Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 350 | Şubat  2008

                   

 

 


Gazze Ablukası ve Düşündürdükleri

İsrail'in, Hamas'ın kontrolündeki Gazze Şeridi'ne uyguladığı ambargo ve abluka, tam bir insanlık dramına dönüştü. 2005 yılında Gazze'den çekildikten sonra zaman zaman bölgeye ambargo uygulayan İsrail, bu kez Gazze kaynaklı olduğunu iddia ettiği füze saldırılarına misilleme bahanesiyle Gazze'ye temel ihtiyaç maddelerinin girmesine de engel oldu ve yakıt vermeyerek hayatı durma noktasına getirdi. Yiyecek ambargosundan sonra elektriklerin de kesilmesiyle birlikte, Gazze Şeridi tam bir açık hava hapishanesine döndü. Bir hafta içerisinde en temel insani ihtiyaçlarını karşılamakta bile zorlanan Gazzeliler, sonunda Mısır'la aralarındaki Refah sınırındaki duvarı patlattılar ve ihtiyaçlarını Mısır'dan gidermeye çalıştılar. Bu, Gazzelilerin bir süreliğine de olsa nefes almasını sağladı. Ancak Mısır'ın yıkılan duvarı yeniden onaracağını açıklamasından sonra bölgedeki tedirginlik devam ediyor. Eğer ambargo ve abluka devam ederse, büyük bir insanlık dramının yaşanacağından korkuluyor. İşte bu son gelişmeler üzerinde durulmalıdır. Sınır geçişindeki duvarın, bizzat Filistinliler tarafından patlatılması, yaşanan sıkıntının dramatik boyutlarını gözler önüne serdiği gibi, Filistinli Müslümanların genel durumu hakkında da yeterince ipucu vermektedir.
Öncelikle bu gelişmeyle ilgili olarak şu hususun altı çizilmelidir. Filistin'de İslami bir yönetimin tesisi maliyetli olacaktır. Hamas'ın seçimleri kazanmasından sonra yaşananlar, bu gerçeği gözler önüne sermiştir. Küresel düzen, kendisini İslam'a nispet eden Hamas'a destek verdikleri için Filistinliler'i cezalandırmıştır. Sonunda Gazze Şeridi'ne sıkışan Hamas iktidarını da, abluka (veya kuşatma) altına alarak boğmak istemiştir. Gerekçe olarak gösterilen füze saldırıları ise bahaneden başka bir şey değildir. Çünkü bu tür füze saldırıları daha önce de olduğu halde, baskının boyutu bu denli büyük olmamıştır. İsrail, Hamas'ın Gazze Şeridi'ne sıkıştırılmasından sonra baskıyı bilinçli bir şekilde artırmakta ve Filistinlileri bu yolla 'dize getirmeye' çalışmaktadır. Annapolis görüşmelerinden sonra hızlanan bu süreçte, Abbas yönetimi de açıkça ABD-İsrail ekseninde yer almıştır. Hamas yönetiminin abluka sırasında, Gazze'de bazı noktaların denetiminin Abbas yönetimine devredilmesi yönündeki teklifinin reddedilmesinin nedeni de budur. Açıkçası Hamas, küresel bir kuşatma altındadır. Bu nedenle, Refah sınırındaki duvarın patlatılması, köşeye sıkıştırılan Hamas'ın çıkış yolu aradığını gösteren en çarpıcı örneklerden biri olarak alınmalıdır. Hamas'ın bu noktada önündeki seçenekler gerçekten de sınırlıdır. Zira siyaseten zaten kuşatma altındadır. Annapolis görüşmelerinden sonra küresel kuşatmanın dozajı daha da artmıştır. Fakat öyle görülüyor ki, küresel iktidarın sahipleri bununla yetinme niyetinde de değildirler. Hamas'ı 'içerden' bitirmenin yollarını aramaktadırlar. Nitekim son abluka olayı ile, temel insani ihtiyaçlar noktasında bile 'acımasız' olacaklarına dair açık işaretler vermişlerdir.
Burada şu noktaya da dikkat edilmelidir ki, doğru siyasetin faturası genellikle ağır olur. Hele Filistin gibi nice acının ve dramatik hadiselerin yaşandığı, küresel politika açısından önem arz eden coğrafyalarda, bu bedel daha da ağırdır. Filistinliler son dönemlerde 'görece' isabetli tercihlerde bulundukları için, daha fazla acılar yaşamaktadırlar. Şu an çekilen sıkıntılarda, İlk İntifada'dan bu yana FKÖ ile ilişkilerin netleşmemesinin de payı vardır. Fakat son gelişmelerle birlikte, Hamas, artık yolları ayırmanın gereğini anlamış görünmektedir. Bu, bedeli ağır ama doğru bir yönelimdir. Elbette bu tür yönelimlerin faturası da olacaktır. Yakın zamanda İran'da gerçekleşen devrimde de benzeri bedellerin ödendiğine dikkat edilmelidir. Humeyni, Şah'ın tehdidi karşısında geri adım atmayıp halkı gösterilere devam etmeye çağırdığında da 'doğru' bir karar vermişti. Ve bu kararın bedeli ağır olmuştu. Bilinmelidir ki, sonuç alıcı kararlar, böyledir. Öte yandan, Cezayir'de FIS lideri Medeni, ordunun tehdidi karşısında geri adım atmış ve kitlelere evlerine dönme çağrısında bulunmuştu. Bu karar da yanlıştı. Bir defa yola çıkıldıktan sonra geri dönülmemesi gerekirdi. Ya yola çıkma kararı verirken temkinli olunmalıydı ya da bu karar alındıysa artık geri dönülmemeliydi. Nitekim FIS, bu yanlış kararın faturasını ağır ödedi. Şimdi de Filistin'de benzeri tecrübeler yaşanmaktadır. Hamas'ın FKÖ ile ipleri çok önceden atması gerekiyordu. Fakat siyasal bilinç ve kısmen de mücadele sürecinin bazı zorlukları nedeniyle bu karar bir türlü alınamıyordu. Bu yüzden, uluslararası platformlarda Filistin mücadelesinin 'temsilcisi' hüviyetini FKÖ üstleniyordu. Hamas ise bu durumdan doğal olarak olumsuz etkileniyordu. Fakat özellikle de seçimlerden sonraki süreçte Hamas, FKÖ ile iplerin bir biçimde kopacağını anladı. Bunun gereğini hala tam olarak yapamasa da, davanın selameti açısından Filistin mücadelesinin liderliğini ele geçirme yükümlülüğünün ne denli 'önemli' olduğunu fark etti. İşte bu farkındalık yüzünden, Hamas bugün Gazze Şeridi'ne sıkıştırılmış durumdadır. Ve bu sıkıntılı duruma rağmen, yapılacak şey geri adım atmamak olmalıdır. Hamas, tekrar aynı siyasete dönerse (ve dönmek durumunda bırakılırsa) çok şey kaybeder. Bu nedenle, direnmekten başka çaresi yoktur. Eğer direnerek var olmayı sürdürebilirse, mücadelenin liderliğini fiilen üstlenme noktasında ciddi bir atılmış olacaktır.
Refah sınırındaki duvarın patlatılması hadisesinin 'insani' boyutu da önemlidir ve belki de şu dönemde asıl bu nokta üzerinde durulmalıdır. Çünkü İsrail'in bölgeyi abluka aldığı hafta, İsrail devleti, İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilere reva görülen uygulamaları dünyanın gündemine taşımak üzere anma toplantıları vs. düzenlemiştir. Tevafuk mudur bilinmez ama aynı günlerde İsrail devleti, bu kez Almanya'da Yahudilere yapılan zulmün bir benzerini Gazze'de Filistinlilere reva görmüştür. Füze saldırılarını bahane ederek, bütün bir halkı abluka altına almış; temel ihtiyaç maddelerinin giriş çıkışına izin vermemiş ve elektrik santrallerinin yakıtını keserek bu santralleri çalışamaz hale getirmiştir. Elektrik olmadığı için, elektriğe bağlı bütün imkanlar da doğal olarak kullanılamaz hale gelmiştir. Cep telefonları şarj edilemediği için dış dünya ile ilişkiler kopmuştur. Pompalar elektrikle çalıştığı için su temin edilememiş, elektrikli ev aletleri kullanılamamış, araçlar yakıt bulamadığı için insanlar işlerine gidememiş, jeneratörleri yakıtla çalışan hastaneler çalışamaz hale gelmiş, diyaliz ve kalp hastaları elektrik olmadığı için ciddi sıkıntılar yaşamış, kısacası hayat durma noktasına gelmiştir. Tam da böylesi bir ortamda, İsrail Başbakanı, bu uygulamanın sorumlusu sanki kendisi değilmiş gibi, dünya televizyonlarında 'soykırım' edebiyatı yapmış ve İkinci Dünya Savaşı'nda Yahudilere yapılan zulmün önlenebileceğini, dünyanın güçlü uluslarının o dönemde istemiş olsalar, ölüm trenlerini durdurabileceklerini, rayları bombalayabileceklerini ve Yahudilerin 'ölüm kampları'na gitmelerine engel olabileceklerini söylemiştir. Fakat benzer uygulamalara şimdi kendisinin imza attığını aklına getirmemiştir. O getirmemiştir ama Refah sınır kapısındaki duvarın patlatılma görüntülerini televizyonlarından gören dünya halkları, Olmert'in bu açıklamalarına dudak bükerek cevap vermişlerdir! Çünkü Olmert, bu son uygulamayla, kınadığı Naziler'den çok da farklı bir iş yapmış olmamaktadır ve bütün dünya bunu televizyonlardan izlemiştir.
İşte tam da bu noktada şu hususların üzerinde durulmalıdır. İlk olarak, bu çarpıcı tablo, mazlumun ve zalimin tabiatının değişmediğini çok net bir şekilde göstermektedir. Öyle ki, İkinci Dünya Savaşı'ndaki mazlumiyeti de kullanarak devlet olmuş Yahudiler, şimdi benzer bir zulmü Filistinlilere karşı uygulamaktadır. Halklar değişmekte, fakat zulmün mahiyeti ve zalimlerin karakteri değişmemektedir. Evet, Hitler, Ari ırktan saymadığı ve diğer ırklar arasında "en tehlikelisi" olarak gördüğü Yahudileri katlederken zulm işlemiştir. Fakat şimdi bu zulme maruz kalan Yahudiler adına hareket ettiğini ileri süren Siyonist İsrail, Filistinlileri "en tehlikeli düşman" olarak görmekte ve benzer zulümleri onlara karşı gayet rahatlıkla yapabilmektedir. Tabir-i caizse, sanki Hitler ölmemiş; bir başka ruh ve beden ile İsrail'de yeniden tecessüm etmiştir. Evet bu böyledir; çünkü 'hak'ka dayanmayan iktidarların muhaliflerini susturma yöntemleri birbirine benzer. Zulüm, susturma yöntemlerinin kaçınılmaz bir aracıdır. Kimi zaman holokost olarak ortaya çıkar, kimi zaman soykırım, kimi zaman katliam, kimi zaman da ambargo ve abluka olarak. Zalimler, elbette zulümlerini meşrulaştıracak kavramsal araçlar bulurlar. Ancak zulümlerinin insanlıkla bağdaşmadığı, uygulamalarının sonuçlarından anlaşılır. Ve onlar bunu gizleyemezler de. Gaz odaları Hitler'in tezlerini, Halepçe Saddam'ın tezlerini, Gazze ablukası da İsrail'in tezlerini çürütmek için yeterlidir! Hepsi de zulmün açık göstergeleridir ve sahiplerini ortak bir paydada birleştirir: Zalimler, son kertede insanlıklarını bile yitirecek derecede vahşileşebilirler! İşte bu yüzdendir ki, "mülk, küfürle varlığını sürdürebilir ama zulümle asla!" denilmiştir. Zalimler yaptıklarının karşılığını göreceklerdir. Bu dünyada bu hakikatin teyidi mahiyetinde bir çok örnek gösterilebilir. Firavunlar, tarihte zulümleriyle nam salmış hükümdarlardır. Fakat zulüm sınırları aşıp dayanılmaz boyutlara ulaştığında, bir Musa gelir ve onların tahtını temelinden sarsar! Musa (AS)'dan sonra da Firavunlar gelmiştir ama Mısır'da Firavunların hakimiyeti bir daha eskisi gibi olmamıştır! O yüzden zalimler, zulümlerini artırmakla bir kazanç elde edeceklerini sanırlar ama yanılmaktadırlar. Zulüm arttıkça onların sonları da yaklaşır. Zamanında Hitler, gaz odaları, ölüm kampları, Austwitzl'ler vs. ile Yahudileri yok edeceğini düşünüyordu ama yanılıyordu. Bu şekilde hiçbir kavim yok edilememiştir. Yine Saddam, Halepçe'de masum insanları katlederken benzer şeyler düşünüyordu. Ama akibet onun beklediği gibi olmadı. Yok olan kendisi ve rejimi oldu. Şimdi İsrail benzeri uygulamaları yapıyor. Bu uygulamalar artarak devam ettikçe, İsrail kendi sonunu hazırlamaktadır. Bu tarihte değişmeyen bir kuraldır: mülkü küfürle devam ettirmek belki mümkündür ama zulümle asla!

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info