|

Demokratik Oyunlar Arasında Müslüman Kalabilmek
Ahya Aras
Türkiye'de bu oyunlar bir
değil, iki değil, üç değil, belki yüzlerce keredir oynanmaktadır. Bu
oyunların tarihi kısa değildir. Şu anda yine yoğun bir 'parti kapatma'
'buhranı' içinde kıvranılmaktadır. Neredeyse herkesin gündemini, AKP'nin
kapatılıp kapatılmayacağı oluşturuyor. Parti kapatılacak mı, kapatılırsa
yerine nasıl bir parti kurulacak? Yeni kurulacak partinin başına,
AKP'nin şu anki lideri tekrar geçebilecek mi? Yeni partinin, geçmişinden
çıkartacağı ders, onun daha liberal olmasını mı sağlayacak, yoksa biraz
daha radikalleştirecek mi? AKP kapatılmazsa bu ne anlama gelecek? AKP
treninden kimler inecek, yeni tasarımlı vagonlara kimler binecek?
Vesaire, vesaire…
Bu soruları daha da uzatmak mümkündür ve zaten, konunun ilgilisi herkes
tarafından ziyadesiyle tartışılmaktadır. Lakin bu gibi süreçlerde hep
yapıldığı gibi, başka türlü sorular sorulmuyor, tartışılmıyor ve
insanların gündemine girdirilmiyor. Peki, böyle bir vasatta başka hangi
sorular sorulabilir?
Sorulabilecek sorulara geçmeden önce belirtmek gerekir ki, bunlar
gerçekten derin sorulardır. Yani ancak bir mü'minin nüfuz edebileceği
derinlikten bahsediyorum. Bu sorular aynı zamanda ağır sorulardır,
sorulması elzem sorulardır ve mü'minleri mutlaka alakadar etmesi gereken
sorulardır.
Mesela şöyle başlayabiliriz: Acaba Türkiye'de yaşayan toplum, kendi
ülkesinde ve kendi üzerinde oynanan oyunların farkına ne zaman
varabilecektir? Bu toplumun, farkına vardığında bu oyunları bozabilme,
oyuncuların tekerine çomak sokabilme dirayeti var mıdır? Kendisini
Müslüman ve mü'min olarak tanımlayan herkes, ülkedeki tezgâhlara, legal
partiler üzerinden oluşturulan 'gerginliklerin' ötesinden ve üstesinden
bakabilmeyi öğrenecek midir? Adını andığımız yığınlar, benim adım
kullanılarak, benim adıma ve benim maddi-manevi imkânlarımla tezgâhlanan
oyunu kabul etmiyorum, bu oyunda tamamen 'ayak', sürü, çoban, göbeğini
kaşıyan tipsiz, kılıksız kirli-paslı ve niteliksiz paçavralar yerine
konmayı artık kabullenmiyorum diyebilecek midir? Her gün beş vakit
Kâbe'ye yönelerek, Allah'ı razı etmek esasına dayalı olarak rükû ve
secde eden mü'minler, oyun kurmayı da öğrenebilecekler mi? Oyunun ne
demek olduğunu, niçin oyun kurmak gerektiğini, kimlerle ve kimlere karşı
oyun kurulabileceğini kavrayabilecekler mi?
Bu soruların daha başka türleri de var.
Allah'ın iradesine mutlak teslim olmuşlar anlamına gelen Müslümanlar,
kendi başlarına geçirilen her türlü şirk, nifak ve küfür çuvallarını ne
zaman çıkartıp atma kudretine erişecekler? Daha doğrusu bu kudreti ne
zaman keşfedecekler? Allah'ın iradesine savaş açmak anlamına gelen
beşerî ideolojileri ne zaman ellerinin tersiyle itecek Müslümanlar? Daha
ne zamana kadar uzlaşma, uyuşma, uyuzlaştırılma, yılışıklaştırılma,
aptal rolüne yatma, şerrin ehvenine fit olma aymazlıklarıyla
Müslümanlar, şeytani düzenlerin pandası olacaklar? Ne zaman Müslümanlar,
hüküm Allah'a aittir diyecekler? Dini ne zaman Allah'a has kılacaklar?
Allah'ın, yeryüzünden tamamen yok edilmesini istediği fitneyi
Müslümanlar ne zaman görüp bilecekler; daha doğrusu fitneyi
tanımlayabilme basiretine ne zaman ulaşacaklar? Ve Müslümanlar yani
bizler, ne zaman, öncülerimizden Yusuf gibi, zindanı ve dünyalık bütün
nimetlerden mahrum bırakılmayı, bizi çağırdıkları bütün menfaatlerden
daha hayırlı görebilme şerefine ereceğiz?
Neredeyse bütün muhafazakâr yazarlar sözlerine, "Türkiye çok kritik bir
süreçten geçiyor" gibi ne idüğü belirsiz bir cümleyle başlamaktadırlar.
Hâlbuki Türkiye'nin geçirmekte olduğu süreç, asırlardır devam eden bir
İslamsızlaştırma siyasetinin yeni bir ayağıdır. 'Yeni' olan bir süreç
yoktur. Dünyada benzeri çok az bulunan bir rejim, kendini yenileme
gereği duymakta ve bunun verdiği sancılarla boğuşmaktadır. Bu değişim
tabi ki kolay olmayacaktır. Muhafazakâr demokratların kıblesi olan
Avrupa ülkelerinde bu değişimin neye mal olduğu hatırlanırsa, belki
biraz daha sükûnet hâsıl olacaktır. Aslında Necmettin Erbakan yıllar
önce bu değişimin kanlı mı kansız mı olacağına dair kaygısını dile
getirmişti de, yanlış anlaşılmıştı… Fakat rejimin kendini yenileme
reflekslerini İslami ya da milli mücadele sanan derinliksiz/kifayetsiz
muhafazakârlar, geçirilmekte olan 'kritik süreç'lere 'müslüman'
kamuoyunu kemaliyle yamayabilme rolünü oynamaktadırlar. Kur'an ve sünnet
penceresinden bakarak hayatı okuyan bir mü'min nazarında, acaba hangi
süreçler 'kritik'tir? Kritikten ne kastedilmektedir? Allah'ın
buyruklarını esas almayan bir hayat tarzı, tankların, silahların ya da
yargıçların tehdidi altında olmasa da, kritik sayılabilir mi, sayılmaz
mı? Bu soruların cevabı mutlaka verilmelidir.
Şu anda göründüğü kadarıyla, kendini İslam'la tanımlayan büyük kitleler,
andığımız endişeleri sırtlarının arkasına atmış vaziyettedirler. Marufu
emretmek, münkerden nehyetmek, Din'i Allaha has kılmak, Allah yolunda
malımızla ve canımızla cihad yapmak, Allah'ın adının en a'lâ olması için
gayret sarfetmek, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmek gibi meseleler
şimdilerde yükselmeyen değerler durumundadır. İşte gerçek odur ki, o
'kritik süreç' yeni bir şey değildir ve süre süre, nitekim istenilen
seviyeye az çok gelinmiş durumdadır. Artık Cengiz Aytmatov'un
Kolaman'ları, kendilerine biçilen mankurt gömleğini benimsemiş
durumdadırlar. Bütün mesele, gömleğin, üzerlerine daha da sinmesi, şöyle
deli gömleği gibi iğreti değil de, bedenlerini daha da sarıp
sarmalayacak şekilde durması, hani şöyle biraz da kendi gelenek ve
örflerine yaraşır bir biçimde olmasıdır. Oysa beklediğimiz ve
özlediğimiz tavır, mankurtlaşmaya kökten itiraz eden İbrahimî tavırdır.
Türkiye'de rejimin reformu mücadelesinde liberal-demokrat kanat safında
yer alan pek çok neo-sağcı kesimi anlamak güç değildir. Çünkü onların,
kesada uğramasından korktukları okulları, dershaneleri ve pek çok alana
yayılmış ticari kuruluşları var. Sayısal üstünlükleriyle böbürlendikleri
cemaatleri var. Karizmasının(!) çizilmesinden kaygı duydukları üstadları
var. Kısacası, kaybetmekten korktukları birtakım dünyevî birikimleri
onları tepeden inmeci devrim muhafızlarının karşısına,
Müslüman-demokratların yanına iteklemektedir. Fakat kaybedecekleri maddi
birikintileri pek olmayan kişilere ne demelidir?
Sonuç itibariyle topyekün bir fikir erozyonu, basiretsizleştirme,
bilinçlerin bulanıklaştırılması, sığlaştırma, postmodernleştirme durumu
ile karşı karşıyayız. Bütün İslami kavramlar flulaştırılmakta, her şey
izafileştirilmekte, hiç kimsenin hiçbir şeye zorunlu olmadığı, hiç
kimsenin hiçbir bağla mukayyet olmadığı safsatası herkese benimsetilmeye
çalışılmaktadır. Böyle bir ortamda İslam'ın ne ifade ettiği, Allah'ın
niçin İslam adında bir Din vaz ettiği, Kur'an'ın, namaz, oruç ve kurban
dışında bugünkü cahiliye toplumlarına nasıl tatbik edileceği, daha
doğrusu tatbik edilmesinin gerekli olup olmadığı gibi sorular, ilgili
kesimlerin asabını bozmaktadır.
Şu anda, mensubu bulunduğumuz toplumdaki 'mücadele', iki zümrenin halat
çekme yarışına benzemektedir. Tam bir 'grup dayanışması' ve kan ter
içinde yapılan yarışın bir tarafını, niteliksiz çoğunluktan ibaret bir
grup, diğer tarafını ise daha 'nitelikli' azınlık bir zümre
oluşturmaktadır. Tabi bir de, halat yarışını sevk ve idare eden reji
odası vardır. Yarış belli bir aşamaya kadar, karşılıklı üstünlüklerle
devam etmektedir. Sonra bir an halat iyice gerilmekte ve nitelikli
azınlık (şahinler) üstünlük kazanmaktadır. Tam onlar yarışı kazandı
gözüyle bakıldığı bir anda halatın ucunu bırakıvermekteler ve niteliksiz
çoğunluk (güvercinler) kendilerini tepetaklak yerde bulmaktadırlar. Yani
kendilerine zafer bahşedilmektedir. İşte tam o yere abanmalar, gerçek
anlamda fikrî, akidevî sarsılmalar, tepetaklak oluşlar, geçmişine
küfretmeler faslıdır. Değerli Hayrettin Oğuz'un benzetmesiyle, o güne
kadar deccal dedikleri artık dâhî olmuştur. Şimdi artık deccalın
kerametlerini sayıp dökmenin zamanıdır. Burada 'deccal'ın, İslam'ın şer
anlamı yüklediği bütün kâfirce düşünceleri ve küfrün ve nifakın
öncülerini temsil eden sembol bir kavram olduğu unutulmamalıdır.
Sözün özü: Herkes ama herkes kendi işini yapmaktadır. Her işin gerçekten
ihlâslı ehilleri, işlerini yapmaktan başlarını kaşımaya zaman
bulamamaktadırlar. Müslümanların da işleri vardır ve bu iş çok büyük bir
iştir. Bu büyük işe Kur'an, Müzzemmil suresinin beşinci ayeti
celilesinde atıf yapmaktadır. Şeytanın sağdan yanaşması anlamına gelen
demokratik fitne hareketleri Müslümanları kendi işlerinden alıkoyamaz.
Hiçbir Müslüman, kendisini hiçbir kâfirin deney faresi yerine koymasına
izin veremez, buna ortam hazırlayamaz, bunu hoş göremez. Çünkü Müslüman
bilincinin, yeryüzünde başka muadili yoktur. |