Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 350 | Şubat  2008

                   

 

 


ERCÜMEND BİLEN/ ALMANYA

SORU 1: "Nazar insanı mezara sokar" mealindeki hadisi şerif doğru mudur? Gerçekten İslam'da nazarın hükmü nedir? Eğer varsa, bu durumdan hiçbir suçu günahı olmayan, mesela bir bebeğin veya bir insanın veya insanın birikimi olan malın(araba/ev/arsa) etkilenmesi ne derece mantıklı? Bu durumda mağdur olan insanların suçu nedir? Lütfen bu noktada İslami bir açılım yapar mısınız?

CEVAP: Böyle bir iddianın Allah'ın elçisine ait olması mümkün değildir. Ancak nazar konusunda halkın genel kabulü "nazar insanı mezara, deveyi kazana sokar. Bir mezarlıkta yatanların şu kadarı nazardan gitmiştir diye yemin etsen başın ağrımaz" gibi asla bir delile dayanmayan asılsız iddialardan oluşmaktadır. Bu anlayışlarını da Kur'an'dan Yusuf suresinin 12/ 67-68. ayetleri ile Kalem suresinin 68/51. ayetine dayandırmaktadırlar. Bu ayetlerden birincisinde anlatılmak istenen olayda, Yakub (as) Mısır'a gönderdiği oğullarının hepsinin bir arada olmaları durumunda karşılaşacakları bir olumsuzluktan topluca etkilenmelerini önlemek için, çocuklarının ayrı ayrı yollardan şehre girmelerini istemiş, ardından da bunun sebebini şöyle açıklamıştır: "Babaları: "Oğullarım! Tek bir kapıdan değil, ayrı ayrı kapılardan girin. Ama Allah katından gelecek hiçbir şeyi sizden savamam, hüküm ancak Allah'ındır, O'na güvendim, güvenenler de O'na güvensinler" dedi."(12/67) Yakup (as)'ın bu değerlendirmesini takiben Allah-u Teala şöyle buyuruyor: "Babalarının emrettiği yerden girdiklerinde bu durum, Yakub'un kendi içindeki arzusunu yerine getirmekten başka, Allah'ın takdirine karşı onları herhangi bir şeyden kurtaracak değildi. Yakub gerçekten kendisine öğrettiğimiz bir bilgiye sahiptir. Ne var ki insanların çoğu bunu bilmezler." (12/68)
İkinci ayette ise Peygamber(as)'dan Kur'an'ı dinleyen müşriklerin, O'na olan kinleri sebebiyle öfkeleri bakışlarından hissediliyordu. Sanki onu bakışlarıyla yok etmek istercesine bakıyorlardı. Anadolu'da şöyle bir tabir vardır: "Adamı gözüyle kaşıyla yiyecek gibi bakıyor." Ama hiç kimse gözle kaşla gerçek anlamda birini yemez, yiyemez. Mecazen söylenmiş bir sözdür. İşte bu ifadedeki "gözleriyle devirme" de bu anlamda bir mecazdır. "O inkâr edenler Zikr'i (Kur'an'ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devirivereceklerdi. Hâlâ da (kin ve hasetlerinden): "Hiç şüphe yok o bir delidir" derler. Oysa o (Kur'an), âlemler için ancak bir öğüttür."(68/51-52) Burada kullanılan 'göz ile devirme' ifadesi bir deyimdir. Söylenmek istenen bakışlardaki öfke, kızgınlık, kin ve nefreti anlatmaktadır. Bu nedenle ayetin vermek istediği mesajın halkın kastettiği anlamda nazarla bir ilgisi yoktur. Kainatta hiçbir iş Allah'ın takdiri olmadan, birilerinin isteğiyle kimsenin başına bir şeyin gelmesi mümkün değildir: "Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki biz onu ortaya çıkarmadan önce bir kitapta yazılı olmasın. Doğrusu bu Allah'a kolaydır. Bunun sebebi, elde edemediklerinize üzülmeyesiniz ve Allah'ın verdiği nimetlerle de şımarmayasınız diyedir. Allah, kendini beğenip böbürlenen hiç kimseyi sevmez." (57/22-23) Allah kullarına nimeti verip imtihan eder, alıp imtihan eder; her şey O'ndandır ve dönüş de O'nadır. Bu konuda halkımızın dilinden düşürmediği bir duası vardır: "La havle vela kuvvete illa billahi'l-aliyyil azîm." Çok yüce ve çok büyük olan Allah'tan başka güç ve kuvvet sahibi yoktur. Her başı sıkıştığında dilinden dökülüverir. İşte bu anlayış olayı çözmektedir. Her Müslüman dünyada ve ahirette Allah'ın dilediğinden başka bir şey olmayacağına yürekten inanır ve ona dayanıp güvenir. Yüreğinizi ferah tutun. Ona rağmen kimse bir şey yapmaya muktedir değildir.
(Ey Muhammed!) De ki: "Hiçbir zaman bize Allah'ın bizim için takdir ettiğinden başkası dokunmaz. O bizim mevlâmızdır. Müminler yalnızca Allah'a tevekkül etsinler."(9/51)
Bu nedenle Allah'tan başkası bize nazarla, sözle, bakışlarıyla herhangi bir zarar vermeye muktedir değildir. Halkın söyledikleri sadece kendi kuruntularıdır. Allah'a dayanıp güvenin ve yüreğinizi ferah tutun. "O ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır."

SORU 2: İslam'da organ naklinin durumu nedir? Net bir açılım yapar mısınız?

CEVAP: Organ nakliyle alakalı birebir delil bulmak mümkün değildir. Ancak bu gibi durumlarda benzer illetlerden veya makasıd-ı şer'iyye'den (dinin esas maksadından) hareketle çözüm üretilebilir. Organ nakli yaptıran kimse hayati bir durumla karşı karşıyadır. Yani hayatı söz konusudur. Ölüm-kalım söz konusu olduğunda Allah'ın hükmü şudur: "bizatihi haram olan yiyecek ve içeceklerden haddi aşmadan ve başkasının hakkına tecavüz etmeden ölmeyecek kadar yemekte üzerlerine bir günah yoktur."( 16/115)
Hayatın kurtulması için verilen bu ruhsattan hareketle, hayatı tehlikede olan birine kan nakli, organ nakli veya kemik iliği nakli gibi bir işlemin yapılmasında da herhangi bir sakınca yoktur. Allah, haram ettiğini darda kalan için meşrulaştırdığına göre hayatın kurtulması için elden gelen birtakım çarelere baş vurmak da aynı gayeye matuftur. "Hastaya sorumluluk yoktur. Köre ve topala da sorumluluk yoktur." (24/61, 48/17) hükmü, insanın sorumluluğunun içinde bulunduğu şartlarla paralellik arz ettiğini göstermektedir. Her hangi bir organından rahatsız olan kimsenin ıstırabının dindirilmesi için gerekenin yapılması gerekir. Kanamalı bir hastaya kan vermek ne kadar gerekli ise böbreği iflas eden hastaya böbrek vermek de o kadar gereklidir. Bunu yapmakla hastanın ömrü uzatılmış, vermemekle de kısaltılmış olunmamaktadır. Bizim bu müdahalemiz, hastayı sıhhatine kavuşturmak içindir. Onun ne kadar yaşayacağı ise, Allah'ın bilgisinde ve elinde olan bir iştir. O, dilediğini dilediği kadar yaşatır. Vakti geleni de hiç kimse bir saniye daha durduramaz.
Yapılan organ nakillerinin insanın düşüncesi üzerinde herhangi bir etkisi söz konusu değildir. İnanan, inanmayan arasında fark yoktur. İnanç bir bütün olarak insanın hür iradesiyle seçtiği bir olgudur. Parçalarla tezahür etmez. Bunlar araç gibidir. Araçları da irade sahibi insan dilediği gibi kullanır. Bunun insandan veya hayvandan alınmış olması da fark etmez. Dinen bir sakınca taşımaz.
Ancak istismar etmeye, kötüye kullanmaya çok müsait olan bu konunun çok iyi düşünülüp denetlenmesi gerekir. Şimdiden organ mafyalarının türediği bilinen bir gerçektir. Hiç kimsenin hayatı, başkasından daha az değerli değildir. Her can, sahibi için her şeyden daha değerlidir. Güçlü-zayıf, fakir-zengin ayrımı gözetilmeden hak ve adalet üzere uygulanması gerekir. Aksi halde gariban insanların organları, birilerinin yedek parçası konumuna getirilebilir.
Ancak, gerekli tedbirler alındığı ve doğru uygulandığı takdirde İslam'ın insan hayatı için koyduğu değer yargılarına ve hükümlere uygun olduğunu düşünüyor, yapılmasında bir sakınca görmüyoruz.

SORU 3: Türban/Başörtüsü konusunda çevremdeki dini bilinci zayıf insanların sorduğu sorular, başörtüsünün neden Allah'ın bir emri olduğu ve bu emrin mantıklı bir açıklamasının olup olmadığı seklindedir. Mesela bizde bu sorulara "cinsel olarak etkilenme, tahrik, teshir durumu olduğu için örtünme emri var" dediğimizde "biz tahrik olmuyoruz, etkilenmiyoruz" cevabıyla karsılaşıyoruz. Başörtüsü emrinin temel mantığını açar mısınız?

CEVAP: İlahî emirlerin ilk şartı, üzerinde akıl yürütmeden yerine getirilmesinin kabul edilmesidir. Çünkü, emir ve yasakların temel amacı, kulun imtihan edilmesi içindir.
"Mutlak hükümranlık elinde bulunan Allah, yüceler yücesidir ve O'nun her şeye gücü yeter. O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır."(67/1-2)
Bu nedenle İlâhî hükümlere her şeyden önce, Allah'ın emri olduğu için tabi olunur. Daha sonra hükmün tabiatına göre, bu hükümle Şâri'in maksadını, insan ve toplum için faydalarını düşünüp anlamaya çalışırız. Bu gayretimizde de her zaman isabet etmeyebiliriz. Bu nedenle başta söylediğimiz konu işin esasıdır. Her halükarda öncelik, hükme tabi olmak ve emri yerine getirmektir.
Namazı malum vakitlerde ayrı ayrı kılmanın, orucu bir ay tutmanın, içkiden, zinadan, kumardan, faizden, şirkten uzak durmanın, yalandan, hileden, iftiradan sakınmanın fayda ve zararlarına bakmadan öncelikle Allah'ın emir ve yasakları olduğu için gereğini yapmaya inanırız. Sonra dünya ve ahirette fert ve toplum için ne gibi sonuçları vs. var, anlamaya çalışırız. Fakat burada herhangi bir kimse, ben tahrik olmuyorum, ben sarhoş olmuyorum diyerek bunlara uymamak gibi bir lükse sahip değildir.
Şarap içmenin haramlığını sarhoşluğa bağlarsanız, domuz etini yemenin haramlığını mikrop ürettiğine bağlarsanız: "Ben sarhoş olmam, domuz etini mikrobunu yüksek ısıda öldürüp yerim" gerekçeleriyle karşınıza çıkacakları gibi, Başörtüsünü de sadece tahrik olayına bağladığımız zaman: "beni tahrik etmiyor" cevabıyla karşılaşırız. Onlar bu sözlerinde samimi olur olmaz ayrı şeydir. Ancak insanın tabiatı bilinmeyen bir şey değildir. İnsan hastalıklı değilse bir cinsin karşı cinse ilgi duymasının yolları bellidir. Bizzat şahsa bakarak, resmine bakarak, sesini duyarak veya onu hayalinde düşünüp canlandırarak olmaktadır. Ona bu tabiatı veren Allah, yasasını insanı yarattığı fıtratı terbiye etmek ve onu çirkef davranışlardan korumak için koymuştur. Nur suresi 24/ 30-31 de şöyle buyurmuştur: "Mümin erkeklere söyle: gözlerini harama dikmesinler, mahrem yerlerini korusunlar, bu onlar için daha iyi ve temizdir." "Mümin kadınlara da söyle: gözlerini harama bakmaktan çevirsinler, iffetlerini korusunlar, ziynetlerini açmasınlar, başörtülerini yakalarının üzerine kadar salsınlar, mahrem yerlerini kocaları, babaları….. başkasına göstermesinler. Ziynetlerinin açığa çıkması için kırıtarak -ayaklarını yere vurarak- yürümesinler. Ey iman edenler saadete ermek için hepiniz birden tevbe ederek Allah'ın hükmüne dönün."
Bu hükümlerin hikmetlerinden bazıları bu gerekçeler olabilir. Ancak hükmün amacının bu ve bunlardan ibaret olmadığının bilincinde olmak zorundayız. Esas sebep, Allah'ın kullarını imtihan etmek için koymuş olduğu kurallar olmasıdır. Kul için esas olan bu hükme ram olmaktır. Onu tartışmak değil.
Talut askerlerini zorlu bir imtihandan geçirmek için şöyle bilgilendiriyor: "Tâlût askerlerle beraber (savaş için) ayrılınca: 'Biliniz ki Allah sizi bir ırmakla imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir. Eliyle bir avuç içen müstesna. Kim ondan içmezse bendendir' dedi. İçlerinden pek azı müstesna hepsi ırmaktan içtiler. Tâlût ve iman edenler beraberce ırmağı geçince, 'bugün bizim Câlût'a ve askerlerine karşı koyacak hiç gücümüz yoktur' dediler. Allah'ın huzuruna varacaklarına inananlar, 'nice az sayıda bir birlik Allah'ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir' dediler." (2/249)
Bu örnekte olduğu gibi imtihanın şartlarını tartışan kaybeder. Kulluğun gereği Rabbin ilkelerine tabi olmak, şartlarını yerine getirmektir.
Bununla birlikte örtünme konusu sadece başa takılandan ibaret değildir. Allah'ın örtünme emrine uyarak istenilen yerleri kapatmakla beraber, takva elbisesini giymeden örtünmenin gereği yapılmış olmamaktadır. Takva elbisesi, insanın gönlüne taht kuran sevgi, saygı ve kulluk bilincinin oluşturduğu bir ahlaktır. Bu ahlaka sahip olan kimse, sözünün edasına dikkat ederek cinsiyetini değil şahsiyetini öne çıkartır. Giydiği elbisede üç vasfın (örtünme, korunma, güzel görünümün) birlikte olmasına özen gösterir. Yürüyüşünde mutedil olup, ziynetini teşhir etmekten sakınır. Gönlünde ittika duygusu olmayan kimseyi hiçbir örtü örtemez. Bizim insanımızda eksik olan parça budur.
Son yıllarda tesettür modacılarının kendilerine pahalı pazar bulmak için, profesyonel mankenlerle yaptıkları tesettür balolarının cazibesine kapılarak başını bağlayanların, örtüsüne uygun düşmeyen diğer kıyafet ve davranışlarının sebebi, gönüllerde olması gereken bilgi kaynaklı alt yapının ve takvanın olmamasındandır. Başına sarık sırtına cübbe koymakla hoca olunmadığı gibi, zihinsel değişimin sonucu olmayan örtülerle de İslâmî tesettür olmaz, olmuyor. Bir davranışın doğruluğu, kendisini doğuran fikri alt yapıya uygunluğu ile ölçülür. Davranışın kalitesini bu uyum belirleyicidir. Bu nedenledir ki, "kişinin işi o konudaki düşüncesinin dıştan görünüşüdür veya davranışları dininin dıştan görünüşüdür" denilir.
Çevrenizdeki itirazcı kimselere gelince, onların her şeyden önce teslim olma noktasında ön şartsız bir duruş göstermeleri gerekir. Sonra da teslim oldukları doğruları hayatta yaşayarak ahlak haline getirmeleri gerekir ki inandıklarının mürüvvetini görebilsinler. Hiçbir ilaç hasta tarafından alınmadan hasta üzerinde etkisi görülmediği gibi, insan hayatına girmeyen ilahi yasaların, hayat üzerindeki başarısını göstermesi de mümkün değildir. Allah'a samimiyetle teslim olmadan imanın emniyeti, kulluğun huzuru, Müslüman olmanın gururu yaşanamaz. (Ey Muhammed!) "Senin uyarın ancak Kur'ân'a tabi olan ve görmediği halde Rahman olan Allah'tan korkan kimseye fayda verir. İşte onu bir bağışlanma ve çok şerefli bir mükafat ile müjdele"(36/11) hükmüne olduğu gibi.

SORU 4: Adak ve akika kurbanı İslam'da var mıdır? Mesela "filanca işim gerçekleşirse ben üç kurban bağışlayacağım, şunu yapacağım demek o dileğin, duanın gerçekleşmesine yardımcı olur mu? Ya da çevremde duyduğum şekilde adak bir nevi (haşa) Allah ile pazarlık mıdır? Adak ve akika kurbanının İslam'da açılımını yapar mısınız?

CEVAP: Akika, yeni doğan çocuğun başındaki tüylere denir. Bu çocuk için Allah'a şükür amaçlı kesilen kurbana da akika kurbanı denir. Bu kurbanı kesmek herkes için mecbur değildir. İsteyen kesebilir istemeyen kesmez. Hükmü menduptur.
Kesmek isteyen kimse doğumun yedinci gününde bu kurbanı keser. Dilediği gibi yer ve ikram eder. Bu zamanda kesemez ise çocuk buluğ çağına gelene kadar da kesebilir. Her hangi bir sakınca yoktur.
Adak kurbanına gelince, ismi üzerinde bir kimsenin kendi iradesiyle Allah için kesmeyi adadığı bir kurbandır. Allah kimseye böyle bir mükellefiyet yüklememiştir. Kişi, birtakım fayda mülahazalarıyla bunu yapmayı kendisi istemiştir. Bu anlayışın görünmeyen ve de pek açık söylenmeyen kısmında, gönlümüzden geçen işimizin olumlu bitmesinde bir dahli olur diye adakta bulunulmaktadır. Ancak İslam'a uygun olan anlayış sadece ŞÜKÜR amacıyla yapılmasıdır. Bahsettiğiniz gibi: "Allah'la pazarlık yapmak, ona 'rüşvet vermek', işlerin olumlu olması için bir etkisini ummak" gibi bir niyetle asla yapılamaz ve de yapılmamalıdır. Yapılırsa ne olur denirse, söylenecek şey bütün mesaisi boşa gider. Allah, hiçbir etki altında kalmaz. O dilediğini yapar. "O, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Bir işi yapmayı isteyince ona yalnız "ol!" der, o da oluverir." (2/117)
Allah'ın hiç kimsenin kurbanına sadakasına ihtiyacı yoktur. Ancak kul O'nun ihsanlarına şükredici olarak bunu yaparsa nafile bir ibadet yapmış olarak ecrini alır. Kulun Allah ile pazarlık etmeye ne hakkı vardır, ne de buna gücü yeter. Kula yakışan Allah'tan dünyada ve ahirette kendisi için hayırlı olanı istemektir. Allah'a emreder bir eda ile "bana şunu ver, bunu ver" diyerek değil, "hakkımızda hayırlı olanı ver ya Rabbi" demek daha uygundur. Rabbimizin bize sunduğu şu örneklerinde olduğu gibi: "Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez."(7/55) "Kullarım sana Beni sorarlarsa, bilsinler ki Ben, şüphesiz onlara yakınım. Benden isteyenin, dua ettiğinde duasını kabul ederim. Artık onlar da davetimi kabul edip Bana inansınlar ki doğru yolda yürüyenlerden olsunlar." (2/186) "Onlardan, "Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru" diyenler de vardır." (2/201) "Ona dünyada iyilik verdik. Şüphesiz o, ahirette de salihlerdendir."(16122) Ayrıca: "De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir." (6/162) diyebilmek adanmışlığın en güzel ifadesidir.

SORU 5: Günümüzde faiz konusunda yeni yeni yorumlar getirilmeye başlanıyor. Mesela peygamberimiz döneminde bankaların olmadığı, peygamberimizin faiz hakkındaki sözlerinin o dönemin sosyal şartlarında değerlendirilebileceğini, günümüzün sosyal koşullarında artık bankaların devreye girdiğini ve mevduat hesaplarının faiz sebebi olmayacağı söyleniyor. Aksi halde Müslümanların günümüzde zengin olamayacağını, piyasayla rekabet edemeyip ilelebet fakir kalacağı fikri savunuluyor. Faiz konusunda günümüz koşullarını da dikkate alarak İslami bir açılım yapar mısınız?

CEVAP: Öncelikle olaya sosyal açıdan bakalım. Günümüz şartları ile o günü kıyaslayalım. O gün herhangi bir ihtiyaç sahibi ihtiyaçlarını karşılamak için, ev sahibi olmak için, çocuğunu evlendirmek için veya yükünü taşıyacak deve almak için vs. Ebu Leheb'in, Ebu Cehil'in veya Ebu Süfyan'ın kapısına gelerek şartlarını konuşuyor ve neticede onların şartlarını kabul ederek gerekli parayı alıyordu. Gününde öderse anlaştıkları miktarı, ödeyemez ise yeniden bir şart belirleyerek borçlanmayı kabul ediyordu. Yine ödeyemez ise nesi var nesi yok her şeyine el konularak alacak tahsil ediliyordu.
Bugün bu durum farklı mı gözüküyor? Bu şahısların yerini holdingleşmiş adına banka denilen bir yapı almış. Kredi şartları belirlenmiş. Ev, ihtiyaç, tatil, evlenme, araba vs. kredileri icat edilmiş, tanınan vade ve şartlarda öderse a şıkkı, ödemez ise b şıkkı uygulanır şartını koymuş. Daha da ödeyemez iseniz her şeyiniz haczedilerek tahsiline gideceğini belirlemiştir.
"Efendim o gün bu oranlar bu günün tefecileri gibi gayri resmi yapılıyordu, hadleri yüksekti" gibi gerekçeler yapılan muamelenin tabiatını değiştirici bir sebep teşkil etmemektedir. O gün yapılan iş faizdi de bugün karz-ı hasen mi oldu? Bir kuruş da olsa faiz bin kuruş da olsa netice yine faizdir. Oranlarının büyük veya küçük olması bunun niteliğini ve üzerindeki hükmü değiştirici değildir.
Bu durum aynen haram kılınan içkinin serencemi gibidir. O gün ilkel şartlarda herkes kendi içeceğini küpünde kendi üretiyor iken, bugün devlet tekelinde devasa fabrikalarda üretilir hale gelmiştir. Devletin fabrikasyon olarak üretmiş olması onun özelliğini değiştirici olmadığı gibi, bu özellik üzerine bina edilen Allah'ın hükmü de değişmeyecektir.
Mevduat konusuna gelince: Bankanın yaptığı çeşitli işlem ve hizmetleri vardır. Bunlardan bir kısmının faiz alıp-vermekle ilgisi yoktur. Bunlardan istifade edilmesinde sakınca yoktur. Paranızı muhafaza etmek için kiralık kasa olarak verilen hizmetinden, havale göndermek ve çek-senet tahsili yaptırma gibi hizmetlerinden istifade edilebilir. Ancak uzak durulması gereken muameleleri, faizin cari olduğu alanlardır. Bu alanlar ise Müslüman için mayınlı tarla gibidir. Oranlarının az, vadesinin uzun olması aldatıcı olmamalıdır. Çoğu için geçerli olan hüküm azı için de geçerlidir. Konuyla ilgili hükmü üç aşamada getiren ayetler sırayla şunlardır: "İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz faiz, Allah yanında artmaz. Allah'ın rızasını dileyerek verdiğiniz zekata gelince, işte onlar, mallarını kat kat artırmış olanlardır." (30 /39) "Ey iman edenler, öyle kat kat katlayarak faiz yemeyin ve Allah'tan korkun ki, arzunuza ulaşasınız."(3/130) "Faiz yiyen kimseler, şeytan çarpmış kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların: "Ticaret, tıpkı faiz gibidir." demeleri yüzündendir. Oysa, Allah, ticareti helal, faizi haram etti. Bundan böyle her kim Rabbi tarafından kendisine bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse, artık geçmişte aldığı onundur ve hakkındaki kararı Allah verecektir. Her kim de döner, yeniden faiz alırsa, işte onlar cehennemin sakinleridirler, hep orada kalacaklardır. Allah faizi mahveder, oysa sadakaları bereketlendirir. Allah günahta ve inkârda direnen hiç kimseyi sevmez." (2/275-76) "Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve artık faizin peşini bırakın, eğer gerçekten müminler iseniz." (2/278)
Mesele zengin olmak-olamamak noktasına gelince bildiğimiz kadarıyla Allah'ın kullarından zengin olmalarını istemek gibi bir talebi yoktur. Ancak rızkımızı helal yoldan kazanıp, dünya ve ahirette hakkımızda hayırlı olanı istememizi tavsiye etmiştir. "…İnsanlardan, "Ey Rabbimiz! Bize (vereceğini) bu dünyada ver" diyenler vardır. Bunların ahirette bir nasibi yoktur. Onlardan bir kısmı da: Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru! derler. İşte onların kazandıklarından nasipleri vardır. Ve Allah hesabı çabuk görendir."(2/200-202)
Müslüman, zengin olma uğrana, Allah'ın ilkelerini görmezlikten gelemez. Üç günlük dünyanın geçici lezzeti için bunu yaparsa, hesabını dünya ve ahirette veremez. Her nimetin bir külfeti olduğu gibi, Müslüman olmanın da, bu dünyada bir takım külfetleri olacaktır: "İman edip hicret etmiş ve mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad etmiş kimseler, Allah katında en büyük dereceye sahiptirler ve işte muradına erenler onlardır."(9/20)
"Biliniz ki, dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ziraatçıların hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah'ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir." (57/20) Hal böyle olunca bir geçimlik için bunca vebali sırtlanmaya değer mi?

SORU 6: Haremlik-selamlık İslam'da var mıdır? Günümüzde yanlış mı yorumlanmaktadır. Günümüzde sohbet, açık oturum ve bazı meclislerde kadın-erkek bir arada oturulmasında bir sakınca var mıdır. Bu konuda net açılım yapar mısınız?

CEVAP: Halkımızın bu anlayış ve uygulayış biçimi, İslam'dan çok geleneğin bir ürünüdür. İslam kadın ve erkeğe toplum içine çıkarken nasıl giyineceğini ve ne şekilde davranacağını Nur 24/30-31, 60, Ahzab 33/59. ayetlerinde belirtmiştir. Dost ve akrabaların bir arada yemek yemelerinde veya ayrı ayrı yemeleri konusunda bir sakınca olmadığını da yine Nur 24/61 de beyan etmiştir. Bununla birlikte kadın ve erkek toplumda daima, cinsiyetiyle değil şahsiyetiyle yerini almalıdır. Allah, Peygamber hanımlarına Müminlerin anneleri olmasına rağmen (33/6) şu ikazı yapmıştır: "Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah'tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir eda ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır. Güzel söz söyleyin."(33/32)
Toplum içine çıkan kimse cinsiyeti ne olursa olsun, kıyafetine, yürüyüşüne, konuşma üslubuna, oturup kalkmasına, bulunduğu yere göre konu seçimine dikkat etmek zorundadır. Sohbet, panel, konferans, sempozyum gibi toplu yerlerde salonun şartlarına göre, kadınlarımızın kendilerine ayrılan bölümlerde oturmaları daha uygun olacaktır. Dar çerçeveli sohbetlerde, ev ortamların da, dost ve akraba ziyaretlerinde yine kendilerine uygun düşecek bir tarzda belli ilkeleri korumak suretiyle, bir arada veya ayrı ayrı da oturabilirler. Her halükârda önemli olan, yukarıda söylemeye çalıştığımız şartlara riayet etmek ve takva elbiselerini giymiş olmak kaydıyla diyoruz.
"Ey Adem oğulları, size çirkin yerlerinizi örtecek ve süs olacak giysi indirdik; fakat takva elbisesi hepsinden hayırlıdır. İşte bu, Allah'ın ayetlerindendir. Umulur ki, düşünüp ibret alırlar."(7/26)
Bundan başka yakınlarımızı ve arkadaşlarımızı ziyaretlerimizde riayet etmemiz gereken hususlar da vardır. Özellikle genç kardeşlerimizin bunları bilmesi gerekir. Ziyarete gittiğimiz evin beyi evde değilse veya müsait olmadıklarını bildirmişlerse, anlayışla karşılayarak geri dönmemiz konusunda Rabbimiz şöyle uyarmaktadır: "Ey iman edenler, kendi odalarınızdan (evlerinizden) başka evlere, sahiplerinden izin almadan ve onlara selam vermeden girmeyin! Bu, sizin için daha hayırlıdır. Ola ki, düşünürsünüz. Eğer orada bir kimse bulamazsanız, size izin verilmedikçe içeri girmeyin ve eğer size "Dönün" denilirse dönün; o sizin için daha temizdir. Allah, bütün yaptıklarınızı bilir. (24/27-28)
"Ey iman edenler! Siz, bir yemeğe çağırılmadıkça, zamanını gözetmeksizin, Peygamber'in evlerine girmeyin. Ancak davet edildiğiniz vakit girin. Yemeği yediğinizde hemen dağılın, sohbete dalmayın. Çünkü bu hareketiniz Peygamber'i üzmekte, fakat o (size bunu söylemekten) utanmaktadır. Ama Allah, hakkı söylemekten çekinmez. Peygamber'in hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temiz bir davranıştır. Sizin Allah'ın Resûlünü üzmeniz ve kendisinden sonra onun hanımlarını nikâhlamanız asla caiz olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük (bir günah)tır. "(33/53) İşte bunlar, bizim için en nezih nezaket dersidir.

SORU 7: Milli piyango, haksız kazanç kapsamında değerlendirildiği için mi haramdır? Devletin bizzat desteklediği, teşvik ettiği milli piyangoda bir Müslüman nasıl bir pozisyon almalıdır. Eğer bir Müslüman'ın bu piyangoyu kazandığını ve bunun tamamını hayır kurumlarına, ihtiyaç sahiplerine Allah rızası için verdiğini düşünürsek bu durumun İslami açıklaması ne olur?

CEVAP: Öncelikle şunu bilmeliyiz ki, İslam'da helal veya haramı belirleyen Allah'tır. Bu konuyu ne Peygambere, ne alimlere ne de devlete bırakmamıştır. Konuyla alakalı emir ve yasaklarını açık bir ifadeyle tüm insanlığa duyurmuştur: "Ey iman edenler! içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları, ancak şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz." (5/90) Ayette bahsedilen kumarın mahiyeti ile, piyango denilen şeyin tabiatı aynıdır. Kumarda herkes parasını koyar, şansı/kazananı atılan zar, çekilen kağıt veya tek mi çift mi sorusu belirler. Biri kazanırken diğerleri kaybeder. Piyangoda ise bunun yerine çekilen rakamlar belirleyici olarak kabul edilmiştir. Yapılan işin niteliği ise kumarla aynıdır. Bütün iştirakçiler birilerine yardım etmek amacıyla katılmıyor. Herkes kazanmak için katılıyor. Ama sonuçta birkaç kişi kazanırken kitleler kaybediyor. Bu açıdan kumarla arasında bir fark yoktur. Bunu devletin desteklemesi, çeşitli kurumlara pay verilmesi, vergi alınması ve diğer sebepler bu işi meşru hale getirmez. Devletin onay vermesinin sebebi, bu işi Milli Piyango İdaresi eliyle yürütüp aslan payını kendisi almış olmasındandır. Kumar oynayan binde bir kazanırken, oynatan hiç kaybetmez; o her zaman kazanır. Devletin felsefesi: "vergilendirilmiş kazanç kutsaldır." Kazanılan yol ne olursa olsun, vergisini aldığı sürece devlete göre o iş meşrudur. Bunun içindir ki, bu memlekette kadın ticareti yapan birileri yıllarca vergi rekortmeni olarak ödüllendirilmiştir. Aynı felsefeyle içki üretimi ve pazarlaması tekel bayileri kanalıyla devletin eliyle yapılmaktadır. Bir işin devlet eliyle yapılması devlete göre meşruiyet ifade eder, İslam'a göre değil.
Kazanan kimsenin aldığı parayı tümüyle fakir fukaraya ve hayır kurumlarına bağışlama konusuna gelince, bu da "Temel fıkrasına" dönüyor. Kıyıya çıkıp ayağı karaya değince denizde Allah'a verdiği sözü bozuyor. Söylendiği gibi samimi olup olmadığı gerçekten çıkınca belli olur. Bu parayı gerçekten yemeyecek, tenezzül etmeyecek kadar dindar olan bir adamın işin başında bu duyarlılığı gösterip de uzak durması daha doğru değil mi? Şayet, yapacağı hayırla Allah'ı "razı etmeyi" düşünüyorsa aldanan ancak kendisi olur. Hiç bir yasa koyucu koyduğu yasanın çiğnenmesinden hoşnut olmaz. Nasıl olacak O'nun yasasını hiçe sayarak rızasını kazanmak? Allah kimsenin vereceği sadakaya muhtaç değildir. O ancak itaate, saygıya ve kendisine hakkıyla kulluk edilmeye layıktır. Bu ve benzeri durumlarda Müslümanın izlemesi gereken yol, tüm haramlardan uzak durmaktır, bütün farzları da yerine getirme azim ve kararlılığını göstermek, Allah'ın meşru kılmadığı yerlerde ve yollarda bulunmamak, dünya ve ahiret mutluluğunu meşruiyet çerçevesi içinde temine yönelerek Allah'ın rızasını kazandıran fakirliği, gazabına götürecek zenginliğe tercih etmek olmalıdır. Çünkü Allah'ın rahmetine layık olmak her şeye değer: "Ey Muhammed! Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye biz onların bir kısmını diğerlerinden derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. Şayet insanların küfürde birleşmiş bir tek ümmet olması (tehlikesi) bulunmasaydı, Rahmân'ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık. Evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları koltukları da (hep gümüşten yapardık). Ve onları ziynetlere boğardık. Bütün bunlar sadece dünya hayatının geçimliğidir. Ahiret ise, Rabbinin katında, Allah'ın azabından sakınıp rahmetine sığınanlara mahsustur."(43/32-35).

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...