|

‘Darbe Tehlikesi
Var mı?’
Oral Çalışlar/ 23.06.2008/ Radikal
Çeşitli
sivil toplum kuruluşlarının düzenlediği 'Darbeye Karşı 70 Milyon Adım'
başlıklı yürüyüşe yedi bin kişi katıldı. İstanbul'da Tünel'den Taksim
Meydanı'na yürüyen bu yedi bin kişi, darbe olasılığını önlemeyi
düşündükleri için yollara düşmüşlerdi.
Aynı günlerde gazetelerde yer alan, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne ait
olduğu belirtilen 'eylem planı' ve bu planın hedefleri dikkate
alındığında bir darbe sürecinden geçtiğimizden bile söz edilebilir.
CHP Genel Saymanı Mustafa Özyürek'in Taraf'ta yayınlanan belgeler
konusunda söyledikleri de ilginçti: "Haberde ayrıntı var ve bu
ayrıntılarla ilgili aynı ayrıntılı açıklamalar gerekir. Üstelik
Genelkurmay'ın açıklamasında olduğu gibi onaylanmamış bir belgeyse ya da
TSK'nın hiyerarşisi içinde hazırlanmadıysa, bu çalışmayı kimler yaptı?
Bu konuda da kamuoyu aydınlatılmalı. TSK'nın kendi kuruluş yasasında
aldığı görevler bellidir. İç ve dış güvenlik başlıca görevidir. Onun
dışında siyasal hayata, partilere ve sivil toplum örgütlerine ait olan
görev alanlarında TSK'nın faaliyet göstermesi doğru değildir. Aksi halde
TSK'nın yasal çerçevesi aşılmış olur. Haberde belirtildiği gibi çeşitli
çalışmalar yapılmış mıdır, yapılmamış mıdır? Orada öngörüldüğü gibi
belli kaynaklar ayrılmış mıdır, ayrılmamış mıdır? Ayrıldıysa bütçeden
ödemeler nasıl yapılmıştır? Tabii bunların kamuoyuna açıklanmasını
gerekiyor..."
Türkiye'nin yapısal bir krizden geçtiğini söyleyebiliriz. 12 Eylül 1980
darbesi sonrası ülkemizdeki kurumlar otoriter bir anlayışla yeniden
yapılandırıldılar. 1982 Anayasası bu yapılandırmanın ana omurgasını
oluşturuyor. Bu otoriter kurumlaşmanın temel mantığı, demokrasinin
olmazsa olmazı sayılacak halk iradesini denetim altına almak.
Elbette 'kuvvetler ayrılığı' ilkesi gelişmiş demokrasilerde de var. Bu
görev dağılımı çerçevesinde yargı; yürütme dahil bütün kurumların hukuki
açıdan denetlenmesi görevini yerine getirir. Bu ülkelerin 'hukuk
devleti' olarak varlığını sürdürmesi, bireyin haklarının korunması
dengesi üzerine kuruludur.
Bizdeki denge ise, 'hukuk devleti' yerine 'otoriter devlet' mantığı
üzerine kuruludur. Milli Güvenlik Kurulu'nun yapılanmasından Anayasa
Mahkemesi'nin yetkilerine kadar bütün sistemin amacı 'devleti değişime
karşı korumak', 'otoriter devletin' otoriter kurumlarını sürekli ayakta
tutarak, toplum üzerinde bir baskı yaratmaktır.
Neden gelişmiş bir ülkede değil de, Pakistan'da, Tayland'da,
Endonezya'da askeri darbe tehlikesinden söz edilir? Çünkü askerin siyasi
hayatta rol oynadığı rejimler geri kalmış ülkelerin rejimleridir.
Bu tür ülkeler liginden gelişmiş ülkeler ligine yükselmek yönünde bir
isteğimiz varsa, darbe olasılığını artık bir daha önümüze çıkmayacak
kadar uzağa sürmeliyiz. Tartışmanın, kavganın gürültünün ana sebebi
budur.
"Bu ülkeye demokrasi erken geldi, bu ülke demokrasiye layık değil" diyen
insanlarla tartışıp duruyorum. Türkiye'nin tek partili otoriter bir
rejimle yönetilmesini isteyen, kendisini 'solcu' 'cumhuriyetçi' diye
tanımlayan o kadar çok insan tanıyorum ki!
***
Artık açıktan askeri müdahalenin koşulları kalmadı. Bunu kavrayan
birileri, bu kez yöntemi değiştirip 'psikolojik savaş' unsurları yoluyla
geleneksel sistemi sürdürmek istiyorlar. Ortalığa dökülen belgelere
baktığımızda böyle bir durumla yüz yüze bulunduğumuz iddia edilebilir.
O zaman bizler de durumdan vazife çıkararak, demokrasi için harekete
geçmeliyiz... Tünel'den Taksim'e yürüyen binlerce kişi işte bu duyarlığı
ifade ediyorlardı... |