|

Gazze Ablukası ve Düşündürdükleri
İsrail'in,
Hamas'ın kontrolündeki Gazze Şeridi'ne uyguladığı ambargo ve abluka, tam
bir insanlık dramına dönüştü. 2005 yılında Gazze'den çekildikten sonra
zaman zaman bölgeye ambargo uygulayan İsrail, bu kez Gazze kaynaklı
olduğunu iddia ettiği füze saldırılarına misilleme bahanesiyle Gazze'ye
temel ihtiyaç maddelerinin girmesine de engel oldu ve yakıt vermeyerek
hayatı durma noktasına getirdi. Yiyecek ambargosundan sonra
elektriklerin de kesilmesiyle birlikte, Gazze Şeridi tam bir açık hava
hapishanesine döndü. Bir hafta içerisinde en temel insani ihtiyaçlarını
karşılamakta bile zorlanan Gazzeliler, sonunda Mısır'la aralarındaki
Refah sınırındaki duvarı patlattılar ve ihtiyaçlarını Mısır'dan
gidermeye çalıştılar. Bu, Gazzelilerin bir süreliğine de olsa nefes
almasını sağladı. Ancak Mısır'ın yıkılan duvarı yeniden onaracağını
açıklamasından sonra bölgedeki tedirginlik devam ediyor. Eğer ambargo ve
abluka devam ederse, büyük bir insanlık dramının yaşanacağından
korkuluyor. İşte bu son gelişmeler üzerinde durulmalıdır. Sınır
geçişindeki duvarın, bizzat Filistinliler tarafından patlatılması,
yaşanan sıkıntının dramatik boyutlarını gözler önüne serdiği gibi,
Filistinli Müslümanların genel durumu hakkında da yeterince ipucu
vermektedir.
Öncelikle bu gelişmeyle ilgili olarak şu hususun altı çizilmelidir.
Filistin'de İslami bir yönetimin tesisi maliyetli olacaktır. Hamas'ın
seçimleri kazanmasından sonra yaşananlar, bu gerçeği gözler önüne
sermiştir. Küresel düzen, kendisini İslam'a nispet eden Hamas'a destek
verdikleri için Filistinliler'i cezalandırmıştır. Sonunda Gazze
Şeridi'ne sıkışan Hamas iktidarını da, abluka (veya kuşatma) altına
alarak boğmak istemiştir. Gerekçe olarak gösterilen füze saldırıları ise
bahaneden başka bir şey değildir. Çünkü bu tür füze saldırıları daha
önce de olduğu halde, baskının boyutu bu denli büyük olmamıştır. İsrail,
Hamas'ın Gazze Şeridi'ne sıkıştırılmasından sonra baskıyı bilinçli bir
şekilde artırmakta ve Filistinlileri bu yolla 'dize getirmeye'
çalışmaktadır. Annapolis görüşmelerinden sonra hızlanan bu süreçte,
Abbas yönetimi de açıkça ABD-İsrail ekseninde yer almıştır. Hamas
yönetiminin abluka sırasında, Gazze'de bazı noktaların denetiminin Abbas
yönetimine devredilmesi yönündeki teklifinin reddedilmesinin nedeni de
budur. Açıkçası Hamas, küresel bir kuşatma altındadır. Bu nedenle, Refah
sınırındaki duvarın patlatılması, köşeye sıkıştırılan Hamas'ın çıkış
yolu aradığını gösteren en çarpıcı örneklerden biri olarak alınmalıdır.
Hamas'ın bu noktada önündeki seçenekler gerçekten de sınırlıdır. Zira
siyaseten zaten kuşatma altındadır. Annapolis görüşmelerinden sonra
küresel kuşatmanın dozajı daha da artmıştır. Fakat öyle görülüyor ki,
küresel iktidarın sahipleri bununla yetinme niyetinde de değildirler.
Hamas'ı 'içerden' bitirmenin yollarını aramaktadırlar. Nitekim son
abluka olayı ile, temel insani ihtiyaçlar noktasında bile 'acımasız'
olacaklarına dair açık işaretler vermişlerdir.
Burada şu noktaya da dikkat edilmelidir ki, doğru siyasetin faturası
genellikle ağır olur. Hele Filistin gibi nice acının ve dramatik
hadiselerin yaşandığı, küresel politika açısından önem arz eden
coğrafyalarda, bu bedel daha da ağırdır. Filistinliler son dönemlerde
'görece' isabetli tercihlerde bulundukları için, daha fazla acılar
yaşamaktadırlar. Şu an çekilen sıkıntılarda, İlk İntifada'dan bu yana
FKÖ ile ilişkilerin netleşmemesinin de payı vardır. Fakat son
gelişmelerle birlikte, Hamas, artık yolları ayırmanın gereğini anlamış
görünmektedir. Bu, bedeli ağır ama doğru bir yönelimdir. Elbette bu tür
yönelimlerin faturası da olacaktır. Yakın zamanda İran'da gerçekleşen
devrimde de benzeri bedellerin ödendiğine dikkat edilmelidir. Humeyni,
Şah'ın tehdidi karşısında geri adım atmayıp halkı gösterilere devam
etmeye çağırdığında da 'doğru' bir karar vermişti. Ve bu kararın bedeli
ağır olmuştu. Bilinmelidir ki, sonuç alıcı kararlar, böyledir. Öte
yandan, Cezayir'de FIS lideri Medeni, ordunun tehdidi karşısında geri
adım atmış ve kitlelere evlerine dönme çağrısında bulunmuştu. Bu karar
da yanlıştı. Bir defa yola çıkıldıktan sonra geri dönülmemesi gerekirdi.
Ya yola çıkma kararı verirken temkinli olunmalıydı ya da bu karar
alındıysa artık geri dönülmemeliydi. Nitekim FIS, bu yanlış kararın
faturasını ağır ödedi. Şimdi de Filistin'de benzeri tecrübeler
yaşanmaktadır. Hamas'ın FKÖ ile ipleri çok önceden atması gerekiyordu.
Fakat siyasal bilinç ve kısmen de mücadele sürecinin bazı zorlukları
nedeniyle bu karar bir türlü alınamıyordu. Bu yüzden, uluslararası
platformlarda Filistin mücadelesinin 'temsilcisi' hüviyetini FKÖ
üstleniyordu. Hamas ise bu durumdan doğal olarak olumsuz etkileniyordu.
Fakat özellikle de seçimlerden sonraki süreçte Hamas, FKÖ ile iplerin
bir biçimde kopacağını anladı. Bunun gereğini hala tam olarak yapamasa
da, davanın selameti açısından Filistin mücadelesinin liderliğini ele
geçirme yükümlülüğünün ne denli 'önemli' olduğunu fark etti. İşte bu
farkındalık yüzünden, Hamas bugün Gazze Şeridi'ne sıkıştırılmış
durumdadır. Ve bu sıkıntılı duruma rağmen, yapılacak şey geri adım
atmamak olmalıdır. Hamas, tekrar aynı siyasete dönerse (ve dönmek
durumunda bırakılırsa) çok şey kaybeder. Bu nedenle, direnmekten başka
çaresi yoktur. Eğer direnerek var olmayı sürdürebilirse, mücadelenin
liderliğini fiilen üstlenme noktasında ciddi bir atılmış olacaktır.
Refah sınırındaki duvarın patlatılması hadisesinin 'insani' boyutu da
önemlidir ve belki de şu dönemde asıl bu nokta üzerinde durulmalıdır.
Çünkü İsrail'in bölgeyi abluka aldığı hafta, İsrail devleti, İkinci
Dünya Savaşı sırasında Yahudilere reva görülen uygulamaları dünyanın
gündemine taşımak üzere anma toplantıları vs. düzenlemiştir. Tevafuk
mudur bilinmez ama aynı günlerde İsrail devleti, bu kez Almanya'da
Yahudilere yapılan zulmün bir benzerini Gazze'de Filistinlilere reva
görmüştür. Füze saldırılarını bahane ederek, bütün bir halkı abluka
altına almış; temel ihtiyaç maddelerinin giriş çıkışına izin vermemiş ve
elektrik santrallerinin yakıtını keserek bu santralleri çalışamaz hale
getirmiştir. Elektrik olmadığı için, elektriğe bağlı bütün imkanlar da
doğal olarak kullanılamaz hale gelmiştir. Cep telefonları şarj
edilemediği için dış dünya ile ilişkiler kopmuştur. Pompalar elektrikle
çalıştığı için su temin edilememiş, elektrikli ev aletleri
kullanılamamış, araçlar yakıt bulamadığı için insanlar işlerine
gidememiş, jeneratörleri yakıtla çalışan hastaneler çalışamaz hale
gelmiş, diyaliz ve kalp hastaları elektrik olmadığı için ciddi
sıkıntılar yaşamış, kısacası hayat durma noktasına gelmiştir. Tam da
böylesi bir ortamda, İsrail Başbakanı, bu uygulamanın sorumlusu sanki
kendisi değilmiş gibi, dünya televizyonlarında 'soykırım' edebiyatı
yapmış ve İkinci Dünya Savaşı'nda Yahudilere yapılan zulmün
önlenebileceğini, dünyanın güçlü uluslarının o dönemde istemiş olsalar,
ölüm trenlerini durdurabileceklerini, rayları bombalayabileceklerini ve
Yahudilerin 'ölüm kampları'na gitmelerine engel olabileceklerini
söylemiştir. Fakat benzer uygulamalara şimdi kendisinin imza attığını
aklına getirmemiştir. O getirmemiştir ama Refah sınır kapısındaki
duvarın patlatılma görüntülerini televizyonlarından gören dünya
halkları, Olmert'in bu açıklamalarına dudak bükerek cevap vermişlerdir!
Çünkü Olmert, bu son uygulamayla, kınadığı Naziler'den çok da farklı bir
iş yapmış olmamaktadır ve bütün dünya bunu televizyonlardan izlemiştir.
İşte tam da bu noktada şu hususların üzerinde durulmalıdır. İlk olarak,
bu çarpıcı tablo, mazlumun ve zalimin tabiatının değişmediğini çok net
bir şekilde göstermektedir. Öyle ki, İkinci Dünya Savaşı'ndaki
mazlumiyeti de kullanarak devlet olmuş Yahudiler, şimdi benzer bir zulmü
Filistinlilere karşı uygulamaktadır. Halklar değişmekte, fakat zulmün
mahiyeti ve zalimlerin karakteri değişmemektedir. Evet, Hitler, Ari
ırktan saymadığı ve diğer ırklar arasında "en tehlikelisi" olarak
gördüğü Yahudileri katlederken zulm işlemiştir. Fakat şimdi bu zulme
maruz kalan Yahudiler adına hareket ettiğini ileri süren Siyonist
İsrail, Filistinlileri "en tehlikeli düşman" olarak görmekte ve benzer
zulümleri onlara karşı gayet rahatlıkla yapabilmektedir. Tabir-i caizse,
sanki Hitler ölmemiş; bir başka ruh ve beden ile İsrail'de yeniden
tecessüm etmiştir. Evet bu böyledir; çünkü 'hak'ka dayanmayan
iktidarların muhaliflerini susturma yöntemleri birbirine benzer. Zulüm,
susturma yöntemlerinin kaçınılmaz bir aracıdır. Kimi zaman holokost
olarak ortaya çıkar, kimi zaman soykırım, kimi zaman katliam, kimi zaman
da ambargo ve abluka olarak. Zalimler, elbette zulümlerini
meşrulaştıracak kavramsal araçlar bulurlar. Ancak zulümlerinin
insanlıkla bağdaşmadığı, uygulamalarının sonuçlarından anlaşılır. Ve
onlar bunu gizleyemezler de. Gaz odaları Hitler'in tezlerini, Halepçe
Saddam'ın tezlerini, Gazze ablukası da İsrail'in tezlerini çürütmek için
yeterlidir! Hepsi de zulmün açık göstergeleridir ve sahiplerini ortak
bir paydada birleştirir: Zalimler, son kertede insanlıklarını bile
yitirecek derecede vahşileşebilirler! İşte bu yüzdendir ki, "mülk,
küfürle varlığını sürdürebilir ama zulümle asla!" denilmiştir. Zalimler
yaptıklarının karşılığını göreceklerdir. Bu dünyada bu hakikatin teyidi
mahiyetinde bir çok örnek gösterilebilir. Firavunlar, tarihte
zulümleriyle nam salmış hükümdarlardır. Fakat zulüm sınırları aşıp
dayanılmaz boyutlara ulaştığında, bir Musa gelir ve onların tahtını
temelinden sarsar! Musa (AS)'dan sonra da Firavunlar gelmiştir ama
Mısır'da Firavunların hakimiyeti bir daha eskisi gibi olmamıştır! O
yüzden zalimler, zulümlerini artırmakla bir kazanç elde edeceklerini
sanırlar ama yanılmaktadırlar. Zulüm arttıkça onların sonları da
yaklaşır. Zamanında Hitler, gaz odaları, ölüm kampları, Austwitzl'ler
vs. ile Yahudileri yok edeceğini düşünüyordu ama yanılıyordu. Bu şekilde
hiçbir kavim yok edilememiştir. Yine Saddam, Halepçe'de masum insanları
katlederken benzer şeyler düşünüyordu. Ama akibet onun beklediği gibi
olmadı. Yok olan kendisi ve rejimi oldu. Şimdi İsrail benzeri
uygulamaları yapıyor. Bu uygulamalar artarak devam ettikçe, İsrail kendi
sonunu hazırlamaktadır. Bu tarihte değişmeyen bir kuraldır: mülkü
küfürle devam ettirmek belki mümkündür ama zulümle asla! |