|

Türbanın Panzehiri AB
Projesidir...
Mehmet Ali Birand/29.01.2008/Milliyet
Türkiye'nin
geleceğini etkileyecek gelişmelerden biri, AK Parti (AKP) iktidarının
türban yasağı konusundaki tutumu olacak.
Toplumun yarıya yakın bölümü, şu sıralarda kaygı içinde. AKP'nin
Üniversitelerde türbanı serbest bıraktırma (Kod adı: Türban operasyonu)
girişiminin nereye kadar gideceği tartışılıyor.
Temel sorun, türbanın üniversitelerde serbest bırakılıp bırakılmaması
değil. Bu konuda genel bir uzlaşı oluşuyor. Laik çevrelerde dahi,
üniversitedeki yasak mantıklı görülmüyor. Gençlerin tercihlerinde
serbest kalmaları gerektiği, genel bir kabul görüyor.
Asıl sorun, türbanın üniversitelerden başlayıp tüm kamu alanlarına da
yaygınlaşması. Bir süre sonra, ilk-orta-liselere, ardından da hastaneler
ve yargı alanlarına sıçraması.
Giderek, türbanlı veya sarıklı hakim-savcı veya doktorların türemesi.
Erkek hastaya bakmak istemeyen kadın doktor veya erkek doktor istemeyen
kadın hastalarla karşı karşıya kalınması.
Türban kararı, pandoranın kutusunu açtı. AKP Konya milletvekili Hüsnü
Tuna'nın "üniversitelerden sonra, türbanın her yerde serbest
bırakılmasına çalışacakları" açıklaması büyük yankı yarattı. AKP'nin
gizli gündeminin ortaya çıktığı şeklinde algılandı.
Eğer Erdoğan'ın gerçek niyeti türbanı genelleştirmek değilse, şimdi,
kamuoyundaki kaygıların giderilmesi gerekiyor.
Ne yazık ki, artık sözlü güvenceler yetmiyor. AKP'nin, türban konusunda
inandırıcılığı kalmadı. Artık somut veriler gerekiyor.
Anayasaya çok net şekilde, serbestinin Yüksek Öğrenimle sınırlı
olduğunun yazılması... Alkol satışlarına kısıtlama yapmaktan
vazgeçilmesi gibi...
Bence asıl güvence, AKP'nin türban ile ilgili kaygıları dengeleyebilmek,
bizlere laik sistemin devam edeceği konusunda güven ve moral verebilmek
için, hiç zaman harcamadan AB projesine sarılması gerekiyor.
AB reformlarını hareketlendirmiş ve Brüksel trenini hızlandırmış bir AKP
iktidarı, laik kesimdeki kuşku ve kaygıların önemli bir bölümünü
giderebilir. Zira unutmamamız gerekir ki, laik sistemin gerçek güvencesi
Avrupa Birliğidir. Tam üye konumundaki bir Türkiye'nin İslamlaştırılması
imkansızdır.
Erdoğan bizleri rahatlatmalı, kaygılarımızı dikkate alıp, buna göre
hareket etmelidir. Eğer bu yönde adım atmazsa, AB'ye sırtı dönük
oturmayı sürdürürse, o zaman gerçek niyetinin Türkiye'yi İslamlaştırmak
olduğu sonucuna varılacaktır.
Bu da, Türkiye'nin yönünü değiştirmek anlamına gelecektir.
Erdoğan'ın böyle bir niyeti olduğunu sanmıyorum. Ancak, yeterli dikkati
göstermez veya hoyratça hareket ederse, Türkiye'yi istemese dahi,
bölünmeye götürebilir.
TSK, bu olayın dışında kalmalı...
Biliyorum, "TSK bu olayın dışında kalmalı" demek kolay. Ancak aksini
düşünmek, çok daha tehlikeli bir sürece girmek anlamına geliyor.
TSK, şu sıralarda sessiz sedasız gelişmeleri izliyor. İçin için de
kaynıyor.
Emekli komutanlar, gruplar halinde bir araya geliyorlar. Emekli
bürokratlarla konuşuyorlar ve yavaş yavaş "Komutan Atatürk'ün kurduğu
laik sistem elden gitmek üzere. Seyirci mi kalacağız?" soruları
sorulmaya başlanıyor.
Medya'daki bazı kalemler, laikçi sivil toplum örgütleri de, aynı yönde
sesler çıkarıyorlar. TSK'nın içinden ve dışından baskılar yoğunlaşıyor.
Yurt dışındaki gözlemciler de aynı soruları soruyorlar. "Asker henüz son
sözünü söylemedi. Seyirci kalmaz, mutlaka sesini çıkarır" diyen yabancı
medya ve gözlemciler de, merakla Ankara'yı izliyor. TSK'nın internet
sitesi binlerce yerli ve yabancı ziyaretçiyle dolup taşıyor.
TSK ne yapabilir?
27 nisan 07'deki gibi bir açıklama yayınlayabilir veya Genelkurmay
Başkanı ve komutanlar konuşmalar yapabilirler.
İktidar bu uyarıları dinlemez ve şimdiki gibi, tutumunu kararlılıkla
sürdürürse ne olur?
27 nisan açıklaması sonrasında gelen Genel Seçimler ve havada kalan
uyarılar gibi bir durumla karşı karşıya kalınırsa, TSK yara almaz mı?
Bu olasılığı ortadan kaldırmak için darbe mi yapılır? Bunun olası
sonuçlarını kim göze alabilir? Ekonomik, siyasi ve sosyal çalkantıların
altından kim kalkabilir?
Bunların her biri, birer felaket senaryosudur.
Peki, yıllardır "Laikliğin, Cumhuriyetin bekçisiyiz" dedikten sonra, TSK
şimdi suskun mu kalmalı? Gelişmeleri görmezden mi gelmeli?
Her biri diğerinden zor bu soruların altından kalkabilmenin tek yolu,
TSK'yı olayların dışında tutmak ve laik-demokratik sistemi koruyup
kollama görevini bizlerin, Silahsız Kuvvetlerin yüklenmesidir.
Bu defa "Paşa'dan yardım" istemeyelim. Kendi haklarımızı, kendimiz
savunalım. Rahatımızı bozalım, tribünlerden inelim.
İçerde askeri kışkırtmayalım.
Askerin içindeki kışkırtmalara engel olalım.
Dışarıya kulak tıkayalım.
Laik-Demokratik sisteme bizler sahip çıkalım.
İktidar da, bu ince dengeyi korumakta duyarlı olmalı. Yüzde 40 oy
heyecanıyla değil, sağduyu ile bu toplumun önemli bir kesimini
rahatlatıcı adımlar atmalı.
Ülkemiz, türban konusunda yepyeni bir demokrasi sınavından geçecek.
Bakalım, kimler sınıfta kalacak, kimler yüz akıyla çıkacak?
|