Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 350 | Şubat  2008

                   

 

 


BAŞÖRTÜSÜ VE İKTİDAR İLİŞKİLERİ

Başbakan Erdoğan'ın Medeniyetler İttifakı toplantısı için gittiği İspanya'da başörtüsü konusunda yaptığı açıklama, konunun yeniden gündemin ilk sırasına yerleşmesine neden oldu. Çünkü Erdoğan, bu konuşmasında, ilk defa olmak üzere, başörtüsünün bir 'siyasi simge' olarak takılmasının suç sayılmaması gerektiğini ifade etti. Buna göre sembollerin (velev ki siyasi bile olsalar) suç sayılması, özgürlüklerle bağdaşmazdı. Daha önce hep 'dini inançları gereği' başını örtenlerin haklarını savunan Erdoğan, bu kez başörtüsünün 'siyasi simge' olarak dahi takılabileceğini savunuyordu. Bu önemli bir üslup değişimiydi ve elbette ülkede tartışma çıkacaktı!
Fakat bu 'sıkıntılı' açıklamanın üzerinde kimse fazla durmadı. Tartışma, daha çok, başörtüsü konusunda yapılması düşünülen anayasa değişikliği etrafında gelişti. Muhafazakar medyanın yanı sıra, laik çevreler de Başbakan'ın telaffuz ettiği cümlenin üzerinde fazla durmamayı tercih ettiler, çünkü 'siyasi simge' ifadesi sorun çıkarabilirdi. Nitekim hükümet kanadından, derhal, Başbakan'ın ifadesinin 'yanlış anlaşıldığı' şeklinde açıklamalar geldi ve tartışma, bu söz 'sanki hiç söylenmemiş' gibi sürdürüldü. Konu, muhtemel tepkileri de yumuşatmak için başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılması noktasına hasredildi. AKP ve MHP, üzerinde mutabık kalınan bir teklifle, üniversitelere başörtülü girişin serbest olması için bir teşebbüste bulundular.
İşte bu noktada, öncelikle başörtüsü sorununun 'siyasi' boyutu üzerinde durmak gerekmektedir. Gerçekten başörtüsü 'siyasi bir simge' midir, yoksa dini inançlar gereği olarak mı takılmaktadır? Aslında bu sorunun cevabı, bir çoklarına göre basittir ve başörtüsü "dini inançlar gereği" takılmaktadır. Halbuki bu terkip, tipik bir batılı jargondan ibarettir ve meseleyi basitleştirmektedir. Çünkü burada modern bir kavramın meşruiyetine 'sığınma' durumu söz konusudur. Bu kavram, 'insan hakları'dır. Buna göre bir kişi (birey veya vatandaş), dini inançları gereği başını örtebilir. Bu, 'din ve vicdan özgürlüğü'nün kapsam alanına girer. Dolayısıyla, özgür iradesiyle karar verebilen 'birey'in bu tercihine saygı duyulmalıdır. Başörtüsünün üniversitelerde serbest olmasını en hararetle savunan kesimler bile, tezlerinin meşruiyetini bu kavrama dayandırmaktadırlar. AKP ve MHP'nin ortaklaşa getirdiği değişiklik önerisinin özünde de aynı şey vardır. Peki gerçekte 'başörtüsü sorunu' modern bir kavramın meşruiyetine başvurarak çözülebilecek bir sorun mudur? Elbette ki değildir. Her ne kadar Müslüman hanımların başlarını (veya vücutlarının örtülmesi gereken diğer kısımlarını) örtmeleri dinlerinin bir gereği ise de, meselenin bir de 'dinin tabiatıyla' ilgili yönü vardır. İşte burada İslam'ın özü gereği 'siyasi' boyutlarının olup-olmadığı meselesi karşımıza çıkmaktadır. İslam, hem temel ilkeleri itibarıyla hem de tarihsel pratiği bakımından, 'siyasi' karakteri bariz bir din olduğu için, başörtüsü meselesi, ister-istemez 'siyasi' bir mahiyet almaktadır. Ve bu boşuna değildir. Bazı siyasi partiler veya çevreler, kendi 'politik' çıkarları için meselenin bu boyutunu kullanmak isteyebilirler. Fakat bunu gerekçe göstererek, İslam'ın 'siyasi' karakterinin olmadığını iddia etmek doğru değildir. Dolayısıyla İslami bir 'simge'yi kullanan her Müslümanın, laiklerin gözünde, "kendi yaşam alanlarını kısıtlama potansiyeli taşıyan unsurlar" olarak görülmesi doğaldır. Doğrudur, bu bir 'korku'dur; fakat boş bir korku da değildir. Çünkü gerçekten İslami yaşam tarzı, laik yaşam tarzına tehdit oluşturmaktadır. Zira İslam, hayata hükmetmek ister. Bu, dinin özünde vardır. Allah, "hakimlerin hakimi"dir. Dolayısıyla hükmünde O'ndan daha isabetli olan kimse yoktur, olamaz. Bu durumda 'yasamanın kaynağı' da O olmalıdır. Aksi taktirde, birilerinin veya bazı kurumların, Allah'tan daha iyi hüküm verdiği, bazı konuları Allah'tan daha iyi bildiği vs. kabul edilmiş olur ki, bir Müslümanın buna onay vermesi mümkün değildir. Ama bu, yasama sürecinin bütün boyutlarıyla vahiy tarafından belirlenmesi gerektiği anlamına gelmez. Burada içtihat mekanizmasının işleyeceği bir alan da vardır. Fakat temel esaslar konusunda (yani yasamanın kaynağı noktasında) vahiy belirleyicidir. Bu nedenledir ki, "hüküm Allah'ındır." Hal böyle olunca, bir Müslümanın örtünmesi ile namaz kılması arasında, emre itaat bağlamında esas itibarıyla bir fark kalmamaktadır. Bir Müslüman, namazını da Allah emrettiği için kılar, tesettüre de Allah emrettiği için riayet eder. Bu böyle olduğu gibi, bir Müslüman "hüküm Allah'ındır" ayetine de aynı mantıkla inanır ve gereğini yapmaya çalışır. Dolayısıyla, bir Müslümanın Kur'an'da yer alan bazı ayetleri kabul edip bazılarını reddetme hakkı yoktur. Müslüman, Kur'an'ın bütününe inanan kişidir.
Bu durumda, mütesettir bir hanımın, aynı zamanda İslam'ın iktidar olmasını isteyeceği de rahatlıkla söylenebilir. İşte laiklerin üzerinde durduğu (ve muhafazakar-demokratların da ısrarla kaçındığı) gerçek budur. İslam, hakkı temsil eder. Bu dinin adı, "din-ul-Hakk"tır. Bu dinin sahibi, "El-Hakk"tır. Kur'an, "kelimet'ul-Hakk"tır. Dolayısıyla, insanların da bu hakka, gerçeğe, doğruya 'teslim olmasını' ister. Onun içindir ki bu dinin adı İslam'dır. Yani İslam, teslimiyet dinidir. Hakikate teslim olanların dinidir. Hakikate teslim olanlar ise, hakikatin tesettür boyutuna teslim oldukları gibi, hakikatin 'siyasi' boyutuna da teslim olacaklardır. Fakat laik kesimin 'bilinçli bir şekilde' yaptığı bir propaganda vardır ki, bunun samimiyetine inanmak mümkün değildir. Laikler, İslam'ın siyasi karakteri olduğunu söylerken haklıdırlar ama demokratik sistem içerisinde mücadele veren partileri, grupları, cemaatleri vs. Şeriat'ı getirmek istemekle suçlarken haksızdırlar. Sistem için mücadele veren AKP gibi partilerin, Fethullah Gülen grubu gibi cemaatlerin, insan hakları kavramı etrafında mücadele veren Mazlum-Der gibi kuruluşların asla Şeriat'ı getirme gibi gayeleri yoktur. Bu yapılar, bu konuda ne 'açık bir niyet' beyanında bulunmuşlardır ne de bir 'gizli gündemleri' vardır. Laiklerin ısrarla bu yapıları Şeriat'ı getirmekle suçlamaları, demokrasi oyununun 'danışıklı dövüş' boyutuyla alakalıdır. Laikler şunun bilincindedirler: ringe 'gerçek rakibi' çıkarmamak gerekir. Ringe çıkacak rakip, mağlup edileceği baştan belli olan bir rakip olmalıdır. Sonra bu 'sahte' rakip, ringte evire çevire dövülmeli ve laikliğin zaferi dünya aleme ispatlanmalıdır! İşte sistem-içi mücadele veren partilerin, yapıların vs. 'işlevi' budur. Sistemin 'kırmızı çizgileri'ne dokunmadan siyaset yapan bu partiler, gruplar veya cemaatler, sistemin kitlelerin gözündeki meşruiyetini sağlamak amacına hizmet ederler. Onun içindir ki, "partiler, demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır." Ve yine onun içindir ki, 'sivil toplum örgütleri' demokrasinin önemli sac ayaklarındandır.
İslam'ın siyasi karakterli bir din oluşunun, başörtüsü pratiğini icra eden her hanımda aynı derecede yansımaları görmek mümkün olmayabilir. Yani bir hanım başını örttüğü halde, 'demokrasi'ye, 'sosyalizm'e, laikliğe vs. inandığını söyleyebilir. Nitekim bu söylem tarzı, yakın geçmişte moda olmuştur! Fakat bu söylemin gerçekliğe ilişkin bir değeri yoktur. Söylemin ardında cehalet olduğu gibi, art niyet de vardır. Cehaleti yüzünden bu tür sözler söyleyenler bir gün gerçeği öğrenirler ama art niyetle bu söylemi yaygınlaştırmak isteyenler, İslam'ın bütün dünyada 'yükselen değer' olmasının önüne geçmek isteyen çevrelerdir. İşte Müslümanların bu çevrelerin faaliyetlerine karşı uyanık olması gerekmektedir. Bu çevrelerin yapmak istediği şey, dinin asli kavramlarının içini boşaltarak, kurulu düzenin selametini güvence altına almaktır. Hoşgörü, kardeşlik, diyalog kavramları etrafında bir 'Ilımlı İslam' anlayışı geliştirmeye çalışan bu çevreler, İslam'ın 'siyasi' boyutunu gizlemeye ve küresel zulmün müsebbiplerini meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar. Bu anlayışın 'başörtüsü' sorunuyla ilgiyi boyutunda, başörtüsünün dinin 'tali' emirlerinden biri olduğunu inancının yerleştirilmesi önemli bir yer tutmaktadır. Buna göre, başörtüsünün Allah'ın bir 'emri' olduğu inkar edilmemekte, fakat 'statüsü' düşürülmektedir. Bu anlayışın pratiğe yansıması ise, çoğunlukla tesettürsüzlük şeklinde olmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta da, bu meşrulaştırma görevinin 'din adamı' sıfatıyla malum kişilere havale edilmesidir. Bu görevi üstlenen bazı ilahiyatçılar, önce Kur'an'da örtünme ile ilgili açık emir bulunmadığı tezini işleyerek zemini hazırlamışlardır. Bu tezin fazla tutmayacağı bellidir ama "ölümü gösterip sıtmaya razı etme" işlevi vardır! Ardından bu uygun zeminde başörtüsünün 'tali' bir emir olduğu düşüncesi yayılmak istenmiştir. Bu tür çabaların Hıristiyanlık tarihindeki Protestanlaştırma çabalarına benzediği söylenebilir. Fakat akıbetinin Protestanlıktakine benzeyeceği söylenemez. Çünkü Protestanlık, Katoliklik inancına tepki olarak ortaya çıkmıştır ve bazı tezlerini orijinal dini kaynaklara dayandırabilmektedir. O nedenle, samimi olarak Hıristiyan olmak isteyen bir kişi Protestan inancını da Katolik inancını da benimseyebilmekte ve her iki inancın sahibi de, bu konuda karar verecek daha üst otoriteye ihtiyaç kalmadan, Hıristiyanlık iddiasında bulabilmektedir. Fakat İslam'da durum farklıdır. Kur'an orijinal şekliyle korunduğu için, farklı (veya 'aşırı') yorumların yanlışlığı daima ileri sürülebilmiştir. Yani Kur'an'ın 'tek otorite' olma pozisyonu bozulmamıştır. Dolayısıyla başörtüsü konusunda (veya başka konularda), iğdişleştirme çabalarına karşı çıkan kişi veya gruplar her zaman var olacaktır. Dinin özünü tahrif etme konusunda gösterilen çabalar ne denli büyük olursa olsun, Kur'an hakikatlerini haykıracak müminler daima bulunacaktır.
Dolayısıyla, başörtüsü sorunun 'sıkıntılı' boyutlarını anlamak için işte bu noktalara bakmak gerekmektedir. Başörtüsü sorunu, aslında, kurulu düzen açısından bir 'iktidar' sorunudur. Bu gerçeği görmeden, sorunun çözümü mümkün değildir. Bazı başörtülü hanımlar, sorunun çözümünü 'demokratik hak' talebi noktasında görseler bile durum değişmez. İslam yükselen değer olmaya devam ettiği sürece, bu sorun (veya benzerleri) devam edecektir. Hatta tesettür sadece üniversitelerde değil, kamusal alanda bile serbest bırakılsa, bu kez başka 'sorunlar' çıkacaktır. Çünkü İslam, iktidarı talep edecektir. İslam'ın iktidar talebi devam ettiği sürece, bu talebin 'kamusal alan'da başka yansımaları kaçınılmaz olarak olacaktır. İşte bunun bilincinde olan laik çevreler, İslam'a yönelik bu ilgiyi bitirmenin peşindedirler. Bunun için de Ilımlı İslam projesini güçlendirmeye çalışmaktadırlar.
Başörtüsü tartışmalarında gözden kaçırılan ikinci önemli bir boyut da, AKP ve MHP'nin hazırladığı değişiklik teklifinin Meclis'ten geçmesi ile birlikte, başörtüsü serbestisinin son derece dar bir alana sıkıştırılmış olacağı gerçeğidir. Böylece yasak, aslında kaldırılmış olmamakta bilakis alanı genişlemektedir. Burada üzerinde durulması gereken asıl nokta, AKP gibi partilerin, bu tür yasakların kaldırılması noktasında 'işe yarayacağı' değil, bilakis kurulu düzenlerin temellerini güçlendirici işlevi olduğudur. Zira bu tür partiler, 'sindirilmeye' son derece müsaittirler. Her ne kadar 'dini' bir amaçları olmasa da, bu partiler, dini amacı olduğuna dair yapılacak propaganda sonucunda geriletilmeye ve taviz vermeye en müsait yapılardır. Çünkü "rejime tehdit oluşturmadıkları"nı kanıtlamak zorundadırlar. Bu açıdan bakıldığında, örneğin AKP, Müslümanların haklarını koruma noktasında 'en zayıf' parti hüviyetindedir. Çünkü böylesi bir hakkı savunmaya kalktığında, en açık biçimde suçlanacak parti pozisyonundadır. Meseleye tersinden bakıldığında da şu söylenebilir: başörtüsü yasağını kaldıracak teklifi CHP'nin vermesi halinde, laik rejim açısından sorun çıkacağı yönünde bir tartışma pek yapılmayacaktır. Çünkü CHP'nin imajında böyle bir sıkıntı yoktur! Aynı durum, bürokrat atamalarında da geçerlidir. AKP gibi partiler, İslami kurallara daha çok uyan kişileri değil, 'daha az' uyan kişileri atayabilirler! Çünkü tersi sıkıntı doğurur. Bu nedenle, AKP döneminde, sanıldığı gibi Müslüman bürokrat tipi değil, 'suya sabuna dokunmayan', 'evet-efendimci' (ama bu arada aksesuar kabilinden abdestli-namazlı) tipler şanşlıdır. Hakeza, 'sivil toplum' alanında da, meşruiyetini İslam'a değil, 'demokratik değerler'den alan dernekler ve vakıfların yıldızı parlayacaktır. Çünkü aksi olduğunda, birilerinin tepkisi çekilmiş olacaktır. Bu tepkiyi çekmemek adına, ilkesizlik ve liyakatsizlik prim yapmakta; kalite ise ötelenmektedir. İşte bu, laik yönetimlerin bir taktiğidir ve AKP gibi partiler de bu taktiğin içinde bir oyuncu olarak rol alırlar. Bu nedenle, başörtüsü yasağının üniversitelerde kaldırılmasının kısmi bir serbestlik getireceği yönündeki beklentiler boştur. Aksine, bu şekilde yapılan düzenlemeler, yasağın başka alanlarda kemikleşmesi sonucunu doğuracaktır. Zaten asıl istenen de budur.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info