|

Devrimler Travma mı Yarattı?
AKP Genel Başkan
Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat'ın: "Cumhuriyet devrimleri toplumda
travma yarattı" sözleriyle başlayan tartışma bazı hususların altını
çizmeyi gerektiriyor. Açıklama ilk bakışta Cumhuriyet karşıtı bir
söylemin ifadesi olarak görünse de, gerek Fırat'ın neyi kast ettiğiyle
ilgili olarak yaptığı izahatlar, gerekse AKP'nin genel siyasi duruşu
açısından meseleye bakıldığında, bu sözlerden bir 'durum tespiti'nin
ötesinde bir anlam çıkarılamayacağı açık olarak görülmektedir. Nitekim
Fırat, daha sonra yaptığı açıklamalarda, bu hususu teyit etmiş ve travma
tespitinin bütün devrimler için söz konusu olduğunu beyan ederek,
beyanının Cumhuriyet karşıtı bir söylem olarak anlaşılmaması gerektiğini
belirtmiştir. AKP siyasetinin 'ılımlılık' bazında temellendiği hususu da
göz önüne alındığında, CHP ve Kemalist çevrelerden gelen tepkilerin
sağlam bir temeli olmadığı kolaylıkla söylenebilir.
Fakat Fırat'ın sözlerini, aktüel gündemin öne çıkardığı boyutların
ötesinde, bir başka platformda tartışmak da gerekmektedir. Bunun için
öncelikle 'travma' sözcüğünün içerdiği anlamlardan yola çıkmak uygun
olacaktır. Travma, tıbbi bir terim olarak, bir organın yapısını bozan ve
dışardan mekanik bir etki sonucu oluşan yara anlamına gelmektedir.
Çoklukla bilinen örneği de 'beyin travması'dır. Bu durumda, travma
halinin, 'dış etki' ve 'organın yapısının bozulması' gibi iki önemli
unsur içerdiği söylenebilir. Ancak özellikle 'dış etki'nin şiddeti
ağırdır. Yani travma durumunda, beden ağır bir darbe almış olmalıdır.
Küçük ezikler, sıyrıklar, çarpmalar travma sayılmaz. Bu tanımı,
Cumhuriyet devrimlerine uyguladığımız zaman, şu anlamların zımnen kast
edilmiş olduğu söylenebilir. Cumhuriyet devrimleri, 'dış etki' sonucu (yani
'zorla') Türk toplumuna benimsetilmiştir; bu etkinin doğal sonucu olarak,
Türk toplumunun yapısı ağır hasar almış ve bozulmuştur! Her ne kadar
Fırat, sözlerine açıklık getirmek için yaptığı açıklamalarda, travma
kelimesinin içerdiği bu anlamları kast etmediğini ifade etmişse de,
travma kelimesinin kullanıldığı yerde bu iki anlamın içkin olduğunu
kabul etmek gerekir. Sözün sahibi, kelimenin anlamını bilmeyebilir veya
yanlış bilebilir; ancak travma kelimesini kullanan herkes, bu manaları
kast etmiş olacağını bilmeli ve sözlerini de ona göre kullanmalıdır.
Açıktır ki, Fırat, bu sözleri söylerken, Cumhuriyet devrimlerinin
toplumda yarattığı sarsılmayı kast etmiş ve bir 'durum tespiti'nde
bulunmuştur. Bu devrimlerin 'iyi' veya 'kötü' olduğuyla ilgili bir
değerlendirme yapmadığını da ısrarla beyan etmiştir. Fakat onun
yapmadığı değerlendirmeleri, çok derinlikli olmasa da, kamuoyu yapma
ihtiyacını duymuş; ve bu sözlerde içkin anlamları tartışma yönünde bazı
çabalar gösterilmiştir. Ancak konu zülfü yare dokunacak boyutları haiz
olduğu için, gündemi oluşturan gazete yazarları vs. 'tehlikeli' sularda
dolaşmamaya özen göstermişler ve böylece konunun asli boyutlarının
tartışılmasının da bir şekilde önüne geçilmiştir. Bu mevzuda asıl
üzerinde durulması gereken birkaç husus vardır ve bunların ilki,
Cumhuriyet devrimlerinin bu ülkeye 'dışardan' gelmiş olmasıdır. Evet,
Cumhuriyet devrimlerinin 'kökü dışarıdadır.' Yani bu devrimler,
Aydınlanma'nın sonucudurlar. Batı Aydınlanması ise, Ortadoğu (ya da
Müslüman coğrafya) kökenli bir yönelim değildir. Reform ve Rönesans'ın
sonucudur ve Modernleşme ile sonuçlanmıştır. Türk toplumu ise, özellikle
Fransız Devrimi'nden sonra Aydınlanma fikirlerinden etkilenmiş ve 19.
yüzyılın ikinci yarısında Jön Türkler hareketiyle birlikte, bu etkileşim
somut bir hal almıştır. Daha sonra İttihat ve Terakki Fırkası gelmiş ve
ardından da bu fırkanın içinden çıkan Cumhuriyet eliti, Osmanlı
Devleti'nin yerine Türkiye Cumhuriyeti devletini kurmuşlardır. Meseleye
bu açıdan bakıldığında, Cumhuriyetin değerlerinin (milliyetçilik, muasır
medeniyet seviyesine ulaşma, kalkınma, ilerleme, vs) Osmanlı
coğrafyasına 'dışardan ithal edildiği' çok açıktır. Fakat burada 'dışardan
ithal edilme'nin bizatihi kötü bir şey olmadığı da söylenmelidir. Çünkü
her 'ithal' zatı itibarıyla kötü sayılamaz. İthal edilen şey 'iyi' ise,
sonuçları da iyi olur; kötü ise sonuçları da kötü olur. Bu bakımdan,
Fırat'ın sözlerinde içkin manaların ilkini bizatihi 'kötü' saymak doğru
değildir. Burada bu değerler üzerinde bir tartışma yapmak gerekir. Yani
Aydınlanma'nın değerlerinin 'iyi' veya 'kötü' olduğu noktasında bir
tercih yapmak ve buna göre bir tavır almak gerekir. Fırat ve AKP, bunu
yapmak yerine, siyasi çıkarlar çerçevesinde bir duruş sergilemektedir.
Asıl yapmaları gereken, bu kavramlara ilişkin eleştirel bir tutumları
varsa, bunu, kamuoyuyla paylaşmaktır. Fırat'ın (ve bazı AKP'lilerin)
daha sonra yaptıkları "sözlerimiz çarpıtılıyor" yönlü açıklamalar, bu
kavramlara yönelik sahici bir eleştirel tutumları olmadığını
göstermektedir. Bu nedenle de, Fırat'ın söylediği sözün muhtemel 'etkinliği'
de sonuç itibarıyla, kalmamaktadır.
Travma sözcüğünün içerdiği ikinci mana gereği, Türk toplumunun yapısının
"ağır hasar" gördüğü hususuna gelince bu konuda da şunlar söylenebilir.
Aslında Cumhuriyet devrimleri, 'bir anda' olmuş-bitmiş değildir. Kökleri
vardır ve bunlar, Tanzimat'a kadar gider. Osmanlı coğrafyasında,
Aydınlanma'nın kavramlarının, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında
entelektüel üstünlüğü ele geçirdiklerini söylemek mümkündür. Jön
Türkler'den sonra İslamcı akımın duruşu, esas itibarıyla 'tepkisel'dir
ve 'muhafazakarca'dır. Tepkisellik ve muhafazakarlık, bir başına,
ideolojik üstünlüğün Batı Aydınlanması'nı içselleştirmiş kesimlerde
olduğunun kanıtı olarak alınabilir. Cumhuriyet, bu açıdan bakıldığında,
yaklaşık bir asırlık bir sürecin sonunda kurulmuştur. Dolayısıyla, 'ani'
bir değişim (yani 'travma') olarak değerlendirilemez. Travma, ancak,
Şeriat'ın iyi-kötü 'üst hukuk' olarak kabul edildiği Osmanlı'daki 'hukuksal'
statünün 'travmatik' bir biçimde değişmesi noktasında yaşanmıştır. Zaten
Cumhuriyet'in ilanından sonra çıkan isyanların çoğu da, bu gerekçeyle
patlak vermiştir. Fakat burada şu hususa da dikkat edilmelidir.
İsyanların kısa sürede bastırılabilmesi, 'eski düzen'in savunucularının,
toplumsal tabanda 'örgütlülük'lerinin zayıf olduğunu da göstermektedir.
İsyanlar, spontanedir ve bu yüzden de uzun-soluklu neticeler vermemiştir.
Cumhuriyet eliti, Cumhuriyet'in ilanından önce, sadece ideolojik açıdan
üstünlüğü ele geçirmekle kalmamış, fiili yapılanma ve örgütlülük
noktasında da üstünlüğü ele geçirmiştir. Kur'ani tabirle söyleyecek
olursak, aslında toplum "değişmiştir" ve Allah da o topluma verdiği
nimeti, değiştirmiştir (Ra'd:11). Bu açıdan bakıldığında, Cumhuriyet'in
idealleri ve değerlerinin toplumun geniş katmanlarına yayılmadığı ve
yapılan devrimlerin bu katmanlarda 'travmatik' sonuçlar doğurduğu
söylenebilir. Ancak Osmanlı'nın genel siyasal yapısına bakıldığında, 'saray'ın
toplumla ilişkilerinin de pek farklı olmadığı söylenebilir. Yani
Osmanlı'da da değişimler 'tepeden' olmuştur. Osmanlı içerisinde gelişen
İttihat Terakki Fırkası'nın 'komitacı' karakterini biraz da bu açıdan
görmek gerekir. Cumhuriyet elitleri de (bütün iddialarına rağmen) bu
kuralın istisnası olamamışlardır. Dolayısıyla, Cumhuriyet'in kurulmasını,
bir bakıma Osmanlı Devleti'nin kendi içinden 'evrilmesi' olarak görmek
de mümkündür. Özellikle 'siyasal kurumlar'ın evrilmesi süreci
incelendiğinde, bu husus net olarak görülebilir.
Fakat Şeriat'ın lağvedilmesi, toplum olarak 'Müslüman' olan bütün
kavimler üzerinde aynı yoğunlukta etki yapacaktır. Bu da ayrı bir
husustur. Çünkü burada artık açıkça 'var olma nedeni" ile ilgili bir
durum ortaya çıkmaktadır ve kendini İslam'la tavsif eden insanların bu
konuda 'tepkisiz' kalması söz konusu olamaz. İşte 'travma' bu noktada
yaşanmıştır. Asırlardır kendilerini 'müslüman' olarak tavsif eden
insanlar, Cumhuriyet'in kurulmasından sonra 'vatandaş' statüsüne layık
görülmüşlerdir. İşte bu, toplumda 'travmatik' etki doğurmuştur ve
kendilerini İslam'la tavsif eden kitleler üzerindeki etkileri de
gerçekten ağır olmuştur. Osmanlı'nın son dönemlerinde 'siyasi' yapıyla
ilişkileri iyice kopan toplumun geniş kesimleri, bu kez 'içe kapanma'
halini yaşamış ve böylece aktüel hayatla bağları kopmuştur. Cumhuriyet
elitleri de, kuruluşundan beri toplumla ilişkilerini bir daha
düzeltememişlerdir. Türkiye'de Cumhuriyet'in kuruluşundan beri, "devletin
halkla arasının iyi olmaması"nın asli nedeni de budur. Her ne kadar, 'muhafazakar',
'sağ' partiler aracılığıyla, sistem, halkla arayı bulmak için denemeler
yapmışsa da, bu denemelerden 'köklü' bir netice alamamıştır.
Muhafazakar-sağ partiler, halktan oy almışlar ama onların vicdanlarına
hükmedememişlerdir. Halk, bu partilerin arkasından "mezara kadar değil,
pazara kadar" gelmiştir! Çünkü bu partilerin Cumhuriyet'in değerleriyle
'aslen' bir problemleri olmamıştır. Din konusundaki tutumları kısmen
farklılaşsa da, bu partiler, asla din adına Cumhuriyet değerlerini
eleştiren bir tutum sahibi olmamışlardır. Bilakis işlevleri, dinin
ilkeleriyle Cumhuriyet'in değerlerini uzlaştırmayla çalışmak olmuştur.
Muhafazakar-sağ partilere bu misyonu yükleyen siyasal sistem de, bu
partiler bu 'misyon'larını sürdürdükleri sürece, onlara hak ettikleri 'nemaları'
vermiştir; ama bu partilerin görevlerini layıkıyla yapamadıklarını
düşündükleri noktada da, yumruğunu masaya vurmaktan geri durmamıştır.
Sonuç itibarıyla, Fırat'ın sözlerinde ima edilen 'travma'nın hangi
noktalarda yaşandığını iyi değerlendirmek gerekir. Hiçbir devrimde
olmadığı gibi, Cumhuriyet devrimleri de bir anda gerçekleşmemiştir. Her
devrimin, onu hazırlayan şartları vardır ve bunlar görece uzun zaman
alırlar. Ne Fransız Devrimi, ne Rus Devrimi bir anda gerçekleşmemiştir.
Fransız Devrimi'nin kökleri Rönesans'a kadar götürülebilir; Rus
Devrimi'nin kökleri de Deli Petro'ya kadar götürülebilir. Aynı şekilde
İran Devrimi de, öyle bir anda gerçekleşmiş değildir. Bu devrimin
köklerini de 1906 Anayasası'na (hatta daha evveline) kadar götürmek
mümkündür. Unutulmamalıdır ki, Batı Aydınlanması'nın İslam coğrafyası
üzerindeki etkileri, hemen hemen aynı dönemlerde görülmüştür. Bu
bakımdan İslam dünyasının üç önemli ülkesi olarak, Türkiye, İran ve
Mısır'ın neredeyse aynı dönemlerde Aydınlanma'nın etkisinde kaldıkları
söylenebilir. Bu yüzdendir ki, hemen hemen aynı dönemlerde, bu üç ülkede
de Aydınlanma kavramlarını savunan elitler türemiştir. İran'ın dini
anlayış ve yapılanış noktasında kendine özgü durumu nedeniyle, farklı
dini yapılanmaları sürekli var olabilmiştir ama yirminci yüzyılın ilk
yarısında, bu yapılar, etkinlik bakımından Türkiye'den çok da farklı
değildir. Aslında bütün İslam coğrafyasındaki hakim elitler, yirminci
yüzyılın ilk çeyreğinde büyük ölçüde Aydınlanma düşüncesinin etkisi
altındadır dense yeridir. Ancak yirminci yüzyılın ikinci yarısından
sonra, bazı coğrafyalarda kimi İslami hareketlerin bazı teşebbüsleri
olmuştur. Ayrıca bu dönemden sonra, İslami düşüncenin belirli düzeyde
bir atılım yaptığı da söylenebilir. Bu dönemde, düşünce, görece,
etkileşimli bir mahiyete de bürünmüştür. Yani artık İranlı bir düşünürün
fikri, daha kolaylıkla Mısır coğrafyasındaki bir düşünüre, Mısır
coğrafyasındaki bir düşünürün fikri de daha kolaylıkla Türkiye (veya
Uzakdoğu vs.) coğrafyasındaki bir düşünüre ulaşabilmektedir. Nitekim
İran Devrimi'nin önemli şahsiyetlerinden Beheşti, Kutub'un tefsirini
Farsça'ya çevirmiştir. Bu dönemde, İslami siyasi düşüncenin, Sünni ve
Şii ekoller içerisinde 'benzer' karakterler taşıması ve benzer kavramlar
üretmiş olması da, bu etkileşimi gösterir. İşte böylesi bir vasatta
İran'da bir 'İslam Devrimi' gerçekleşmiştir. Bu devrim de, tıpkı Rus ve
Fransız devrimleri gibi, gökten zembille inmemiştir. Devrimi hazırlayan
şartlar vardır ve ancak bunlar olgunlaştığı zaman, devrimler vuku bulur.
Cumhuriyet devrimleri de benzer bir süreci izlemiştir. Bu devrimin
önderleri, "hakimiyeti milliye" kavramını kendileri icat etmemişlerdir.
Bu kavramlar Osmanlı'dan beri kullanılagelen kavramlardır. Olan sadece
şudur: bu kavramlar bir dönemde söz konusu dar bir elit çevrede
kullanılmaktadır ve halk arasında yaygın değildir. Fakat meselede zaten
buradadır. Osmanlı'dan beri, yönetim, 'dar çevre'nin işi olarak
yürütülmektedir. O halde, bu dar çerçevedeki değişimin, sistemin
mahiyetini de belirlemesi doğaldır. Nitekim böyle de olmuştur. Aktüel
siyasetin kavramları, zaten Jön Türkler ve İttihat Terakki Fırkası
döneminde 'değişmiştir' ve bunların kahir ekseriyeti Aydınlanma'nın
içerikleriyle doludur. Bu etkilenmeyi, dönemin 'İslamcı'ları arasında
sayılan Said-i Nursi'nin 'meşrutiyet' kavramında bile görmek mümkündür.
Hatta Mehmet Akif'in 'ırk' ve 'millet' kavramlarını 'kullanımı'nda bile
benzeri izlere rastlanabilir. Terakki/ilerleme fikrine ise karşı çıkan
neredeyse yoktur; dönemin İslamcıları sadece: "Batı'nın ilmini alalım,
kültürünü almayalım" tarzı bir silik/savunmacı üslup
kullanabilmektedirler. Bütün bunlar, o dönemde 'hakim' siyasal söylemin
Aydınlanmacı karakterde olduğunu göstermektedir. Hal böyle olunca,
burada şu tespiti yapmak gerekli olmaktadır: devleti yöneten elitin
zihniyeti değişmiştir. O halde, devletin yapısının da değişmesinde
şaşılacak bir şey yoktur. İşte Ra'd:11'i, Osmanlı örneğinde bu şekilde
açıklamak mümkündür. Osmanlı'nın yerine Cumhuriyet kurulmuşsa, bu,
boşuna değildir. Eğer birileri bunu bir 'yanlış' olarak görüyorlarsa, o
zaman, üzerlerine düşen vazifeyi de yapmalıdırlar. Çünkü değişimlerin
doğası hep aynıdır. Allah bu konuda kulları arasında ayrım yapmamaktadır.
Bir kavim kendi nefsinde olanı değiştirmek istiyorsa, bu iradenin önünde
bir engel yoktur. Çünkü insanlar, Ahiret gününde iradi eylemlerinden
mesul tutulacaklardır. Ve bu Allah'ın adaletinin gereğidir! |