Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 288 Aralık 2002
Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  
Değerlendirme
Çeviri

Son Savaş

Dünya Bir Köy olsaydı

Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem

 

 

Son Savaş

 

Torsten Wöhlert

 

Çeviren : Selvet AKGÜN

Kaynak: Freitag, 27.09.2002

 

PETROLE VEDA

ABD Irak’la savaşmak suretiyle, önümüzdeki birkaç on yıllık dönem içinde karşılaşılabilecek enerji darboğazını aşmak istiyor

Amerikan yönetimi için aslında yürüttükleri politikanın müttefikleri tarafından onaylanması veya reddedilmesi o kadar da önemli değil. Bu rijit pozisyon 11 Eylül’ün sonucu da değil. Bu, Baba Bush’un hükümeti döneminde gün ışığına çıkmaya başlayan ve oğul Bush tarafından uygulamaya konulan köklü stratejik kararlara dayanıyor. Buna göre, ABD, ekonomik ve stratejik çıkar gördüğü dünyadaki bütün bölgeleri istisnasız kontrol etmek istiyor.

Şubat 1991’de General Norman Schwarzkopf, başkumandan Baba Bush’a Saddam Hüseyin’in hükümranlığının sonunu gümüş bir tepsi içinde sunmuştu. O ise bunu kabul etmedi ve Irak diktatörüne daha fazla seneler iktidarda kalmayı bahşetti. Bugün oğul Bush, babasının bu hatasını düzeltme konusunda kararlı gözüküyor. Böylelikle Saddam’ın günleri sayılı oluyor. Bunu ilgili tüm taraflar –bir şüpheci ifadeyle yapılmış bir itiraza göre- daha ucuza maledebilirlerdi. Bu sürenin uzaması sonucunda, Irak halkı ambargo döneminde çok bedeller ödedi. Şayet yeni bir savaş çıkarsa, daha fazla masum insan kurban edilmiş olacak. Washington’da neden böyle bir zihin değişikliği yaşanıyor, eğer bölge daha istikrarlı hale gelmediyse ve yeniden bir silahlı müdahale Ortadoğu’da bir alan yangını tehlikesini içinde barındırıyorsa ?

Geriye bakış...

George Bush 1991’deki Körfez Savaşı’nı ‘Yeni Dünya Düzeninin’ önünü açmak için yapmıştı. Amerika kendisini Batılı ittifakın içinde tartışmasız lider güç olarak görüyordu ve tarihin galibi olarak, dünyaya kendi ölçüleri ve çıkarları doğrultusunda çeki-düzen vermenin zamanının geldiğine inanıyordu. Bu, onu sükunete kavuşturmak anlamına da geliyordu. Zira, Doğu-Batı çatışmasının bitiminden sonra bu dünyanın otomatikman daha emniyetli hale gelmeyeceği, çöl saldırısı operasyonundan çok önceleri ilgili taraflarca bilinen bir husustu. Fakat eski Bush yönetimi Soğuk Savaş’ın stratejik pençelerinden kurtulamamıştı ve istikrar sağlayıcı iki-kutupluluğu, dünyanın siyasi nizamını başka bir desteğe ihtiyacı olmadan sağlayacak olan tek kutupluluğa dönüştürememişti. Bundan dolayı da Amerika’nın küresel hegemonya konseptinde, Clinton ve Gore’un yönetime gelmesiyle, bir paradigma değişimi yaşandı. İç ve ekonomik politika alanında modernleştiriciler olarak işe başlayan Clinton ve Gore, Amerikan’ın liderlik pozisyonunu, tek-taraflı dikta yöntemleriyle değil, kaçınılmaz görülen global ağın içinde bir hegemonya ile ayakta tutmak istediler. Formül, çok-yönlülük ve küresel demokratikleşme idi. Buna uyumlu olarak askeri araştırma ve gelişime dev meblağlar akıtıldı. Clinton ve Gore yönetiminde geçen 8 yıl ABD’ye –özellikle teknoloji ve silahlanmada- şu an yetişilmesi neredeyse imkansız görünen bir modernizasyon mesafesi aldırdı.

... ve ileriye doğru bir bakış

Bu miras, oğul Bush’a (babasının tavsiyesine aykırı hareket ederek) selefinin çok-yönlü siyasi adımının yanısıra çok daha fazlasını tersyüz etmesine izin veriyor. George W. Bush, ABD’yi bir yeni/eski devire geri götürmeye çalışıyor. Siyaset anlayışı tek-ya da çok-yönlü olmayan, fakat daha ziyade kendi yağıyla kavrulmayı ve ekonomik bağımsızlığı önceleyen bir elit tabaka kendisini ‘America first’ (Önce Amerika) sloganıyla iktidara taşıdı. Bu ne 19. Yüzyılın klasik korumacılığına geri dönüşü ne de Amerikan’ın hegemonya talebinden vazgeçmesini ifade ediyor. Tam aksine bu hegemonyal talep hızlandırılmış küreselleşme dönemlerinde askeri üstünlük temeline dayanan bir dış güvenlik ve ekonomi politikasının ön şartı olarak mülahaza ediliyor. ‘Amerikan enternasyonalizmi’ olarak ün kazanan bu içe-yönelim, global süreçlerden kopma anlamına gelmiyor. Asıl hedeflenen ise küreselleşmeyi kendi ölçülerine göre yönlendirmek (ki bu yeni değil) ve sahip olduğu üstünlük sayesinde negatif geri tepmelere karşı kendini korumak ya da –en azından kendi ülkesi için- bu geri tepmeyi kontrol edilebilir düzeyde tutmaktır. 11 Eylül 2001’e kadar bu durum, çoğu Amerikalı için tabii idi. Saldırılar dehşetli bir şekilde onların gözünü açtı. O günden bu yana ABD’nin, dışişleri ve güvenlik politikası başka ölçülere göre şekillenmiş durumda. Bush yönetiminin, küreselleşmiş dünyada içe-yönelimli güvenlik illüzyonu nedeniyle, artık denizaşırı ilişkilerin güvenlik politikası çerçevesini gözden geçirmeye hazır hale geldiği görülüyor. İttifaka dahil ülkeler teröre karşı ‘kayıtsız dayanışma’ göstermezlerse, NATO da, ABD’nin gözünde artık mukaddes olmayacak.

Ortadoğu’daki sonuçlar

Bu global-stratejik gezinti Amerika’nın Ortadoğu politikasının zik-zak çizgisini açıklamak için gerekliydi, nitekim bu politika sadece iki değişmez tanıyor: Güvenlik ve Petrol. Baba Bush’un Ortadoğu politikasının, özde Suud kralının telefon numarasından müteşekkil olduğu söyleniyor. Baba Bush’un İsrail’e karşı özel bir ilişkisi olmadığı için, bu hükmün bütün vecizliğine rağmen kesin olarak doğru olduğu gözüküyordu. Teksas’lı için önemli olan, petrol ticaretindeki Amerikan çıkarlarının emniyete alınmasıydı. 1991’deki Körfez Savaşı, Irak’ın Kuveyt’i işgalinden sonra, bölgedeki siyasi dengeleri bozmasını önlemek için yapılmıştı. Geri kalan herşey, stratejik aksesuvardı. Çöl Saldırısı Operasyonu Koalisyonu bu şemaya göre hareket ediyordu. Bu, İran ve Suriye’ye izolasyondan kurtulmak için bir yol açmıştı ve Ortadoğu’daki doksanlı yılların barış sürecinin başlamasına zemin hazırlamıştı.

Bill Clinton bunu yönetime geçtiğinde severek devraldı, ancak farklı stratejik öncüller altında kendi yoluna devam etti. Buna göre, şayet Ortadoğu’ya sükunet getirme konusunda başarılı olunursa, liberal bir Dünya Ticaret Sisteminde ABD’nin petrol ihtiyacı, Amerika’nın himayesinde güvence altına alınabilirdi. Bundan dolayı Clinton, –Yahudi devletine dini ve duygusal bağından da güç alarak- ısrarla Arap/Filistin-İsrail çatışmasını söndürmeye çalışıyordu. Geri kalan herşey - İran ve Suriye’ye karşı açılım ve izolasyon arasında yalpalamak, Irak’a set çekmek, Körfez monarşilerine karşı demokratik reformlar gerçekleştirmeleri konusunda uyarılar yapmak vb. - burada da stratejik aksesuvardı. 2000 yılının yazında Camp David’de fiyaskoyla sonuçlanan İsrail-Filistin müzakereleri ile bu çıkış nihai anlamda karaya vurdu. Clinton doktrini kullanılamaz olmuştu. Halefinin ekibi bunu farketmişti ve Başbakan Ariel Şaron’a kendi politikasını uygulaması için hareket serbestisi verdi. Bununla birlikte Amerika’nın Ortadoğu politikasının ortak hareket dayalı boyutu törpülenmişti. Onun yerini –11 Eylül 2001 ile- Irak’ın yanısıra İran ve Suriye’nin de dahil oldukları sözde bir ‘şer ekseni’ tarafından beslenen eski tehdit vizyonları almıştı. Irak rejimi bu açıdan bütün düşman imaj kriterlerini yerine getiriyordu. Bu yüzden Saddam Hüseyin’in silah denetçilerinin ülkeye girişine izin vermesi pek bir işine yaramayacak. Irak’ta rejim değişikliği, kararlaştırılmış bir olaydır. Askeri bir saldırıyı önlemek için Irak diktatörünün ya gönüllü olarak istifa etmesi ya da devrilmesi düşünülüyor. Saddam’ın devrilmesinin sonuçları Washington’da her halükarda ‘ehveni şer’ olarak görülüyor ve kontrol edilebilir nitelikte olduğuna inanılıyor.

Irak, İran, Suriye

Amerikan güdümündeki Körfez Savaşı İttifakı, 1990/1991’deki gibi oluşmayacağı gibi Arap ‘Kardeş devletleri’nin anti-amerikan birliği de teşekkül etmeyecek. Bağdat’da daha güvenilir bir (askeri-) ekip iktidara gelirse bu Körfez monarşilerinin haydi haydi işlerine gelir. Bir Amerikan müdahalesi, zamansal olarak sınırlı kalırsa, süreli bir işgale dönüşmezse ve Irak devletinin toprak bütünlüğü korunursa Irak’ın yakın komşularında ciddi bir direnişle karşılaşmaz. İran ve Suriye bile sesini çıkarmaz. Her ikisi de, Washington’un ‘Haydut devletler’ listesinde yer aldıkları için potansiyel saldırı hedefleri olabileceklerini biliyor. Bu durum, aynı zamanda hem disipline ediyor hem de tahrik ediyor. Bu tahrik, ABD’nin bölgede salt kendi çıkarları için uğraştığını ve her türlü direnişe aldırış etmediğini daha katı bir şekilde göstermesi oranında büyüyor.

İran bütün ABC-silahları anlaşmalarının altına imza attı. Buna rağmen ülke, kitlesel imha silahları yapma konusunda töhmet altında. Irak’dan farklı olarak ve daha vurgulu bir şekilde, İslam Cumhuriyeti hemen 11 Eylül’den sonra Amerikan terör avcılarının hedef tahtasına girdi. Böylece Tahran yarın bir gün Bağdat gibi aynı alternatifle karşı karşıya gelmeyi hesaba katmak zorunda. İslam Cumhuriyeti’ndeki şartların tamamen farklı olması Bush’u çok da fazla ilgilendirmiyor. Zaten kendisi, İran’daki iç iktidar çekişmelerini önemsiz bulduğunu daha önce ifade etmişti. Eğer Irak’a karşı savaş durumunda İran’daki liberal reformcular daha fazla mevzi kaybederlerse, bu Washington için ehemmiyetsizdir. Teröre karşı savaşta kendi güvenliğine bu kadar kilitlenmiş ve bu denli askeri bir potansiyele sahip olan bir güç için Tahran’da, Şam’da ya da Bağdat’da kimin yönetimde olduğu çok da önemli değildir. Filistin-İsrail çatışmasının sonuçları bile burada o kadar önemli bir rol oynamaz. Şaron hükümeti de aynı dümen suyunda yüzüyorsa ve yahudi devletinin güvenliğini diyalogla değil de şiddetle sağlamaya çalışıyorsa, bu, haliyle böyle olur.

Petrolün sonunun başlangıcı

Ancak ABD için bölge, elbette sadece teröre ve kitle imha silahlarına karşı korunma açısından değil, fakat özellikle petrol kaynakları açısından önem arzediyor. Daha net ifadeyle: bu bölge, kara altının Amerikan ekonomisine akışını hesaplanabilir – ve mümkün mertebe en ucuz- fiyatlarla sağlamak bakımından önemli. Hiç kimse, petrolün öyle ya da böyle pazara çıkacağı konusunda endişe taşımıyor. Üretici ülkeler bugün dünden daha fazla en önemli ihracat ürünlerini satmaya muhtaçlar. 20. Yüzyılın yetmişli yıllarındaki fiyat şoku Batı’da çok derin izler bırakmıştı, çünkü o dönemlerde OPEC ülkeleri ekonomik tekellerini siyasi yönden kullanmayı başarmışlardı. Bu tekel, Batı’nın enerji politikasının mütereddit bir şekilde dönüşümü ve özellikle OPEC dışındaki yeni petrol kaynaklarının keşfiyle kırılmıştı.

Bugün, o krizden 30 sene sonra, bu kaynakların kendi en yüksek noktalarını çok yakında aşacakları açık. Ufukta, petrol ekonomisine bir geriye dönüş gözüküyor. 1973’de Ortadoğu ülkeleri dünya petrol ihtiyacının % 38’ini karşılıyorlardı. Bu oran seksenli yılların sonuna doğru % 18’e düşmüştü. OPEC-karteli çözülmüştü. Fakat 10 sene sonra dünya üretiminin % 50’si yine Ortadoğu’dan gelecek. Bu, Amerika’nın neden bu coğrafik bölgeye Orta Asya’ya uzanacak şekilde hakim olmak için kendi askeri ve teknolojik üstünlüklerini bu kadar şiddetli bir şekilde kullandığını açıklıyor. Hiç şüphesiz, Ortadoğu petrolü yeniden çok büyük çapta değer kazanıyor, ancak bu trendin bile bir stratejik ötek-yüzü var; zira 10 ila 15 sene sonra Ortadoğu üretimi zirveye ulaşmış olacak. Ondan sonra Körfez’deki kara altın bitmiş olmayacak, ama eğri düşüş trendine girecek ve bir zaman sonra pazarların siyasi olarak da tepki gösterecekleri bir noktaya ulaşacak.

20 seneden beri küresel petrol rezervleri azalıyor. Dünyada şu an günde yaklaşık 27 milyar varil  petrol kullanılıyor, fakat sadece altı Milyar varil yeni keşfediliyor. Gelecekteki keşifler de dahil olmak üzere dünyadaki toplam mevcut oran, tahmini olarak, yaklaşık 1.000 milyar varil ile ucuz petrol daha 37 sene yetecek. Ve bu rakam bile aldatıcı olabilir, zira sabit tüketim ve sabit üretim düşüşüne göre hesaplanıyor. Gerçekte ise tüketim artıyor, buna karşın daha iyi teknolojiye rağmen, dünya çapındaki üretim verimliliği düşüyor. Özellikle eskiden verimsiz görünen petrol yataklarını karlı hale getiren modern keşif teknolojisinden dolayı yeni büyük petrol yataklarını bulma olasılığı azalıyor. Yarının Kuzey Denizi petrolü ufukta gözükmüyor. O çoktan bulunmuş olmalıydı. Bu bakımdan ABD, körfezde belki petrol için son savaşını yapıyor. Eğer Amerika üstünlüğe dayalı acımasızlık otarşi-konseptini sürdürmek istiyorsa, bu, şimdiden petrol ekonomisinin sonunu başlatmaktan başka bir şey değildir. O zaman Irak’a karşı bir savaş, bir nevi bölgeden iyi hazırlanmış güvenli bir geriye çekilişin başlangıcı olur. Bir başka ifadeyle, Washington, doksanlı yıllarda elde ettiği askeri ağırlık fazlasını, gelecek onyıllardaki enerji alanında kaçınılmaz olarak yaşanacak olan dönüm noktasını hegemonyal bir şekilde emniyete almak için körfezde kullanıyor. Bunun teknolojisi (yakıt hücresi)  çoktan geliştirildi. Ve Birleşik Devletler, çok kısa bir zamanda muazzam kaynakları mobilize edebileceğini ispatladı.

 

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin