|

Hayata
Tebessümle Bakmalı*
Funda Taşdemir
Hayat akışımız, bizi her ne kadar belirli yerlere
götürmüş olsa da, bir gün bir şekilde yolun kenarında eskiyi yansıtan
çocukluğumuza gidebiliyoruz. Yaşımız ve mevkiimiz ne olursa olsun gün
gelipte bir gün geçmişimizle konuşabiliyoruz. Bakın o anlardan birine
çok güzel bir örnek;
Ünlü basketbolcu Hidayet Türkoğlu eşiyle birlikte Eminönü'de geziyordu.
Önce akvaryumcuları dolaştılar, Kapalıçarşı, Nuriosmaniye, Yerebatan
Sarnıcı, Ayasofya, Sultanahmet, Topkapı Sarayı, Gülhane Parkı derken
Yeni Cami'nin önüne kadar geldiler. Orada bağıra bağıra simit satan bir
çocuk vardı. Basketbolcu birden durakladı. Sonra simitçiye yaklaştı:
- Simit'in kaça koç ?
- 300 bin abi. Çıtır çıtır.
- Tezgahta kaç simit var ?
- 70-80 tane var herhalde...
- Hepsini alsam ne tutar ?
- Seksen desek 24 milyon.
- Al sana 30 milyon... Farzet ki hepsini aldım...
- Sağol abi... sağol...
Basketbolcu üç onluk çıkartıp simitçinin önüne bıraktı. Eşi şaşkındı. Üç
beş adım yürümüşlerdi ki eşine yaklaşıp fısıldadı. - Hidayet sen deli
misin ?
- Yooo
- Peki yemediğimiz simitlerin parasını niye verdin?
- Boşver sorma.
- Diyelim ki soruyorum. Hem de ısrarla soruyorum.
- Öyleyse söyleyeyim.
- Lütfedersiniz beyefendi.
- Tablanın kenarı dikkatini çekti mi ?
- Hayır.
- Baksan görecektin. Tahtaya bir isim kazınmıştı.
- Nasıl bir isim ?
- Hidayet !
- Yoksa ?
- Evet o tezgah, eskiden benimdi.
Bu hikayeyi Hidayet Türkoğlu katıldığı bir programda kendisi anlatmıştı.
Türkoğlu yıllar sonra kendi çocukluğunu bir an da olsa o an tekrar
yaşamıştı.
Melvin D. Saunders bir makalesinde; "Aslında yaşam düşündüğümüzden daha
zor. Parasızlık, kötü geçen çocukluk ya da çevremizdeki diğer insanlar
dış etken olarak insanın kişiliğini etkiler. Ama tüm olumsuzluklara
rağmen kötü başlangıç yapıp sonra da istikrarlı, mutlu bir yasam kuran
insanlar da vardır. Bu kişiler kendini yetiştirmenin ve sürekli
geliştirmenin faydalarını fark etmiş, öğrenmiş insanlardır. Kişi kendini
tanıma sürecini geliştirdikçe aslında içinde bulunduğu konumu veya
durumu ile ilgili gerçeğin tamamen kendi bilinçli, içgüdüsel veya
tepkisel seçimlerinden kaynaklandığını fark eder" der.
"Yaşamak yavaş yavaş doğmaktır" der St.Exupery. Yaşantımızın her
evresinde tekrar tekrar doğmak, yapılan kıyasıya yaşam mücadelesi
sonunda yinede özüne sahip çıkmak…
Gün geldiğinde illaki hepimiz belirli yollardan geçeceğiz. Yaşamı
anlamlı kılan bir an da olsa hoş bir tebessümle anımsayabilmek o geçmiş
güzel anıları. Olumsuzu yaşamış olsak dahi olumluya çevirmeye çalışan
güzel çırpınışlarımızı.
Ali Poyrazoğlu'nun mizahi üslubuyla belirttiği hayat hikayesi her yaşın
kendine özgü anlamını çok güzel ve farklı bir hoş üslupla ifade etmekte.
"Şunları bir araya toplayayım.
Bir güzel muhabbet edelim" diye düşündüm.
Mutfak işinden de anlarım.
Donattım sofrayı.
Bayağı uğraştım.
Hepsinin, ayrı ayrı ne yemekten, ne içmekten hoşlandığını iyi bilirim.
Bayağı da para gitti.
Birinin yediğini öbürü yemez.
Ötekinin içtiğini beriki içmez.
Dört kişilik sofra kurdum.
Mumları da yaktım. Bak hepsi Erick Satie severdi. Hatırladım.
Müziği de ayarladım. Geldiler.
20 yaşında ben, 35 yaşımda ben, 40 yaşımda ben ve bugünkü ben dördümüz.
Birden yirmi yaşımı, otuz beş yaşımın karşısına oturttum.
Kırk yaşımın karşısına da ben geçtim.
Yirmi yaşım otuz beş yaşımı tutucu buldu.
Kırk yaşım ikisinin de salak olduğunu söyledi.
Yatıştırayım dedim.
"Sen karışma moruk" dediler. Büyük hır çıktı.
Komşular alttan üstten duvarlara vurdular.
Yirmi yaşım kırk yaşıma bardak attı.
Evin de içine ettiler. Bende kabahat.
Ne çağırıyorsun tanımadığın adamları evine.
Ömür dediğin üç gündür, dün geldi geçti, yarın meçhuldür.
O halde ömür dediğin bir gündür, o da bugündür.."
Sevgiler…
* maxihaber.net |