Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 355 | Temmuz  2008

                   

 

 


Devrimler Travma mı Yarattı?

AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat'ın: "Cumhuriyet devrimleri toplumda travma yarattı" sözleriyle başlayan tartışma bazı hususların altını çizmeyi gerektiriyor. Açıklama ilk bakışta Cumhuriyet karşıtı bir söylemin ifadesi olarak görünse de, gerek Fırat'ın neyi kast ettiğiyle ilgili olarak yaptığı izahatlar, gerekse AKP'nin genel siyasi duruşu açısından meseleye bakıldığında, bu sözlerden bir 'durum tespiti'nin ötesinde bir anlam çıkarılamayacağı açık olarak görülmektedir. Nitekim Fırat, daha sonra yaptığı açıklamalarda, bu hususu teyit etmiş ve travma tespitinin bütün devrimler için söz konusu olduğunu beyan ederek, beyanının Cumhuriyet karşıtı bir söylem olarak anlaşılmaması gerektiğini belirtmiştir. AKP siyasetinin 'ılımlılık' bazında temellendiği hususu da göz önüne alındığında, CHP ve Kemalist çevrelerden gelen tepkilerin sağlam bir temeli olmadığı kolaylıkla söylenebilir.
Fakat Fırat'ın sözlerini, aktüel gündemin öne çıkardığı boyutların ötesinde, bir başka platformda tartışmak da gerekmektedir. Bunun için öncelikle 'travma' sözcüğünün içerdiği anlamlardan yola çıkmak uygun olacaktır. Travma, tıbbi bir terim olarak, bir organın yapısını bozan ve dışardan mekanik bir etki sonucu oluşan yara anlamına gelmektedir. Çoklukla bilinen örneği de 'beyin travması'dır. Bu durumda, travma halinin, 'dış etki' ve 'organın yapısının bozulması' gibi iki önemli unsur içerdiği söylenebilir. Ancak özellikle 'dış etki'nin şiddeti ağırdır. Yani travma durumunda, beden ağır bir darbe almış olmalıdır. Küçük ezikler, sıyrıklar, çarpmalar travma sayılmaz. Bu tanımı, Cumhuriyet devrimlerine uyguladığımız zaman, şu anlamların zımnen kast edilmiş olduğu söylenebilir. Cumhuriyet devrimleri, 'dış etki' sonucu (yani 'zorla') Türk toplumuna benimsetilmiştir; bu etkinin doğal sonucu olarak, Türk toplumunun yapısı ağır hasar almış ve bozulmuştur! Her ne kadar Fırat, sözlerine açıklık getirmek için yaptığı açıklamalarda, travma kelimesinin içerdiği bu anlamları kast etmediğini ifade etmişse de, travma kelimesinin kullanıldığı yerde bu iki anlamın içkin olduğunu kabul etmek gerekir. Sözün sahibi, kelimenin anlamını bilmeyebilir veya yanlış bilebilir; ancak travma kelimesini kullanan herkes, bu manaları kast etmiş olacağını bilmeli ve sözlerini de ona göre kullanmalıdır.
Açıktır ki, Fırat, bu sözleri söylerken, Cumhuriyet devrimlerinin toplumda yarattığı sarsılmayı kast etmiş ve bir 'durum tespiti'nde bulunmuştur. Bu devrimlerin 'iyi' veya 'kötü' olduğuyla ilgili bir değerlendirme yapmadığını da ısrarla beyan etmiştir. Fakat onun yapmadığı değerlendirmeleri, çok derinlikli olmasa da, kamuoyu yapma ihtiyacını duymuş; ve bu sözlerde içkin anlamları tartışma yönünde bazı çabalar gösterilmiştir. Ancak konu zülfü yare dokunacak boyutları haiz olduğu için, gündemi oluşturan gazete yazarları vs. 'tehlikeli' sularda dolaşmamaya özen göstermişler ve böylece konunun asli boyutlarının tartışılmasının da bir şekilde önüne geçilmiştir. Bu mevzuda asıl üzerinde durulması gereken birkaç husus vardır ve bunların ilki, Cumhuriyet devrimlerinin bu ülkeye 'dışardan' gelmiş olmasıdır. Evet, Cumhuriyet devrimlerinin 'kökü dışarıdadır.' Yani bu devrimler, Aydınlanma'nın sonucudurlar. Batı Aydınlanması ise, Ortadoğu (ya da Müslüman coğrafya) kökenli bir yönelim değildir. Reform ve Rönesans'ın sonucudur ve Modernleşme ile sonuçlanmıştır. Türk toplumu ise, özellikle Fransız Devrimi'nden sonra Aydınlanma fikirlerinden etkilenmiş ve 19. yüzyılın ikinci yarısında Jön Türkler hareketiyle birlikte, bu etkileşim somut bir hal almıştır. Daha sonra İttihat ve Terakki Fırkası gelmiş ve ardından da bu fırkanın içinden çıkan Cumhuriyet eliti, Osmanlı Devleti'nin yerine Türkiye Cumhuriyeti devletini kurmuşlardır. Meseleye bu açıdan bakıldığında, Cumhuriyetin değerlerinin (milliyetçilik, muasır medeniyet seviyesine ulaşma, kalkınma, ilerleme, vs) Osmanlı coğrafyasına 'dışardan ithal edildiği' çok açıktır. Fakat burada 'dışardan ithal edilme'nin bizatihi kötü bir şey olmadığı da söylenmelidir. Çünkü her 'ithal' zatı itibarıyla kötü sayılamaz. İthal edilen şey 'iyi' ise, sonuçları da iyi olur; kötü ise sonuçları da kötü olur. Bu bakımdan, Fırat'ın sözlerinde içkin manaların ilkini bizatihi 'kötü' saymak doğru değildir. Burada bu değerler üzerinde bir tartışma yapmak gerekir. Yani Aydınlanma'nın değerlerinin 'iyi' veya 'kötü' olduğu noktasında bir tercih yapmak ve buna göre bir tavır almak gerekir. Fırat ve AKP, bunu yapmak yerine, siyasi çıkarlar çerçevesinde bir duruş sergilemektedir. Asıl yapmaları gereken, bu kavramlara ilişkin eleştirel bir tutumları varsa, bunu, kamuoyuyla paylaşmaktır. Fırat'ın (ve bazı AKP'lilerin) daha sonra yaptıkları "sözlerimiz çarpıtılıyor" yönlü açıklamalar, bu kavramlara yönelik sahici bir eleştirel tutumları olmadığını göstermektedir. Bu nedenle de, Fırat'ın söylediği sözün muhtemel 'etkinliği' de sonuç itibarıyla, kalmamaktadır.
Travma sözcüğünün içerdiği ikinci mana gereği, Türk toplumunun yapısının "ağır hasar" gördüğü hususuna gelince bu konuda da şunlar söylenebilir. Aslında Cumhuriyet devrimleri, 'bir anda' olmuş-bitmiş değildir. Kökleri vardır ve bunlar, Tanzimat'a kadar gider. Osmanlı coğrafyasında, Aydınlanma'nın kavramlarının, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında entelektüel üstünlüğü ele geçirdiklerini söylemek mümkündür. Jön Türkler'den sonra İslamcı akımın duruşu, esas itibarıyla 'tepkisel'dir ve 'muhafazakarca'dır. Tepkisellik ve muhafazakarlık, bir başına, ideolojik üstünlüğün Batı Aydınlanması'nı içselleştirmiş kesimlerde olduğunun kanıtı olarak alınabilir. Cumhuriyet, bu açıdan bakıldığında, yaklaşık bir asırlık bir sürecin sonunda kurulmuştur. Dolayısıyla, 'ani' bir değişim (yani 'travma') olarak değerlendirilemez. Travma, ancak, Şeriat'ın iyi-kötü 'üst hukuk' olarak kabul edildiği Osmanlı'daki 'hukuksal' statünün 'travmatik' bir biçimde değişmesi noktasında yaşanmıştır. Zaten Cumhuriyet'in ilanından sonra çıkan isyanların çoğu da, bu gerekçeyle patlak vermiştir. Fakat burada şu hususa da dikkat edilmelidir. İsyanların kısa sürede bastırılabilmesi, 'eski düzen'in savunucularının, toplumsal tabanda 'örgütlülük'lerinin zayıf olduğunu da göstermektedir. İsyanlar, spontanedir ve bu yüzden de uzun-soluklu neticeler vermemiştir. Cumhuriyet eliti, Cumhuriyet'in ilanından önce, sadece ideolojik açıdan üstünlüğü ele geçirmekle kalmamış, fiili yapılanma ve örgütlülük noktasında da üstünlüğü ele geçirmiştir. Kur'ani tabirle söyleyecek olursak, aslında toplum "değişmiştir" ve Allah da o topluma verdiği nimeti, değiştirmiştir (Ra'd:11). Bu açıdan bakıldığında, Cumhuriyet'in idealleri ve değerlerinin toplumun geniş katmanlarına yayılmadığı ve yapılan devrimlerin bu katmanlarda 'travmatik' sonuçlar doğurduğu söylenebilir. Ancak Osmanlı'nın genel siyasal yapısına bakıldığında, 'saray'ın toplumla ilişkilerinin de pek farklı olmadığı söylenebilir. Yani Osmanlı'da da değişimler 'tepeden' olmuştur. Osmanlı içerisinde gelişen İttihat Terakki Fırkası'nın 'komitacı' karakterini biraz da bu açıdan görmek gerekir. Cumhuriyet elitleri de (bütün iddialarına rağmen) bu kuralın istisnası olamamışlardır. Dolayısıyla, Cumhuriyet'in kurulmasını, bir bakıma Osmanlı Devleti'nin kendi içinden 'evrilmesi' olarak görmek de mümkündür. Özellikle 'siyasal kurumlar'ın evrilmesi süreci incelendiğinde, bu husus net olarak görülebilir.
Fakat Şeriat'ın lağvedilmesi, toplum olarak 'Müslüman' olan bütün kavimler üzerinde aynı yoğunlukta etki yapacaktır. Bu da ayrı bir husustur. Çünkü burada artık açıkça 'var olma nedeni" ile ilgili bir durum ortaya çıkmaktadır ve kendini İslam'la tavsif eden insanların bu konuda 'tepkisiz' kalması söz konusu olamaz. İşte 'travma' bu noktada yaşanmıştır. Asırlardır kendilerini 'müslüman' olarak tavsif eden insanlar, Cumhuriyet'in kurulmasından sonra 'vatandaş' statüsüne layık görülmüşlerdir. İşte bu, toplumda 'travmatik' etki doğurmuştur ve kendilerini İslam'la tavsif eden kitleler üzerindeki etkileri de gerçekten ağır olmuştur. Osmanlı'nın son dönemlerinde 'siyasi' yapıyla ilişkileri iyice kopan toplumun geniş kesimleri, bu kez 'içe kapanma' halini yaşamış ve böylece aktüel hayatla bağları kopmuştur. Cumhuriyet elitleri de, kuruluşundan beri toplumla ilişkilerini bir daha düzeltememişlerdir. Türkiye'de Cumhuriyet'in kuruluşundan beri, "devletin halkla arasının iyi olmaması"nın asli nedeni de budur. Her ne kadar, 'muhafazakar', 'sağ' partiler aracılığıyla, sistem, halkla arayı bulmak için denemeler yapmışsa da, bu denemelerden 'köklü' bir netice alamamıştır. Muhafazakar-sağ partiler, halktan oy almışlar ama onların vicdanlarına hükmedememişlerdir. Halk, bu partilerin arkasından "mezara kadar değil, pazara kadar" gelmiştir! Çünkü bu partilerin Cumhuriyet'in değerleriyle 'aslen' bir problemleri olmamıştır. Din konusundaki tutumları kısmen farklılaşsa da, bu partiler, asla din adına Cumhuriyet değerlerini eleştiren bir tutum sahibi olmamışlardır. Bilakis işlevleri, dinin ilkeleriyle Cumhuriyet'in değerlerini uzlaştırmayla çalışmak olmuştur. Muhafazakar-sağ partilere bu misyonu yükleyen siyasal sistem de, bu partiler bu 'misyon'larını sürdürdükleri sürece, onlara hak ettikleri 'nemaları' vermiştir; ama bu partilerin görevlerini layıkıyla yapamadıklarını düşündükleri noktada da, yumruğunu masaya vurmaktan geri durmamıştır.
Sonuç itibarıyla, Fırat'ın sözlerinde ima edilen 'travma'nın hangi noktalarda yaşandığını iyi değerlendirmek gerekir. Hiçbir devrimde olmadığı gibi, Cumhuriyet devrimleri de bir anda gerçekleşmemiştir. Her devrimin, onu hazırlayan şartları vardır ve bunlar görece uzun zaman alırlar. Ne Fransız Devrimi, ne Rus Devrimi bir anda gerçekleşmemiştir. Fransız Devrimi'nin kökleri Rönesans'a kadar götürülebilir; Rus Devrimi'nin kökleri de Deli Petro'ya kadar götürülebilir. Aynı şekilde İran Devrimi de, öyle bir anda gerçekleşmiş değildir. Bu devrimin köklerini de 1906 Anayasası'na (hatta daha evveline) kadar götürmek mümkündür. Unutulmamalıdır ki, Batı Aydınlanması'nın İslam coğrafyası üzerindeki etkileri, hemen hemen aynı dönemlerde görülmüştür. Bu bakımdan İslam dünyasının üç önemli ülkesi olarak, Türkiye, İran ve Mısır'ın neredeyse aynı dönemlerde Aydınlanma'nın etkisinde kaldıkları söylenebilir. Bu yüzdendir ki, hemen hemen aynı dönemlerde, bu üç ülkede de Aydınlanma kavramlarını savunan elitler türemiştir. İran'ın dini anlayış ve yapılanış noktasında kendine özgü durumu nedeniyle, farklı dini yapılanmaları sürekli var olabilmiştir ama yirminci yüzyılın ilk yarısında, bu yapılar, etkinlik bakımından Türkiye'den çok da farklı değildir. Aslında bütün İslam coğrafyasındaki hakim elitler, yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde büyük ölçüde Aydınlanma düşüncesinin etkisi altındadır dense yeridir. Ancak yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra, bazı coğrafyalarda kimi İslami hareketlerin bazı teşebbüsleri olmuştur. Ayrıca bu dönemden sonra, İslami düşüncenin belirli düzeyde bir atılım yaptığı da söylenebilir. Bu dönemde, düşünce, görece, etkileşimli bir mahiyete de bürünmüştür. Yani artık İranlı bir düşünürün fikri, daha kolaylıkla Mısır coğrafyasındaki bir düşünüre, Mısır coğrafyasındaki bir düşünürün fikri de daha kolaylıkla Türkiye (veya Uzakdoğu vs.) coğrafyasındaki bir düşünüre ulaşabilmektedir. Nitekim İran Devrimi'nin önemli şahsiyetlerinden Beheşti, Kutub'un tefsirini Farsça'ya çevirmiştir. Bu dönemde, İslami siyasi düşüncenin, Sünni ve Şii ekoller içerisinde 'benzer' karakterler taşıması ve benzer kavramlar üretmiş olması da, bu etkileşimi gösterir. İşte böylesi bir vasatta İran'da bir 'İslam Devrimi' gerçekleşmiştir. Bu devrim de, tıpkı Rus ve Fransız devrimleri gibi, gökten zembille inmemiştir. Devrimi hazırlayan şartlar vardır ve ancak bunlar olgunlaştığı zaman, devrimler vuku bulur.
Cumhuriyet devrimleri de benzer bir süreci izlemiştir. Bu devrimin önderleri, "hakimiyeti milliye" kavramını kendileri icat etmemişlerdir. Bu kavramlar Osmanlı'dan beri kullanılagelen kavramlardır. Olan sadece şudur: bu kavramlar bir dönemde söz konusu dar bir elit çevrede kullanılmaktadır ve halk arasında yaygın değildir. Fakat meselede zaten buradadır. Osmanlı'dan beri, yönetim, 'dar çevre'nin işi olarak yürütülmektedir. O halde, bu dar çerçevedeki değişimin, sistemin mahiyetini de belirlemesi doğaldır. Nitekim böyle de olmuştur. Aktüel siyasetin kavramları, zaten Jön Türkler ve İttihat Terakki Fırkası döneminde 'değişmiştir' ve bunların kahir ekseriyeti Aydınlanma'nın içerikleriyle doludur. Bu etkilenmeyi, dönemin 'İslamcı'ları arasında sayılan Said-i Nursi'nin 'meşrutiyet' kavramında bile görmek mümkündür. Hatta Mehmet Akif'in 'ırk' ve 'millet' kavramlarını 'kullanımı'nda bile benzeri izlere rastlanabilir. Terakki/ilerleme fikrine ise karşı çıkan neredeyse yoktur; dönemin İslamcıları sadece: "Batı'nın ilmini alalım, kültürünü almayalım" tarzı bir silik/savunmacı üslup kullanabilmektedirler. Bütün bunlar, o dönemde 'hakim' siyasal söylemin Aydınlanmacı karakterde olduğunu göstermektedir. Hal böyle olunca, burada şu tespiti yapmak gerekli olmaktadır: devleti yöneten elitin zihniyeti değişmiştir. O halde, devletin yapısının da değişmesinde şaşılacak bir şey yoktur. İşte Ra'd:11'i, Osmanlı örneğinde bu şekilde açıklamak mümkündür. Osmanlı'nın yerine Cumhuriyet kurulmuşsa, bu, boşuna değildir. Eğer birileri bunu bir 'yanlış' olarak görüyorlarsa, o zaman, üzerlerine düşen vazifeyi de yapmalıdırlar. Çünkü değişimlerin doğası hep aynıdır. Allah bu konuda kulları arasında ayrım yapmamaktadır. Bir kavim kendi nefsinde olanı değiştirmek istiyorsa, bu iradenin önünde bir engel yoktur. Çünkü insanlar, Ahiret gününde iradi eylemlerinden mesul tutulacaklardır. Ve bu Allah'ın adaletinin gereğidir!

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info