Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 355 | Temmuz  2008

                   

 

 


HİKMET DENİZ / MERSİN

SORU 1: Son okuduğum kitap Yusuf El Kardavi'in "Tekfirde Aşırılık". Kitabın Şirk, İlah, Rab gibi kavramları izah tarzı güzel. Bazı bölümleri ise kafa karıştırıcı geldi bana. Örneğin: Bazı insanlar peygamberimize gelerek zekatı vermek istemediklerini, namazı iki rekat kılmak istediklerini bildiriyorlar. Peygamberimizin de izin verdiği ifade ediliyor. Aynı konuda bir başkası izin isteyince de "hayır" dediği söyleniyor. Yani bunları kişilere göre yapıyordu denmek isteniyor. Böyle bir şey olabiliyor mu? Bu rivayetleri de sahih hadisler diye takdim ediyor. Bu insan dünyaca tanınmış müçtehid olarak biliniyor. Böyle yapınca da her şey bir birine karışıyor, içinden çıkılmaz hale geliyor. Sizce bu anlayış doğru mudur?

CEVAP: Böyle bir anlayışı doğru bulmuyoruz. Ancak insanları bu anlayışa götüren literatüre yerleşmiş bir takım sebebler vardır. Bunlardan biri insanların Peygamber anlayışı; diğeri de Peygamberimizden nakledilen hadislere yaklaşım tarzıdır. Müslümanların çok hassas olduğu bu iki konuyu Kur'an'ın hakemliğinde yeniden ele alarak değerlendirmeleri gerekmektedir. Çünkü bu iki konu dînî anlayışımızın omurgasını oluşturmaktadır. Bu düzelmeden hiçbir şey düzelmeyecektir. Halkın ezici bir çoğunluğunu oluşturan kesimin zihnindeki Peygamber, "emrolunduğu gibi" olmaya çalışan değil; emirler veren bir peygamberdir. Her istediğini istediği gibi yapan ve bu yaptıklarını da Allah'ın kabul ettiği bir kimsedir. Kafanızı karıştıran konu bu anlayışın hadislere yansıması veya "hadisler" olarak tezahürüdür.
Hadislerin tedvininde gösterilen gayretin sadece "senet" kısmına hasredilip "metin" kısmının tenkide tabi tutulmayışının da bu anlayışlara zemin hazırlamada payı büyüktür. Benzeri konularda getirdiğimiz eleştirilerde insanların infialiyle sık karşılaşıyoruz. Çünkü metni tenkit etmek aynen peygamberi tenkit etmek olarak algılanıyor veya insanlar bu anlayışın arkasına sığınarak sizi açık düşürmek istiyorlar. Halbuki yapılan şey asla peygamberi tenkit etmek değildir. Hadis diye nakledilen şeyin Peygambere ait bir söz ve anlayış olup olmadığını ortaya koymaktır. Çünkü hadislerin rivayetinde yapılan şey mana ile nakletmektir. Bunun daha açık ifadesi şudur: Peygamberimizin sözlerini işiten bu sözlerden anladığını, kendi ifade biçimi ve kendi kelimeleriyle başkasına nakletmiş ve onu alan da ondan anladığını kendi ifade biçimiyle diğerine nakletmiştir. Bu rivayet silsilesi hep böyle devam etmiştir. Bu anlayış hadislerin mütevatir olanı için de ahadı için de hep böyle olmuştur. Kur'an metninin dışında aynı lafızlarla gelen tek haber "men kezebe" hadisidir. Gerisi hep manen nakledilmiştir. Mana ile nakilde öne çıkan şey, söylenenden çok dinleyenin ondan ne anladığıdır. Çünkü o da anladığını başkasına bu minval üzere aktarmıştır.
İşte işin püf noktası burasıdır. Kur'an'ın peygamberi Kur'an'a rağmen asla söz söylemez. Rabbinin çizdiği rotadan asla şaşmaz. O'nun helalini helal haramını da haram olarak tebliğ eder ve dine kendinden asla bir şey katmaz katamaz. Nas ile tespit edilmiş bir konuda indirim de yapamaz. Böyle bir durumda kendisine asla fırsat verilmeyeceği açıkça ifade edilmektedir: "Eğer o (Muhammed), Bize karşı, ona (Allah'tan gelen dine) bazı sözler katmış olsaydı, Biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şah damarını koparırdık." (69/44-46)
Bu ayeti okuyan bir Peygamberin Allah'ın dini adına kendinden bir şey katması veya eksiltmesi mümkün olur mu? Şimdi hadislerdeki anlayışlara bu açıdan bakıldığında görülecektir ki ne namazla, ne de zekatla ilgili birilerine indirim birilerine de bindirim yapması mümkün değildir. "Adamına göre muamele" yapmak ise Peygamber (as) için asla mümkün değildir. O Allah'ın din adına yapmasını istediği şeyi yapan, yaşayan ve tebliğ etmeye memur edilmiş olmanın bilincinde olan kimsedir. En küçük hatası bile Allah tarafından düzeltilerek hatasız bir örnek olarak sunulmuştur. Bahsi geçen hadislerde anlatıldığı gibi bir uygulama olsaydı; Hz. Ebu Bekir (ra) Halife seçildikten sonra kendisine gelerek: "Namazı kılacaklarını, orucu tutacaklarını fakat zekatı vermeyeceklerini" bildiren kavme: "Peygambere verdiğiniz zekat devesinin yularını dahi vermekten imtina ederseniz sizinle onu vermeye razı oluncaya kadar harb ederim" demezdi. "Peygamber adamına göre muamele etti; ben de edeyim, iktidarımı sağlamlaştırayım, sonra icabına bakarım" derdi. Bu olayın peygamber eliyle uygulanmış olması mümkün görünmemektedir.
İnsanların alim, müçtehid olmasına gelince, kim ne kadar müçtehid ve alim ise yapıp ettikleri ile ortadadır. Dileyen alır dileyen almaz. Kimsenin kimseye bu konularda mecburiyeti yoktur. Görüşlerinde isabet kaydetmesi ise eşyanın tabiatına, Kur'an'ın ilkelerine ve görüşünün meseleye intibakı ile anlaşılır. Bu müçtehitlerin hata yapmayacakları anlamına gelmiyor. Onlar da hata yapar, düşüncesinde yanılabilirler. Kimse bu konuda yanılmaz değildir. Bu hak sadece Allah'a aittir.

SORU 2: Bir insana: "Sen Kur'an'a göre şirk koşuyorsun" deyince, o müslümana neden sen harici misin deniliyor?

CEVAP: Haricilerin en belirgin özelliklerinden biri günah işleyeni kafir saymalarıdır. Kendilerden olmayan veya günah işleyen kimseleri de dinden çıkmakla itham etmek onların en belirgin özellikleridir. Hangi günahın insanı dinden çıkaracağı konusunda fazla seçmeci değiller. Mesela içtihadında hata eden bir kimseyi bile dinden çıkmış sayarlar. Bu nedenle Muaviye'ye karşı yapılan Sıffîn savaşında Hz. Ali'yi hakem olayını kabul ettiği için küfürle itham ederek saflarından ayrılmışlardı. Bu gurup ihlaslı olmalarına rağmen çok saf ve bilgileri sathi idi. Çok ibadet etmekten alın ve dizleri nasır tutmuştu. Bir başka özellikleri de lafızların zahirine sarılmış olmalarıdır. Hiçbir müminin bu zahiri neticelerden ayrılması söz konusu değildir. Mesela Hüküm Allah'ındır lafzından hareketle Hz.Ali'nin hakem olayını dillerine dolayarak her fırsatta ona bu sözle karşı çıkmışlardır. Kısaca harici gurubun durumu böyle özetlenebilir.
Ancak, bir durum tespiti açısından üzerinde bulunulan yol ve anlayış, taşıdığı düşünce, kabullendiği değer yargıları sebebiyle bir kimseye bu anlayış şirktir; bu düşünce insanı şirke, küfre v.s.götürür diyen bir müslümana ucuzundan "Haricilik" damgasının vurulması deyimin tam anlamıyla harici bir anlayış olur. Yani bu yaftayı takan kimse harici mantığıyla hareket etmiş olur. Müslümanlar olarak kimseye yafta takmak bizim işimiz değildir. Allah Müminleri kafirler ve günahkarlar üzerine muhasebeci göndermemiştir. Onların görevi insanlara doğruları göstermek, hakkı hatırlatarak öğüt vermektir. Tutar tutmaz; o onun bileceği ve hesabını vereceği bir iştir. Öğüt verirken yapılan işlerin taşınan düşüncenin de ne anlama geldiği elbette hatırlatılacaktır. Örneğin, böyle inanmak netice olarak şirktir, şöyle inanmak sonuç olarak küfürdür, böyle yapmak münafıklıktır ve müslüman olarak bunlardan uzak durmalıyız diye hatırlatmak, o insanı kafir, müşrik, münafık ilan etmek anlamına gelmez. Dikkat edilirse kurulan cümleler şartlı cümlelerdir. Böyle yaparsan sonucu budur, şöyle kabullenmenin sonucu insanı buraya getirir demektir. Hakkın bilinmesi batılın tanınması için buna ihtiyaç vardır. Aksi halde hak ve batıl birbirine karışır.
Kendini savunmak amacıyla: "Benim şirk koşmak gibi bir düşüncem yok ve bunu sadece Allah'a yakınlaşmak için yapıyorum" diyenlere Zümer suresi 3. ayetinde Allah şu cevabı veriyor: "İyi bil ki halis din ancak Allah'ındır. O'ndan başka bir takım dostlara tutunanlar da şöyle demektedirler: "Biz onlara sadece bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz. Şüphe yok ki, Allah, onların aralarında ihtilaf edip durdukları şeyle hükmünü verecektir. Herhalde yalancı ve nankör olan kimseyi Allah doğru yola çıkarmaz."(39/3)
Görüldüğü gibi iyi niyet kötü ameli iyi yapmadığı gibi, kasdı şirk koşmak olmadığını söylemek de yapılanı şirk, sahibini de müşrik olmaktan beri kılmıyor. Allah uluhiyetine yapılan müdahaleyi asla mazur görmüyor ve bağışlamıyor. Şirk, tabiatı gereği Allah'a inanmakla birlikte başka bir varlığa da uluhiyet vermekle olur. Bu konunun insanlar nezdinde yeterince anlaşılmadığını düşünüyoruz. Müşrik deyince onların gözünde çok farklı biri olması gerekiyor ki bu sıfatı verebilsinler. Normal surette olan biri Allah'a inandığını söylediği sürece ne yaparsa yapsın onların gözünde mümindir. Ama Allah'ın kendisine yaklaşmak için veliler edinenleri kendisine şirk koşmakla nitelendirdiğini az önceki ayette zikretmiştik. Bunu yapanın niyeti veya şirk olduğunu bilip bilmemesi sonucu değiştirmemektedir.
Fakat bu insanların size karşı bu yargıda bulunmasının esas amacı sizi susturmaktır. Bunu bir paravan olarak kullanıyorlar. Toplum tam anlamıyla dünyevileşmiş, seküler bir mantıkla işine gücüne bakarken, birilerinin kafa karıştırması hoşlarına gitmiyor. Onlara öyle bir yafta takıyorlar ki, su ve sabunla çıkması mümkün olmasın ve bir daha insanlar içerisinde konuşma cesareti gösteremeyesinler. Esas amaç muhatabın beline vurmaktır. Ama müslüman için üzülecek bir durum yoktur. Çünkü tam işte burada müslümanın hatırlaması gereken Rabbinden bir tesellisi vardır: "Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz; sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvâ gösterirseniz, muhakkak ki bu, (yapılacak) işlerin en değerlisidir." (3/186)
Bu müjdeye muhatap olmak için ödenecek bir bedel olacaktır. Müslüman hiçbir zaman kınayanların kınamasına, söz atanların sataşmasına bakmadan Allah'ı razı etme yolunda gayret, azim ve samimiyetle devam etmelidir. Bizim ne yaptığımızı balık değil Hâlik bilecektir.
Bununla birlikte Müslüman için İslam'ın tebliğ yöntemini de iyi bilmek gerekmektedir. Kime, neyi, nasıl, nerede, ne zaman, işe nereden başlayarak anlatacağını bilmek de çok önemlidir. Söylediğiniz doğru olsa bile doğru zamanda, doğru bir yöntemle sunamazsanız sonuç hüsran olabilir. Unutmayalım ki, "usul" de asıl kadar önemlidir: O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever." (3/159) "(Resûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir." (16/125)
Allah kimin ne yaptığını bildiğine göre, bu yolda mağlubiyet bile büyük bir zaferdir. Bu yolda Peygamberler bile yenilmiştir bizim için söylenenler çok daha hafif kalmaktadır: "Onlardan önce Nuh'un kavmi de yalanladı, hem de kulumuzun yalancı olduğunda ısrar ederek: O, delirdi, dediler. Ve (Nuh, davetten vazgeçmeye) zorlandı. Bunun üzerine, Rabbine: Ben yenik düştüm, bana yardım et! diyerek yalvardı."(54/9-10) Durum bu. Bizler de Allah'ın yardımıyla yolumuza devam etmeyi dileriz. İşlerin sonu mutlaka Allah'a varacaktır.

SORU 3 : Ehli sünnet alimlerine göre: "Ehli Kıble tekfir edilmez. Kim tevhidi dil ile söylerse Müslüman'dır" deniliyor. Gerekçe olarak ta: "Türkiye ölçeği farklı. İnsanlar ne dediklerinin manasını bilmiyorlar. Bunu bilseler belki de kabul etmeyecekler." Şimdi bu çelişki olmuyor mu?

CEVAP : Konunun doğru anlaşılması için öncelikle "Ehil" kelimesinin ne anlam ifade ettiğinin bilinmesi gerekir. Müslümanların dilinde hep dolaşıyor:"Ehli Kitap, Ehli Kıble, Ehli Beyt, Ehli Sünnet, Ehli İlim v.s.
Ehl kelimesi bir şeye, bir din veya mezhebe, bir şahsa, bir memlekete veya bir ülkeye mensubiyeti/aidiyeti bildirmek için kullanılmaktadır. Ayrıca "üçüncü bab'da " kullanıldığında ise bir yere alışan her canlı için "evcilleşti" anlamında "ehlî" ifadesi kullanılır. Mensubiyet anlamında Peygamberimizin ev halkı için Ahzab/33'ta "Ey ehli beyt" olarak kullanıldığı gibi, Hud/46'da aynı dine inanca sahip olma/olmama anlamında: "Ya Nuh! O senin ehlinden değildi." Yine Lut ailesi için Hud/40'da da aynı vurgu yapılmıştır.
Bir şey "Ehl " kelimesiyle ifade edildiği zaman en açık ifadesiyle mensubiyet ifade etmektedir. Yani bir üst kimlik ifadesidir. Bir kimse kendisini kime ait olarak görüyor, kime mensup olarak kabul ediyorsa ona aidiyetini ifade etmektedir. Bu demek değildir ki, mensup olduğu dini, düşünceyi, mezhebi, aileyi, ülkeyi v.s. eksiksiz kusursuz temsil edebilen bir ferdidir. Görünüşte o topluma ait olarak bilinir fakat, iç dünyası ile o toplumla hiçbir alakası olmaya da bilir. Bunu en açık şekliyle Kur''anın Ehli kitap konusundaki tanımlamalarında görmekteyiz.
Kendilerini kitaba nispet edenleri Allah-u Teala kitap ehli olarak niteliyor. Fakat yaptıklarının kitapla alakasının olmadığını da ifade ediyor: "Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet etsen, onu sana eksiksiz iade eder. Fakat öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen, tepesine dikilip durmadıkça onu sana iade etmez. Bu da onların, "Ümmîlere karşı yaptıklarımızdan bize vebal yoktur" demelerinden dolayıdır. Ve onlar, bile bile Allah'a karşı yalan söylerler."(3/75)
"Ey ehl-i kitap! (Gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah'ın âyetlerini inkâr edersiniz?"(3/70) buyuruluyor. İfadelere dikkat edilirse görülecektir ki, kitap ehli dediği halde bu insanlar için "Allah'ın ayetlerini niçin bile bile inkar ediyorsunuz?" buyuruyor.
Buradan hareketle şunu anlatmaya çalışıyoruz: Ehli kıble, Ehli İslam, Ehli sünnet içerisinde de ehli kitapta olduğu gibi mensup olduğu yerle alakası olmayan bir dünya insanın olduğunu görüp duruyoruz. Bunlara ne diyeceksiniz? Bir toplumu değerlendirirken ait olduğu ülkeye, kabullendiği dine, takip ettiği mezhebe nispet ederek değerlendirirken; onların içinden A veya B şahsını ele aldığımız zaman daha özele doğru gelerek onu bizzat yapıp ettikleriyle ele alıp, değerlendirmeye tabi tutmamız gerekmez mi? Kitap ehli içinde kafirlerin, zalimlerin, fasıkların, münafıkların olduğu gibi; Ehli Sünnet, Ehli İslam içerisinde de bu sıfatları taşıyan insanlar olacaktır. İşte burada bizzat o insanı kendi yaptıklarıyla ele alarak değerlendirmek kaçınılmaz olacaktır.
Kur'an'ın Kitap ehli için söylediği her şey bugün kendisini Kur'an'a, İslam'a nispet eden toplum için de geçerlidir. Çünkü bizler de bugün ehli kitabız. Bunu hem mensubiyet anlamında hem de bizden önceki kitap ehli olanların yaptıklarından dolayı ilahi ikaz ve hükümlere muhatap görülmesi açısından söylüyoruz.
Onlar Allah'ın dinine ne yapmışlarsa, bizlerin de onlardan hiç geri kalmadığımızın ispatı, toplum olarak yaşadığımız hayat ve Allah'ın dinini ifsad etmede gelinen noktadır. Kitap ehlinin yapıp ettikleri şöyle sıralanıyor: Hakka batılı karıştırmak, bilerek gerçeği gizlemek.(3/71), Günün başında inanıp sonunda inkar ederek inananları ifsat etmek.(3/72 ) , Hakkı kıskanmak (2/109), Emanete ihanet etmek(3/75), Allah'ın ayetlerini az bir değere satmak(3/199), Allah'ın Kitabını hayata uygulamayı bırakmak(5/68), Allah'ın yolundan sapanların peşine takılıp gitmek(5/77), Kitabı bozmak için ağızlarını kitaba yaklaştırmak, gerçeği eğip bükmek(3/78), Allah'ı bırakıp Rahiplerini ve bilginlerini Rabler edinmek (9/31) gibi.
Bu ümmetin Allah'ın dinine yaptıkları bu sayılanlardan farklı mı gözüküyor? Konuya insafla baktığımızda fotoğraf karelerinin bire bir uyduğunu göreceksiniz. Şimdi siz bu toplumda tevhidi dil ile söyleyenlerden kaçına malınızı, canınızı emanet edebilirsiniz? En kısa ifadesiyle: "Müslüman elinden ve dilinde insanların emin olduğu kimsedir" diye tanımlanıyor. Şimdi kimliğindeki kayıtlardan hareketle veya dilindeki kelime-i tevhidden hareketle kaçta kaçının elinden ve dilinden emin olabileceğimizi sesli veya sessiz biraz düşününce bu anlayışın tutarsızlığını göreceksiniz.
Ancak hukuken İslam zahire göre hükmeder. Kimsenin kalbini yarmaya kimse memur edilmemiştir. Toplumsal düzenin sağlanması açısından durum böyledir. Allah'ın elçisi cemaatinin arasındaki münafıkları seçip çıkarmıyordu. Onların beyanlarını esas alıyordu. Fakat Allah onların gerçek yüzlerini ortaya koyup hükmünü bildirerek onların yüreklerine su serpiyordu: "Onlardan razı olasınız diye size yemin edecekler. Fakat siz onlardan razı olsanız bile Allah fâsıklar topluluğundan asla razı olmaz."(9/96) "Münafıklar sana geldikleri vakit: "Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah'ın elçisisin" derler. Senin mutlaka kendisinin elçisi olduğunu Allah bilir ve Allah münafıkların yalancı olduklarına şahitlik eder."(63/1) "Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer ne de kötüdür!"(66/9)
Bu ayetlerden sonra Peygamberimiz münafıkların yakasından tutup toplumda teşhir etmemiş, tecrit de etmemiş. Fakat onlarla cihada/mücadeleye devam etmiştir. Ölünce üzerlerine namaz kılmamış ve mezarı başında durmamıştır. (9/84) Bizim de bugün yapacağımız bundan başkası değildir. Birebir muhatap olup bildiklerimiz konusunda şahsi tavrımızı koymada bir sıkıntı yoktur. Tüm yapacağımız da bundan ibarettir. Biz onların muhasebesini tutacak değiliz. Bu işi yapanların olduğuna inanıyoruz. Yeter ki biz bize düşeni yapalım. Allah kendine düşeni yapmaktadır: "İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz, bütün kitaplara inanırsınız; onlar ise, sizinle karşılaştıklarında "İnandık" derler; kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: Kininizden (kahrolup) ölün! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir." "Size bir iyilik dokunsa, bu onları tasalandırır; başınıza bir musibet gelse, buna da sevinirler. Eğer sabreder ve korunursanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır."(3/119-120)
Türkiye ölçeğinin farklılığı meselesine gelince işin bütün vahameti de burada ya. Ne dediğini bilmeyenden ne oluyor ki, müslüman olsun? Olunca da işte böyle oluyor!: "Altı kaval üstü şaval." Ortaya böyle bir şey çıkıyor ki hilkat garibesi gibi. Ne dediğini bilmeyen. Kimden yana olduğunun farkında olmayan. Yapıp ettiği ile kimlerin ekmeğine yağ sürdüğünün bilincinde bulunmayan bir yığın insan. Rüzgara göre salınan, güne bakan gibi yön değiştiren bir güruh. Hepsi bundan ibaret. Bilinçsiz ve şuursuz kalabalıklar daima güdülmeye mahkumdur. Keyfiyetsiz kemiyetlerin kaderi budur. Allah: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (39/9) derken bilmenin başlı başına bir üstünlük olduğunu/güç olduğunu bize hatırlatıyor. Namaza duracağımız zaman insan olarak ne dediğimizi bilecek bir ruh halinde olmamızı istiyor ve: "Sarhoşken ne dediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın"(4/43) buyuruyor. Buna rağmen bizim insanımız bir ömür dinini kitabını bilmeden yaşayıp gidiyor. Hiç düşündünüz mü, bir şey bilinmeden nasıl yaşanır? Bu ayıbımız yetmiyormuş gibi bir de bunu savunuyoruz. Yetmiyor meşrulaştırmaya çalışıyoruz. Bu halimizle bizi kim kurtarabilir?
"Herkes için önünden ve arkasından takip eden melekler vardır, onu Allah'ın emriyle gözetirler. Muhakkak Allah bir topluluğa verdiğini! Onlar nefislerindekini değiştirmedikçe değiştirmez! Bir topluluğa da Allah bir kötülük irade buyurdu mu artık onun geri çevrilmesine çare bulunmaz. Onlar için O'ndan başka bir veli de yoktur" (13/11)
Yukarıdaki ayetlerde belirtildiği gibi kurtulmak bizim gayretimize bağlıdır. İlk yapılması gereken şey, anladığımız dil ile yazılmış bir Kur'an meali alarak baştan sona anlamak için tertil ile (ağır ağır, anlayarak) okumaktır. Okuduklarımızı hayatla, hayatımızla karşılaştırarak muhakeme ve mukayese yapmak. Öğrendiğimiz doğruları ahlak edinmeye çalışmak. Elimizi, dilimizi, gözümüzü ve kulağımızı Kur'an ile terbiye etmek. Öğrendiğimiz doğruları başkalarıyla paylaşmak için konuşup görüşmeye devam etmek ve bu hal ile hayatı anlamlı kılmaya çalışmalıyız. Belki o zaman Allah'ın merhametine layık oluruz da bize acır, bizi bağışlar, üzerimizdeki hükmünü değiştirir ve halimizi düzeltir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...