buna büyük sahabiler de dahildir. Çünkü sahabilerden hiç biri
için Kur'an 'örneklik' kelimesinin bulunduğu bir ifade kullanmaz. Bu
bağlamda, ne Hz. Ebubekir, ne Hz. Ömer, ne Hz. Osman, ne Hz. Ali, ne de
bir başka sahabi, 'model insan' olarak görülemez. Bu örneklik hakkı
sadece peygamberlere aittir. Peygamberler de hayatlarında hata
yapmışlardır, ancak hataları vahiyle düzeltilmiştir. Ama Sahabenin veya
bir başka neslin böyle bir özelliği yoktur. Dolayısıyla geriye tek çare
kalmaktadır ki, o da 'takva' kriterini işletmektir. Bu nedenle,
sahabenin her birini, "gökteki yıldızlar gibi" görebilmek mümkün
değildir. Ashab, gerçekten, Vakıa suresinde ifade edilen 'sonrakiler'in
içinde müstesna bir topluluktur. Allah, onların ecirlerini hak ettikleri
şekilde verecektir. Fakat Kur'an'ın beyan buyurduğu "müminlerin yolu"
ifadesini (Nisa:115), sahabenin örnekliğine hasretmek ve buradan
hareketle, sahabenin bütün söz ve fiillerini istisnasız doğru kabul
etmek mümkün değildir. Müminlerin yolu, Kur'an'ın rehber edinilmesi ve
bu bağlamda peygamberlerin örnekliğinin takip edilmesidir. Hangi çağda
ve hangi ortamda yaşarsa yaşasın, bu örnekliğin gereğini layık-ı veçhile
yerine getirebilen bir mümin, Sabikun ve Mukarrabin arasına girmeye hak
kazanacaktır. |