|

ERCÜMEND BİLEN/ ALMANYA
SORU 1: "Nazar insanı
mezara sokar" mealindeki hadisi şerif doğru mudur? Gerçekten İslam'da
nazarın hükmü nedir? Eğer varsa, bu durumdan hiçbir suçu günahı olmayan,
mesela bir bebeğin veya bir insanın veya insanın birikimi olan
malın(araba/ev/arsa) etkilenmesi ne derece mantıklı? Bu durumda mağdur
olan insanların suçu nedir? Lütfen bu noktada İslami bir açılım yapar
mısınız?
CEVAP:
Böyle bir iddianın Allah'ın elçisine ait olması mümkün değildir. Ancak
nazar konusunda halkın genel kabulü "nazar insanı mezara, deveyi kazana
sokar. Bir mezarlıkta yatanların şu kadarı nazardan gitmiştir diye yemin
etsen başın ağrımaz" gibi asla bir delile dayanmayan asılsız iddialardan
oluşmaktadır. Bu anlayışlarını da Kur'an'dan Yusuf suresinin 12/ 67-68.
ayetleri ile Kalem suresinin 68/51. ayetine dayandırmaktadırlar. Bu
ayetlerden birincisinde anlatılmak istenen olayda, Yakub (as) Mısır'a
gönderdiği oğullarının hepsinin bir arada olmaları durumunda
karşılaşacakları bir olumsuzluktan topluca etkilenmelerini önlemek için,
çocuklarının ayrı ayrı yollardan şehre girmelerini istemiş, ardından da
bunun sebebini şöyle açıklamıştır: "Babaları: "Oğullarım! Tek bir
kapıdan değil, ayrı ayrı kapılardan girin. Ama Allah katından gelecek
hiçbir şeyi sizden savamam, hüküm ancak Allah'ındır, O'na güvendim,
güvenenler de O'na güvensinler" dedi."(12/67) Yakup (as)'ın bu
değerlendirmesini takiben Allah-u Teala şöyle buyuruyor: "Babalarının
emrettiği yerden girdiklerinde bu durum, Yakub'un kendi içindeki
arzusunu yerine getirmekten başka, Allah'ın takdirine karşı onları
herhangi bir şeyden kurtaracak değildi. Yakub gerçekten kendisine
öğrettiğimiz bir bilgiye sahiptir. Ne var ki insanların çoğu bunu
bilmezler." (12/68)
İkinci ayette ise Peygamber(as)'dan Kur'an'ı dinleyen müşriklerin, O'na
olan kinleri sebebiyle öfkeleri bakışlarından hissediliyordu. Sanki onu
bakışlarıyla yok etmek istercesine bakıyorlardı. Anadolu'da şöyle bir
tabir vardır: "Adamı gözüyle kaşıyla yiyecek gibi bakıyor." Ama hiç
kimse gözle kaşla gerçek anlamda birini yemez, yiyemez. Mecazen
söylenmiş bir sözdür. İşte bu ifadedeki "gözleriyle devirme" de bu
anlamda bir mecazdır. "O inkâr edenler Zikr'i (Kur'an'ı) işittikleri
zaman, neredeyse seni gözleriyle devirivereceklerdi. Hâlâ da (kin ve
hasetlerinden): "Hiç şüphe yok o bir delidir" derler. Oysa o (Kur'an),
âlemler için ancak bir öğüttür."(68/51-52) Burada kullanılan 'göz ile
devirme' ifadesi bir deyimdir. Söylenmek istenen bakışlardaki öfke,
kızgınlık, kin ve nefreti anlatmaktadır. Bu nedenle ayetin vermek
istediği mesajın halkın kastettiği anlamda nazarla bir ilgisi yoktur.
Kainatta hiçbir iş Allah'ın takdiri olmadan, birilerinin isteğiyle
kimsenin başına bir şeyin gelmesi mümkün değildir: "Yeryüzüne ve sizin
başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki biz onu ortaya çıkarmadan
önce bir kitapta yazılı olmasın. Doğrusu bu Allah'a kolaydır. Bunun
sebebi, elde edemediklerinize üzülmeyesiniz ve Allah'ın verdiği
nimetlerle de şımarmayasınız diyedir. Allah, kendini beğenip böbürlenen
hiç kimseyi sevmez." (57/22-23) Allah kullarına nimeti verip imtihan
eder, alıp imtihan eder; her şey O'ndandır ve dönüş de O'nadır. Bu
konuda halkımızın dilinden düşürmediği bir duası vardır: "La havle vela
kuvvete illa billahi'l-aliyyil azîm." Çok yüce ve çok büyük olan
Allah'tan başka güç ve kuvvet sahibi yoktur. Her başı sıkıştığında
dilinden dökülüverir. İşte bu anlayış olayı çözmektedir. Her Müslüman
dünyada ve ahirette Allah'ın dilediğinden başka bir şey olmayacağına
yürekten inanır ve ona dayanıp güvenir. Yüreğinizi ferah tutun. Ona
rağmen kimse bir şey yapmaya muktedir değildir.
(Ey Muhammed!) De ki: "Hiçbir zaman bize Allah'ın bizim için takdir
ettiğinden başkası dokunmaz. O bizim mevlâmızdır. Müminler yalnızca
Allah'a tevekkül etsinler."(9/51)
Bu nedenle Allah'tan başkası bize nazarla, sözle, bakışlarıyla herhangi
bir zarar vermeye muktedir değildir. Halkın söyledikleri sadece kendi
kuruntularıdır. Allah'a dayanıp güvenin ve yüreğinizi ferah tutun. "O ne
güzel dost ve ne güzel yardımcıdır."
SORU 2: İslam'da organ
naklinin durumu nedir? Net bir açılım yapar mısınız?
CEVAP:
Organ nakliyle alakalı birebir delil bulmak mümkün değildir. Ancak bu
gibi durumlarda benzer illetlerden veya makasıd-ı şer'iyye'den (dinin
esas maksadından) hareketle çözüm üretilebilir. Organ nakli yaptıran
kimse hayati bir durumla karşı karşıyadır. Yani hayatı söz konusudur.
Ölüm-kalım söz konusu olduğunda Allah'ın hükmü şudur: "bizatihi haram
olan yiyecek ve içeceklerden haddi aşmadan ve başkasının hakkına tecavüz
etmeden ölmeyecek kadar yemekte üzerlerine bir günah yoktur."( 16/115)
Hayatın kurtulması için verilen bu ruhsattan hareketle, hayatı tehlikede
olan birine kan nakli, organ nakli veya kemik iliği nakli gibi bir
işlemin yapılmasında da herhangi bir sakınca yoktur. Allah, haram
ettiğini darda kalan için meşrulaştırdığına göre hayatın kurtulması için
elden gelen birtakım çarelere baş vurmak da aynı gayeye matuftur.
"Hastaya sorumluluk yoktur. Köre ve topala da sorumluluk yoktur."
(24/61, 48/17) hükmü, insanın sorumluluğunun içinde bulunduğu şartlarla
paralellik arz ettiğini göstermektedir. Her hangi bir organından
rahatsız olan kimsenin ıstırabının dindirilmesi için gerekenin yapılması
gerekir. Kanamalı bir hastaya kan vermek ne kadar gerekli ise böbreği
iflas eden hastaya böbrek vermek de o kadar gereklidir. Bunu yapmakla
hastanın ömrü uzatılmış, vermemekle de kısaltılmış olunmamaktadır. Bizim
bu müdahalemiz, hastayı sıhhatine kavuşturmak içindir. Onun ne kadar
yaşayacağı ise, Allah'ın bilgisinde ve elinde olan bir iştir. O,
dilediğini dilediği kadar yaşatır. Vakti geleni de hiç kimse bir saniye
daha durduramaz.
Yapılan organ nakillerinin insanın düşüncesi üzerinde herhangi bir
etkisi söz konusu değildir. İnanan, inanmayan arasında fark yoktur.
İnanç bir bütün olarak insanın hür iradesiyle seçtiği bir olgudur.
Parçalarla tezahür etmez. Bunlar araç gibidir. Araçları da irade sahibi
insan dilediği gibi kullanır. Bunun insandan veya hayvandan alınmış
olması da fark etmez. Dinen bir sakınca taşımaz.
Ancak istismar etmeye, kötüye kullanmaya çok müsait olan bu konunun çok
iyi düşünülüp denetlenmesi gerekir. Şimdiden organ mafyalarının türediği
bilinen bir gerçektir. Hiç kimsenin hayatı, başkasından daha az değerli
değildir. Her can, sahibi için her şeyden daha değerlidir. Güçlü-zayıf,
fakir-zengin ayrımı gözetilmeden hak ve adalet üzere uygulanması
gerekir. Aksi halde gariban insanların organları, birilerinin yedek
parçası konumuna getirilebilir.
Ancak, gerekli tedbirler alındığı ve doğru uygulandığı takdirde İslam'ın
insan hayatı için koyduğu değer yargılarına ve hükümlere uygun olduğunu
düşünüyor, yapılmasında bir sakınca görmüyoruz.
SORU 3:
Türban/Başörtüsü konusunda çevremdeki dini bilinci zayıf insanların
sorduğu sorular, başörtüsünün neden Allah'ın bir emri olduğu ve bu emrin
mantıklı bir açıklamasının olup olmadığı seklindedir. Mesela bizde bu
sorulara "cinsel olarak etkilenme, tahrik, teshir durumu olduğu için
örtünme emri var" dediğimizde "biz tahrik olmuyoruz, etkilenmiyoruz"
cevabıyla karsılaşıyoruz. Başörtüsü emrinin temel mantığını açar
mısınız?
CEVAP:
İlahî emirlerin ilk şartı, üzerinde akıl yürütmeden yerine
getirilmesinin kabul edilmesidir. Çünkü, emir ve yasakların temel amacı,
kulun imtihan edilmesi içindir.
"Mutlak hükümranlık elinde bulunan Allah, yüceler yücesidir ve O'nun her
şeye gücü yeter. O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için
ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır."(67/1-2)
Bu nedenle İlâhî hükümlere her şeyden önce, Allah'ın emri olduğu için
tabi olunur. Daha sonra hükmün tabiatına göre, bu hükümle Şâri'in
maksadını, insan ve toplum için faydalarını düşünüp anlamaya çalışırız.
Bu gayretimizde de her zaman isabet etmeyebiliriz. Bu nedenle başta
söylediğimiz konu işin esasıdır. Her halükarda öncelik, hükme tabi olmak
ve emri yerine getirmektir.
Namazı malum vakitlerde ayrı ayrı kılmanın, orucu bir ay tutmanın,
içkiden, zinadan, kumardan, faizden, şirkten uzak durmanın, yalandan,
hileden, iftiradan sakınmanın fayda ve zararlarına bakmadan öncelikle
Allah'ın emir ve yasakları olduğu için gereğini yapmaya inanırız. Sonra
dünya ve ahirette fert ve toplum için ne gibi sonuçları vs. var,
anlamaya çalışırız. Fakat burada herhangi bir kimse, ben tahrik
olmuyorum, ben sarhoş olmuyorum diyerek bunlara uymamak gibi bir lükse
sahip değildir.
Şarap içmenin haramlığını sarhoşluğa bağlarsanız, domuz etini yemenin
haramlığını mikrop ürettiğine bağlarsanız: "Ben sarhoş olmam, domuz
etini mikrobunu yüksek ısıda öldürüp yerim" gerekçeleriyle karşınıza
çıkacakları gibi, Başörtüsünü de sadece tahrik olayına bağladığımız
zaman: "beni tahrik etmiyor" cevabıyla karşılaşırız. Onlar bu sözlerinde
samimi olur olmaz ayrı şeydir. Ancak insanın tabiatı bilinmeyen bir şey
değildir. İnsan hastalıklı değilse bir cinsin karşı cinse ilgi
duymasının yolları bellidir. Bizzat şahsa bakarak, resmine bakarak,
sesini duyarak veya onu hayalinde düşünüp canlandırarak olmaktadır. Ona
bu tabiatı veren Allah, yasasını insanı yarattığı fıtratı terbiye etmek
ve onu çirkef davranışlardan korumak için koymuştur. Nur suresi 24/
30-31 de şöyle buyurmuştur: "Mümin erkeklere söyle: gözlerini harama
dikmesinler, mahrem yerlerini korusunlar, bu onlar için daha iyi ve
temizdir." "Mümin kadınlara da söyle: gözlerini harama bakmaktan
çevirsinler, iffetlerini korusunlar, ziynetlerini açmasınlar,
başörtülerini yakalarının üzerine kadar salsınlar, mahrem yerlerini
kocaları, babaları….. başkasına göstermesinler. Ziynetlerinin açığa
çıkması için kırıtarak -ayaklarını yere vurarak- yürümesinler. Ey iman
edenler saadete ermek için hepiniz birden tevbe ederek Allah'ın hükmüne
dönün."
Bu hükümlerin hikmetlerinden bazıları bu gerekçeler olabilir. Ancak
hükmün amacının bu ve bunlardan ibaret olmadığının bilincinde olmak
zorundayız. Esas sebep, Allah'ın kullarını imtihan etmek için koymuş
olduğu kurallar olmasıdır. Kul için esas olan bu hükme ram olmaktır. Onu
tartışmak değil.
Talut askerlerini zorlu bir imtihandan geçirmek için şöyle
bilgilendiriyor: "Tâlût askerlerle beraber (savaş için) ayrılınca:
'Biliniz ki Allah sizi bir ırmakla imtihan edecek. Kim ondan içerse
benden değildir. Eliyle bir avuç içen müstesna. Kim ondan içmezse
bendendir' dedi. İçlerinden pek azı müstesna hepsi ırmaktan içtiler.
Tâlût ve iman edenler beraberce ırmağı geçince, 'bugün bizim Câlût'a ve
askerlerine karşı koyacak hiç gücümüz yoktur' dediler. Allah'ın huzuruna
varacaklarına inananlar, 'nice az sayıda bir birlik Allah'ın izniyle çok
sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir' dediler."
(2/249)
Bu örnekte olduğu gibi imtihanın şartlarını tartışan kaybeder. Kulluğun
gereği Rabbin ilkelerine tabi olmak, şartlarını yerine getirmektir.
Bununla birlikte örtünme konusu sadece başa takılandan ibaret değildir.
Allah'ın örtünme emrine uyarak istenilen yerleri kapatmakla beraber,
takva elbisesini giymeden örtünmenin gereği yapılmış olmamaktadır. Takva
elbisesi, insanın gönlüne taht kuran sevgi, saygı ve kulluk bilincinin
oluşturduğu bir ahlaktır. Bu ahlaka sahip olan kimse, sözünün edasına
dikkat ederek cinsiyetini değil şahsiyetini öne çıkartır. Giydiği
elbisede üç vasfın (örtünme, korunma, güzel görünümün) birlikte olmasına
özen gösterir. Yürüyüşünde mutedil olup, ziynetini teşhir etmekten
sakınır. Gönlünde ittika duygusu olmayan kimseyi hiçbir örtü örtemez.
Bizim insanımızda eksik olan parça budur.
Son yıllarda tesettür modacılarının kendilerine pahalı pazar bulmak
için, profesyonel mankenlerle yaptıkları tesettür balolarının cazibesine
kapılarak başını bağlayanların, örtüsüne uygun düşmeyen diğer kıyafet ve
davranışlarının sebebi, gönüllerde olması gereken bilgi kaynaklı alt
yapının ve takvanın olmamasındandır. Başına sarık sırtına cübbe koymakla
hoca olunmadığı gibi, zihinsel değişimin sonucu olmayan örtülerle de
İslâmî tesettür olmaz, olmuyor. Bir davranışın doğruluğu, kendisini
doğuran fikri alt yapıya uygunluğu ile ölçülür. Davranışın kalitesini bu
uyum belirleyicidir. Bu nedenledir ki, "kişinin işi o konudaki
düşüncesinin dıştan görünüşüdür veya davranışları dininin dıştan
görünüşüdür" denilir.
Çevrenizdeki itirazcı kimselere gelince, onların her şeyden önce teslim
olma noktasında ön şartsız bir duruş göstermeleri gerekir. Sonra da
teslim oldukları doğruları hayatta yaşayarak ahlak haline getirmeleri
gerekir ki inandıklarının mürüvvetini görebilsinler. Hiçbir ilaç hasta
tarafından alınmadan hasta üzerinde etkisi görülmediği gibi, insan
hayatına girmeyen ilahi yasaların, hayat üzerindeki başarısını
göstermesi de mümkün değildir. Allah'a samimiyetle teslim olmadan imanın
emniyeti, kulluğun huzuru, Müslüman olmanın gururu yaşanamaz. (Ey
Muhammed!) "Senin uyarın ancak Kur'ân'a tabi olan ve görmediği halde
Rahman olan Allah'tan korkan kimseye fayda verir. İşte onu bir
bağışlanma ve çok şerefli bir mükafat ile müjdele"(36/11) hükmüne olduğu
gibi.
SORU 4: Adak ve akika
kurbanı İslam'da var mıdır? Mesela "filanca işim gerçekleşirse ben üç
kurban bağışlayacağım, şunu yapacağım demek o dileğin, duanın
gerçekleşmesine yardımcı olur mu? Ya da çevremde duyduğum şekilde adak
bir nevi (haşa) Allah ile pazarlık mıdır? Adak ve akika kurbanının
İslam'da açılımını yapar mısınız?
CEVAP:
Akika, yeni doğan çocuğun başındaki tüylere denir. Bu çocuk için Allah'a
şükür amaçlı kesilen kurbana da akika kurbanı denir. Bu kurbanı kesmek
herkes için mecbur değildir. İsteyen kesebilir istemeyen kesmez. Hükmü
menduptur.
Kesmek isteyen kimse doğumun yedinci gününde bu kurbanı keser. Dilediği
gibi yer ve ikram eder. Bu zamanda kesemez ise çocuk buluğ çağına gelene
kadar da kesebilir. Her hangi bir sakınca yoktur.
Adak kurbanına gelince, ismi üzerinde bir kimsenin kendi iradesiyle
Allah için kesmeyi adadığı bir kurbandır. Allah kimseye böyle bir
mükellefiyet yüklememiştir. Kişi, birtakım fayda mülahazalarıyla bunu
yapmayı kendisi istemiştir. Bu anlayışın görünmeyen ve de pek açık
söylenmeyen kısmında, gönlümüzden geçen işimizin olumlu bitmesinde bir
dahli olur diye adakta bulunulmaktadır. Ancak İslam'a uygun olan anlayış
sadece ŞÜKÜR amacıyla yapılmasıdır. Bahsettiğiniz gibi: "Allah'la
pazarlık yapmak, ona 'rüşvet vermek', işlerin olumlu olması için bir
etkisini ummak" gibi bir niyetle asla yapılamaz ve de yapılmamalıdır.
Yapılırsa ne olur denirse, söylenecek şey bütün mesaisi boşa gider.
Allah, hiçbir etki altında kalmaz. O dilediğini yapar. "O, göklerin ve
yerin eşsiz yaratıcısıdır. Bir işi yapmayı isteyince ona yalnız "ol!"
der, o da oluverir." (2/117)
Allah'ın hiç kimsenin kurbanına sadakasına ihtiyacı yoktur. Ancak kul
O'nun ihsanlarına şükredici olarak bunu yaparsa nafile bir ibadet yapmış
olarak ecrini alır. Kulun Allah ile pazarlık etmeye ne hakkı vardır, ne
de buna gücü yeter. Kula yakışan Allah'tan dünyada ve ahirette kendisi
için hayırlı olanı istemektir. Allah'a emreder bir eda ile "bana şunu
ver, bunu ver" diyerek değil, "hakkımızda hayırlı olanı ver ya Rabbi"
demek daha uygundur. Rabbimizin bize sunduğu şu örneklerinde olduğu
gibi: "Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilesiniz ki O,
haddi aşanları sevmez."(7/55) "Kullarım sana Beni sorarlarsa, bilsinler
ki Ben, şüphesiz onlara yakınım. Benden isteyenin, dua ettiğinde duasını
kabul ederim. Artık onlar da davetimi kabul edip Bana inansınlar ki
doğru yolda yürüyenlerden olsunlar." (2/186) "Onlardan, "Rabbimiz! Bize
dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından
koru" diyenler de vardır." (2/201) "Ona dünyada iyilik verdik. Şüphesiz
o, ahirette de salihlerdendir."(16122) Ayrıca: "De ki: Şüphesiz benim
namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah
içindir." (6/162) diyebilmek adanmışlığın en güzel ifadesidir.
SORU 5: Günümüzde faiz
konusunda yeni yeni yorumlar getirilmeye başlanıyor. Mesela
peygamberimiz döneminde bankaların olmadığı, peygamberimizin faiz
hakkındaki sözlerinin o dönemin sosyal şartlarında
değerlendirilebileceğini, günümüzün sosyal koşullarında artık bankaların
devreye girdiğini ve mevduat hesaplarının faiz sebebi olmayacağı
söyleniyor. Aksi halde Müslümanların günümüzde zengin olamayacağını,
piyasayla rekabet edemeyip ilelebet fakir kalacağı fikri savunuluyor.
Faiz konusunda günümüz koşullarını da dikkate alarak İslami bir açılım
yapar mısınız?
CEVAP:
Öncelikle olaya sosyal açıdan bakalım. Günümüz şartları ile o günü
kıyaslayalım. O gün herhangi bir ihtiyaç sahibi ihtiyaçlarını karşılamak
için, ev sahibi olmak için, çocuğunu evlendirmek için veya yükünü
taşıyacak deve almak için vs. Ebu Leheb'in, Ebu Cehil'in veya Ebu
Süfyan'ın kapısına gelerek şartlarını konuşuyor ve neticede onların
şartlarını kabul ederek gerekli parayı alıyordu. Gününde öderse
anlaştıkları miktarı, ödeyemez ise yeniden bir şart belirleyerek
borçlanmayı kabul ediyordu. Yine ödeyemez ise nesi var nesi yok her
şeyine el konularak alacak tahsil ediliyordu.
Bugün bu durum farklı mı gözüküyor? Bu şahısların yerini holdingleşmiş
adına banka denilen bir yapı almış. Kredi şartları belirlenmiş. Ev,
ihtiyaç, tatil, evlenme, araba vs. kredileri icat edilmiş, tanınan vade
ve şartlarda öderse a şıkkı, ödemez ise b şıkkı uygulanır şartını
koymuş. Daha da ödeyemez iseniz her şeyiniz haczedilerek tahsiline
gideceğini belirlemiştir.
"Efendim o gün bu oranlar bu günün tefecileri gibi gayri resmi
yapılıyordu, hadleri yüksekti" gibi gerekçeler yapılan muamelenin
tabiatını değiştirici bir sebep teşkil etmemektedir. O gün yapılan iş
faizdi de bugün karz-ı hasen mi oldu? Bir kuruş da olsa faiz bin kuruş
da olsa netice yine faizdir. Oranlarının büyük veya küçük olması bunun
niteliğini ve üzerindeki hükmü değiştirici değildir.
Bu durum aynen haram kılınan içkinin serencemi gibidir. O gün ilkel
şartlarda herkes kendi içeceğini küpünde kendi üretiyor iken, bugün
devlet tekelinde devasa fabrikalarda üretilir hale gelmiştir. Devletin
fabrikasyon olarak üretmiş olması onun özelliğini değiştirici olmadığı
gibi, bu özellik üzerine bina edilen Allah'ın hükmü de değişmeyecektir.
Mevduat konusuna gelince: Bankanın yaptığı çeşitli işlem ve hizmetleri
vardır. Bunlardan bir kısmının faiz alıp-vermekle ilgisi yoktur.
Bunlardan istifade edilmesinde sakınca yoktur. Paranızı muhafaza etmek
için kiralık kasa olarak verilen hizmetinden, havale göndermek ve
çek-senet tahsili yaptırma gibi hizmetlerinden istifade edilebilir.
Ancak uzak durulması gereken muameleleri, faizin cari olduğu alanlardır.
Bu alanlar ise Müslüman için mayınlı tarla gibidir. Oranlarının az,
vadesinin uzun olması aldatıcı olmamalıdır. Çoğu için geçerli olan hüküm
azı için de geçerlidir. Konuyla ilgili hükmü üç aşamada getiren ayetler
sırayla şunlardır: "İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz
faiz, Allah yanında artmaz. Allah'ın rızasını dileyerek verdiğiniz
zekata gelince, işte onlar, mallarını kat kat artırmış olanlardır." (30
/39) "Ey iman edenler, öyle kat kat katlayarak faiz yemeyin ve Allah'tan
korkun ki, arzunuza ulaşasınız."(3/130) "Faiz yiyen kimseler, şeytan
çarpmış kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların: "Ticaret, tıpkı
faiz gibidir." demeleri yüzündendir. Oysa, Allah, ticareti helal, faizi
haram etti. Bundan böyle her kim Rabbi tarafından kendisine bir öğüt
gelir de faizden vazgeçerse, artık geçmişte aldığı onundur ve hakkındaki
kararı Allah verecektir. Her kim de döner, yeniden faiz alırsa, işte
onlar cehennemin sakinleridirler, hep orada kalacaklardır. Allah faizi
mahveder, oysa sadakaları bereketlendirir. Allah günahta ve inkârda
direnen hiç kimseyi sevmez." (2/275-76) "Ey iman edenler! Allah'tan
korkun ve artık faizin peşini bırakın, eğer gerçekten müminler iseniz."
(2/278)
Mesele zengin olmak-olamamak noktasına gelince bildiğimiz kadarıyla
Allah'ın kullarından zengin olmalarını istemek gibi bir talebi yoktur.
Ancak rızkımızı helal yoldan kazanıp, dünya ve ahirette hakkımızda
hayırlı olanı istememizi tavsiye etmiştir. "…İnsanlardan, "Ey Rabbimiz!
Bize (vereceğini) bu dünyada ver" diyenler vardır. Bunların ahirette bir
nasibi yoktur. Onlardan bir kısmı da: Ey Rabbimiz! Bize dünyada da
iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru!
derler. İşte onların kazandıklarından nasipleri vardır. Ve Allah hesabı
çabuk görendir."(2/200-202)
Müslüman, zengin olma uğrana, Allah'ın ilkelerini görmezlikten gelemez.
Üç günlük dünyanın geçici lezzeti için bunu yaparsa, hesabını dünya ve
ahirette veremez. Her nimetin bir külfeti olduğu gibi, Müslüman olmanın
da, bu dünyada bir takım külfetleri olacaktır: "İman edip hicret etmiş
ve mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad etmiş kimseler, Allah
katında en büyük dereceye sahiptirler ve işte muradına erenler
onlardır."(9/20)
"Biliniz ki, dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir
övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı
bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ziraatçıların hoşuna gider. Sonra kurur
da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Ahirette
ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah'ın mağfireti ve rızası
vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir."
(57/20) Hal böyle olunca bir geçimlik için bunca vebali sırtlanmaya
değer mi?
SORU 6:
Haremlik-selamlık İslam'da var mıdır? Günümüzde yanlış mı
yorumlanmaktadır. Günümüzde sohbet, açık oturum ve bazı meclislerde
kadın-erkek bir arada oturulmasında bir sakınca var mıdır. Bu konuda net
açılım yapar mısınız?
CEVAP:
Halkımızın bu anlayış ve uygulayış biçimi, İslam'dan çok geleneğin bir
ürünüdür. İslam kadın ve erkeğe toplum içine çıkarken nasıl giyineceğini
ve ne şekilde davranacağını Nur 24/30-31, 60, Ahzab 33/59. ayetlerinde
belirtmiştir. Dost ve akrabaların bir arada yemek yemelerinde veya ayrı
ayrı yemeleri konusunda bir sakınca olmadığını da yine Nur 24/61 de
beyan etmiştir. Bununla birlikte kadın ve erkek toplumda daima,
cinsiyetiyle değil şahsiyetiyle yerini almalıdır. Allah, Peygamber
hanımlarına Müminlerin anneleri olmasına rağmen (33/6) şu ikazı
yapmıştır: "Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi
değilsiniz. Eğer (Allah'tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı)
çekici bir eda ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse
ümide kapılır. Güzel söz söyleyin."(33/32)
Toplum içine çıkan kimse cinsiyeti ne olursa olsun, kıyafetine,
yürüyüşüne, konuşma üslubuna, oturup kalkmasına, bulunduğu yere göre
konu seçimine dikkat etmek zorundadır. Sohbet, panel, konferans,
sempozyum gibi toplu yerlerde salonun şartlarına göre, kadınlarımızın
kendilerine ayrılan bölümlerde oturmaları daha uygun olacaktır. Dar
çerçeveli sohbetlerde, ev ortamların da, dost ve akraba ziyaretlerinde
yine kendilerine uygun düşecek bir tarzda belli ilkeleri korumak
suretiyle, bir arada veya ayrı ayrı da oturabilirler. Her halükârda
önemli olan, yukarıda söylemeye çalıştığımız şartlara riayet etmek ve
takva elbiselerini giymiş olmak kaydıyla diyoruz.
"Ey Adem oğulları, size çirkin yerlerinizi örtecek ve süs olacak giysi
indirdik; fakat takva elbisesi hepsinden hayırlıdır. İşte bu, Allah'ın
ayetlerindendir. Umulur ki, düşünüp ibret alırlar."(7/26)
Bundan başka yakınlarımızı ve arkadaşlarımızı ziyaretlerimizde riayet
etmemiz gereken hususlar da vardır. Özellikle genç kardeşlerimizin
bunları bilmesi gerekir. Ziyarete gittiğimiz evin beyi evde değilse veya
müsait olmadıklarını bildirmişlerse, anlayışla karşılayarak geri
dönmemiz konusunda Rabbimiz şöyle uyarmaktadır: "Ey iman edenler, kendi
odalarınızdan (evlerinizden) başka evlere, sahiplerinden izin almadan ve
onlara selam vermeden girmeyin! Bu, sizin için daha hayırlıdır. Ola ki,
düşünürsünüz. Eğer orada bir kimse bulamazsanız, size izin verilmedikçe
içeri girmeyin ve eğer size "Dönün" denilirse dönün; o sizin için daha
temizdir. Allah, bütün yaptıklarınızı bilir. (24/27-28)
"Ey iman edenler! Siz, bir yemeğe çağırılmadıkça, zamanını
gözetmeksizin, Peygamber'in evlerine girmeyin. Ancak davet edildiğiniz
vakit girin. Yemeği yediğinizde hemen dağılın, sohbete dalmayın. Çünkü
bu hareketiniz Peygamber'i üzmekte, fakat o (size bunu söylemekten)
utanmaktadır. Ama Allah, hakkı söylemekten çekinmez. Peygamber'in
hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Bu,
hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temiz bir
davranıştır. Sizin Allah'ın Resûlünü üzmeniz ve kendisinden sonra onun
hanımlarını nikâhlamanız asla caiz olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük
(bir günah)tır. "(33/53) İşte bunlar, bizim için en nezih nezaket
dersidir.
SORU 7: Milli piyango, haksız kazanç kapsamında değerlendirildiği için
mi haramdır? Devletin bizzat desteklediği, teşvik ettiği milli piyangoda
bir Müslüman nasıl bir pozisyon almalıdır. Eğer bir Müslüman'ın bu
piyangoyu kazandığını ve bunun tamamını hayır kurumlarına, ihtiyaç
sahiplerine Allah rızası için verdiğini düşünürsek bu durumun İslami
açıklaması ne olur?
CEVAP:
Öncelikle şunu bilmeliyiz ki, İslam'da helal veya haramı belirleyen
Allah'tır. Bu konuyu ne Peygambere, ne alimlere ne de devlete
bırakmamıştır. Konuyla alakalı emir ve yasaklarını açık bir ifadeyle tüm
insanlığa duyurmuştur: "Ey iman edenler! içki, kumar, dikili taşlar ve
fal okları, ancak şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki
kurtuluşa eresiniz." (5/90) Ayette bahsedilen kumarın mahiyeti ile,
piyango denilen şeyin tabiatı aynıdır. Kumarda herkes parasını koyar,
şansı/kazananı atılan zar, çekilen kağıt veya tek mi çift mi sorusu
belirler. Biri kazanırken diğerleri kaybeder. Piyangoda ise bunun yerine
çekilen rakamlar belirleyici olarak kabul edilmiştir. Yapılan işin
niteliği ise kumarla aynıdır. Bütün iştirakçiler birilerine yardım etmek
amacıyla katılmıyor. Herkes kazanmak için katılıyor. Ama sonuçta birkaç
kişi kazanırken kitleler kaybediyor. Bu açıdan kumarla arasında bir fark
yoktur. Bunu devletin desteklemesi, çeşitli kurumlara pay verilmesi,
vergi alınması ve diğer sebepler bu işi meşru hale getirmez. Devletin
onay vermesinin sebebi, bu işi Milli Piyango İdaresi eliyle yürütüp
aslan payını kendisi almış olmasındandır. Kumar oynayan binde bir
kazanırken, oynatan hiç kaybetmez; o her zaman kazanır. Devletin
felsefesi: "vergilendirilmiş kazanç kutsaldır." Kazanılan yol ne olursa
olsun, vergisini aldığı sürece devlete göre o iş meşrudur. Bunun içindir
ki, bu memlekette kadın ticareti yapan birileri yıllarca vergi
rekortmeni olarak ödüllendirilmiştir. Aynı felsefeyle içki üretimi ve
pazarlaması tekel bayileri kanalıyla devletin eliyle yapılmaktadır. Bir
işin devlet eliyle yapılması devlete göre meşruiyet ifade eder, İslam'a
göre değil.
Kazanan kimsenin aldığı parayı tümüyle fakir fukaraya ve hayır
kurumlarına bağışlama konusuna gelince, bu da "Temel fıkrasına" dönüyor.
Kıyıya çıkıp ayağı karaya değince denizde Allah'a verdiği sözü bozuyor.
Söylendiği gibi samimi olup olmadığı gerçekten çıkınca belli olur. Bu
parayı gerçekten yemeyecek, tenezzül etmeyecek kadar dindar olan bir
adamın işin başında bu duyarlılığı gösterip de uzak durması daha doğru
değil mi? Şayet, yapacağı hayırla Allah'ı "razı etmeyi" düşünüyorsa
aldanan ancak kendisi olur. Hiç bir yasa koyucu koyduğu yasanın
çiğnenmesinden hoşnut olmaz. Nasıl olacak O'nun yasasını hiçe sayarak
rızasını kazanmak? Allah kimsenin vereceği sadakaya muhtaç değildir. O
ancak itaate, saygıya ve kendisine hakkıyla kulluk edilmeye layıktır. Bu
ve benzeri durumlarda Müslümanın izlemesi gereken yol, tüm haramlardan
uzak durmaktır, bütün farzları da yerine getirme azim ve kararlılığını
göstermek, Allah'ın meşru kılmadığı yerlerde ve yollarda bulunmamak,
dünya ve ahiret mutluluğunu meşruiyet çerçevesi içinde temine yönelerek
Allah'ın rızasını kazandıran fakirliği, gazabına götürecek zenginliğe
tercih etmek olmalıdır. Çünkü Allah'ın rahmetine layık olmak her şeye
değer: "Ey Muhammed! Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Dünya
hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik.
Birbirlerine işlerini gördürsünler diye biz onların bir kısmını
diğerlerinden derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların
biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. Şayet insanların küfürde
birleşmiş bir tek ümmet olması (tehlikesi) bulunmasaydı, Rahmân'ı inkâr
edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri gümüşten
yapardık. Evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları koltukları da
(hep gümüşten yapardık). Ve onları ziynetlere boğardık. Bütün bunlar
sadece dünya hayatının geçimliğidir. Ahiret ise, Rabbinin katında,
Allah'ın azabından sakınıp rahmetine sığınanlara mahsustur."(43/32-35). |