Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 355 | Temmuz  2008

                   

 

 


                           

Kapatılan Parti Önü Açılan Laisizmdir

Mehmed Durmuş

Hakkında kapatma davası açıldığı günden beri AKP'nin, kapatılmama ihtimalinin var olduğunu göz önünde bulunduranlardanım. Sebebi gayet basittir: AKP sistem açısından düşünsel anlamda, kapatmayı hak eden bir seyir izlemiş değildir. Bilakis modernleşmeyi şu an için AKP'den başka başarabilecek bir parti görünmemektedir. Bununla beraber, şayet AKP'nin tabelası indirilirse, bu, bundan önceki parti kapatma örneklerine birçok açıdan benzemeyecek gibi görünmektedir. Her şeyin ötesinde, herkesin idrak ettiği bir gerçek var ki, AKP kapatılsa da, hâkimiyetin şartsız ve kuralsız kendisine ait olduğu söylenen halk, daha da teveccüh edecek, yeni kurulacak partinin oy oranı yükselecektir. Bunun tersi de olabilir tabi, eğer AKP'nin alternatifi bulunabilirse…
Beni alakadar eden, olayın bu yönü değil elbette. AKP'nin kapatılmasını en büyük dert edinmiş yığınlarca 'İslamcı' listesine bir de ben eklenmek istemem…
Beni alakadar eden başka mesele var.
AKP'nin kapatılma davasını özetle şöyle algılıyorum: Türkiye'de hem bir rejim buhranı yaşanmakta, hem de ve asıl olarak bir fikir buhranı yaşanmaktadır. Rejim, artık gençleşmek zorunluluğu duymaktadır. Şartlar buna zorlamaktadır. Seksen beş sene önceki kurumlar dar gelmeye, kuruluş felsefesi, rejimin ana damarlarını beslemekte yetersiz olmaya başlamıştır. Rejim revize olmak, fazla kilolarını atmak, esnemek, 'yumuşamak', kısacası çağa ayak uydurmak zorunda hissetmektedir kendisini. Bu his, dünya ve ülke gerçeklerine dayanmaktadır. Yılanlar bile yılda -bildiğim kadarıyla- en az bir kere gömlek değişmektedirler. Seksen sene, hâkimiyetin kaynağı olduğunu söylediği bir 'halk'ı seksenlerce sene kandırmak mümkün değildir. Dolayısıyla artık hâkimiyetin gerçek değilse de gerçeğe yakın, en azından eskisinden daha sahici oranda bu halka dayandırılması zorunluluğu belirmiştir.
Bu temel gerçekten hareketle diyebiliriz ki, Türkiye'de bundan böyle, -islamcılık dışında- iki ana akım oluşmak üzeredir. Bu iki akımdan biri cumhuriyetçiler, diğeri de demokratlardır. Cumhuriyetçiler, Kemalistler olup, tepeden inmeciliği, baskıcılığı, jakobenizmi temsil etmekteler. Bunlar bir süre daha devrim muhafızı gibi çalışmaya devam edeceklerdir. Fakat çok uzak olmayan bir gelecekte, onlar da yumuşamak, hiç değilse maske değiştirmek zorunda kalacaklardır. Bir taraftan Mekke'yi, diğer taraftan Sosyalist Enternasyonal'i kendisine küstüren CHP'nin, yola böyle devam edemeyeceğini herkes tahmin eder.
Demokratlar cephesi daha karmaşık (heterojen), daha çoğulcu ve oldukça farklı kanatlardan oluşmaktadır. Fakat özlerini liberalizm oluşturmaktadır. Liberal demokratlar insan hakları, özgürlük, kadın hakları, çoğulculuk, ilerleme gibi kavramlara önem vermekte, dinî ve manevi değerleri 'koruma' altına almakta, hedef olarak muasır medeniyet seviyesini göstermektedirler. Bunların çizgisine muhafazakâr demokrat, belki daha doğru bir ifade ile Müslüman demokrat denmelidir. Türkiye'de şu anda bu iki çizginin gerilimi yaşanmaktadır.
Kemalist cumhuriyetçilerin esas varlık sebebi, batı tarzı bir hayattır. Lakin Müslüman demokratlar Avrupa başkentlerini kıble edinmekte cumhuriyetçilerden daha kıvrak davranmakta, çağın İslam karşıtı şartlarını okumada daha başarılı olmaktadırlar. Çünkü yetişen yeni entelektüel tabaka, jakobenlerden daha donanımlıdır.
Olaya böyle baktığımızda AKP'nin kapatılıp kapatılmaması -halka verdiği ekonomik sıkıntılar gibi yan etkileri dışında- önemini yitirmektedir. Çünkü bu mücadelede kanaatimce jakobenlerin kaybetmesi, liberallerin kazanması mukadderdir. Artık sopa politikası ile bugünkü toplumları idare etmek imkânsız değilse de zordur. AKP içerisinde pek çok liberal ve hatta 'ehlisünnet' dışı inanç kesiminden insanın bulunması, entelektüel çevreden güçlü bir destek alması bu gerçeğin bir göstergesidir. AKP'ni hariçten destekleyenler, 'islamcı' bir parti olduğu için değil, liberal muhafazakâr bir parti olduğu için desteklemektedirler.
Benim sıkıntım asıl olayın bundan sonraki faslı ile ilgilidir.
Türkiye'de siyasî alanda AKP'nin, dinî alanda bazı cemaatlerin, fikrî alanda kimi entelektüellerin temsil ettiği bir liberalleşme yaşanmaktadır. Adını andığımız cemaatler, gruplar ve dinî kılıklı önderler, muasır medeniyet seviyesi denilen, İslam dışı bir yönelimi benimsemiş vaziyettedirler. Sözün özü, hızlı bir sekülerleşme, laikleşme, kutsaldan uzaklaşma, kısacası, İslam'dan uzaklaşma sürecidir yaşanmakta olan. Daha temelden siyasî bir cüreti, basireti, cesareti, ilgisi ve etkisi olmayan söz konusu dinî cemaatler, bu İslam'dan uzaklaşma sürecinde en yüksek verimlilikle kullanılmaktadırlar. Bu cemaatlerin gücüne, Türkiye'yi İslam'dan tersine doğru dönüştürme misyonuna olan hayranlığını açıklayan entelektüellerin, eski(miş) İslamcıların sayısı her geçen artmaktadır.
Yıllarca ABD'de tutulan, dünya çapındaki sistem-içi hizmetleri iyi bilinen bir vaizin, 'sürgündeki lider' edasıyla Türkiye'ye dönmesi isteniyor. Araya Humeyni'nin ülkesine dönmesi metaforunu sokuşturan cingöz muziplerin bu işgüzarlığını ciddiye alan beyefendi, âdeti olduğu üzre, ağlayarak cevaplar kotarıyor. Humeyni'ye benzetilmekten çok rahatsızmış, dönerse kendisi gibi dönermiş, o Humeyni'nin iddiasını hiçbir zaman benimsememişmiş filan… Askerlik şubesinde, delikanlıya sormuşlar, "ne olmak istersin?" diye. Bizim yağız Anadolu delikanlısı gencimiz diyormuş ki, vallahi benim canım general olmak ister, yine de albay filan yazarsanız siz bilirsiniz… Bayım! Humeyni tarzı siyaset bir markadır! Bu markayı her kişi tercih edemez. Bu her şeyden önce, bir ılımsız İslam tarzı siyasettir. Zaten Humeyni tarzı siyasetin önünü kesmek gibi bir misyonunuzun olduğunu siz defalarca ifade etmiştiniz. Muasır medeniyet seviyesini ilke edinip de, arkasından, Humeyni gibi dönüşleri "yok istemem" âlicenaplığına yatmanın bir âlemi var mı? Yiğitlik, İslam'ı yeryüzünde izbe tapınak köşelerine hapsetmek isteyen kâfir bir dünyanın akıntısıyla beraber değil, o akıntıya karşı kürek çekebilmektir. Elbette ki, bütün dünya 'la ilahe illallah' dese, bunun tersini söylemek değildir kastettiğim. Ama bütün dünya 'la ilahe illallah'ın karşısında iken, işte o akıntının karşısında, la ilahe illallah'ın yanında olabilmekten bahsediyorum.
Şimdi hep beraber canlı yayın formatında izleyeceğiz. Türkiye'de artık CHP jakobenliğiyle memleket yönetilemeyeceğini fehmedenler, hiçbir İslamcı talebi olmayan, şeytandan ve siyasetten Allaha sığınan bir gelenekten gelen ne kadar ihtiyar vaiz, bu vaizlerin kerametini keşfetmiş ne kadar İslamcı eskisi yazar, entelektüel, "Türkiye'nin en büyük âlimi" varsa bunlara yeni imkânlar hazırlanacaktır. Zaten AKP ile CHP şahsında yaşanan gerginlikte iyice gerilen(!) bu andığımız kişi ve gruplar, zembereğin boşalması misali, yeni dönemde, liberal politikalara ve icraatlara daha bir hızla koşacaklardır.
Bahsettiğim tehlikeyi, Müslümanlar açısından 'asıl kapatma davası'nı Mehmet Altan'ın satırları daha iyi tanımlamaktadır. "Ne Kemalizm, ne de İslamcılık" diyen Altan, Türkiye'nin ne Kemalizm'e ne de İslamcılığa mahkûm olduğunu, çözümün liberalizm olduğunun altını çiziyor. Liberal demokrasinin toplumsal yaşam biçimi olması gerektiğini savunuyor. Altan'ın taraf olduğu şey, kültürel İslam'dır, Din'in kültürleşmesidir. Mehmet Altan'a göre, dini siyasî olarak yorumlamaya eğilimli olmak, toplumun meslek açısından sıkıntılı, kimlik ispatı açısından sorunlu olmasıyla alakalıdır.(1) Altan'a göre, "Dini siyaseten yorumladığınız vakit bir başkasını esir alma ve sizin inanç ve yaşam tarzınızın dışındakine hiçbir şekilde müsamaha etmeme, tek tip, senin egemenliğin altındaki bir tek duruş, bir tek yorum, bir tek yaklaşımı getiriyorsunuz" demektir. İslam, üretim yapan kent dindarı için bir anayasa, bir şekilde medenî yasa, ceza hukuku hiç değilmiş.(2) Altan, 'kent dindarları'nın İslam'a bir kültür olarak baktıkları eski günleri özlemle anıyor. Prof. Ahmet Arslan da, Türkiye'de yaşananın köylü İslam'ı, kasaba İslam'ı olduğunu; Cumhuriyetin şehirli cumhuriyeti, İslam'ın da şehirli İslam'ı haline geldiği gün modernleşeceğimizi ileri sürmektedir.(3)
Liberal demokrasinin yaşam biçimi olması, öyle sıradan bir teklif değildir. Önerilen şey, İslam'ın yerini liberalizmin almasıdır. Aslandı ne dediğini bilmeyerek, Türkiye'de gerçek demokrasinin ve gerçek laikliğin olmadığını savunanlar, CHP, bazı yargı kurumları, bazı rektörlerin temsil ettiği katı cumhuriyetçi tutum karşısında, liberal demokrasi taleplerine şapka çıkartmaktadırlar. Bunun için 'ortak akıl'lar icat etmekte, yeni bir sivil anayasa platformlarıyla hakka ulaşacaklarını zannetmektedirler.
Mehmet Altan'ın yazısına tekrar dönersek, artık Türkiye'de Kemalizm'in pek çok istemeyeni vardır, bu netleşmiştir. Fakat yine de bilinmelidir ki, istenmeyen, dayatmacı Kemalizm'dir, ılımlısına çok az kişi itiraz edecektir. İslamcılığa gelince, asıl iş orada çatallaşmaktadır. Çünkü çatal kazık yere çakılmaya çalışılmaktadır. Fakat eğer çatal kazığın uçları birbirine yaklaştırılıp teke indirgenirse, o zaman sorun hallolacaktır. Yani uzun lafın kısası, artık yeni bir 'islamcılık' türü hizmete sokulacaktır. Bu, ılımlı İslam politikalarıdır.
Gazi Üniversitesi'nden Prof. Ahmet Çiğdem diyor ki, her milletin bir 'milli sorun'u vardır. Türkiye'nin 'milli sorun'u da Din'dir, yani İslam'dır.(4) Bu milli sorunu ulusal ve uluslar arası siyasî standartlara uygun şekilde evirmek, dönüştürmek, ılımlılaştırmak gerekmektedir. Türkiye'de, siyasetten bahseden herkesin sözü bir gün bir şekilde İslam'a uğramak zorundadır. İşte Türk milli sorununu ulusal ve uluslar arası standartlara uyumlu hale getirmenin adı 'ılımlı İslam'dır. Ahmet Çiğdem'e göre ılımlı İslam, Amerika'nın talep ettiği politik bir projedir.(5)
Buradan hareketle diyorum ki, Türkiye'de artık Müslüman demokratlar sistemin alternatifi değil, sağaltıcısıdırlar. Bundan sonra Kemalizmi de 'müslüman demokratlar' muhafaza edecektir. Artık bunlara 'İslamcı Kemalistler' de denebilecektir. Bu açıdan, Mehmet Altan'ın tespitleri ile Humeyni stiline veryansın eden ağlamaklı vaizlerin söylemlerinin kesiştiği önemli noktaya dikkat etmek gerekmektedir. Türkiye'de islamizasyon politikaları hatırı sayılır oranda etkili olmuştur. Bundan sonra tıpkı Kemalizm gibi, laikliği de devlet değil, 'halk' koruyacaktır. Laiklik şimdiye kadar askeriyeye emanet edilmişti, bundan sonra 'halk'a emanet edilecektir.(6) Çağdaş bir din haline getirilen futbol, kapatılan muhafazakâr partilerin mağdurluk pozisyonu, mistik dini yorumlar, İslami tonda tüketim kültürü, 'islamcı' kadınların her geçen gün daha bir etkinleşen feminist yaşam tarzları ve postmodern dini yorumlar, Müslümanlığı dönüştüren aygıtlardır.
Türkiye'de yaşananları siyaseten bir ölüm-kalım mücadelesi sanmak yanıltıcıdır. Türkiye'de her zamankinden daha fazla bir sekülerleşme yaşanmaktadır. Biz bir taraftan, üniversite kapılarında örtülü kızlarımıza yapılan en kâfirce hakaretlere dikkat kesilmişken, bir de bakıyoruz ki, en fazla modernleşme de yine, başını açıp kampüse giren kızlarımız cenahından gelmektedir. Bu kızlarımız, Kur'an İslamı'ndan neredeyse hiçbir şey bilmiyorlar. Bildikleri din bilgisi, bazı kırmızı kaplı kitapların yorumundan öte gitmiyor. Aynı zamanda bu kızlarımız, İslam'la demokrasi ve laiklik arasında bir sorun görmeyen bir zihniyeti hazmetmiş görünmektedirler.
Her şeye rağmen, Kur'an her zamankinden daha genç, her zamankinden daha diri ve her zamankinden daha keskin hatlarla bizi Allah'ın tek ilahlığına, Allah'ın rububiyetine çağırmaktadır. İslam'dan başka hiçbir projeye razı olmayan bir İslam cemaati olmak zorundadır. Ve ben, yaşanan bu kötü sürecin, pırıl pırıl bir İslam neslinin doğuşuna gebe olduğuna iman ediyorum. Nasıl olsa Allah'tan başka hâkim yoktur.

1- Mehmet Altan, Ankara'da Kent Dindarları, Pazar Star, 22.06.2008.
2- Mehmet Altan, Ankara'da Kent Dindarları, Pazar Star, 22.06.2008.
3- Ahmet Arslan, Devlet Şimdi Sünnilikle Çatışıyor, Taraf, 02-03.06.2008.
4- Ahmet Çiğdem, Türk Kimliği Diye Bir Şey Yok, Taraf, 21.04.2008.
5- Ahmet Çiğdem, Türk Kimliği Diye Bir Şey Yok, Taraf, 21.04.2008.
6- Mehmet Altan, Ne Siyasal İslam, Ne de Kemalizm, Star, 22.06.2008.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...