|

HİKMET DENİZ / MERSİN
SORU 1: Son okuduğum
kitap Yusuf El Kardavi'in "Tekfirde Aşırılık". Kitabın Şirk, İlah, Rab
gibi kavramları izah tarzı güzel. Bazı bölümleri ise kafa karıştırıcı
geldi bana. Örneğin: Bazı insanlar peygamberimize gelerek zekatı vermek
istemediklerini, namazı iki rekat kılmak istediklerini bildiriyorlar.
Peygamberimizin de izin verdiği ifade ediliyor. Aynı konuda bir başkası
izin isteyince de "hayır" dediği söyleniyor. Yani bunları kişilere göre
yapıyordu denmek isteniyor. Böyle bir şey olabiliyor mu? Bu rivayetleri
de sahih hadisler diye takdim ediyor. Bu insan dünyaca tanınmış müçtehid
olarak biliniyor. Böyle yapınca da her şey bir birine karışıyor, içinden
çıkılmaz hale geliyor. Sizce bu anlayış doğru mudur?
CEVAP:
Böyle bir anlayışı doğru bulmuyoruz. Ancak insanları bu anlayışa götüren
literatüre yerleşmiş bir takım sebebler vardır. Bunlardan biri
insanların Peygamber anlayışı; diğeri de Peygamberimizden nakledilen
hadislere yaklaşım tarzıdır. Müslümanların çok hassas olduğu bu iki
konuyu Kur'an'ın hakemliğinde yeniden ele alarak değerlendirmeleri
gerekmektedir. Çünkü bu iki konu dînî anlayışımızın omurgasını
oluşturmaktadır. Bu düzelmeden hiçbir şey düzelmeyecektir. Halkın ezici
bir çoğunluğunu oluşturan kesimin zihnindeki Peygamber, "emrolunduğu
gibi" olmaya çalışan değil; emirler veren bir peygamberdir. Her
istediğini istediği gibi yapan ve bu yaptıklarını da Allah'ın kabul
ettiği bir kimsedir. Kafanızı karıştıran konu bu anlayışın hadislere
yansıması veya "hadisler" olarak tezahürüdür.
Hadislerin tedvininde gösterilen gayretin sadece "senet" kısmına
hasredilip "metin" kısmının tenkide tabi tutulmayışının da bu
anlayışlara zemin hazırlamada payı büyüktür. Benzeri konularda
getirdiğimiz eleştirilerde insanların infialiyle sık karşılaşıyoruz.
Çünkü metni tenkit etmek aynen peygamberi tenkit etmek olarak
algılanıyor veya insanlar bu anlayışın arkasına sığınarak sizi açık
düşürmek istiyorlar. Halbuki yapılan şey asla peygamberi tenkit etmek
değildir. Hadis diye nakledilen şeyin Peygambere ait bir söz ve anlayış
olup olmadığını ortaya koymaktır. Çünkü hadislerin rivayetinde yapılan
şey mana ile nakletmektir. Bunun daha açık ifadesi şudur:
Peygamberimizin sözlerini işiten bu sözlerden anladığını, kendi ifade
biçimi ve kendi kelimeleriyle başkasına nakletmiş ve onu alan da ondan
anladığını kendi ifade biçimiyle diğerine nakletmiştir. Bu rivayet
silsilesi hep böyle devam etmiştir. Bu anlayış hadislerin mütevatir
olanı için de ahadı için de hep böyle olmuştur. Kur'an metninin dışında
aynı lafızlarla gelen tek haber "men kezebe" hadisidir. Gerisi hep manen
nakledilmiştir. Mana ile nakilde öne çıkan şey, söylenenden çok
dinleyenin ondan ne anladığıdır. Çünkü o da anladığını başkasına bu
minval üzere aktarmıştır.
İşte işin püf noktası burasıdır. Kur'an'ın peygamberi Kur'an'a rağmen
asla söz söylemez. Rabbinin çizdiği rotadan asla şaşmaz. O'nun helalini
helal haramını da haram olarak tebliğ eder ve dine kendinden asla bir
şey katmaz katamaz. Nas ile tespit edilmiş bir konuda indirim de
yapamaz. Böyle bir durumda kendisine asla fırsat verilmeyeceği açıkça
ifade edilmektedir: "Eğer o (Muhammed), Bize karşı, ona (Allah'tan gelen
dine) bazı sözler katmış olsaydı, Biz onu kuvvetle yakalardık, sonra
onun şah damarını koparırdık." (69/44-46)
Bu ayeti okuyan bir Peygamberin Allah'ın dini adına kendinden bir şey
katması veya eksiltmesi mümkün olur mu? Şimdi hadislerdeki anlayışlara
bu açıdan bakıldığında görülecektir ki ne namazla, ne de zekatla ilgili
birilerine indirim birilerine de bindirim yapması mümkün değildir.
"Adamına göre muamele" yapmak ise Peygamber (as) için asla mümkün
değildir. O Allah'ın din adına yapmasını istediği şeyi yapan, yaşayan ve
tebliğ etmeye memur edilmiş olmanın bilincinde olan kimsedir. En küçük
hatası bile Allah tarafından düzeltilerek hatasız bir örnek olarak
sunulmuştur. Bahsi geçen hadislerde anlatıldığı gibi bir uygulama
olsaydı; Hz. Ebu Bekir (ra) Halife seçildikten sonra kendisine gelerek:
"Namazı kılacaklarını, orucu tutacaklarını fakat zekatı
vermeyeceklerini" bildiren kavme: "Peygambere verdiğiniz zekat devesinin
yularını dahi vermekten imtina ederseniz sizinle onu vermeye razı
oluncaya kadar harb ederim" demezdi. "Peygamber adamına göre muamele
etti; ben de edeyim, iktidarımı sağlamlaştırayım, sonra icabına bakarım"
derdi. Bu olayın peygamber eliyle uygulanmış olması mümkün
görünmemektedir.
İnsanların alim, müçtehid olmasına gelince, kim ne kadar müçtehid ve
alim ise yapıp ettikleri ile ortadadır. Dileyen alır dileyen almaz.
Kimsenin kimseye bu konularda mecburiyeti yoktur. Görüşlerinde isabet
kaydetmesi ise eşyanın tabiatına, Kur'an'ın ilkelerine ve görüşünün
meseleye intibakı ile anlaşılır. Bu müçtehitlerin hata yapmayacakları
anlamına gelmiyor. Onlar da hata yapar, düşüncesinde yanılabilirler.
Kimse bu konuda yanılmaz değildir. Bu hak sadece Allah'a aittir.
SORU 2: Bir insana:
"Sen Kur'an'a göre şirk koşuyorsun" deyince, o müslümana neden sen
harici misin deniliyor?
CEVAP: Haricilerin
en belirgin özelliklerinden biri günah işleyeni kafir saymalarıdır.
Kendilerden olmayan veya günah işleyen kimseleri de dinden çıkmakla
itham etmek onların en belirgin özellikleridir. Hangi günahın insanı
dinden çıkaracağı konusunda fazla seçmeci değiller. Mesela içtihadında
hata eden bir kimseyi bile dinden çıkmış sayarlar. Bu nedenle Muaviye'ye
karşı yapılan Sıffîn savaşında Hz. Ali'yi hakem olayını kabul ettiği
için küfürle itham ederek saflarından ayrılmışlardı. Bu gurup ihlaslı
olmalarına rağmen çok saf ve bilgileri sathi idi. Çok ibadet etmekten
alın ve dizleri nasır tutmuştu. Bir başka özellikleri de lafızların
zahirine sarılmış olmalarıdır. Hiçbir müminin bu zahiri neticelerden
ayrılması söz konusu değildir. Mesela Hüküm Allah'ındır lafzından
hareketle Hz.Ali'nin hakem olayını dillerine dolayarak her fırsatta ona
bu sözle karşı çıkmışlardır. Kısaca harici gurubun durumu böyle
özetlenebilir.
Ancak, bir durum tespiti açısından üzerinde bulunulan yol ve anlayış,
taşıdığı düşünce, kabullendiği değer yargıları sebebiyle bir kimseye bu
anlayış şirktir; bu düşünce insanı şirke, küfre v.s.götürür diyen bir
müslümana ucuzundan "Haricilik" damgasının vurulması deyimin tam
anlamıyla harici bir anlayış olur. Yani bu yaftayı takan kimse harici
mantığıyla hareket etmiş olur. Müslümanlar olarak kimseye yafta takmak
bizim işimiz değildir. Allah Müminleri kafirler ve günahkarlar üzerine
muhasebeci göndermemiştir. Onların görevi insanlara doğruları göstermek,
hakkı hatırlatarak öğüt vermektir. Tutar tutmaz; o onun bileceği ve
hesabını vereceği bir iştir. Öğüt verirken yapılan işlerin taşınan
düşüncenin de ne anlama geldiği elbette hatırlatılacaktır. Örneğin,
böyle inanmak netice olarak şirktir, şöyle inanmak sonuç olarak
küfürdür, böyle yapmak münafıklıktır ve müslüman olarak bunlardan uzak
durmalıyız diye hatırlatmak, o insanı kafir, müşrik, münafık ilan etmek
anlamına gelmez. Dikkat edilirse kurulan cümleler şartlı cümlelerdir.
Böyle yaparsan sonucu budur, şöyle kabullenmenin sonucu insanı buraya
getirir demektir. Hakkın bilinmesi batılın tanınması için buna ihtiyaç
vardır. Aksi halde hak ve batıl birbirine karışır.
Kendini savunmak amacıyla: "Benim şirk koşmak gibi bir düşüncem yok ve
bunu sadece Allah'a yakınlaşmak için yapıyorum" diyenlere Zümer suresi
3. ayetinde Allah şu cevabı veriyor: "İyi bil ki halis din ancak
Allah'ındır. O'ndan başka bir takım dostlara tutunanlar da şöyle
demektedirler: "Biz onlara sadece bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar
diye ibadet ediyoruz. Şüphe yok ki, Allah, onların aralarında ihtilaf
edip durdukları şeyle hükmünü verecektir. Herhalde yalancı ve nankör
olan kimseyi Allah doğru yola çıkarmaz."(39/3)
Görüldüğü gibi iyi niyet kötü ameli iyi yapmadığı gibi, kasdı şirk
koşmak olmadığını söylemek de yapılanı şirk, sahibini de müşrik olmaktan
beri kılmıyor. Allah uluhiyetine yapılan müdahaleyi asla mazur görmüyor
ve bağışlamıyor. Şirk, tabiatı gereği Allah'a inanmakla birlikte başka
bir varlığa da uluhiyet vermekle olur. Bu konunun insanlar nezdinde
yeterince anlaşılmadığını düşünüyoruz. Müşrik deyince onların gözünde
çok farklı biri olması gerekiyor ki bu sıfatı verebilsinler. Normal
surette olan biri Allah'a inandığını söylediği sürece ne yaparsa yapsın
onların gözünde mümindir. Ama Allah'ın kendisine yaklaşmak için veliler
edinenleri kendisine şirk koşmakla nitelendirdiğini az önceki ayette
zikretmiştik. Bunu yapanın niyeti veya şirk olduğunu bilip bilmemesi
sonucu değiştirmemektedir.
Fakat bu insanların size karşı bu yargıda bulunmasının esas amacı sizi
susturmaktır. Bunu bir paravan olarak kullanıyorlar. Toplum tam
anlamıyla dünyevileşmiş, seküler bir mantıkla işine gücüne bakarken,
birilerinin kafa karıştırması hoşlarına gitmiyor. Onlara öyle bir yafta
takıyorlar ki, su ve sabunla çıkması mümkün olmasın ve bir daha insanlar
içerisinde konuşma cesareti gösteremeyesinler. Esas amaç muhatabın
beline vurmaktır. Ama müslüman için üzülecek bir durum yoktur. Çünkü tam
işte burada müslümanın hatırlaması gereken Rabbinden bir tesellisi
vardır: "Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana
çekileceksiniz; sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve
müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvâ
gösterirseniz, muhakkak ki bu, (yapılacak) işlerin en değerlisidir."
(3/186)
Bu müjdeye muhatap olmak için ödenecek bir bedel olacaktır. Müslüman
hiçbir zaman kınayanların kınamasına, söz atanların sataşmasına bakmadan
Allah'ı razı etme yolunda gayret, azim ve samimiyetle devam etmelidir.
Bizim ne yaptığımızı balık değil Hâlik bilecektir.
Bununla birlikte Müslüman için İslam'ın tebliğ yöntemini de iyi bilmek
gerekmektedir. Kime, neyi, nasıl, nerede, ne zaman, işe nereden
başlayarak anlatacağını bilmek de çok önemlidir. Söylediğiniz doğru olsa
bile doğru zamanda, doğru bir yöntemle sunamazsanız sonuç hüsran
olabilir. Unutmayalım ki, "usul" de asıl kadar önemlidir: O vakit
Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı
yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde
onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış.
Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah,
kendisine dayanıp güvenenleri sever." (3/159) "(Resûlüm!) Sen, Rabbinin
yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele
et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete
erenleri de çok iyi bilir." (16/125)
Allah kimin ne yaptığını bildiğine göre, bu yolda mağlubiyet bile büyük
bir zaferdir. Bu yolda Peygamberler bile yenilmiştir bizim için
söylenenler çok daha hafif kalmaktadır: "Onlardan önce Nuh'un kavmi de
yalanladı, hem de kulumuzun yalancı olduğunda ısrar ederek: O, delirdi,
dediler. Ve (Nuh, davetten vazgeçmeye) zorlandı. Bunun üzerine, Rabbine:
Ben yenik düştüm, bana yardım et! diyerek yalvardı."(54/9-10) Durum bu.
Bizler de Allah'ın yardımıyla yolumuza devam etmeyi dileriz. İşlerin
sonu mutlaka Allah'a varacaktır.
SORU 3 : Ehli sünnet
alimlerine göre: "Ehli Kıble tekfir edilmez. Kim tevhidi dil ile
söylerse Müslüman'dır" deniliyor. Gerekçe olarak ta: "Türkiye ölçeği
farklı. İnsanlar ne dediklerinin manasını bilmiyorlar. Bunu bilseler
belki de kabul etmeyecekler." Şimdi bu çelişki olmuyor mu?
CEVAP : Konunun
doğru anlaşılması için öncelikle "Ehil" kelimesinin ne anlam ifade
ettiğinin bilinmesi gerekir. Müslümanların dilinde hep dolaşıyor:"Ehli
Kitap, Ehli Kıble, Ehli Beyt, Ehli Sünnet, Ehli İlim v.s.
Ehl kelimesi bir şeye, bir din veya mezhebe, bir şahsa, bir memlekete
veya bir ülkeye mensubiyeti/aidiyeti bildirmek için kullanılmaktadır.
Ayrıca "üçüncü bab'da " kullanıldığında ise bir yere alışan her canlı
için "evcilleşti" anlamında "ehlî" ifadesi kullanılır. Mensubiyet
anlamında Peygamberimizin ev halkı için Ahzab/33'ta "Ey ehli beyt"
olarak kullanıldığı gibi, Hud/46'da aynı dine inanca sahip olma/olmama
anlamında: "Ya Nuh! O senin ehlinden değildi." Yine Lut ailesi için
Hud/40'da da aynı vurgu yapılmıştır.
Bir şey "Ehl " kelimesiyle ifade edildiği zaman en açık ifadesiyle
mensubiyet ifade etmektedir. Yani bir üst kimlik ifadesidir. Bir kimse
kendisini kime ait olarak görüyor, kime mensup olarak kabul ediyorsa ona
aidiyetini ifade etmektedir. Bu demek değildir ki, mensup olduğu dini,
düşünceyi, mezhebi, aileyi, ülkeyi v.s. eksiksiz kusursuz temsil
edebilen bir ferdidir. Görünüşte o topluma ait olarak bilinir fakat, iç
dünyası ile o toplumla hiçbir alakası olmaya da bilir. Bunu en açık
şekliyle Kur''anın Ehli kitap konusundaki tanımlamalarında görmekteyiz.
Kendilerini kitaba nispet edenleri Allah-u Teala kitap ehli olarak
niteliyor. Fakat yaptıklarının kitapla alakasının olmadığını da ifade
ediyor: "Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet etsen,
onu sana eksiksiz iade eder. Fakat öylesi de vardır ki, ona bir dinar
emanet etsen, tepesine dikilip durmadıkça onu sana iade etmez. Bu da
onların, "Ümmîlere karşı yaptıklarımızdan bize vebal yoktur"
demelerinden dolayıdır. Ve onlar, bile bile Allah'a karşı yalan
söylerler."(3/75)
"Ey ehl-i kitap! (Gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin Allah'ın
âyetlerini inkâr edersiniz?"(3/70) buyuruluyor. İfadelere dikkat
edilirse görülecektir ki, kitap ehli dediği halde bu insanlar için
"Allah'ın ayetlerini niçin bile bile inkar ediyorsunuz?" buyuruyor.
Buradan hareketle şunu anlatmaya çalışıyoruz: Ehli kıble, Ehli İslam,
Ehli sünnet içerisinde de ehli kitapta olduğu gibi mensup olduğu yerle
alakası olmayan bir dünya insanın olduğunu görüp duruyoruz. Bunlara ne
diyeceksiniz? Bir toplumu değerlendirirken ait olduğu ülkeye,
kabullendiği dine, takip ettiği mezhebe nispet ederek değerlendirirken;
onların içinden A veya B şahsını ele aldığımız zaman daha özele doğru
gelerek onu bizzat yapıp ettikleriyle ele alıp, değerlendirmeye tabi
tutmamız gerekmez mi? Kitap ehli içinde kafirlerin, zalimlerin,
fasıkların, münafıkların olduğu gibi; Ehli Sünnet, Ehli İslam içerisinde
de bu sıfatları taşıyan insanlar olacaktır. İşte burada bizzat o insanı
kendi yaptıklarıyla ele alarak değerlendirmek kaçınılmaz olacaktır.
Kur'an'ın Kitap ehli için söylediği her şey bugün kendisini Kur'an'a,
İslam'a nispet eden toplum için de geçerlidir. Çünkü bizler de bugün
ehli kitabız. Bunu hem mensubiyet anlamında hem de bizden önceki kitap
ehli olanların yaptıklarından dolayı ilahi ikaz ve hükümlere muhatap
görülmesi açısından söylüyoruz.
Onlar Allah'ın dinine ne yapmışlarsa, bizlerin de onlardan hiç geri
kalmadığımızın ispatı, toplum olarak yaşadığımız hayat ve Allah'ın
dinini ifsad etmede gelinen noktadır. Kitap ehlinin yapıp ettikleri
şöyle sıralanıyor: Hakka batılı karıştırmak, bilerek gerçeği
gizlemek.(3/71), Günün başında inanıp sonunda inkar ederek inananları
ifsat etmek.(3/72 ) , Hakkı kıskanmak (2/109), Emanete ihanet
etmek(3/75), Allah'ın ayetlerini az bir değere satmak(3/199), Allah'ın
Kitabını hayata uygulamayı bırakmak(5/68), Allah'ın yolundan sapanların
peşine takılıp gitmek(5/77), Kitabı bozmak için ağızlarını kitaba
yaklaştırmak, gerçeği eğip bükmek(3/78), Allah'ı bırakıp Rahiplerini ve
bilginlerini Rabler edinmek (9/31) gibi.
Bu ümmetin Allah'ın dinine yaptıkları bu sayılanlardan farklı mı
gözüküyor? Konuya insafla baktığımızda fotoğraf karelerinin bire bir
uyduğunu göreceksiniz. Şimdi siz bu toplumda tevhidi dil ile
söyleyenlerden kaçına malınızı, canınızı emanet edebilirsiniz? En kısa
ifadesiyle: "Müslüman elinden ve dilinde insanların emin olduğu
kimsedir" diye tanımlanıyor. Şimdi kimliğindeki kayıtlardan hareketle
veya dilindeki kelime-i tevhidden hareketle kaçta kaçının elinden ve
dilinden emin olabileceğimizi sesli veya sessiz biraz düşününce bu
anlayışın tutarsızlığını göreceksiniz.
Ancak hukuken İslam zahire göre hükmeder. Kimsenin kalbini yarmaya kimse
memur edilmemiştir. Toplumsal düzenin sağlanması açısından durum
böyledir. Allah'ın elçisi cemaatinin arasındaki münafıkları seçip
çıkarmıyordu. Onların beyanlarını esas alıyordu. Fakat Allah onların
gerçek yüzlerini ortaya koyup hükmünü bildirerek onların yüreklerine su
serpiyordu: "Onlardan razı olasınız diye size yemin edecekler. Fakat siz
onlardan razı olsanız bile Allah fâsıklar topluluğundan asla razı
olmaz."(9/96) "Münafıklar sana geldikleri vakit: "Şahitlik ederiz ki sen
muhakkak Allah'ın elçisisin" derler. Senin mutlaka kendisinin elçisi
olduğunu Allah bilir ve Allah münafıkların yalancı olduklarına şahitlik
eder."(63/1) "Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et,
onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek
yer ne de kötüdür!"(66/9)
Bu ayetlerden sonra Peygamberimiz münafıkların yakasından tutup toplumda
teşhir etmemiş, tecrit de etmemiş. Fakat onlarla cihada/mücadeleye devam
etmiştir. Ölünce üzerlerine namaz kılmamış ve mezarı başında
durmamıştır. (9/84) Bizim de bugün yapacağımız bundan başkası değildir.
Birebir muhatap olup bildiklerimiz konusunda şahsi tavrımızı koymada bir
sıkıntı yoktur. Tüm yapacağımız da bundan ibarettir. Biz onların
muhasebesini tutacak değiliz. Bu işi yapanların olduğuna inanıyoruz.
Yeter ki biz bize düşeni yapalım. Allah kendine düşeni yapmaktadır:
"İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz
onları seversiniz. Siz, bütün kitaplara inanırsınız; onlar ise, sizinle
karşılaştıklarında "İnandık" derler; kendi başlarına kaldıklarında da,
size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki:
Kininizden (kahrolup) ölün! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla
bilmektedir." "Size bir iyilik dokunsa, bu onları tasalandırır; başınıza
bir musibet gelse, buna da sevinirler. Eğer sabreder ve korunursanız,
onların hilesi size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz Allah, onların
yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır."(3/119-120)
Türkiye ölçeğinin farklılığı meselesine gelince işin bütün vahameti de
burada ya. Ne dediğini bilmeyenden ne oluyor ki, müslüman olsun? Olunca
da işte böyle oluyor!: "Altı kaval üstü şaval." Ortaya böyle bir şey
çıkıyor ki hilkat garibesi gibi. Ne dediğini bilmeyen. Kimden yana
olduğunun farkında olmayan. Yapıp ettiği ile kimlerin ekmeğine yağ
sürdüğünün bilincinde bulunmayan bir yığın insan. Rüzgara göre salınan,
güne bakan gibi yön değiştiren bir güruh. Hepsi bundan ibaret. Bilinçsiz
ve şuursuz kalabalıklar daima güdülmeye mahkumdur. Keyfiyetsiz
kemiyetlerin kaderi budur. Allah: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur
mu?" (39/9) derken bilmenin başlı başına bir üstünlük olduğunu/güç
olduğunu bize hatırlatıyor. Namaza duracağımız zaman insan olarak ne
dediğimizi bilecek bir ruh halinde olmamızı istiyor ve: "Sarhoşken ne
dediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın"(4/43) buyuruyor. Buna
rağmen bizim insanımız bir ömür dinini kitabını bilmeden yaşayıp
gidiyor. Hiç düşündünüz mü, bir şey bilinmeden nasıl yaşanır? Bu
ayıbımız yetmiyormuş gibi bir de bunu savunuyoruz. Yetmiyor
meşrulaştırmaya çalışıyoruz. Bu halimizle bizi kim kurtarabilir?
"Herkes için önünden ve arkasından takip eden melekler vardır, onu
Allah'ın emriyle gözetirler. Muhakkak Allah bir topluluğa verdiğini!
Onlar nefislerindekini değiştirmedikçe değiştirmez! Bir topluluğa da
Allah bir kötülük irade buyurdu mu artık onun geri çevrilmesine çare
bulunmaz. Onlar için O'ndan başka bir veli de yoktur" (13/11)
Yukarıdaki ayetlerde belirtildiği gibi kurtulmak bizim gayretimize
bağlıdır. İlk yapılması gereken şey, anladığımız dil ile yazılmış bir
Kur'an meali alarak baştan sona anlamak için tertil ile (ağır ağır,
anlayarak) okumaktır. Okuduklarımızı hayatla, hayatımızla
karşılaştırarak muhakeme ve mukayese yapmak. Öğrendiğimiz doğruları
ahlak edinmeye çalışmak. Elimizi, dilimizi, gözümüzü ve kulağımızı
Kur'an ile terbiye etmek. Öğrendiğimiz doğruları başkalarıyla paylaşmak
için konuşup görüşmeye devam etmek ve bu hal ile hayatı anlamlı kılmaya
çalışmalıyız. Belki o zaman Allah'ın merhametine layık oluruz da bize
acır, bizi bağışlar, üzerimizdeki hükmünü değiştirir ve halimizi
düzeltir. |