|

Kapatılan Parti Önü Açılan Laisizmdir
Mehmed Durmuş
Hakkında kapatma davası
açıldığı günden beri AKP'nin, kapatılmama ihtimalinin var olduğunu göz
önünde bulunduranlardanım. Sebebi gayet basittir: AKP sistem açısından
düşünsel anlamda, kapatmayı hak eden bir seyir izlemiş değildir. Bilakis
modernleşmeyi şu an için AKP'den başka başarabilecek bir parti
görünmemektedir. Bununla beraber, şayet AKP'nin tabelası indirilirse,
bu, bundan önceki parti kapatma örneklerine birçok açıdan benzemeyecek
gibi görünmektedir. Her şeyin ötesinde, herkesin idrak ettiği bir gerçek
var ki, AKP kapatılsa da, hâkimiyetin şartsız ve kuralsız kendisine ait
olduğu söylenen halk, daha da teveccüh edecek, yeni kurulacak partinin
oy oranı yükselecektir. Bunun tersi de olabilir tabi, eğer AKP'nin
alternatifi bulunabilirse…
Beni alakadar eden, olayın bu yönü değil elbette. AKP'nin kapatılmasını
en büyük dert edinmiş yığınlarca 'İslamcı' listesine bir de ben eklenmek
istemem…
Beni alakadar eden başka mesele var.
AKP'nin kapatılma davasını özetle şöyle algılıyorum: Türkiye'de hem bir
rejim buhranı yaşanmakta, hem de ve asıl olarak bir fikir buhranı
yaşanmaktadır. Rejim, artık gençleşmek zorunluluğu duymaktadır. Şartlar
buna zorlamaktadır. Seksen beş sene önceki kurumlar dar gelmeye, kuruluş
felsefesi, rejimin ana damarlarını beslemekte yetersiz olmaya
başlamıştır. Rejim revize olmak, fazla kilolarını atmak, esnemek,
'yumuşamak', kısacası çağa ayak uydurmak zorunda hissetmektedir
kendisini. Bu his, dünya ve ülke gerçeklerine dayanmaktadır. Yılanlar
bile yılda -bildiğim kadarıyla- en az bir kere gömlek değişmektedirler.
Seksen sene, hâkimiyetin kaynağı olduğunu söylediği bir 'halk'ı
seksenlerce sene kandırmak mümkün değildir. Dolayısıyla artık
hâkimiyetin gerçek değilse de gerçeğe yakın, en azından eskisinden daha
sahici oranda bu halka dayandırılması zorunluluğu belirmiştir.
Bu temel gerçekten hareketle diyebiliriz ki, Türkiye'de bundan böyle,
-islamcılık dışında- iki ana akım oluşmak üzeredir. Bu iki akımdan biri
cumhuriyetçiler, diğeri de demokratlardır. Cumhuriyetçiler, Kemalistler
olup, tepeden inmeciliği, baskıcılığı, jakobenizmi temsil etmekteler.
Bunlar bir süre daha devrim muhafızı gibi çalışmaya devam edeceklerdir.
Fakat çok uzak olmayan bir gelecekte, onlar da yumuşamak, hiç değilse
maske değiştirmek zorunda kalacaklardır. Bir taraftan Mekke'yi, diğer
taraftan Sosyalist Enternasyonal'i kendisine küstüren CHP'nin, yola
böyle devam edemeyeceğini herkes tahmin eder.
Demokratlar cephesi daha karmaşık (heterojen), daha çoğulcu ve oldukça
farklı kanatlardan oluşmaktadır. Fakat özlerini liberalizm
oluşturmaktadır. Liberal demokratlar insan hakları, özgürlük, kadın
hakları, çoğulculuk, ilerleme gibi kavramlara önem vermekte, dinî ve
manevi değerleri 'koruma' altına almakta, hedef olarak muasır medeniyet
seviyesini göstermektedirler. Bunların çizgisine muhafazakâr demokrat,
belki daha doğru bir ifade ile Müslüman demokrat denmelidir. Türkiye'de
şu anda bu iki çizginin gerilimi yaşanmaktadır.
Kemalist cumhuriyetçilerin esas varlık sebebi, batı tarzı bir hayattır.
Lakin Müslüman demokratlar Avrupa başkentlerini kıble edinmekte
cumhuriyetçilerden daha kıvrak davranmakta, çağın İslam karşıtı
şartlarını okumada daha başarılı olmaktadırlar. Çünkü yetişen yeni
entelektüel tabaka, jakobenlerden daha donanımlıdır.
Olaya böyle baktığımızda AKP'nin kapatılıp kapatılmaması -halka verdiği
ekonomik sıkıntılar gibi yan etkileri dışında- önemini yitirmektedir.
Çünkü bu mücadelede kanaatimce jakobenlerin kaybetmesi, liberallerin
kazanması mukadderdir. Artık sopa politikası ile bugünkü toplumları
idare etmek imkânsız değilse de zordur. AKP içerisinde pek çok liberal
ve hatta 'ehlisünnet' dışı inanç kesiminden insanın bulunması,
entelektüel çevreden güçlü bir destek alması bu gerçeğin bir
göstergesidir. AKP'ni hariçten destekleyenler, 'islamcı' bir parti
olduğu için değil, liberal muhafazakâr bir parti olduğu için
desteklemektedirler.
Benim sıkıntım asıl olayın bundan sonraki faslı ile ilgilidir.
Türkiye'de siyasî alanda AKP'nin, dinî alanda bazı cemaatlerin, fikrî
alanda kimi entelektüellerin temsil ettiği bir liberalleşme
yaşanmaktadır. Adını andığımız cemaatler, gruplar ve dinî kılıklı
önderler, muasır medeniyet seviyesi denilen, İslam dışı bir yönelimi
benimsemiş vaziyettedirler. Sözün özü, hızlı bir sekülerleşme,
laikleşme, kutsaldan uzaklaşma, kısacası, İslam'dan uzaklaşma sürecidir
yaşanmakta olan. Daha temelden siyasî bir cüreti, basireti, cesareti,
ilgisi ve etkisi olmayan söz konusu dinî cemaatler, bu İslam'dan
uzaklaşma sürecinde en yüksek verimlilikle kullanılmaktadırlar. Bu
cemaatlerin gücüne, Türkiye'yi İslam'dan tersine doğru dönüştürme
misyonuna olan hayranlığını açıklayan entelektüellerin, eski(miş)
İslamcıların sayısı her geçen artmaktadır.
Yıllarca ABD'de tutulan, dünya çapındaki sistem-içi hizmetleri iyi
bilinen bir vaizin, 'sürgündeki lider' edasıyla Türkiye'ye dönmesi
isteniyor. Araya Humeyni'nin ülkesine dönmesi metaforunu sokuşturan
cingöz muziplerin bu işgüzarlığını ciddiye alan beyefendi, âdeti olduğu
üzre, ağlayarak cevaplar kotarıyor. Humeyni'ye benzetilmekten çok
rahatsızmış, dönerse kendisi gibi dönermiş, o Humeyni'nin iddiasını
hiçbir zaman benimsememişmiş filan… Askerlik şubesinde, delikanlıya
sormuşlar, "ne olmak istersin?" diye. Bizim yağız Anadolu delikanlısı
gencimiz diyormuş ki, vallahi benim canım general olmak ister, yine de
albay filan yazarsanız siz bilirsiniz… Bayım! Humeyni tarzı siyaset bir
markadır! Bu markayı her kişi tercih edemez. Bu her şeyden önce, bir
ılımsız İslam tarzı siyasettir. Zaten Humeyni tarzı siyasetin önünü
kesmek gibi bir misyonunuzun olduğunu siz defalarca ifade etmiştiniz.
Muasır medeniyet seviyesini ilke edinip de, arkasından, Humeyni gibi
dönüşleri "yok istemem" âlicenaplığına yatmanın bir âlemi var mı?
Yiğitlik, İslam'ı yeryüzünde izbe tapınak köşelerine hapsetmek isteyen
kâfir bir dünyanın akıntısıyla beraber değil, o akıntıya karşı kürek
çekebilmektir. Elbette ki, bütün dünya 'la ilahe illallah' dese, bunun
tersini söylemek değildir kastettiğim. Ama bütün dünya 'la ilahe
illallah'ın karşısında iken, işte o akıntının karşısında, la ilahe
illallah'ın yanında olabilmekten bahsediyorum.
Şimdi hep beraber canlı yayın formatında izleyeceğiz. Türkiye'de artık
CHP jakobenliğiyle memleket yönetilemeyeceğini fehmedenler, hiçbir
İslamcı talebi olmayan, şeytandan ve siyasetten Allaha sığınan bir
gelenekten gelen ne kadar ihtiyar vaiz, bu vaizlerin kerametini
keşfetmiş ne kadar İslamcı eskisi yazar, entelektüel, "Türkiye'nin en
büyük âlimi" varsa bunlara yeni imkânlar hazırlanacaktır. Zaten AKP ile
CHP şahsında yaşanan gerginlikte iyice gerilen(!) bu andığımız kişi ve
gruplar, zembereğin boşalması misali, yeni dönemde, liberal politikalara
ve icraatlara daha bir hızla koşacaklardır.
Bahsettiğim tehlikeyi, Müslümanlar açısından 'asıl kapatma davası'nı
Mehmet Altan'ın satırları daha iyi tanımlamaktadır. "Ne Kemalizm, ne de
İslamcılık" diyen Altan, Türkiye'nin ne Kemalizm'e ne de İslamcılığa
mahkûm olduğunu, çözümün liberalizm olduğunun altını çiziyor. Liberal
demokrasinin toplumsal yaşam biçimi olması gerektiğini savunuyor.
Altan'ın taraf olduğu şey, kültürel İslam'dır, Din'in kültürleşmesidir.
Mehmet Altan'a göre, dini siyasî olarak yorumlamaya eğilimli olmak,
toplumun meslek açısından sıkıntılı, kimlik ispatı açısından sorunlu
olmasıyla alakalıdır.(1) Altan'a göre, "Dini siyaseten yorumladığınız
vakit bir başkasını esir alma ve sizin inanç ve yaşam tarzınızın
dışındakine hiçbir şekilde müsamaha etmeme, tek tip, senin egemenliğin
altındaki bir tek duruş, bir tek yorum, bir tek yaklaşımı
getiriyorsunuz" demektir. İslam, üretim yapan kent dindarı için bir
anayasa, bir şekilde medenî yasa, ceza hukuku hiç değilmiş.(2) Altan,
'kent dindarları'nın İslam'a bir kültür olarak baktıkları eski günleri
özlemle anıyor. Prof. Ahmet Arslan da, Türkiye'de yaşananın köylü
İslam'ı, kasaba İslam'ı olduğunu; Cumhuriyetin şehirli cumhuriyeti,
İslam'ın da şehirli İslam'ı haline geldiği gün modernleşeceğimizi ileri
sürmektedir.(3)
Liberal demokrasinin yaşam biçimi olması, öyle sıradan bir teklif
değildir. Önerilen şey, İslam'ın yerini liberalizmin almasıdır. Aslandı
ne dediğini bilmeyerek, Türkiye'de gerçek demokrasinin ve gerçek
laikliğin olmadığını savunanlar, CHP, bazı yargı kurumları, bazı
rektörlerin temsil ettiği katı cumhuriyetçi tutum karşısında, liberal
demokrasi taleplerine şapka çıkartmaktadırlar. Bunun için 'ortak
akıl'lar icat etmekte, yeni bir sivil anayasa platformlarıyla hakka
ulaşacaklarını zannetmektedirler.
Mehmet Altan'ın yazısına tekrar dönersek, artık Türkiye'de Kemalizm'in
pek çok istemeyeni vardır, bu netleşmiştir. Fakat yine de bilinmelidir
ki, istenmeyen, dayatmacı Kemalizm'dir, ılımlısına çok az kişi itiraz
edecektir. İslamcılığa gelince, asıl iş orada çatallaşmaktadır. Çünkü
çatal kazık yere çakılmaya çalışılmaktadır. Fakat eğer çatal kazığın
uçları birbirine yaklaştırılıp teke indirgenirse, o zaman sorun
hallolacaktır. Yani uzun lafın kısası, artık yeni bir 'islamcılık' türü
hizmete sokulacaktır. Bu, ılımlı İslam politikalarıdır.
Gazi Üniversitesi'nden Prof. Ahmet Çiğdem diyor ki, her milletin bir
'milli sorun'u vardır. Türkiye'nin 'milli sorun'u da Din'dir, yani
İslam'dır.(4) Bu milli sorunu ulusal ve uluslar arası siyasî
standartlara uygun şekilde evirmek, dönüştürmek, ılımlılaştırmak
gerekmektedir. Türkiye'de, siyasetten bahseden herkesin sözü bir gün bir
şekilde İslam'a uğramak zorundadır. İşte Türk milli sorununu ulusal ve
uluslar arası standartlara uyumlu hale getirmenin adı 'ılımlı İslam'dır.
Ahmet Çiğdem'e göre ılımlı İslam, Amerika'nın talep ettiği politik bir
projedir.(5)
Buradan hareketle diyorum ki, Türkiye'de artık Müslüman demokratlar
sistemin alternatifi değil, sağaltıcısıdırlar. Bundan sonra Kemalizmi de
'müslüman demokratlar' muhafaza edecektir. Artık bunlara 'İslamcı
Kemalistler' de denebilecektir. Bu açıdan, Mehmet Altan'ın tespitleri
ile Humeyni stiline veryansın eden ağlamaklı vaizlerin söylemlerinin
kesiştiği önemli noktaya dikkat etmek gerekmektedir. Türkiye'de
islamizasyon politikaları hatırı sayılır oranda etkili olmuştur. Bundan
sonra tıpkı Kemalizm gibi, laikliği de devlet değil, 'halk'
koruyacaktır. Laiklik şimdiye kadar askeriyeye emanet edilmişti, bundan
sonra 'halk'a emanet edilecektir.(6) Çağdaş bir din haline getirilen
futbol, kapatılan muhafazakâr partilerin mağdurluk pozisyonu, mistik
dini yorumlar, İslami tonda tüketim kültürü, 'islamcı' kadınların her
geçen gün daha bir etkinleşen feminist yaşam tarzları ve postmodern dini
yorumlar, Müslümanlığı dönüştüren aygıtlardır.
Türkiye'de yaşananları siyaseten bir ölüm-kalım mücadelesi sanmak
yanıltıcıdır. Türkiye'de her zamankinden daha fazla bir sekülerleşme
yaşanmaktadır. Biz bir taraftan, üniversite kapılarında örtülü
kızlarımıza yapılan en kâfirce hakaretlere dikkat kesilmişken, bir de
bakıyoruz ki, en fazla modernleşme de yine, başını açıp kampüse giren
kızlarımız cenahından gelmektedir. Bu kızlarımız, Kur'an İslamı'ndan
neredeyse hiçbir şey bilmiyorlar. Bildikleri din bilgisi, bazı kırmızı
kaplı kitapların yorumundan öte gitmiyor. Aynı zamanda bu kızlarımız,
İslam'la demokrasi ve laiklik arasında bir sorun görmeyen bir zihniyeti
hazmetmiş görünmektedirler.
Her şeye rağmen, Kur'an her zamankinden daha genç, her zamankinden daha
diri ve her zamankinden daha keskin hatlarla bizi Allah'ın tek
ilahlığına, Allah'ın rububiyetine çağırmaktadır. İslam'dan başka hiçbir
projeye razı olmayan bir İslam cemaati olmak zorundadır. Ve ben, yaşanan
bu kötü sürecin, pırıl pırıl bir İslam neslinin doğuşuna gebe olduğuna
iman ediyorum. Nasıl olsa Allah'tan başka hâkim yoktur.
1- Mehmet Altan, Ankara'da Kent Dindarları, Pazar Star, 22.06.2008.
2- Mehmet Altan, Ankara'da Kent Dindarları, Pazar Star, 22.06.2008.
3- Ahmet Arslan, Devlet Şimdi Sünnilikle Çatışıyor, Taraf,
02-03.06.2008.
4- Ahmet Çiğdem, Türk Kimliği Diye Bir Şey Yok, Taraf, 21.04.2008.
5- Ahmet Çiğdem, Türk Kimliği Diye Bir Şey Yok, Taraf, 21.04.2008.
6- Mehmet Altan, Ne Siyasal İslam, Ne de Kemalizm, Star, 22.06.2008. |