|

SELAM
İLE...
Kıymetli okuyucularımız,
Dergimizin yayına hazırlık çalışmalarının sonuna yaklaştığımız bir
zamanda Türkiye’deki iktidar mücadelesinde büyük öneme sahip gelişmeler
oldu. Bir çok gazete ve televizyonun “şok gelişme” olarak sunduğu bu
gelişmeler önemliydi, ama bizce şok gelişmeler olarak nitelendirilmesi
doğru bir tanımlama değildi. Belki sürpriz olan, ciddi ve derin
mutabakatları gerektiren iki emekli orgeneralin gözaltına alınmalarıydı.
Bahse konu generallerle ilgili iddialar yeni değildi. Ama adları iki
darbe girişimi ve bu çerçevede Ergenekon örgütüyle birlikte anılan bu
generallerin gözaltına alınmalarının veya tutuklanmalarının Türkiye gibi
bir ülkede kolay olmadığı bilinmektedir. Her ne kadar, bu konuda, önemli
bir eşik Veli Küçük’ün tutuklanmasıyla aşılmıştı. Türkiye’deki “sistem
içi” iktidar mücadelesinde kırılma noktası diyebileceğimiz aşamalar tüm
boyutlarıyla kamuoyuna yansımıştı. Ancak AKP’nin kapatılma davasıyla
birlikte jakoben güçlerin artık kan kaybetmeye başladıkları, sistem
içindeki iktidar ve çıkar mücadelesinde beklenen sona yaklaştıkları
ortaya çıkmıştı. Soğukkanlılıklarını kaybeden bu jakoben laikler, artık
global güç odaklarının politikalarına uyum sağlayamıyor, ılımlı
laiklerin uluslararası sermaye ve onları kontrol eden güçlerle uyumlu
politikalarına alternatif olma şansını giderek kaybediyorlardı. Ne var
ki, oyunun kurallarını belirleyen/ oyun kuran odaklar, sistem içindeki
bu değişim ve dönüşüm sürecinde tarafları kullanarak, hem Türkiye’yi
kendi politikalarına uygun davranmaya zorluyorlar, hem de çıkarlarını
azamileştirmede ciddi bir zorlukla karşılaşmıyorlardı. Vatan severliğin,
vatan hainliğinin havalarda uçuştuğu bu kırılma döneminde tüm kavramlar
taraflara göre yeniden tanımlanmaktadır. Ama burada altının çizilmesi
gereken husus taraflardan biri akıntıya kürek çekiyor, diğeri ise kurulu
düzenin kurumlarıyla,statükoyla mücadelede açmazlarla karşı karşıya
kalıyor olmasıydı. Bu durumda belirleyici unsur olarak bu derin
odakların dış uzantılarının hamleleri önem arzetmektedir. Yani içeride
ciddi, üst düzey mutabakatlar söz konusudur. Ve bu mutabakatlara
zorlayan dış odakların dengeyi bozan tavırları gündemdedir.
Bilindiği gibi, Türkiye’de derin odaklar, geçmişte olduğu gibi homojen
bir yapıya sahip değiller, dünyadaki politik ve ekonomik yönelime
paralele olarak yeni unsurlar ortaya çıkmış bulunmakta ve bunlar her
geçen gün global sermayenin desteği ile güçlerini arttırmaktadırlar.
Evet, komplo teorilerinde idda edildiği gibi söz konusu global güçler,
abartıldıkları kadar her şeyi kontrol altında tutabilecek güce sahip
değiller, olamazlarda. İran örneğinde yaşandığı gibi, bu odaklar,
karşılarında inanaçlı, şerefli bir duruş gördüklerinde, ciddi
sıkıntılara düşmekte, zaman zamanda çaresiz kalabilmektedirler. Ama
Türkiye gibi ülkelerde sistem içi iktidar ve dolayısıyla çıkar
çatışmalarında azami olarak yararlanarak nüfuzlarını sürdürmektedirler.
Tüm bu gerçekler ışığında, artık şunu bilmeliyiz ki, Türkiye’de ezber
bozulmuştur. Dünyadaki gelişmeler ve bunların Türlkiye’ye yansımaları
hükmünü icra etmektedir. Buna karşın, şimdi şikayet ettikleri global
güçlerle işbirliği halinde bugüne kadar iktidarlarını sürdürenler, yeni
şartlar karşısında iktidarlarını bir süre daha devam ettirmek adına her
yola başvurmaktan çekinmemektedirler. Eski merkez gücünü ve konumunu
kaybetmekte, çevreden gelenler merkeze yerleşmektedir. Yaşanılan
sancıların, çok sert ve kuralsız iktidar mücadelesinin arka planında bu
değişim bulunmaktadır.
Bu bağlamda, Ergenekon veya benzeri sistem içi güç ve iktidar
mücadelesinin tezahürleri karşısında bir müslümanın alacağı tavır ve
duruş büyük bir öneme sahiptir. Öyleki müslümanların bu konuda taraf
olmaları söz konusu olmamalıdır. Olsa olsa ilkesel düzeyde her türlü
zülme karşı bir duruş sergilenmesi gerekmektedir. İçinde yaşadığımız
kaos içerisinde, müslümanların, jakoben unsurlarla ılımlı unsular
arasındaki laiklik/sekülerizm, demokrasi, insan hakları ve serbest
piyasa düzlemindeki kavgada Tevhidi duyarlılığı olan insanların yer
alması/ taraf olması bahse konu bile olmamalıdır. Ama durum hiçte böyle
gözükmemektedir. Ölçü yanlış olunca, duruşta, seçimde yanlış olmaktadır.
İslam taraftarı olmak yerine kendilerini İslam ile tasvif eden
kesimlerin sistem için iktidar kavgalarında taraf olmak beraberinde
bozulmayı, dönüşümü ve sisteme eklemlenmeyi getirmektedir. Oysa ölçü
olarak Kur’an’ı, Kur’an’ı yaşayarak örnekleyen peygamberi alırsak,
kendini İslam ile tasvif edenlerin temel yanlışlarına, sapkınlıkları
ortak olmak durumunda kalmalıyız.
***
Bu sayıda YORUM bölümünde, “Travma” kavramı çerçevesindeki politik ve
ideolojik tartışmaları farklı bir perspektifte değerlendirdik. AKP Genel
Başkan Yardımcısı’nın: “Cumhuriyet devrimleri toplumda travma
yarattı”sözlerinin ilk bakışta Cumhuriyet karşıtı bir söylem olarak
görünsede AKP’nin genel siyasi ve ideolojik durşu ve konuyla ilgili
izahları bu sözlerin bir “durum tespiti”nin ötesinde
anlamlandırılamayacağı sonucunu doğurduğu hususunu değerlendirdik. Ve bu
mevzuda asıl üzerinde durulması gerekenin, travma kavramının
unsurlarının (kökünün dışarıda olması, toplumda ağır hasara yol
açması...) nasıl değerlendirileceğinden öte bu devrimleri hazırlayan
sürece ve sonuçlarına nasıl yaklaşıldığının önem arzettiğinin altını
çizdik. Rad:11’in ışığında bu olguyu değerlendirdiğimizde Osmanlı’nın
yerine Cumhuriyet’in kurulmasına şaşırmamak gerektiği tesbitinde
bulunduk. Eğer bu tartışmada birileri samimiyseler ve Cumhuriyetle
neticelenen zihinsel dönüşüm sürecini yanlış buluyorlarsa duruşlarını
netleştirmek, nefislerindekini Allah’ın razı olacağı şekilde değiştirmek
durumunda olduklarını bu vesileyle bir kez daha vurguladık.
KAVRAM bölümünde ise, Hakimiyet kavramını dikkatlerinize sunarken,
düşünsel bulanıklığın hakim olduğu bir vasatta bazı hatırlatmaların
yararlı olacağını düşündük.
DÜŞÜNCE bölümünde, Atasoy Müfütoğlu’nun her zaman olduğu gibi temel
meselelerde müslüman-ların algılarını netleştirmek, Tevhidi
duyarlılıklarını güçlendirmek yönüne önemli tesbitlerde bulunduğu “Köhne
Kabuller” yazısını dikkatlerinize sunduk. Ahya Aras ise, “Demokratik
Oyunlar Arasında Müslüman Kalabilmek” başlıklı yazısında, Türkiye’de
oynanan oyunların yeni olmadığının altnı çizerken, derin sorular, bir
mü’minin nüfuz edebileceği derin sorular sorulmasının önemli olduğu
tesbitinde bulunmaktadır. “İnanıyorsanız üstünsünüz” ilkesi
doğrultusunda, “Müslüman bilincinin yeryüzünde başka bir muadili yoktur”
tesbitiyle yazısını tamamlamaktadır. “Gülümserken Düşün-dürten”
yazılarıyla Arif Kaya, her zaman ki gibi traji-komik olayların arka
planındaki ciddiyeti yakalamaya ve okuyucusuyla paylaşmaya çalıştığı
yeni bir yazıyla karşınızdadır. Mehmed Durmuş da “Kapatılan Parti Önü
Açılan Laisizmdir” başlıklı yazısında, Türkiye’de hem bir rejim buhranı,
hem de bir fikir buhranı yaşandığının altını çizmektedir. Eskiden olduğu
gibi Kemalizmi, laikliği “devlet” değil, “halk” koruyacaktır, tesbitinde
bulunan Durmuş, Türkiye’de yaşanan ve kesafeti hızla artan sekülerleşme
sürecine dikkat çekerek, kendilerini müslümanların liderleri olarak
sunan bazı zevatın çarpık duruşlarına işaret etmektedir.
ÇEVİRİ bölümünde Kamil Cengiz, ABD’de demokratların başkan adayı Obama
ve diğer adayların lobilerle ilişkilerini ve özellikle Yahudi lobisi
karşısındaki aciz durumlarını konu alan bir çeviriyi dikkatlerinize
sunmaktadır.
SANAT-EDEBİYAT bölümünde ise, “Dinleme Sanatı” başlıklı güzel bir
yazısıyla Mehmed Durmuş’u görmekteyiz. Dinleme adabı konusundaki
hassasiyetini çok güzel bir şekilde ifade eden Durmuş, bu duyarlılığını
yazısının başlığına da yansıtmaktadır.
MEKTUPLAR’a cevaplarda, Yusuf El Kardavi’nin “Tekfirde Aşırılık” kitabı
bağlamında usuli bilgiler sunulmaktadır.
GÜNDEM, geçen ay yazılı medyaya yansıyan önemli haber, makale, “bildiri”
ve röportajlarla her zamanki yerinde istifadenize sunulmaktadır.
Bir sonraki sayıda buluşmak üzere hepinizi Allah'a emanet ediyoruz. |