|

Hakimiyet*
Hâkimiyet, Arapça kökenli
bir kelime olup, h-k-m kökünden gelmektedir. Nitekim hüküm, hükümet,
tahakküm, hakim, mahkum, mahkeme, muhakeme, hikmet vb. gibi Türkçe'ye de
geçmiş bir çok kelime aynı kökten gelmektedir. Hâkimiyet kelimesi
sözlüklerde hakimlik, hükümranlık, buyruğunu yürütme, üstünlük kazanma
gibi anlamlarla karşılanmaktadır. Hukuk literatüründe kelime, İngilizce
ve Fransızcadaki, sırasıyla sovereignty ve souverainete; Almanca'daki
herrschaft sözcüklerinin karşılığı olarak kullanılmaktadır. Yine Türk
hukuk ve siyaset dilinde bu anlamda egemenlik sözcüğü oldukça yaygın bir
şekilde geçmektedir.
Hâkimiyet kelimesi Türkiye'de siyasî hayatın içinden geçtiği süreçte,
Türkçe'deki diğer müteradifiyle birlikte sürekli olarak kullanılmıştır
ve halen de sık sık ifade edilmektedir. Bunun altında yatan husus ise
tıpkı laiklik kelimesinde olduğu üzere, Batı'da gündelik hayatta pek sık
vurgulanmamasına karşılık, Türk siyaset hayatında kelimenin, yeni
rejimin kendisini takdiminde ve itaat talebinde arzettiği temel
mahiyette görülen önem olsa gerektir. Gerçekten de, hem iktidar, hem de
ona yönelik radikal dinî söylem açısından konu vazgeçilmez ve mutlaka
vurgulanması gerekli bir nitelik taşımaktadır. Mevcut iktidar açısından
hakimiyeti elinde bulundurma ve bunu halka dayandırdığını iddia ederek
meşrûiyyet arama, düzenin bekasını temin etme yolunda başvurulması
zorunlu bir tutumdur. Öte yandan Allah'ın dînini yeryüzünde hâkim kılma
amacındaki radikal bir dînî söylemin, kelimenin fiilen anlaşıldığı ve
öyle anlaşılması gerektiği şeklindeki doğrultuya itirazı ve bunu tashihe
yönelmesi kendi varlığının doğal bir gereğidir. Dolayısıyla bu kelime,
ya da daha doğru tabirle terim, içinde bulunulan siyasî ve fikrî
çatışmada stratejik bir konuma sahiptir.
Hukuk terminolojisinde hâkimiyet, devleti meydana getiren dört temel
unsurdan biri olarak anılmaktadır. Hazırlayıcı mahiyetteki maddî
unsurlar olarak nüfus ve topraka ilaveten, meydana getirici mahiyetteki
şahsiyet unsuru ile birlikte hâkimiyet, devleti oluşturur. Dolayısıyla
hâkimiyet, insan duyumlarına konu olup, dış dünyada yeri olan maddî bir
unsur olmayıp, sadece insan zihninde tasavvur olunabilecek bir mahiyete
sahiptir.
Hâkimiyet olarak ifade edilen ilişki tarzının ardında bir takım
toplumsal gerçeklikler bulunmaktadır. Hükmetme unsuru insanın toplumsal
hayatında her an karşı karşıya bulunduğu otorite konusuyla yakından
ilgilidir. Toplumsal grupların, örgütlerin, kurumların işleyişlerinin,
bir düzen oluşturma bakımından otoritesiz olmadıkları müşahede
olunmaktadır. Bu, derece ve kesafetleri farklı farklı da olsa; ailede
de, okulda da, iş yerinde de, orduda da böyledir.
Aynı şey devlet kurumu için de geçerlidir. Yalnız burada artık, zorlama
inhisarına sahip olma, ülke denilen unsur dahilinde en üstün bir
emredici güç konumunda bulunma ve kamu hizmeti iddiası gibi, belli
nitelikler söz konusudur. Buradan itibaren bu şumullü ve etkili otorite,
devlet iktidarı ya da hakimiyet adını almaktadır. Devlet tahakküm ettiği
nüfus ve toprak unsurları dahilindeki tüm hakikî ve hükmî şahısların
iradelerine galebe çalıp, onlara emir komuta ederken hakimiyet unsuruna
dayanmaktadır. Bu güç, ilgili toplumdaki otorite hiyerarşisinin
tepesinde yer almakta ve aşağıya hükmetmektedir.
Bu arada Anayasa Hukuku literatüründe, biri dış, diğeri iç olmak üzere
iki tür hâkimiyetten söz edilmektedir. Dış hâkimiyet devletin, diğer
devletlerle ilişkileri bakımından söz konusu olup, burada kendisini
bağımsızlık olarak göstermektedir. Bu hâkimiyet bugün Uluslararası Hukuk
bağlamında şeklen, eşit devletler biçiminde tezahür etmektedir.
Görünüşte devletler, diğerlerine emir verememe, komuta edememe, iç
hakimiyet haklarına el uzatamama gibi yükümlülükler içerisindedirler.
Tabii bu durum federasyon şeklindeki örgütlenmelerde istisnaî bir hal
alabilmektedir. Yani böyle bir durumda dış hâkimiyet, şeklen de söz
konusu olmamaktadır.
Devletin kendi toprakları üzerindeki tüm gerçek ve tüzel kişilere
yukarıdan hükmedebilmesi ise iç hâkimiyet türünü oluşturmaktadır. Kendi
üstünde bir iktidar ve yetki bulunmayan bu hâkimiyet; başlıca yasama,
yürütme ve yargı fonksiyonlarıyla gerçekleştirilmektedir.
Bu hâkimiyetin kullanımı bir düzeni tevlid edecek, bu düzen de kendi
hukuk kurallarıyla şekillenecektir. Bu, insanlar üzerinde - gerekirse
onlara rağmen - bir sevk ve kontrol tekelidir.
Hâkimiyet konusundaki asıl odak noktası ise hâkimiyetin kökeni hususudur.
Hâkimiyetin kökenini nereden aldığı mevzuunda çeşitli kuramlar ortaya
atılmıştır. Bunlar hukuk literatüründe ana hatlarıyla Teokratik ve
Demokratik olmak üzere iki ana kategoride ele alınmaktadırlar.
Bunlardan teokratik kurama göre, hâkimiyet Tanrı'ya aittir. Evrenin
yaratıcısı O olduğuna göre, hâkimiyet de kökenini O'nda bulacaktır. Buna
göre Allah kullarına emretmek, kulları da O'na itaat etmek
durumundadırlar. Şu var ki, bu hâkimiyet yeryüzünde O'nun vekilliği
iddiasıyla bir grup tarafından diğer insanlara karşı kullanılmaktadır.
Bu, itaat edilmesi zorunlu olan, edilmediği takdirde günahkarlık ve
âsîlik ithamlarına maruz kalınacak türden bir hâkimiyet kategorisidir.
Bu kategorideki doktrinler, ilâhî hakimiyetin yeryüzünde kim ya da
kimler tarafından gerçekleştirileceği, bunların nasıl belirleneceği
hususunda iki ana kısımda mütâlaa olunmaktadırlar: 1-Tabiat-üstü İlâhî
hukuk doktrini, 2-Providansiyel İlâhî hukuk doktrini.
Tabiat-üstü İlâhî hukuk doktrinine göre Tanrı hâkimiyetin kendisinde
olmasının yanısıra, yeryüzündeki belli bir ülkede kimin ya da hangi
hanedanın hükümran olacağını da bizzat kendisi belirlemektedir. Yani
hükümdar Tanrı tarafından seçilmektedir. Bu haliyle doktrin, monarşik
yapılara meşruiyyet kazandırmak için tarihte sürekli kullanılan bir araç
olmuştur.
Diğer taraftan Providansiyel ilâhî hukuk doktrinine göre, hâkimiyetin
kökeni ilâhî olmakla beraber, bunu yeryüzünde kullanacak kimseyi
insanlar seçmektedir. Tanrı ise yukarıdan ve insanlar tarafından
görülmeyen bir sevk ve idare kudretiyle işleri yürütmektedir. Bu tarzda
bir kuvvetin müdahalesi olmaksızın mevcut düzenin ne var olması, ne de
varlığını sürdürmesi mümkündür.
Yukarıda ana hatlarıyla tasvir olunan ve teokratik olarak adlandırılan
bu kuramların karşısında ise hâkimiyetin kökenini dünyevileştiren, onu
göklerden yeryüzüne indirip, bireysel akıl ve iradeyle sınırlandıran
demokratik kuramlar bulunmaktadır. Bunlara göre hâkimiyet halka aittir.
Dolayısıyla toplumsal süreçlerde aslolan insan-üstü bir takım güçlerin
emir ve telkinleri değil, bizzat toplum yaşamının kendisidir. Bir
iktidarın meşruiyeti, onun halk tarafından kurulmuş olmasına bağlıdır.
On yedinci ve On sekizinci yüzyıllarda yaygın hale gelen, bütünüyle
rasyonalist ve laik bakış açılarından hareket eden bu yöndeki doktrin
hareketleri, 1789 Fransız İhtilali ve bunun Fransa dışındaki uzun
mesafeli etkileri sayesinde tatbik imkanları elde etmişlerdir. Bu
öğretilerde temelde Rasyonalist felsefe, Doğal Hukuk Okulu'nun görüşleri
ve İngiliz siyâsî kurumları büyük etkiye sahip olmuşlardır.
Demokratik kuramlar içerisinde de iki farklı doğrultu ortaya
çıkmaktadır. Bunlardan birincisi Millî Hakimiyet Kuramı'dır. Doğal Hukuk
Okulu mensupları tarafından geliştirilen bu kuram, Fransız İhtilalini
gerçekleştirenlerin yetişmelerinde önemli bir rol oynamıştır. Fransız
İhtilali'nin en önemli ilkelerinden biri işte bu millî hâkimiyet
olmuştur. Bu ilkeye göre hâkimiyet millete aittir. Önceden hükümdara ait
olan hâkimiyet, mahiyetinden bir şey kaybetmeden hükmi bir şahıs olarak
görülen millete verilmiştir. Şahsî olmaktan kurtulup anonim hale
gelmesine karşılık, mutlak karakterinden bir şey yitirmemiştir. Bu kuram
uyarınca üstün iktidarın kendisine ait olduğu belirtilen millet,
kendisini oluşturan bireylerin toplamından farklı, bağımsız bir şahıs
olarak ortaya çıkmış olmaktadır. Millet iradesi, bireylerin iradeleri
toplamından farklı olup, bunlar birbirlerine eşit şeyler
olmadıklarından, bu irade kendisini dayatma ve itaat talep etme hakkına
sahip görülmektedir.
Buna karşılık, millî hakimiyetten ayrı bir Halk Hâkimiyet’inden söz
edilmektedir. Buradaki temel fark, hakimiyetin, kendisini oluşturan
bireyler toplamından ayrı bir varlık olarak görülmüyor olmasıdır. Halk
bir bireyler toplamı olup, halk iradesi de sonuçta tek tek bireysel
iradelerin arzettiği yekundan ibarettir.
Ne olursa olsun, hakimiyetin millete ya da halka ait olması noktasında
gözlenen şey, bunun Batı tarihinin belli koşulları içerisinde ortaya
çıkıp, anlam kazandığıdır. Feodalite ve monarşilerin egemenliği
altındaki Avrupa'da hasıl olan toplumsal değişiklikler, ortaya çıkan
yeni sınıfın, yani Burjuvazi'nin kendisine alan açma yolundaki çabalar,
iktidarın devredilmesini gerekli kılan çerçevelere yol açmışlardır. Bu,
geleneksel ideolojiye karşı rakip bir ideolojik hücum çerçevesinde
gerçekleşmiştir. Nitekim ideoloji kelimesinin kendisini de bu bağlama
borçlu bulunmaktayız. Ama ne var ki, şimdi kendisini bilim olarak
kutsallaştırıp, sağlama alma kaygısındadır. Bu yer menşeyli din, sözde
Tanrı-merkezci bir eksenden, insan-merkezci bir eksene kayışı temsil
etmektedir. Doğanın büyüsü bozulmuş, akla tac giydirilmiş ve sırf beşerî
amaçlara yine beşerî araçlarla yönelmenin yolunu tıkayacak engellerin
tahribi yoluna gidilmiştir. Sonunda dîne kala kala metafizik ve
ritüalistik bir oyun sahası kalmıştır. Kısaca söylemek gerekirse,
sonuçta halk hâkimiyeti fikri, öyle insanları kendi özgür iradeleriyle
başbaşa bırakma değil, öncekinden daha az mütehakkim olmayan sınıf ve
grupların başvurduğu bir yeni afyon olmuştur.
İslam'daki hâkimiyet telakkisinin gerek teokratik, gerekse demokratik
hâkimiyet kuramlarının ikisinden de farklı ve bunlara tamamen karşıt bir
mahiyet taşıdığı görülmektedir. İslâmî bir hâkimiyet kavramlaştırmasında
Tanrı'yı temsil etme tekeline sahip, hesap sorulamaz bir sınıfın
iktidarına ya da Allah'ın uzaktan kumanda ettiği bir yönetime yer
olmadığı gibi, Allah'ın iradesine meydan okuyabilecek, sözde aritmetik
bir halk hakimiyetine de cevaz yoktur. İslam'da hâkimiyet, sadece
Allah'ın koyduğu hudud dahilinde ve bunların mantıkî bir uzantısı olarak
gerçekleştirilmek ve her tür hiyerarşinin en üst kısmına yerleştirilmek
durumundadır. Bu zorunluluk, Allah'ın ortaya koyduğu îman ilkelerinde
zaten içkin olup, ayrıca vahyen mufassal hale getirilmesine lüzum
görülmemiştir. Sahih îmana sahip akıl sahipleri için bu konuda bir
güçlük yoktur. Allah, Kitabına elbette bilmem kaç maddelik anayasa
iliştirip, devletin şeklinin ne olacağını, devlet başkanının vasıflarını
ve başkanlık süresini; yasama, yürütme ve yargı organlarının nasıl
çalışacaklarını, milletin temsilcisi olmanın şartlarını tâdâd edecek
değildi. Kur'an'da bu konudaki kurallar en üst düzeyde ve somut bir
tarzda ortaya konmuş, üstelik peygamber eliyle bir tatbikat yoluyla da
bu teyid edilmiştir.
Kur'an'da ortaya konan baş prensiplerden biri Allah'ın mutlak
hakimiyetidir. Bu hakimiyette de geçerli olan bölünme değil, tevhiddir.
Allah, Kur'an'ın hiçbir yerinde ontik hakimiyet, siyasi hakimiyet
şeklinde ayrımlarda bulunarak, insanlara kısmî rablık teklif etmemiştir.
Böyle bir cür'etin Kur'an'daki karşılığı sadece şirk olabilir.
Allah'ın, kendisine iman edenlerden isteği, hükümlerine tabi
olunmasıdır. Zira hüküm onundur. İnsanları da, kendisinin
indirdikleriyle hükmetmeye çağırmaktadır. Diğer taraftan Kur'ânî planda
İlâhî hakimiyete ilişkin terimlerden biri de mülk kelimesidir. Nitekim
el-Mâlik ve el-Melik, Allah'ın sıfatlarından olarak Kur'an'da
geçmektedir. Türkçe'de genelde dar anlamda yaygınlaşmış olmasına
karşılık, mülk kelimesinin kökü ve türevlerinin önemli bir kısmı,
hâkimiyet kavramıyla doğrudan bağlantılı anlamlar taşımaktadır.
Sözgelimi mülk kelimesi hükümranlığı karşılarken; melik, hükümdar;
memleket ise üzerinde hâkimiyetin sağlandığı yer anlamına gelmektedir.
Allah, göklerin ve yerin mülkünün kendisine ait olduğunu ifade
etmektedir. Buradaki aitliği "ontik" olana hasredip, yeryüzünde O'nun
mülkiyetini -meşruiyyet anlamında- başkalarına vermeye, hatta bizzat
Allah'ın buna rıza gösterdiğini söylemeye, Kur'an sınırları içerisinde
imkan yoktur.
İslam'da hakimiyet meselesinin inceleneceği alan Kur'an ve onun
Peygamberin hayatındaki pratik uzantılarıdır. Ancak, İslam ve siyaset
ilişkileri ele alınırken genelde yapılan şey, anılan bu alanın çok
uzağına düşmek olmaktadır. Gerçekten de İslam tarihinde, hâkimiyet
meselesini ilgilendiren temelli görüş ayrılıkları olagelmiş ve bunlar
Müslümanların toplumsal ve siyasî hayatlarında hayli etkili de
olmuşlardır. Ancak İlâhî orijinli bir din olarak İslâm'ın konumunu
belirlemede bunların ne ölçüde birer referans teşkil edecekleri hiç
düşünülmemektedir. Bir kere bunlar Kur'an ve Sünnete "rağmen" geçerlilik
taşıyabilecek dipnotlar olamazlar. Allah'ın dini bunlara bakılarak
öğrenilecek değildir. Sonra bunlara bakıldığında, çoğunun Kur'an
ekseninin dışına kayan çarpık anlayışları temsil ettikleri rahatlıkla
görülebilmektedir. Sözgelimi bugünkü radikal söylemin atası olarak
sunulmaya çalışılan Hâricîlik, zaten Allah'ın hükümlerine uyulan bir
vasatta Allah'ın hükümlerine uymaya çağıran bir garabeti tecessüm
ettirmiştir. Diğer yandan Sünnîlik, sahih bir islamî siyasetin pratik
imkanlarının değil, monarşilerin Islâmîleştirilmelerinin teorisyenliğini
üstlenmiştir. Öte yandan Şîî kanat ise neredeyse yeryüzünde eşi
bulunmayan garabette siyaset "akîdeleri"ni İslâm'a sokmaya kalkmıştır.
Referans olarak kullanılan ümmetin eşsiz tecrübeleri işte bunlardır ve
İslâm'ın değerlendirilmesi de bunlarla yapılmak istenmektedir. Sahih bir
İslâmî anlayışın bunların hiç birine ihtiyacı olmadığı gibi, bunlardan
berî olması da "Müslümanlığının bir gereğidir.
Bütün bu bilgilerden sonra söylenecek şey, hâkimiyetin Allah'tan
başkasına ait olamayacağıdır. Bugün hâkimiyetin halka ait olduğu
şeklindeki ifadeler modern bir mitolojiyi dillendirmektedirler. Zira
dünyanın hiçbir yerinde hiçbir zaman böyle bir şey olmamıştır.
Bahsedilen millet ya da halk gibi kullanımlar, birer metafizik
kavramdırlar. Gerçekte ne bireylerin tek tek iradelerinin, ne de
bunların iradelerinin toplamının kendi başına iktidar temellerini
belirleme gibi bir nitelikleri yoktur. Olan biten belli çıkarların, bu
çıkarların söz konusu olduğu sınıf ,grup ya da kurumların, adına halk
denilen kitleyi şekillendirmesinden ibarettir.
Sonra bu konunun Müslüman kamuoyunda ele alınış şekilleri tam bir idrak
bozukluğu ve zihinsel çarpıklık manzarası arzetmektedir. Halkın
hâkimiyeti, demokrasi adı altında siyâset "evciliği" oynatılmaktadır
insanlara... Bugün laik iktidarlar, sahip olup kullandıkları ya da
kullanacakları yaptırımlarla Müslümanların sadece fiillerine değil,
zihinlerine de hükmeder hale gelmişlerdir. Ümmetin fiilî mahkumiyeti
artık zihinlerde de teyid olunmaya başlanmıştır. İçerisinde bulunulan
çelişki, mağlub olunan akidenin İslâmî açıdan sözde yeniden
üretilmesiyle giderilmeye çalışılmakta, zillet rasyonelleştirilmektedir.
Bu konudaki idrak bozukluğunun bir tezahürü, hâkimiyetin halka ait
olduğu yolundaki ifadenin bir gerçekliği belirtmekten ziyade bir
ideoloji tesis ettiğinin, ideolojik mahiyet taşıdığının farkına
varılamamasıdır. Başka bir deyişle "egemenlik kayıtsız şartsız
milletindir" denirken bir tasvir yapılmamakta, olması gereken husus, bir
yaptırımı beraberinde getirir bir şekilde, bir norm halinde ortaya
konmaktadır. Onun için bu sorunu cüz'î irade kapsamında değerlendirip,
Allah'ın bir hükümde bulunmadığı, aksine serbestiyet tanıdığı bir konuma
indirgemek mümkün değildir. Halkın - ya da doğru tabiriyle gerçek bir
güç kaynağının - hâkimiyeti kabul edildiği zaman, bunun îman olunan
akidenin doğrularıyla çatışma ihtimali bulunmasının peşinen göze
alınması ve sahip olunan âmentüye rağmen, -zımnen de olsa- yeryüzünde
onun en yüksek konumda görülmesi kaçınılmazdır. Müslümanlık,
müntesiplerine birbirleriyle zıt, çifte meşrûiyyete cevaz verecek bir
yapı vaz'etmemiştir.
Diğer yandan cüz'î iradeye tanınmış olan haklar, bu iradeden neş'et
edecek fiilleri kendiliğinden meşru kılacak bir mahiyete sahip
değildirler. Allah'ın insanlara hükmetme gücü ya da izni vermesi,
onlara, istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz anlamında bir serbestiyet
tanımak değil, dünyevî ve uhrevî boyutlarıyla birlikte ele alındığında,
sadece Allah'ın indirdikleriyle ve bunlarla uyum içinde olmak koşuluyla
bir seçeneğin tanınmasıdır ki, bu seçeneğin tasvip edilmeyen bir şekilde
değiştirilmesi dînî yaptırım gerektirir. Nitekim katil olup olmama da
sonuçta insan iradesiyle alakalı bir iştir ama herhalde kimse çıkıp da,
bu onun verilmiş bir hakkı, isterse öldürür, diyemez. Dolayısıyla bir
ülkede insanların yüzde şu kadarı öyle irade etti diye bir Müslüman
fikren, vicdanen ve mümkün olduğunca amelen, ilâhî doğrultuya ters bir
kararı onaylayıp, sineye çekemez.
Konunun salt bir katılım meselesi olarak takdim edilmeye kalkılması da,
meseleye şaşı bakışın tezahürlerinden biridir. Bu mantığa göre
Müslümanların temel kötülükleri, sultanlara mutlak, sorgulanmaz bir
iktidar tahsis edip, halkın hakimiyet hakkının gasbına ses
çıkartmamaları, hatta bunu desteklemeleridir. Nitekim bu uğurda, bu
"kalitesiz" Müslümanları alenen, Batılılaşmaya çağıranlara
rastlanmaktadır. Demokrasi bu memlekete tam anlamıyla yerleştiğinde
bütün sorunlar çözülecek, sömürü yok olacak, baskılar ortadan kalkacak,
"barış" gelecektir. Tüm sorun, Müslümanların kalitesizliğindedir! Şu
saltanat meraklılığına bir son verilebilse, mesele kalmayacaktır! İş bu
noktaya geldikten sonra artık basiret söz konusu olamaz. Siyasetten bu
kadar bîhaber olma, kölelikle hakimiyetin birbirine karıştırıldığının
görülmesine engel olacak düzeylere gelmiştir.
Şimdi birilerinin kalkıp, Kur'an'da bir devlet şeklinden söz edilmiyor,
bu insanlara bırakılıyor diyerek İslâm'ın siyasî boyutların
sıfırlamasının, bırakın İslâmîliğini, bir ciddiyeti olabilir mi? Bu,
İslâm'ı, tüm derdi üç beş heykelciği kırıp, bir Tanrı metafiziği yapmaya
indirgeyen, karikatürist bir yaklaşımdan başka bir şey değildir.
Meseleye kendi küfrî zaviyelerinden bakan kişiler için bu anlayış
bozukluğu bir ölçüde anlaşılabilir bir durumdur; fakat bunu Müslüman bir
zihnin üretmesinin ciddi bir îman kaybını, Kur'an'da emredilen zihinsel
bütünlüğün çözülmesini temsil edeceği gayet açıktır.
Gören için, İslâm'ın siyâsî ilkeleri açık seçik ortadadır; Allah öyle
iddia edildiği gibi, bu alandaki egemenliğini ihmal ya da terk ederek,
birilerine tevdi etmiş değildir. Âlemlerin Rabbı, Müslümanların siyasî
hayatlarının da Rabbı'dır. Bu nasıl Müslümanlıktır ki, müdahale
edemediği fizîkî âlemde O'na boyun eğerken, kendi davranışlarında "halk"
adında bir kitlenin hüküm selahiyetine zihnen de teslim olmanın kuramsal
esaslarını tesbit etmeye girişmekte, üstelik, bir de buna Kur'an'ı şahid
gösterme cür'etinde bulunabilmektedir. Bu, açık bir şekilde, Allah'ın
koyduğu hududa bir tecavüz, bir tuğyandır. Allah âlemlerin de, fiillerin
de, zihinlerin de Rabbıdır, hâkimidir. Bu; bölünme, çözülme, ortak kabul
etmez bir hakimiyettir.
*Aynı kavram dergimizin 245-246. sayılarında yayımlanmıştır. Önemi ve
gündemi algılamada yardımcı olacağı düşüncesiyle yeniden
yayımlanmaktadır. |