|

BAŞÖRTÜSÜ VE İKTİDAR İLİŞKİLERİ
Başbakan Erdoğan'ın
Medeniyetler İttifakı toplantısı için gittiği İspanya'da başörtüsü
konusunda yaptığı açıklama, konunun yeniden gündemin ilk sırasına
yerleşmesine neden oldu. Çünkü Erdoğan, bu konuşmasında, ilk defa olmak
üzere, başörtüsünün bir 'siyasi simge' olarak takılmasının suç
sayılmaması gerektiğini ifade etti. Buna göre sembollerin (velev ki
siyasi bile olsalar) suç sayılması, özgürlüklerle bağdaşmazdı. Daha önce
hep 'dini inançları gereği' başını örtenlerin haklarını savunan Erdoğan,
bu kez başörtüsünün 'siyasi simge' olarak dahi takılabileceğini
savunuyordu. Bu önemli bir üslup değişimiydi ve elbette ülkede tartışma
çıkacaktı!
Fakat bu 'sıkıntılı' açıklamanın üzerinde kimse fazla durmadı. Tartışma,
daha çok, başörtüsü konusunda yapılması düşünülen anayasa değişikliği
etrafında gelişti. Muhafazakar medyanın yanı sıra, laik çevreler de
Başbakan'ın telaffuz ettiği cümlenin üzerinde fazla durmamayı tercih
ettiler, çünkü 'siyasi simge' ifadesi sorun çıkarabilirdi. Nitekim
hükümet kanadından, derhal, Başbakan'ın ifadesinin 'yanlış anlaşıldığı'
şeklinde açıklamalar geldi ve tartışma, bu söz 'sanki hiç söylenmemiş'
gibi sürdürüldü. Konu, muhtemel tepkileri de yumuşatmak için
başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılması noktasına hasredildi.
AKP ve MHP, üzerinde mutabık kalınan bir teklifle, üniversitelere
başörtülü girişin serbest olması için bir teşebbüste bulundular.
İşte bu noktada, öncelikle başörtüsü sorununun 'siyasi' boyutu üzerinde
durmak gerekmektedir. Gerçekten başörtüsü 'siyasi bir simge' midir,
yoksa dini inançlar gereği olarak mı takılmaktadır? Aslında bu sorunun
cevabı, bir çoklarına göre basittir ve başörtüsü "dini inançlar gereği"
takılmaktadır. Halbuki bu terkip, tipik bir batılı jargondan ibarettir
ve meseleyi basitleştirmektedir. Çünkü burada modern bir kavramın
meşruiyetine 'sığınma' durumu söz konusudur. Bu kavram, 'insan
hakları'dır. Buna göre bir kişi (birey veya vatandaş), dini inançları
gereği başını örtebilir. Bu, 'din ve vicdan özgürlüğü'nün kapsam alanına
girer. Dolayısıyla, özgür iradesiyle karar verebilen 'birey'in bu
tercihine saygı duyulmalıdır. Başörtüsünün üniversitelerde serbest
olmasını en hararetle savunan kesimler bile, tezlerinin meşruiyetini bu
kavrama dayandırmaktadırlar. AKP ve MHP'nin ortaklaşa getirdiği
değişiklik önerisinin özünde de aynı şey vardır. Peki gerçekte
'başörtüsü sorunu' modern bir kavramın meşruiyetine başvurarak
çözülebilecek bir sorun mudur? Elbette ki değildir. Her ne kadar
Müslüman hanımların başlarını (veya vücutlarının örtülmesi gereken diğer
kısımlarını) örtmeleri dinlerinin bir gereği ise de, meselenin bir de
'dinin tabiatıyla' ilgili yönü vardır. İşte burada İslam'ın özü gereği
'siyasi' boyutlarının olup-olmadığı meselesi karşımıza çıkmaktadır.
İslam, hem temel ilkeleri itibarıyla hem de tarihsel pratiği bakımından,
'siyasi' karakteri bariz bir din olduğu için, başörtüsü meselesi,
ister-istemez 'siyasi' bir mahiyet almaktadır. Ve bu boşuna değildir.
Bazı siyasi partiler veya çevreler, kendi 'politik' çıkarları için
meselenin bu boyutunu kullanmak isteyebilirler. Fakat bunu gerekçe
göstererek, İslam'ın 'siyasi' karakterinin olmadığını iddia etmek doğru
değildir. Dolayısıyla İslami bir 'simge'yi kullanan her Müslümanın,
laiklerin gözünde, "kendi yaşam alanlarını kısıtlama potansiyeli taşıyan
unsurlar" olarak görülmesi doğaldır. Doğrudur, bu bir 'korku'dur; fakat
boş bir korku da değildir. Çünkü gerçekten İslami yaşam tarzı, laik
yaşam tarzına tehdit oluşturmaktadır. Zira İslam, hayata hükmetmek
ister. Bu, dinin özünde vardır. Allah, "hakimlerin hakimi"dir.
Dolayısıyla hükmünde O'ndan daha isabetli olan kimse yoktur, olamaz. Bu
durumda 'yasamanın kaynağı' da O olmalıdır. Aksi taktirde, birilerinin
veya bazı kurumların, Allah'tan daha iyi hüküm verdiği, bazı konuları
Allah'tan daha iyi bildiği vs. kabul edilmiş olur ki, bir Müslümanın
buna onay vermesi mümkün değildir. Ama bu, yasama sürecinin bütün
boyutlarıyla vahiy tarafından belirlenmesi gerektiği anlamına gelmez.
Burada içtihat mekanizmasının işleyeceği bir alan da vardır. Fakat temel
esaslar konusunda (yani yasamanın kaynağı noktasında) vahiy
belirleyicidir. Bu nedenledir ki, "hüküm Allah'ındır." Hal böyle olunca,
bir Müslümanın örtünmesi ile namaz kılması arasında, emre itaat
bağlamında esas itibarıyla bir fark kalmamaktadır. Bir Müslüman,
namazını da Allah emrettiği için kılar, tesettüre de Allah emrettiği
için riayet eder. Bu böyle olduğu gibi, bir Müslüman "hüküm Allah'ındır"
ayetine de aynı mantıkla inanır ve gereğini yapmaya çalışır.
Dolayısıyla, bir Müslümanın Kur'an'da yer alan bazı ayetleri kabul edip
bazılarını reddetme hakkı yoktur. Müslüman, Kur'an'ın bütününe inanan
kişidir.
Bu durumda, mütesettir bir hanımın, aynı zamanda İslam'ın iktidar
olmasını isteyeceği de rahatlıkla söylenebilir. İşte laiklerin üzerinde
durduğu (ve muhafazakar-demokratların da ısrarla kaçındığı) gerçek
budur. İslam, hakkı temsil eder. Bu dinin adı, "din-ul-Hakk"tır. Bu
dinin sahibi, "El-Hakk"tır. Kur'an, "kelimet'ul-Hakk"tır. Dolayısıyla,
insanların da bu hakka, gerçeğe, doğruya 'teslim olmasını' ister. Onun
içindir ki bu dinin adı İslam'dır. Yani İslam, teslimiyet dinidir.
Hakikate teslim olanların dinidir. Hakikate teslim olanlar ise,
hakikatin tesettür boyutuna teslim oldukları gibi, hakikatin 'siyasi'
boyutuna da teslim olacaklardır. Fakat laik kesimin 'bilinçli bir
şekilde' yaptığı bir propaganda vardır ki, bunun samimiyetine inanmak
mümkün değildir. Laikler, İslam'ın siyasi karakteri olduğunu söylerken
haklıdırlar ama demokratik sistem içerisinde mücadele veren partileri,
grupları, cemaatleri vs. Şeriat'ı getirmek istemekle suçlarken
haksızdırlar. Sistem için mücadele veren AKP gibi partilerin, Fethullah
Gülen grubu gibi cemaatlerin, insan hakları kavramı etrafında mücadele
veren Mazlum-Der gibi kuruluşların asla Şeriat'ı getirme gibi gayeleri
yoktur. Bu yapılar, bu konuda ne 'açık bir niyet' beyanında
bulunmuşlardır ne de bir 'gizli gündemleri' vardır. Laiklerin ısrarla bu
yapıları Şeriat'ı getirmekle suçlamaları, demokrasi oyununun 'danışıklı
dövüş' boyutuyla alakalıdır. Laikler şunun bilincindedirler: ringe
'gerçek rakibi' çıkarmamak gerekir. Ringe çıkacak rakip, mağlup
edileceği baştan belli olan bir rakip olmalıdır. Sonra bu 'sahte' rakip,
ringte evire çevire dövülmeli ve laikliğin zaferi dünya aleme
ispatlanmalıdır! İşte sistem-içi mücadele veren partilerin, yapıların
vs. 'işlevi' budur. Sistemin 'kırmızı çizgileri'ne dokunmadan siyaset
yapan bu partiler, gruplar veya cemaatler, sistemin kitlelerin gözündeki
meşruiyetini sağlamak amacına hizmet ederler. Onun içindir ki,
"partiler, demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır." Ve yine onun içindir
ki, 'sivil toplum örgütleri' demokrasinin önemli sac ayaklarındandır.
İslam'ın siyasi karakterli bir din oluşunun, başörtüsü pratiğini icra
eden her hanımda aynı derecede yansımaları görmek mümkün olmayabilir.
Yani bir hanım başını örttüğü halde, 'demokrasi'ye, 'sosyalizm'e,
laikliğe vs. inandığını söyleyebilir. Nitekim bu söylem tarzı, yakın
geçmişte moda olmuştur! Fakat bu söylemin gerçekliğe ilişkin bir değeri
yoktur. Söylemin ardında cehalet olduğu gibi, art niyet de vardır.
Cehaleti yüzünden bu tür sözler söyleyenler bir gün gerçeği öğrenirler
ama art niyetle bu söylemi yaygınlaştırmak isteyenler, İslam'ın bütün
dünyada 'yükselen değer' olmasının önüne geçmek isteyen çevrelerdir.
İşte Müslümanların bu çevrelerin faaliyetlerine karşı uyanık olması
gerekmektedir. Bu çevrelerin yapmak istediği şey, dinin asli
kavramlarının içini boşaltarak, kurulu düzenin selametini güvence altına
almaktır. Hoşgörü, kardeşlik, diyalog kavramları etrafında bir 'Ilımlı
İslam' anlayışı geliştirmeye çalışan bu çevreler, İslam'ın 'siyasi'
boyutunu gizlemeye ve küresel zulmün müsebbiplerini meşrulaştırmaya
çalışmaktadırlar. Bu anlayışın 'başörtüsü' sorunuyla ilgiyi boyutunda,
başörtüsünün dinin 'tali' emirlerinden biri olduğunu inancının
yerleştirilmesi önemli bir yer tutmaktadır. Buna göre, başörtüsünün
Allah'ın bir 'emri' olduğu inkar edilmemekte, fakat 'statüsü'
düşürülmektedir. Bu anlayışın pratiğe yansıması ise, çoğunlukla
tesettürsüzlük şeklinde olmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken bir
diğer nokta da, bu meşrulaştırma görevinin 'din adamı' sıfatıyla malum
kişilere havale edilmesidir. Bu görevi üstlenen bazı ilahiyatçılar, önce
Kur'an'da örtünme ile ilgili açık emir bulunmadığı tezini işleyerek
zemini hazırlamışlardır. Bu tezin fazla tutmayacağı bellidir ama "ölümü
gösterip sıtmaya razı etme" işlevi vardır! Ardından bu uygun zeminde
başörtüsünün 'tali' bir emir olduğu düşüncesi yayılmak istenmiştir. Bu
tür çabaların Hıristiyanlık tarihindeki Protestanlaştırma çabalarına
benzediği söylenebilir. Fakat akıbetinin Protestanlıktakine benzeyeceği
söylenemez. Çünkü Protestanlık, Katoliklik inancına tepki olarak ortaya
çıkmıştır ve bazı tezlerini orijinal dini kaynaklara
dayandırabilmektedir. O nedenle, samimi olarak Hıristiyan olmak isteyen
bir kişi Protestan inancını da Katolik inancını da benimseyebilmekte ve
her iki inancın sahibi de, bu konuda karar verecek daha üst otoriteye
ihtiyaç kalmadan, Hıristiyanlık iddiasında bulabilmektedir. Fakat
İslam'da durum farklıdır. Kur'an orijinal şekliyle korunduğu için,
farklı (veya 'aşırı') yorumların yanlışlığı daima ileri sürülebilmiştir.
Yani Kur'an'ın 'tek otorite' olma pozisyonu bozulmamıştır. Dolayısıyla
başörtüsü konusunda (veya başka konularda), iğdişleştirme çabalarına
karşı çıkan kişi veya gruplar her zaman var olacaktır. Dinin özünü
tahrif etme konusunda gösterilen çabalar ne denli büyük olursa olsun,
Kur'an hakikatlerini haykıracak müminler daima bulunacaktır.
Dolayısıyla, başörtüsü sorunun 'sıkıntılı' boyutlarını anlamak için işte
bu noktalara bakmak gerekmektedir. Başörtüsü sorunu, aslında, kurulu
düzen açısından bir 'iktidar' sorunudur. Bu gerçeği görmeden, sorunun
çözümü mümkün değildir. Bazı başörtülü hanımlar, sorunun çözümünü
'demokratik hak' talebi noktasında görseler bile durum değişmez. İslam
yükselen değer olmaya devam ettiği sürece, bu sorun (veya benzerleri)
devam edecektir. Hatta tesettür sadece üniversitelerde değil, kamusal
alanda bile serbest bırakılsa, bu kez başka 'sorunlar' çıkacaktır. Çünkü
İslam, iktidarı talep edecektir. İslam'ın iktidar talebi devam ettiği
sürece, bu talebin 'kamusal alan'da başka yansımaları kaçınılmaz olarak
olacaktır. İşte bunun bilincinde olan laik çevreler, İslam'a yönelik bu
ilgiyi bitirmenin peşindedirler. Bunun için de Ilımlı İslam projesini
güçlendirmeye çalışmaktadırlar.
Başörtüsü tartışmalarında gözden kaçırılan ikinci önemli bir boyut da,
AKP ve MHP'nin hazırladığı değişiklik teklifinin Meclis'ten geçmesi ile
birlikte, başörtüsü serbestisinin son derece dar bir alana sıkıştırılmış
olacağı gerçeğidir. Böylece yasak, aslında kaldırılmış olmamakta bilakis
alanı genişlemektedir. Burada üzerinde durulması gereken asıl nokta, AKP
gibi partilerin, bu tür yasakların kaldırılması noktasında 'işe
yarayacağı' değil, bilakis kurulu düzenlerin temellerini güçlendirici
işlevi olduğudur. Zira bu tür partiler, 'sindirilmeye' son derece
müsaittirler. Her ne kadar 'dini' bir amaçları olmasa da, bu partiler,
dini amacı olduğuna dair yapılacak propaganda sonucunda geriletilmeye ve
taviz vermeye en müsait yapılardır. Çünkü "rejime tehdit
oluşturmadıkları"nı kanıtlamak zorundadırlar. Bu açıdan bakıldığında,
örneğin AKP, Müslümanların haklarını koruma noktasında 'en zayıf' parti
hüviyetindedir. Çünkü böylesi bir hakkı savunmaya kalktığında, en açık
biçimde suçlanacak parti pozisyonundadır. Meseleye tersinden
bakıldığında da şu söylenebilir: başörtüsü yasağını kaldıracak teklifi
CHP'nin vermesi halinde, laik rejim açısından sorun çıkacağı yönünde bir
tartışma pek yapılmayacaktır. Çünkü CHP'nin imajında böyle bir sıkıntı
yoktur! Aynı durum, bürokrat atamalarında da geçerlidir. AKP gibi
partiler, İslami kurallara daha çok uyan kişileri değil, 'daha az' uyan
kişileri atayabilirler! Çünkü tersi sıkıntı doğurur. Bu nedenle, AKP
döneminde, sanıldığı gibi Müslüman bürokrat tipi değil, 'suya sabuna
dokunmayan', 'evet-efendimci' (ama bu arada aksesuar kabilinden abdestli-namazlı)
tipler şanşlıdır. Hakeza, 'sivil toplum' alanında da, meşruiyetini
İslam'a değil, 'demokratik değerler'den alan dernekler ve vakıfların
yıldızı parlayacaktır. Çünkü aksi olduğunda, birilerinin tepkisi
çekilmiş olacaktır. Bu tepkiyi çekmemek adına, ilkesizlik ve
liyakatsizlik prim yapmakta; kalite ise ötelenmektedir. İşte bu, laik
yönetimlerin bir taktiğidir ve AKP gibi partiler de bu taktiğin içinde
bir oyuncu olarak rol alırlar. Bu nedenle, başörtüsü yasağının
üniversitelerde kaldırılmasının kısmi bir serbestlik getireceği
yönündeki beklentiler boştur. Aksine, bu şekilde yapılan düzenlemeler,
yasağın başka alanlarda kemikleşmesi sonucunu doğuracaktır. Zaten asıl
istenen de budur. |