|
Son Savaş
Torsten
Wöhlert
Çeviren :
Selvet AKGÜN
Kaynak:
Freitag, 27.09.2002
PETROLE VEDA
ABD Irak’la
savaşmak suretiyle, önümüzdeki birkaç on yıllık dönem
içinde karşılaşılabilecek enerji darboğazını aşmak
istiyor
Amerikan
yönetimi için aslında yürüttükleri politikanın
müttefikleri tarafından onaylanması veya reddedilmesi o
kadar da önemli değil. Bu rijit pozisyon 11 Eylül’ün
sonucu da değil. Bu, Baba Bush’un hükümeti döneminde gün
ışığına çıkmaya başlayan ve oğul Bush tarafından
uygulamaya konulan köklü stratejik kararlara dayanıyor.
Buna göre, ABD, ekonomik ve stratejik çıkar gördüğü
dünyadaki bütün bölgeleri istisnasız kontrol etmek
istiyor.
Şubat 1991’de
General Norman Schwarzkopf, başkumandan Baba Bush’a
Saddam Hüseyin’in hükümranlığının sonunu gümüş bir tepsi
içinde sunmuştu. O ise bunu kabul etmedi ve Irak
diktatörüne daha fazla seneler iktidarda kalmayı
bahşetti. Bugün oğul Bush, babasının bu hatasını
düzeltme konusunda kararlı gözüküyor. Böylelikle
Saddam’ın günleri sayılı oluyor. Bunu ilgili tüm
taraflar –bir şüpheci ifadeyle yapılmış bir itiraza
göre- daha ucuza maledebilirlerdi. Bu sürenin uzaması
sonucunda, Irak halkı ambargo döneminde çok bedeller
ödedi. Şayet yeni bir savaş çıkarsa, daha fazla masum
insan kurban edilmiş olacak. Washington’da neden böyle
bir zihin değişikliği yaşanıyor, eğer bölge daha
istikrarlı hale gelmediyse ve yeniden bir silahlı
müdahale Ortadoğu’da bir alan yangını tehlikesini içinde
barındırıyorsa ?
Geriye
bakış...
George Bush
1991’deki Körfez Savaşı’nı ‘Yeni Dünya Düzeninin’ önünü
açmak için yapmıştı. Amerika kendisini Batılı ittifakın
içinde tartışmasız lider güç olarak görüyordu ve tarihin
galibi olarak, dünyaya kendi ölçüleri ve çıkarları
doğrultusunda çeki-düzen vermenin zamanının geldiğine
inanıyordu. Bu, onu sükunete kavuşturmak anlamına da
geliyordu. Zira, Doğu-Batı çatışmasının bitiminden sonra
bu dünyanın otomatikman daha emniyetli hale gelmeyeceği,
çöl saldırısı operasyonundan çok önceleri ilgili
taraflarca bilinen bir husustu. Fakat eski Bush yönetimi
Soğuk Savaş’ın stratejik pençelerinden kurtulamamıştı ve
istikrar sağlayıcı iki-kutupluluğu, dünyanın siyasi
nizamını başka bir desteğe ihtiyacı olmadan sağlayacak
olan tek kutupluluğa dönüştürememişti. Bundan dolayı da
Amerika’nın küresel hegemonya konseptinde, Clinton ve
Gore’un yönetime gelmesiyle, bir paradigma değişimi
yaşandı. İç ve ekonomik politika alanında
modernleştiriciler olarak işe başlayan Clinton ve Gore,
Amerikan’ın liderlik pozisyonunu, tek-taraflı dikta
yöntemleriyle değil, kaçınılmaz görülen global ağın
içinde bir hegemonya ile ayakta tutmak istediler.
Formül, çok-yönlülük ve küresel demokratikleşme idi.
Buna uyumlu olarak askeri araştırma ve gelişime dev
meblağlar akıtıldı. Clinton ve Gore yönetiminde geçen 8
yıl ABD’ye –özellikle teknoloji ve silahlanmada- şu an
yetişilmesi neredeyse imkansız görünen bir modernizasyon
mesafesi aldırdı.
... ve
ileriye doğru bir bakış
Bu miras,
oğul Bush’a (babasının tavsiyesine aykırı hareket
ederek) selefinin çok-yönlü siyasi adımının yanısıra çok
daha fazlasını tersyüz etmesine izin veriyor. George W.
Bush, ABD’yi bir yeni/eski devire geri götürmeye
çalışıyor. Siyaset anlayışı tek-ya da çok-yönlü olmayan,
fakat daha ziyade kendi yağıyla kavrulmayı ve ekonomik
bağımsızlığı önceleyen bir elit tabaka kendisini
‘America first’ (Önce Amerika) sloganıyla iktidara
taşıdı. Bu ne 19. Yüzyılın klasik korumacılığına geri
dönüşü ne de Amerikan’ın hegemonya talebinden
vazgeçmesini ifade ediyor. Tam aksine bu hegemonyal
talep hızlandırılmış küreselleşme dönemlerinde askeri
üstünlük temeline dayanan bir dış güvenlik ve ekonomi
politikasının ön şartı olarak mülahaza ediliyor.
‘Amerikan enternasyonalizmi’ olarak ün kazanan bu
içe-yönelim, global süreçlerden kopma anlamına gelmiyor.
Asıl hedeflenen ise küreselleşmeyi kendi ölçülerine göre
yönlendirmek (ki bu yeni değil) ve sahip olduğu üstünlük
sayesinde negatif geri tepmelere karşı kendini korumak
ya da –en azından kendi ülkesi için- bu geri tepmeyi
kontrol edilebilir düzeyde tutmaktır. 11 Eylül 2001’e
kadar bu durum, çoğu Amerikalı için tabii idi.
Saldırılar dehşetli bir şekilde onların gözünü açtı. O
günden bu yana ABD’nin, dışişleri ve güvenlik politikası
başka ölçülere göre şekillenmiş durumda. Bush
yönetiminin, küreselleşmiş dünyada içe-yönelimli
güvenlik illüzyonu nedeniyle, artık denizaşırı
ilişkilerin güvenlik politikası çerçevesini gözden
geçirmeye hazır hale geldiği görülüyor. İttifaka dahil
ülkeler teröre karşı ‘kayıtsız dayanışma’
göstermezlerse, NATO da, ABD’nin gözünde artık mukaddes
olmayacak.
Ortadoğu’daki
sonuçlar
Bu
global-stratejik gezinti Amerika’nın Ortadoğu
politikasının zik-zak çizgisini açıklamak için
gerekliydi, nitekim bu politika sadece iki değişmez
tanıyor: Güvenlik ve Petrol. Baba Bush’un Ortadoğu
politikasının, özde Suud kralının telefon numarasından
müteşekkil olduğu söyleniyor. Baba Bush’un İsrail’e
karşı özel bir ilişkisi olmadığı için, bu hükmün bütün
vecizliğine rağmen kesin olarak doğru olduğu
gözüküyordu. Teksas’lı için önemli olan, petrol
ticaretindeki Amerikan çıkarlarının emniyete
alınmasıydı. 1991’deki Körfez Savaşı, Irak’ın Kuveyt’i
işgalinden sonra, bölgedeki siyasi dengeleri bozmasını
önlemek için yapılmıştı. Geri kalan herşey, stratejik
aksesuvardı. Çöl Saldırısı Operasyonu Koalisyonu bu
şemaya göre hareket ediyordu. Bu, İran ve Suriye’ye
izolasyondan kurtulmak için bir yol açmıştı ve
Ortadoğu’daki doksanlı yılların barış sürecinin
başlamasına zemin hazırlamıştı.
Bill Clinton
bunu yönetime geçtiğinde severek devraldı, ancak farklı
stratejik öncüller altında kendi yoluna devam etti. Buna
göre, şayet Ortadoğu’ya sükunet getirme konusunda
başarılı olunursa, liberal bir Dünya Ticaret Sisteminde
ABD’nin petrol ihtiyacı, Amerika’nın himayesinde güvence
altına alınabilirdi. Bundan dolayı Clinton, –Yahudi
devletine dini ve duygusal bağından da güç alarak-
ısrarla Arap/Filistin-İsrail çatışmasını söndürmeye
çalışıyordu. Geri kalan herşey - İran ve Suriye’ye karşı
açılım ve izolasyon arasında yalpalamak, Irak’a set
çekmek, Körfez monarşilerine karşı demokratik reformlar
gerçekleştirmeleri konusunda uyarılar yapmak vb. -
burada da stratejik aksesuvardı. 2000 yılının yazında
Camp David’de fiyaskoyla sonuçlanan İsrail-Filistin
müzakereleri ile bu çıkış nihai anlamda karaya vurdu.
Clinton doktrini kullanılamaz olmuştu. Halefinin ekibi
bunu farketmişti ve Başbakan Ariel Şaron’a kendi
politikasını uygulaması için hareket serbestisi verdi.
Bununla birlikte Amerika’nın Ortadoğu politikasının
ortak hareket dayalı boyutu törpülenmişti. Onun yerini
–11 Eylül 2001 ile- Irak’ın yanısıra İran ve Suriye’nin
de dahil oldukları sözde bir ‘şer ekseni’ tarafından
beslenen eski tehdit vizyonları almıştı. Irak rejimi bu
açıdan bütün düşman imaj kriterlerini yerine
getiriyordu. Bu yüzden Saddam Hüseyin’in silah
denetçilerinin ülkeye girişine izin vermesi pek bir
işine yaramayacak. Irak’ta rejim değişikliği,
kararlaştırılmış bir olaydır. Askeri bir saldırıyı
önlemek için Irak diktatörünün ya gönüllü olarak istifa
etmesi ya da devrilmesi düşünülüyor. Saddam’ın
devrilmesinin sonuçları Washington’da her halükarda
‘ehveni şer’ olarak görülüyor ve kontrol edilebilir
nitelikte olduğuna inanılıyor.
Irak, İran,
Suriye
Amerikan
güdümündeki Körfez Savaşı İttifakı, 1990/1991’deki gibi
oluşmayacağı gibi Arap ‘Kardeş devletleri’nin
anti-amerikan birliği de teşekkül etmeyecek. Bağdat’da
daha güvenilir bir (askeri-) ekip iktidara gelirse bu
Körfez monarşilerinin haydi haydi işlerine gelir. Bir
Amerikan müdahalesi, zamansal olarak sınırlı kalırsa,
süreli bir işgale dönüşmezse ve Irak devletinin toprak
bütünlüğü korunursa Irak’ın yakın komşularında ciddi bir
direnişle karşılaşmaz. İran ve Suriye bile sesini
çıkarmaz. Her ikisi de, Washington’un ‘Haydut devletler’
listesinde yer aldıkları için potansiyel saldırı
hedefleri olabileceklerini biliyor. Bu durum, aynı
zamanda hem disipline ediyor hem de tahrik ediyor. Bu
tahrik, ABD’nin bölgede salt kendi çıkarları için
uğraştığını ve her türlü direnişe aldırış etmediğini
daha katı bir şekilde göstermesi oranında büyüyor.
İran bütün
ABC-silahları anlaşmalarının altına imza attı. Buna
rağmen ülke, kitlesel imha silahları yapma konusunda
töhmet altında. Irak’dan farklı olarak ve daha vurgulu
bir şekilde, İslam Cumhuriyeti hemen 11 Eylül’den sonra
Amerikan terör avcılarının hedef tahtasına girdi.
Böylece Tahran yarın bir gün Bağdat gibi aynı
alternatifle karşı karşıya gelmeyi hesaba katmak
zorunda. İslam Cumhuriyeti’ndeki şartların tamamen
farklı olması Bush’u çok da fazla ilgilendirmiyor. Zaten
kendisi, İran’daki iç iktidar çekişmelerini önemsiz
bulduğunu daha önce ifade etmişti. Eğer Irak’a karşı
savaş durumunda İran’daki liberal reformcular daha fazla
mevzi kaybederlerse, bu Washington için ehemmiyetsizdir.
Teröre karşı savaşta kendi güvenliğine bu kadar
kilitlenmiş ve bu denli askeri bir potansiyele sahip
olan bir güç için Tahran’da, Şam’da ya da Bağdat’da
kimin yönetimde olduğu çok da önemli değildir.
Filistin-İsrail çatışmasının sonuçları bile burada o
kadar önemli bir rol oynamaz. Şaron hükümeti de aynı
dümen suyunda yüzüyorsa ve yahudi devletinin güvenliğini
diyalogla değil de şiddetle sağlamaya çalışıyorsa, bu,
haliyle böyle olur.
Petrolün
sonunun başlangıcı
Ancak ABD
için bölge, elbette sadece teröre ve kitle imha
silahlarına karşı korunma açısından değil, fakat
özellikle petrol kaynakları açısından önem arzediyor.
Daha net ifadeyle: bu bölge, kara altının Amerikan
ekonomisine akışını hesaplanabilir – ve mümkün mertebe
en ucuz- fiyatlarla sağlamak bakımından önemli. Hiç
kimse, petrolün öyle ya da böyle pazara çıkacağı
konusunda endişe taşımıyor. Üretici ülkeler bugün dünden
daha fazla en önemli ihracat ürünlerini satmaya
muhtaçlar. 20. Yüzyılın yetmişli yıllarındaki fiyat şoku
Batı’da çok derin izler bırakmıştı, çünkü o dönemlerde
OPEC ülkeleri ekonomik tekellerini siyasi yönden
kullanmayı başarmışlardı. Bu tekel, Batı’nın enerji
politikasının mütereddit bir şekilde dönüşümü ve
özellikle OPEC dışındaki yeni petrol kaynaklarının
keşfiyle kırılmıştı.
Bugün, o
krizden 30 sene sonra, bu kaynakların kendi en yüksek
noktalarını çok yakında aşacakları açık. Ufukta, petrol
ekonomisine bir geriye dönüş gözüküyor. 1973’de Ortadoğu
ülkeleri dünya petrol ihtiyacının % 38’ini
karşılıyorlardı. Bu oran seksenli yılların sonuna doğru
% 18’e düşmüştü. OPEC-karteli çözülmüştü. Fakat 10 sene
sonra dünya üretiminin % 50’si yine Ortadoğu’dan
gelecek. Bu, Amerika’nın neden bu coğrafik bölgeye Orta
Asya’ya uzanacak şekilde hakim olmak için kendi askeri
ve teknolojik üstünlüklerini bu kadar şiddetli bir
şekilde kullandığını açıklıyor. Hiç şüphesiz, Ortadoğu
petrolü yeniden çok büyük çapta değer kazanıyor, ancak
bu trendin bile bir stratejik ötek-yüzü var; zira 10 ila
15 sene sonra Ortadoğu üretimi zirveye ulaşmış olacak.
Ondan sonra Körfez’deki kara altın bitmiş olmayacak, ama
eğri düşüş trendine girecek ve bir zaman sonra
pazarların siyasi olarak da tepki gösterecekleri bir
noktaya ulaşacak.
20 seneden
beri küresel petrol rezervleri azalıyor. Dünyada şu an
günde yaklaşık 27 milyar varil petrol kullanılıyor,
fakat sadece altı Milyar varil yeni keşfediliyor.
Gelecekteki keşifler de dahil olmak üzere dünyadaki
toplam mevcut oran, tahmini olarak, yaklaşık 1.000
milyar varil ile ucuz petrol daha 37 sene yetecek. Ve bu
rakam bile aldatıcı olabilir, zira sabit tüketim ve
sabit üretim düşüşüne göre hesaplanıyor. Gerçekte ise
tüketim artıyor, buna karşın daha iyi teknolojiye
rağmen, dünya çapındaki üretim verimliliği düşüyor.
Özellikle eskiden verimsiz görünen petrol yataklarını
karlı hale getiren modern keşif teknolojisinden dolayı
yeni büyük petrol yataklarını bulma olasılığı azalıyor.
Yarının Kuzey Denizi petrolü ufukta gözükmüyor. O çoktan
bulunmuş olmalıydı. Bu bakımdan ABD, körfezde belki
petrol için son savaşını yapıyor. Eğer Amerika üstünlüğe
dayalı acımasızlık otarşi-konseptini sürdürmek
istiyorsa, bu, şimdiden petrol ekonomisinin sonunu
başlatmaktan başka bir şey değildir. O zaman Irak’a
karşı bir savaş, bir nevi bölgeden iyi hazırlanmış
güvenli bir geriye çekilişin başlangıcı olur. Bir başka
ifadeyle, Washington, doksanlı yıllarda elde ettiği
askeri ağırlık fazlasını, gelecek onyıllardaki enerji
alanında kaçınılmaz olarak yaşanacak olan dönüm
noktasını hegemonyal bir şekilde emniyete almak için
körfezde kullanıyor. Bunun teknolojisi (yakıt hücresi)
çoktan geliştirildi. Ve Birleşik Devletler, çok kısa bir
zamanda muazzam kaynakları mobilize edebileceğini
ispatladı.
© 2002 İktibas |