|
Japonya
İzlenimleri
Dr. M. Kürşad
ATALAR
Japonya,
bugünün dünyasında önemli bir ülke. II. Dünya
Savaşı’ndan mağlup ayrılan ve 1952 yılına kadar (7 yıl)
Amerikan askerlerinin yönetiminde kalan ülkenin, kısa
süre içinde kaydettiği gelişme düzeyi ile, Batılı
kalkınma modeline ‘alternatif’ arayan kesimlerin
ilgisine mazhar olduğu kuşkusuz. Ülkenin, "yerel
değerlere bağlı kalınarak modernleşilebileceği"
yönündeki tezi doğrulamak için sıklıkla örnek olarak
gösterildiği ise biliniyor. Japonya’yı konuşurken bu
konunun önemi gerçekten yadsınamaz; çünkü "Japon
modernleşmesi", belki de tek başına, ülkenin küresel
siyasetteki ‘yeri ve anlam’ını tayin edici özellikleri
haizdir. Bu nedenle ben de 40 günlük Japonya
izlenimlerimi bu konu üzerinde odaklaşarak sizlere
aktarmaya çalışacağım. Bu arada Tokyo’da yaşayan
Müslümanlara ait gözlemlerimi de sizlere aktarmaya
çalışacağım.
3 Haziran-12
Temmuz tarihleri arasında, radar teknolojisi üzerine
verilecek bir eğitim programı çerçevesinde Japonya’da
bulundum. Çoğunlukla başkent Tokyo’da kaldım. İkamet
ettiğimiz yer, Tokyo’nun metropol sahası içindeki
İkebukuro semtiydi. Tokyo, 12 milyon nüfuslu bir şehir
ve metropol sahası içinde 9 milyon insan yaşıyor.
Gerçekten çok kalabalık bir kent. Özellikle sabah işe
giderken ve akşam iş çıkışı saatlerinde sokaklar tıklım
tıklım dolu. Adım atacak yer bulmak neredeyse imkansız.
Semtler birbiriyle içiçe ve oldukça da modern. Ancak bu
modernlik, şehrin silüetine ‘Japonlara has’ bir şekilde
yansımış. Tokyo’ya ineceğimiz ilk gün, Büyük Okyanus
üzerinden dairevi bir hat çizerek inişe geçen uçaktan
şehri kuşbakışı gördüğüm o ilk anda, bu ‘kendine
özgü’lüğün ilk işaretlerini almış oldum. İşlenmiş
tarımsal arazilerin mekansal darlığı ve binaların tıkış
tıkışlığı, daha ilk bakışta dikkatleri çekiyordu. Bu bir
düzensizlik olarak belki nitelenemez, ancak şehrin
kuşbakışı görünüşü, mesela bir Almanya’dan veya
Hollanda’dan farklıydı. Bunun, mekan sorunu, iklim gibi
faktörlerle ilişkisi olduğu biliniyor, ama yine de bu
ilk izlenimim, bana, Japonya’nın ‘farklı’ bir
modernleşme serüveni yaşadığı hissini vermişti. Uçaktan
inip, kalacağımız otele tren yoluyla giderken, yol
boyunca uzanan ‘kutu gibi’ evler ise dikkatimi çekmişti.
Gerçekten benzerlerini daha sonra özellikle Tokyo’da
çokça gördüğüm bu evler, müstakil ve genellikle iki
katlı olmakla birlikte, iç hacim açısından,
Türkiye’dekilerle kıyaslanmayacak ölçüde küçükler ve
birbirlerine çok yakın inşa edilmişler. Birkaç
metrekarelik bahçeleri ya var ya da hiç yok. Şehirde yer
yer iskan-amaçlı çok katlı binalar da var, ancak
sayıları çok az. Japonlar, deprem riski nedeniyle,
iskan-amaçlı yüksek binalar yapmayı tercih etmemişler.
Bu ise, nüfus yoğunluğu da düşünüldüğünde, doğal olarak,
evlerin iç hacminin darlığı sonucunu doğurmuş. Dikkat
çekici bir diğer ayrıntı da, özellikle elektrik
hatlarının yüzey üstünden geçirilmesi. Bunu, muhtemel
bir büyük depremde hasar görebileceği düşünülen hatların
daha kolay tamir edilebilmesi için düşünmüş olmalılar.
Ancak ileri teknoloji kullanarak, bazı tren hatlarını
yeraltından geçirmeyi de başarmışlar. Örneğin Tokyo’da,
‘subway’ denilen ve tamamen yeraltında giden hatlar var.
Cadde üzerinde trafik ışığında beklerken, altınızdan
geçen trenlerin seslerini duyabiliyorsunuz. Dahası,
Tokyo’nun ulaşımını, şehri bir ağ gibi saran ve sayıları
10’a varan iç-hat trenleri sağlıyor. Bunun dışında,
hızlı, süper express ve shinkansen denilen ve
şehirlerarası ulaşımı sağlayan trenler de var.
Shinkansen’ler özellikle çok hızlı ve konforlu trenler
ve pahalı olmalarına rağmen şehirlerarası yolculukta
tercih ediliyorlar. Şehiriçi nüfus çok fazla olduğu
için, ev fiyatları yüksek ve kiralar da pahalı. Bu
yüzden, çalışanların önemli bir kısmı banliyölerde
yaşamayı tercih ediyor. Hızlı tren imkanını kullanarak
şehre ulaşmak, onlara daha cazip geliyor. Örneğin,
eğitim programının hazırlanışında katkıları olan
Mitsubishi firmasından bizimle ilgilenen bir yönetici,
Tokyo merkezindeki işyerine ulaşmak için her gün 60 km.
yolu gidip-geliyor. İlginç bir diğer gözlemim ise,
Japonların trenlerde uyumayı seviyor oluşu! Sabah-akşam,
uzak-yakın mesafe demeden, trenlerde otururken
"şekerleme yapan" pek çok Japon görmek mümkün. Bu
gözlemimi, Mitsubishi firmasından bize mihmandarlık
Tamai Bey’e sorduğumda, bu durumun Japonya’da çok yaygın
olduğunu, kimsenin de garipsemediğini söylemişti. Hatta
kendi başından geçen ilginç bir olayı da şöyle
anlatmıştı: "bir görev gereği Almanya’ya gitmiştim.
Sabah kalktım ve trene bindim. Hayret ettim. Hiç uyuyan
Alman yoktu!" Fakat sanılmasın ki, trende kestiren
Japonlar, inecekleri durakları da kaçırıyorlar. Hayır,
bu ülkede kaldığım 40 gün süresince, ineceği durağı
kaçıran tek bir Japon’a rastlamadım. Garip ama gerçek.
"Trenlerde uyumanın nedeni olarak, Japonların çok
çalışıyor oluşunu gösterebilir miyiz?" diye sorduğumda,
Tamai’nin cevabı yine olumlu değildi. Fakat kendisi de
bunun nedenini tam olarak bilemediğini, belki
metabolizmadan kaynaklanan nedenler olabileceğini
söyledi. Gerçekten de Japonların vücut yapısı farklı.
Genellikle kısa-orta boylular. Genç nesilde uzun
boylular daha fazla. Şişman Japon fazla yok, ama yine
genç nesil (ki eskiler, onlara ‘Hamburger nesli’
diyolar) arasında şişmanlara da rastlanıyor. Genel
olarak bir Japon’un çelimsiz olmasa da, yapılı
olmadığını söylemek mümkün. Gerçekten de trenlerde
şekerleme yapmanın, metabolizmayla ilgisi olabilir mi,
incelenmeye değer! Fakat sanılmasın ki trenler Japonlar
için uyuklama yerleri. Aksine, tren yolculukları
esnasındaki bir diğer gözlemim, kitap okuyanların
sayısının çok oluşuydu. Gerçekten Japonlar okumayı
seviyorlar. Kitapevlerinde kitap çeşidi çok. Dünyada
olup-bitenlere karşı da ilgililer. Bu konuyla ilgili
olarak, 10 yıldır Tokyo’da yaşayan, Japonca’yı çok iyi
konuşan ve Japonları da iyi tanıyan, Tokyo’daki Türk
Camii’nde görevli Selim Bey’in sözlerine kulak
verilebilir. Japonya’da bulunduğum sırada Dünya Kupası
maçları oynanıyordu. Türkiye’de takım olarak başarı
kazandığı için medyanın gündeminde yer alıyordu. Fakat
gerek Japon televizyonlarında, gerekse kimi cafeler veya
sokaklarda Türk forması giyip Türkiye lehine tezahürat
yapan Japonlarla sıkça karşılaşıyordum. Selim Bey’e:
"yoksa evsahibi oldukları için mi misafir ülke
takımlarına karşı bu şekilde yaklaşıyorlar? diye
sorduğumda, onun bana verdiği cevap farklıydı: "bunun
payı olduğuna kuşku yok ama şu da var ki, Japonlar dünya
ile çok ilgilidirler. Türkiye’yi de tanıyan, bilen ve
seven pek çok Japon var." Selim Bey’in bu sözlerinin
doğru olduğunu, özellikle daha sonraları Müslüman
Japonlar’la tanıştığımda bizzat gördüm. Hepsinin de
‘özel’ bir Türkiye sempatisi olduğunu söyleyebilirim.
Bunun bence çok açık bir nedeni var: II. Abdülhamid,
Pan-İslamizm politikası gereğince Japonya’ya bir heyet
göndermiş ve bu olay, Müslüman Japonların hafızalarına
kazınmış sanki. Ayrıca, Türklerin İslam’ı anlama ve
yaşama tarzının, Japonlara daha sıcak geldiğini de
söylemek mümkün. Japonlar, genelde kuralcı ve şekilsel
pratiklere karşı genel olarak uzak duruyorlar. Bunun
mutlaka çeşitli nedenleri var. Örneğin her iki ülkenin
benzer modernleşme süreçlerinden geçmesi düşünülebilir.
Ülkenin ilerlemişlik düzeyinin de bunda bir etkisi
olabilir. Bir diğer sebep olarak da Japonların, genel
olarak nazik ve müsamahakar insanlar oluşları
gösterilebilir. Gerçekten de, kaba konuşan Japon
neredeyse yok gibi. Bu nezaket daha ilk bakışta belli
oluyor. Bu durum, onların insan ilişkilerine de
yansıyor.
Japonya, 4
ana –Hokkaido, Honshu, Shikoku ve Kyushu- ve 7000 küçük
adadan oluşan bir Okyanus devleti. Kuzeydoğudan
güneybatıya 3000 km.lik hat boyunca uzanıyor.
Toprakları, Türkiye’nin yaklaşık yarısı kadar (377.780
km2). Ülkenin nüfusu, 2000 yılı verilerine göre,
126.700.000. Nüfusun % 99.4’ü Japon. Geri kalan % 0.6’ın
büyük çoğunluğu ise Koreli göçmenlerden oluşuyor.
Nüfusun büyük bir bölümü Şintoist/Budist. Hıristiyan
nüfusun 2.000.000 civarında olduğu tahmin ediliyor.
Müslüman nüfus ise toplam 100.000 civarında. Bunların
büyük çoğunluğu Japon periferisi olarak
adlandırılabilecek ülkelerin göçmenleri. Göçmenler
içinde Pakistanlılar çoğunluğu oluşturuyorlar. Onun
ardından sırasıyla Endonezya ve Malezya geliyor. Az da
olsa, Arap, İran’lı, Türk ve diğer Müslüman ülkelerden
göçmenler de var. Japon-kökenli Müslümanların sayısı ise
10.000 civarında tahmin ediliyor. Ülkenin iklimi, bizden
çok farklı. Kışlar soğuk ancak kurak geçiyor. Yazlar ise
sıcak fakat yağışlı. 11 Haziran- 20 Temmuz tarihleri
arasında ‘Baiu sezonu’ olarak adlandırılan dönemde,
ülkeye nemli ve sıcak bir hava hakim oluyor. Bu ise
dışarıda dolaşmayı gerçekten zorlaştırıyor. Antalya ile
aynı enlemde yer alan Tokyo, 12 milyon nüfusu ile
ülkenin en kalabalık şehri. Ardından 8 milyon nüfusu
ile, ülkenin orta bölgesinde yer alan Osaka geliyor.
Ortaçağ’da ülke yönetiminde önemli yeri olan Kyoto ve
Nagoya da, büyük şehirler arasında yer alıyor. Nüfusla
ilgili olarak şu bilgi notu önemli: Gelişmiş ülkeler
arasında en uzun ömürlü insanlar Japonya’da yaşıyor
(Erkekler 78, kadınlar 84 yaş.) Tahminlere göre
Japonya’nın nüfusu, artık son sınırına dayanmış durumda.
2002 yılından itibaren nüfusun sürekli azalacağı ve 2050
yılında 100 milyonun altına düşeceği tahmin ediliyor.
Yine 2050 yılında 65 yaş üzeri nüfusun, %25’lere
ulaşacağı bekleniyor. Ayrıca Japon kadınlar, giderek
daha çok iş hayatına katılmak istiyorlar. Bu nedenle
çocuk sahibi olmak istemiyorlar. Şu anda aile başına
çocuk ortalaması 1.75. Buradan şu sonucu çıkarmak da
mümkün: nüfusun hızla azalacağı beklentisi, zaman
içinde, hükümetleri, tıpkı Avrupa ülkelerinde olduğu
gibi, yabancı işçi ithalini düşünmeye sevk edebilir.
Japonlar, 1980’li yıllarda ekonomik refahın zirvesine
ulaşmışlar. Ancak 1990’lı yıllarda durum tersine dönmüş
ve büyük bir kriz yaşamışlar. 1990’lı yılların
ortalarından itibaren pek çok büyük firma işçi çıkarmak
zorunda kalmış. Japonya’da ‘iş garantisi’ne verilen
önemi göz önüne aldığınızda, yaşanan krizin boyutları
tahmin edilebilir. Japon ekonomisinin, 1980’li ve 90’lı
yıllardaki tecrübeleri, bizdeki Özal dönemi ve ardından
gelen kriz dalgalarına benziyor. Bunun, küresel ekonomi
ile yerel ekonomiler arasındaki denge ile ilişkili
olduğuna kuşku yok. Buna göre, küresel ekonomide bir
daralma olduğunda yerel ekonomiler rahat nefes
alıyorlar. Fakat küresel ekonomi (ki bunu Amerikan
ekonomisi olarak görmek gerekir) kendini toparladığında,
yerel ekonomiler daralma yaşıyorlar. 1990’lı yılların
ortalarından itibaren Japonların ortalama gelirlerinde %
20’ye varan azalmalar görülmüş. Bu ise günlük yaşamı
etkilemiş. Halk tasarrufa yönelmiş ve daha az harcamaya
başlamış. Bu ise ekonomide görece bir durgunluğa yol
açmış. Tanıştığımız pek çok Japon’un, bu durumdan
şikayetçi olduğunu söyleyebilirim. Bu sıkıntı halen de
devam ediyor.
Bu arada,
eğitim programı çerçevesinde, ülkenin kültürel dokusunda
önemli yeri olan Kyoto ve Nagoya şehirlerini de görme
fırsatı buldum. Ortaçağ boyunca Japonya siyasal
tarihinde de önemli rol oynamış olan bu şehirlerde
çeşitli tapınak ve kaleleri ziyaret ettim. Özellikle
tapınak ziyaretlerinde, Zen-Budizm’in ve Şintoizm’in
yaşam felsefesini anlatan figür, heykel ve yapıtlarla
karşılaştım. Örneğin 15. asırda inşa edilen Ryoanji
Tapınağı’ (Kyoto) ziyaretimde, İslam dünyasında
‘tasavvuf’ olarak bilinen yaşam tarzıyla, Zen felsefesi
arasında ilginç benzerlikler olduğunu gördüm. Tapınağın
girişinde camekan içinde bir hırka, bir küçük su kadehi
ve küçük bir tabak içinde 2 kaşık kadar pirinç
bulunuyor. Türkçe bilen mihmandara bunların ne anlama
geldiğini sorduğumda, buranın Zen Budizm’in yaşam
felsefesini sembolleştiren bir bölüm olduğunu söyledi.
Bunun tasavvuftaki "bir lokma bir hırka" felsefesine
benzediğini söylediğimde, o da bunu onayladı. Ayrıca
tapınağı tanıtan broşürde, ‘yıkama taşı’ bölümünün
altında yazan ve "azla yetinmeyi öğütleyen" şu
ifadelerde daha açık ipuçları bulmak da mümkün: "Azla
yetinen kişi, işte asıl manen zengin olan odur. Azla
yetinmesini bilmeyen ise, maddi olarak zengin olsa bile,
manen fakirdir. Bu inanış, Zen felsefesinde önemlidir."
Tasavvuftaki riyazetin bir benzerini ise, tapınağın "taş
bahçesi" adlı bölümünde gördüm. Doğu-batı istikametinde
30 metre, güney- kuzey istikametinde de 10 metre
uzunluğunda olan ve beyaz çakıl kum zemin içinde,
büyüklü-küçüklü 15 taş bulunan bir mekan burası. Ağaç
yok, başka hiçbir cisim de yok. Kişinin, sadece taşlara
bakarak ve dünyadan kendini soyutlayarak derin düşünceye
dalması isteniyor. Kim bu şekilde daha uzun süre
kalabiliyorsa, onun, daha geniş ve doğru düşünceli biri
olduğu düşünülüyor.
Şinto
inancının tapınaklarında ise, putperestliği net olarak
görmek mümkün. Tokyo’nun merkezinde bulanan Meiji
Tapınağı’nda, gelen ziyaretçilere yüksek ücretlerle
satılan muskaların üzerinde şunlar yazılıydı: "trafik
kazasından korunmak için", "sağlık için", "huzur için"
vs... Kyoto’da put yapılan bir imalathaneyi
ziyaretimizde de, ‘sağlık tanrısı’, ‘zenginlik tanrısı’,
‘huzur tanrısı’ gibi irili ufaklı pek çok putu
görmüştüm. Japonya’da Şintoizm ve Budizm içiçe geçmiş
iki ayrı inanç gibi görünüyor. Ölümden sonra hayat
olduğuna, ahirete inanmıyorlar. Ruhun bedenden bedene
geçtiğine ve kemale erinceye kadar bu yolculuğun devam
edeceğine inanıyorlar. Bu yüzden ölülerinin cenazelerini
yakıyorlar, küllerini küçük bir toprak parçasına
gömüyorlar; başına da yine küçük bir mezar taşı
koyuyorlar. Doğal olarak, bu mezarların hacmi,
bizimkilerin onda biri kadar bile yer tutmuyor.
Muskaların yüksek fiyatla satılması ise, bu işin kazanç
kapısı olarak görüldüğü izlenimi veriyor. Ancak
Japonların günlük yaşamında dinden hemen hiçbir ize
rastlamak mümkün değil. Hayat bütünüyle sekülerleşmiş.
Giyim-kuşam tamamen batılı tarzda. Kimono giyenlerin
sayısı parmakla gösterilecek kadar az. Kimono’yu özel
günlerde ve bayramlarda giyiyorlar. Kültürlerinden belki
de kalan tek şey, birbirlerini selamlarken eğilmeleri. O
da modernliğin içselleştirildiği gündelik yaşamda
giderek azalıyor. Kadınlar, genel olarak, erkeklerle
tokalaşmıyorlar. Eğilerek birbirlerini selamlıyorlar.
Tokyo’nun sokaklarına çıktığınızda, gerek yapılaşma
tarzı, gerek giyim-kuşam açısından batılı bir şehirden
farksız bir manzara ile karşılaşıyorsunuz. Şehrin
merkezinde büyük holdinglere ve hükümete ait binalar
var. Merkezden çevreye doğru gidildikçe işyerleri
küçülüyor, nihayet metropolün en uç mekanları iskan için
ayrılmış. Bu model, tipik bir batılı şehir modeli ve
Japonlar da bunu aynı şekilde almış. II. Dünya
Savaşı’ndan sonra Amerika, ülkeyi bizzat ‘yeniden inşa
etmiş’ olduğu için, bu etkiyi anlamak zor değil. Bu
şehirleşme modeli, özellikle Cumhuriyet’ten sonra bizde
de aynı şekilde uygulanmış. Dolayısıyla, bunun, batı
etkisiyle gerçekleştiğine kuşku yok.
Sıradan bir
Japon’un günlük yaşamını iki temel unsurun belirlediği
söylenebilir. Bunlardan birisi iş, diğeri de eğlence.
Bir kere iş ahlakına çok önem veriyorlar ve mesai
saatleri içinde başka hiçbir şey düşünmüyorlar. Örneğin
bize ders anlatan Dr. Komabayashi, saat 10.00 dedimi
"good morning gentlemen" der, başka bir kelam etmeden
derse başlardı. Saat 12.00 dedimi de, "good afternoon"
deyip dersi bitirirdi. 40 gün boyunca, bir tek gün dahi
bu disiplinden taviz verdiğine şahit olmadım! Japonların
mesaiye sadakat konusuna bir ‘dini vecd’ içinde
titizlendiklerine kuşku yok. Ancak bunun bir nevi
‘makinalaşma’yı ve monotonluğu beraberinde getirdiği de
ortada. Gerçekten karınca gibi çalışıyorlar ama bu
durum, hayatın canlılığını törpüleyen yönleri olması
nedeniyle onlar için bir handikap. Nitekim mesai
bitiminde, eğlence hayatı başlıyor ve pek çok Japon,
sanki bu sıkıntılı iş hayatının stresini atmak için
‘delicesine’ eğleniyor. İçki tüketimi çok yoğun.
Japonlar genellikle yemeklerini evde yemiyorlar.
Restoranları tercih ediyorlar. Ev, Japonların günlük
hayatında istirahat mekanı gibi kullanılıyor. Sohbet
yeri olarak ise evi tercih etmiyorlar. Zaten evler,
küçük olduğu için buna müsait de değil. Evde misafir
ağırlamak, sohbet etmek diye bir şey yok. Komşuluk
ilişkileri bizdeki gibi hiç değil. Deyim yerindeyse
kimse kimseyle ilgilenmiyor. Bir Pakistan’lı Müslüman’a:
"Japonlar’a İslam’ı anlatabiliyor musunuz?" diye
sorduğumda, iş ve eğlenceden vakit bulup da kendilerini
dinleyecek Japon bulmanın çok zor olduğunu söylemişti.
Gerçekten, Japonların bizde olduğu oranda, ‘sosyal’
faaliyetlere vakit ayıracak durumları pek yok. Zaten
hayat felsefeleri de buna müsait değil. Dini, bir
‘inanç’ konusu olarak görüyorlar. Bir ‘yaşam tarzı’
olarak algılamıyorlar. Hatta çoğunluk, dini,
yoksulların, hastaların, muhtaçların vs. ilgi alanına
giren bir konu olarak görüyor. Din, onlar için, sanki
‘muhtaç/zavallı’ların işi. Zenginlikle dindarlığı bir
türlü bağdaştıramıyorlar. Modernleşmeyle birlikte
zenginleşen Japonya’da dinin etkisinin azalmasını biraz
da bu zaviyeden yorumlamak mümkün sanırım. Japonlar
mesaiden sonra, gece geç saatlere kadar eğleniyorlar.
Resmi daireler 18.00’de kapanmasına rağmen, Tokyo’da iş
merkezleri gece 23.00’e kadar açık. Dolayısıyla genel
olarak esnaf, evine ancak geç saatlerde gidebiliyor.
Ondan sonra da zaten bir şey okuyacak ya da dinleyecek
mecali pek kalmıyor! 23.00’ten sonra saat
02.00-03.00’lere kadar da bar, cafe gibi eğlence
mekanları açık ve dolu. Cinsler-arası ilişkiler
konusunda da alabildiğine serbestlik söz konusu. Bu
konuda batılı ülkeleri geçtikleri dahi söylenebilir.
Japon Müslümanları Derneği Başkanı ile yaptığım
görüşmede bu gözlemimi kendisine ilettiğimde, bana:
"Japonya’da ‘özgürlük’ var, kimse kimseye karışmaz.
Kişinin kendi tercihi diye bakılır. Bu nedenle genç
nesilde büyük bir dejenerasyon var" diye cevap vermişti.
Laik-demokratik ahlakın bir yansıması olan bu durum,
sadece Batı ülkelerinde değil, Japonya’da da benzer bir
pratiği gündelik yaşamda ortaya çıkarmış görünüyor.
Japon
modernleşmesi ise, başlı başına önemli bir konu.
Bilindiği üzre, modern dünyada, kültür ile kapitalist
üretim tarzı arasındaki ilişki incelenirken, genellikle,
modernleştirici etkenlerin kültürü deforme ettiği tezi
savunulur. Bunun karşıt örneği olarak ise Japon
modernleşmesi gösterilir. Fakat benim gözlemlerime göre,
bu doğru değil. Bilakis, kapitalizm, bu ülkede, kar
maksimizasyonu amacına ulaşmak için kültürün
‘imkanları’ndan yararlanmış. Örneğin Japon kültüründeki
otoriteye saygı, işe bağlılık kavramları, kanaatimce
ülkenin kapitalistleşmesi sürecinde hayli etkili olmuş.
Böylece müthiş bir disiplin içerisinde sıkı bir çalışma
hayatı ortaya çıkmış. Bunun sonucu da zenginlik olarak
kendini göstermiş. Dolayısıyla sanıldığının aksine, bu
denklemde belirleyen, Japon kültürü değil, kapitalizm
olmuş. Yani, kapitalizmin, bu ülkede kültürün kimi
imkanlarını kullanarak, verimlilik ve etkinlik
kriterleri çerçevesinde kendini ‘yeniden ürettiği’
söylenebilir. Ekonominin, Japonya’da, ‘kar
makzimizasyonu’ temelinde şekillendirildiği çok açıktır.
Disiplinli çalışma da bunun üzerine eklenince, ortaya
büyük bir zenginlik çıkmış. Japonların sıkı
çalışmalarının bunda etkisi olduğu inkar edilemez. Tokyo
Camii imamının anlattığı şu olay, Japonların bu konudaki
hassasiyetini gösteren ilginç bir örnek olarak
değerlendirilmeli: "Bir gün samimi olduğum bir Japon
arkadaşımı, mesai saati dahilinde telefonla aradım. Bana
aynen şöyle dedi: "şu anda çalışıyorum. Lütfen beni daha
sonra ara!" Fakat bu etkiyi fazla abartmamak gerekir.
Zira sistem, kültür öğeleriyle birlikte, moderndir,
kapitalisttir. Ancak sekülerleşme ile birlikte, toplumun
bir kültür erozyonuna uğradığı da söylenebilir.
Televizyonlarda gösterilen programların büyük çoğunluğu,
tıpkı bizde olduğu gibi eğlence programlarından oluşuyor
ve stil olarak da çoğunlukla ‘batılı’. TV dizileri de
çoğunlukla batılı tarz yapımlardan oluşuyor. Bir başka
ilginç örnek, Japonların sevdiği ve en çok rağbet gören
sporun ‘beyzbol’ oluşu. Geleneksel Sumo güreşlerine
gösterilen ilgi ise, bizdeki halk oyunlarında olduğu
gibi, turistik ve kültürel amaçlarla sınırlı. Beyzbola
gösterilen bu yoğun ilgi, Amerika’nın ülkedeki kültürel
etkisini çok net gösteriyor. Mitsubishi’den bir
yetkiliyle yaptığımız bir sohbette bu konuda sorduğum
soruya, kendisi, Japonlar üzerindeki Amerikan etkisinin
inkar edilemeyeceğini, hatta giderek daha da arttığını
söyleyerek cevap vermişti. "II. Dünya Savaşı’nda
tepenizde atom bombası patlatan bir devlete karşı
yaklaşımınız nedir?" soruma ise, Amerika’yı suçlayıcı
ifadeler yerine, genellikle ‘müteşekkir’ olduklarını
beyan eden sözlerle karşılık verdiğini söyleyebilirim.
Japonların önemli bir kısmı, Amerika’nın II. Dünya
Savaşı’nda yaptıklarına tepkilerini gösteriyorlar ama
Amerikalıların, ülkeyi kalkındırmak için kendilerine
yardım ettiğine de inanıyorlar. Bu yüzden siyasal
içerikli bir ‘Amerikan karşıtlığı’na rastlamak mümkün
değil. Bulunduğum süre içinde şahit olduğum tek gösteri,
‘nükleer savaş karşıtları’nın gösterisiydi. Zaten
siyaset, neredeyse bütünüyle ‘ekonomik’ kavramlar
temelinde işliyor. Partiler-arası rekabette ideolojik
söylem kullanılmıyor. Amerika’nın Japon kültürüne
etkisini göstermesi açısından, Mitsubishi firmasından
radar uzmanı Wakabayashi Bey ile yaptığımız bir özel
sohbette söylediği şu sözler de hayli önemli: "Bizler
II. Dünya savaşından önce büyük kahramanları ‘ilah’
olarak görürdük ve onlar adına tapınaklar yapardık.
Ülkenin yöneticisi de bizim için bir tanrı
mesabesindeydi. Fakat Savaş’tan sonra, modernizasyonun
kültür dünyamıza etkisiyle, artık hükümdarımızı sadece
bir ‘kahraman’ olarak görüyoruz." Wakabayashi’nin bu
sözlerinin doğruluğunu, II. Dünya Savaşı’ndan sonra
Amerikalılar tarafından yapılan Anayasa’da(1946) test
etmek mümkün. Burada anayasanın, çok açık bir şekilde
‘güçler ayrılığı’ ilkesine dayandırıldığı görülüyor ve
Japon İmparatoru da, sembolik bir makama oturtuluyor.
Ülke, tamamen Amerikan eyalet sistemine göre yeniden
dizayn ediliyor. Yetkiler başbakana ve parlamentoya
devrediliyor. İmparatorun ‘ilahlık-benzeri’ bir konumdan
‘kahramanlığa’ tenzili rütbe edişi ise, kültürel açıdan
büyük bir değişimi simgeliyor. İkinci örnek ise, Tokyo
metropolüne bağlı Harajuku Meydanı’nda özellikle hafta
sonlarında yapılan gösterilerle ilgili. Burada her türlü
marjinal kesim, dilediği gibi gösteri yapabiliyor,
konser verebiliyor, kıyafet balosu tertip edebiliyor,
deyim yerindeyse, ‘kurtlarını dökebiliyor.’ Fakat bu
gösterilerin tümünde, ancak batı pop kültürünün en uç
örneklerine şahit olabiliyorsunuz. Örneğin Elwis Presley
özentisi olan bir genç grup, müzik aletlerinin sesini de
sonuna kadar açıp meydan da rock müziği eşliğinde
maharetlerini sergiliyor. Kimileri solo konser veriyor,
kimileri cadı vs. kıyafeti giyip dolaşıyor. Özellikle
batılı turistler bu meydana çok ilgi gösteriyor ve
kameralarla sürekli çekim yapıyorlar. Çünkü bu
meydandaki görüntüler, genç neslin batı özentisini
gerçekten net bir şekilde gösteriyor. Türkiye’de de
batılılaşma açısından hayli mesafe katedilmesine rağmen,
örneğin Beyoğlu’nda asla bu ölçüde marjinal görüntülere
rastlanmaz. Ben, bu meydanın, Japon modernleşmesinin iyi
bir örneği olarak analiz edilebileceğini düşünüyorum.
Japonya’nın
bu denli kapitalistleşmesinin başlıca nedenleri
arasında, benim kanaatime göre, Japon kültürünün yeterli
direnç öğelerine sahip olmayışı yatıyor. Bunun başında
da elbette kültürün en önemli unsuru olan ‘din’ geliyor.
Bunu anlamak için, modernleşme serüvenini yaşayan iki
ülkeyi mukayese etmemizde yarar görüyorum. Bilindiği
gibi, Türkiye, İslam ülkeleri arasında modernizasyon
projesinin en çok ilerleme kaydettiği ülke olarak kabul
edilir. Öte yandan Japonya, bir İslam ülkesi değildir,
fakat o da bir modernleşme sürecine maruz kalmıştır ve
kelimenin gerçek anlamıyla ‘modernleşmiştir.’ Türkiye’yi
Japonya ile karşılaştırıldığımızda ise, İslam’ın
modernleşmeye karşı direnebildiğini ve fakat
Şintoism/Budizm’in, aynı direnci gösteremediğini
görürüz. Benim görebildiğim kadarıyla, Japonlar,
modernizmi içselleştirmişler. En azından onun ‘kültürel
üstünlüğü’ne itiraz etmiyorlar, edemiyorlar. Fakat
Türkiye’de, modernizmi içselleştirmeyen ve hatta ona
alternatif olarak ortaya çıkan bir İslami mukavemetten
söz etmek mümkündür. Bu belki mücessem bir varlık olarak
kendini yeterince gösterememiş olabilir, ancak
modernizmin içselleştirilmesine yönelik net ve ciddi bir
tepkinin bu ülkede varlığını sürdürdüğü açıktır.
Nitekim, ‘irtica tehdidi’nin Cumhuriyet’in kuruluşundan
beri hiç gündemden düşmemiş olmasını, bu şekilde okumak
mümkündür. Gerçekten İslam, bir ‘hayat tarzı’ olarak
modernizme alternatif olma potansiyelini taşırken, lokal
bir ‘inanç’ sistematiği olarak varlığını sürdüren
Şintoizm ve Budizm’in, modernizme direnemediği
görülmektedir. Bana göre, modernizmin Japonya’da
başarılı olmasının önemli nedenlerinden birisi de işte
bu konudaki zaafıdır. Modernizmin İslam dünyasındaki
görece başarısızlığının nedeni ise, İslam’ın güçlü
ideolojik direnç noktalarına sahip olmasıdır.
Elbette
Japonya deyince, Japonların ‘taklit’ konusundaki
becerilerinin de değerlendirilmesi gerekiyor. New
York’ta yaşayan bir çevirmen ve köşeyazarı olan Hiroaki
Sato’nun şu cümleleri, bu konuda bence yeterli
ipuçlarını veriyor: "Amerikalılar öğrenmeyi ve
öğretmeyi, Japonlar ise, aramayı ve kabul etmeyi
severler." (The Japan Times, 24 Haziran, 2002).
Gerçekten de, Japonlar, tarihleri boyunca başka
ülkelerinin deneyimlerinden istifade etme noktasında
başarılı olmuş bir toplumdur. Fakat sorunu,
‘orijinalite’ ve ‘rekabet’ kavramları temelinde
irdelediğimizde, neticenin Japonların lehine olmadığını
da belirtmek gerekir. Bu ülkede bulunduğum sırada, Dünya
Kupası karşılaşmaları yapılıyordu ve Japon Turizm
Bakanlığı, ülkeye gelen ziyaretçiler için broşürler
hazırlamıştı. Bunlardan birinde, bir turistik mekan
olarak Akasaka Sarayı tanıtılıyordu. Broşürdeki şu
ifade, konu ile ilgili doneler sunması açısından hayli
ilginçti: "Bu dikkat çekici bina, dış tasarımı
itibarıyla Buckingham Sarayı’nın, iç tasarımı itibarıyla
da Versaille Sarayı’nın kopyası (replica) dır." Resmi
bir kurum tarafından hazırlanmış broşürdeki bu ifadeler,
bir özentinin mi, yoksa bir ‘güç gösterisi’nin mi
dışavurumudur, gerçekten sorgulanması gereken bir
konudur. Tokyo’nun merkezinde, daha bunun gibi pek çok
‘tıpkısının aynısı’ binaya rastlamak mümkündür. Örneğin
meşhur Tokyo Kulesi, Paris’teki Eyfel Kulesi’nin,
Shinjuku’daki hükümet binası da, Amerika’daki Empire
State Building’in kopyası olarak yapılmıştır. Bütün bu
örnekler, Japonların Batılılara karşı bir meydan okuyuşu
olarak mı yorumlanmalı yoksa basit bir taklitçilik
olarak mı değerlendirilmeli? Kanaatimce, Japonlar,
Batılılara:"siz ne yaparsanız, biz de aynısını
yapabiliriz" demek istiyor, ancak, yapılan işin sonucuna
bakıldığında, bir taklitçilikle hatta hayranlıkla
karşılaşıyorsunuz. Günlük yaşamda da bu
‘batı-özentisi’ni gözlemlemek mümkün. Evet Japonlar,
Batı ile rekabet etmek istiyorlar ama bunu bir hayranlık
duygusu içinde yapıyorlar. Dolayısıyla daha baştan
kaybediyorlar. Ayrıca her alanda Batı ile rekabet
edebilmeleri de mümkün değil. Örneğin savaş teknolojisi
konusunda bu hiç mümkün değil. Çünkü doğru dürüst bir
orduları dahi yok. Zira Amerika zamanında bu konuda
yasak koymuş. Bu nedenle, Japonya’nın, olanca ekonomik
gücüne rağmen, şu anda herhangi bir ülkeyle bir savaşı
göze alabilmesi çok zor. Yani bu alanda eli-kolu bağlı
durumda. Dolayısıyla elektronik ve uzay teknolojisi gibi
alanlarda yakaladığı standarda dayanarak, Japonya’nın
Batı ile her alanda rekabet edebileceğini düşünmek
mümkün değil. Daha kötüsü, modernleşmeyi içselleştirmiş
bir toplumun, modernizme karşı direnebilmesi ihtimal
dışıdır. Bu nedenle, ben, Japonya’yı, şu haliyle Batı’ya
kafa tutabilecek bir güç olarak görenlerin yanıldığını
düşünüyorum.
Japonya’da
İslam’ın ve Müslümanların bugünkü durumu üzerine ise çok
şey söylemek mümkün. Tokyo’da kaldığım süre içinde, 4
ayrı İslami merkez’de farklı coğrafyalardan
Müslümanlarla temas imkanı buldum. Bunlar içinde Japon
kökenli Müslümanlar, Pakistanlı, Endonezyalı, Malezyalı,
Arap ve Türk Müslümanlar vardı. Öncelikle Japonya’nın en
büyük camisi olan ve Tokyo’nun seçkin bir semtinde inşa
edilen Tokyo Camii’ne gittim. Burası Türkiye’deki
Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı olarak çalışıyor ve
imam ve görevlilerin ataması da yine Diyanet tarafından
yapılıyor. Görevlilerin ücretlerini ise Diyanet Vakfı
ödüyor. Bina, Türkiye ölçeklerine göre büyük sayılmaz
ama Japonya ölçeklerinde en büyük cami. Zaten Tokyo’daki
Cuma namazı, en büyük cami olması nedeniyle, her
milletten Müslüman’ın katılımıyla bu camide kılınıyor.
Bir imam, bir yardımcısı bir de hizmetlisi var.
Cumalarda katılım yoğun oluyor, ancak vakit namazlarda
durum Türkiye’den farklı değil. Bunun önemli bir nedeni,
mesai saatlerinde iş yerlerini terketme imkanının
olmaması. 4 vakitte ezan hoparlörle açıktan okunuyor.
Caminin iç tezyinatı klasik Osmanlı usulüne göre
yapılmış. Süslemeler göz alıcı. Bina, 9 şiddetindeki
depreme dayanıklı olarak inşa edilmiş. Arsası üzerinde
daha önce Kazan Müslümanlarına ait eski, küçük bir
mescid varmış. Daha sonra Kazan’lı müslümanlar, yıkılmak
üzere olan bu caminin yerine yenisinin yapılması için
Türkiye ile temasa geçmişler. Yakın zamanda, Diyanet
İşleri Başkanlığı, 2 milyon dolar harcayarak, aynı arsa
üzerine bu camiyi inşa etmiş. Caminin bulunduğu semt,
genellikle Avrupalı ve Amerikalı konsolosluk
elemanlarının ikamet ettiği, kira bedelinin ise aylık
ortalama 4.000 dolar civarında olduğu seçkin bir semt.
Caminin alt katında, imam ve yardımcısı için ayrılmış ve
‘makam odası’ şeklinde tefriş edilmiş iki oda ve
konferanslar için ayrılmış geniş bir hol var. Ayrıca bu
katın altında da, misafirhane olarak kullanılabilecek
birkaç oda bulunuyor. Burada, Türkiye’den ziyaret için
gelip gidenler, kısa süreli kalabiliyorlar. Bir de
girişte, kütahya porselenden tezyin edilmiş bir kabul
bölümü var. Burada divan usulü oturaklar ve Türk
kültürünü tanıtan çeşitli tabak ve gravürler yer alıyor.
Camiyi gezip İslam hakkında bilgi almak isteyen Japonlar
önce bu mekanı geziyorlar. Sonra caminin içine giriyor
ve İslam ve müslümanlar hakkında bilgi alıyorlar.
Ziyaret için gelenler, programlarını namaz vaktiyle
çakışacak şekilde düzenledikleri için, ezanın okunuşunu
dinliyor ve namazın kılınışını da bizzat görüyorlar.
Camiye gittiğim bir gün, böyle bir grupla ben de
karşılaştım. Yaklaşık 100 kadar lise öğrencisi, okulun
düzenlediği program gereğince camiye gelip, İslam
hakkında bilgilendirildiler. Okulların müfredatında
çeşitli dinleri tanımaya yönelik bu tür gezi programları
yapıldığını İmam Cemil bey’den daha sonra öğrendim. Bu
türden bir başka grubu, Arapların İslam Merkezi’ne
gittiğimde de görmüştüm. Ancak ben Merkezi ziyaret
ettiğimde, görevliler, ders yapıyorlardı. 15 kişilik bir
gruba İslam’ı, kelime-i tevhidi vs. anlatıyorlardı.
Buradaki faaliyetin epeyce organizeli olduğu izlenimini
edindim. 4 katlı bir binayı, hem sosyal faaliyetler için
hem de mescid olarak kullanıyorlar. Burada çeşitli
Arapça ve Japonca yayınlar gördüm. Empoze ettikleri
İslam’ın ‘Suudi’ tarzı bir İslam olduğu belliydi;
nitekim başımdan geçen ilginç bir hadise, bu tahminimi
doğrular nitelikteydi. Amerika’nın Afganistan’da
Taliban’a yönelik operasyonu nedeniyle, İslam, Japon
medyasının da gündemindeydi. Bir gün İngilizce
yayınlanan günlük Japan Times gazetesinde, Taliban
kıyafetleri içinde poz veren ve adı Nimetullah olan bir
hoca ile yapılmış röportajı okudum. Hoca orada İslam’ın
Japonya’da hızla yayılacağını, çünkü Japon kültürünün
İslam’la uyuşan pek çok yönünün bulunduğunu vs.
söylüyordu. Bu yazının yayınlandığı günün ertesinde yine
Tokyo Camii’ne gitmiştim. Bu arada Nimetullah hoca
çıkageldi. Elinde de o gazete vardı. Tanıştık. Meğerse
aslen Amasyalı bir Türk’müş. Fakat 30 yıldır
Arabistan’da yaşıyormuş. Fırsatını bulunca da, tebliğ
için böyle ülke ülke dolaşıyormuş. Beni Arapların İslam
Merkezi’ne davet etti. Birlikte gittik. O arada,
görevliler, merkeze gelen Japon grubu ile ders
yapıyorlardı. Görevli Kelime-i Tevhid’i anlatırken, bir
ara şöyle bir söz sarfetti: "Müslüman olmak çok
kolaydır; sizler sadece bu sözü söylerseniz Müslüman
olursunuz ve kurtuluşa erersiniz." Nimetullah Hoca’nın
zihniyeti de aynıydı; o da, Japonları müslüman yapmanın
çok kolay olduğundan bahsediyordu. Ben bu işin o kadar
basit olamayacağını, sadece dil ile kelime-i Tevhid’i
söylemiş olmakla hiçbir şeyin bitmeyeceğini söyledim ama
hocanın pek anlayacağı yoktu. Gayretli biriydi ama
geleneksel anlayışa sahipti. Hocanın, Pakistan’daki
Tebliğ Cemaati’ni çok takdir ettiğini söylemesi, bu
kanaatimi doğruluyordu. Onun da ötesinde, sanki ne kadar
çok Japon’a kelime-i tevhidi söyletebilirse, kendisini o
kadar başarılı olmuş sayıyordu. Tokyo Camii’nden
Arapların İslam merkezine taksiyle giderken, hocanın
Japon şoföre kuşağının altından çıkardığı broşürü
vermesi ve onu İslam’a davet etmesi görülmeye değerdi!
Bu örnek, onun tebliği nasıl anladığını gösteren iyi bir
örnekti. Onun beklentisi, şoförün hemen oracıkta
kelime-i tevhidi söyleyip Müslüman oluvermesiydi!
Pakistan’lı Müslümanların kurduğu İslam merkezi ise,
daha farklıydı. Burada da Pakistan asıllı ve elektronik
mühendisi olan Başkan yardımcısı ile 2 saate yakın bir
görüşmem oldu. Bu merkezin başkanı Japon asıllı olmasına
rağmen, yardımcıları çoğunlukla Pakistanlı. Cemaat
içinde, Endonezyalı, Malezyalı, Filistinli müslümanlar
da var. Burası, biraz daha ‘dava’ mantığı ile çalışıyor
göründü bana. Ancak yine de Pakistan’a özgü bir dini
anlayışları vardı. Bunu biraz ‘fıkhi’ biraz da
‘tasavvufi’ olarak tanımlamak mümkün. Samimi biriydi ama
siyasal bilinç ve özellikle de küresel sistemin işleyişi
konularında hayli zayıftı. Nimetullah hocayı sorduğumda,
çalışmalarını takdirle karşıladığını söylemeyi de ihmal
etmedi. Ben ise, Nimetullah hoca gibilerin anlayışının
faydadan çok zarar vereceğini söylediğimde, bu konuda da
anlaşamayacağımızı anladım. Bu bilinç eksikliğinin,
merkezin diğer faaliyetlerine yansıdığını tahmin etmek
de zor değildi. Asıl ziyaret etmek istediğim merkez ise
Japon-kökenli Müslümanların kurduğu, Japan Muslim
Association (Japon Müslümanlar Derneği) idi. Çünkü
Japonya’da İslam’ın bugünkü durumu ve geleceği ile
ilgili olarak, bu müslümanların vereceği bilgileri
önemsiyordum. Dernek başkanı Khalid Higuchi ile bir
saati aşan özel bir sohbet gerçekleştirdim. Ayrıca
başka bir zaman Başkan yardımcısı Yusuf Akihara ile de
yarım saatlik bir sohbetimiz oldu. Dernek, Japonya’da
Japon müslümanlar tarafından kurulmuş olan tek
organizasyon. Bir başkan ve 10 yardımcısı var.
Genellikle eğitimli kişiler. Fakat İslam’ı daha ziyade,
ahlaki yönlerine vurgu yaparak ve bir ‘inanç sistemi’
olarak algılıyorlar. Siyasal bilinç konusunda da
zayıflar. Higuchi Bey ile yaptığımız görüşmede,
Japon-kökenli olmayan müslümanların kendi anlayışlarını
Japonya’da yaygınlaştırma çabalarından muzdarip olduğunu
gördüm. Özellikle göçmen olarak bu ülkeye gelen
müslümanların kendilerine özgü İslam anlayışını
Japonya’da da aynen tatbik etmek istemelerini örnek
göstererek, bu tür bir İslami pratiğin Japonya’da
şansının olmadığını söylüyordu. Örnek olarak bana,
Pakistanlıların İslam’ı anlatmak için hazırladığı
resimli bir dizi kart postalı gösterdi. Bu kartlarda
kadınlar çarşaf içinde ve yüzleri resmedilmeden
çizilmişlerdi. Bu tür resimlerle İslam’ı sevdirmenin
mümkün olmadığını, bilakis bunların Japonlarda antipati
doğuracağını söylüyordu. Bu hususta ben de kendisini
haklı buldum ve Japonya’daki İslami faaliyetlerin,
‘mar’uf’ kavramı çerçevesinde yürütülmesi gerektiği
inancımı ilettim. Ayrıca tebliğ sürecinde önceliklerin
belirlenmesinin elzem olduğunu; örneğin dernek
başkanlığı gibi temsili pozisyonlarda Japon-kökenli
müslümanların bulunmasının, İslam’ın yayılması ve
hikmetli tebliğ yöntemi açısından daha uygun olacağını,
aksi halde, her Müslüman kavmin kendi coğrafyasındaki
geleneksel pratikleri Japonya’ya da taşıması gibi bir
sorunun doğabileceğini söyledim. Buna örnek olarak da
İran Devrimi’nden sonra devrimi yaymak adına Şiiliği
Türkiye’ye taşımak isteyen grupların akibetini
gösterdim. Kendisi de bu düşüncelerimi te’yid etti. Daha
sıcak ve içten konuşmaya başladı. Ardından Japon
Müslümanların Türklere karşı sempatisi olduğunu ve bunun
kökeninin II. Abdülhamid dönemine kadar gittiğini
söyledi. Bu konuyla ilgili Japonca yayımlanmış kitaplar
gösterdi. İslam’ın Japonya’daki geleceği hakkındaki
soruma ümitvar ifadelerle cevap verdi. Hıristiyanların
olanca imkanlarına rağmen fazla bir gelişme
gösteremediklerini, Müslümanların ise son yıllarda ciddi
ilerlemeler kaydettiğini söyledi. Derneğin başkan
yardımcılarından Yusuf bey’le yaptığım görüşmede de aynı
ümidin var olduğunu gördüm. Bu iyimserliği, genel
olarak, Japonya’daki bütün müslümanlarda gördüğümü de
ifade edebilirim. Ancak, buraya göçmen olarak gelen
müslümanlar arasında bir ‘rekabet’in olduğu yönünde
olumsuz bir izlenim edindiğimi de söyleyebilirim. Sanki
camiler ve İslam merkezleri, gizli bir adam kapma ve
kendi anlayışlarını yayma yarışı içindeler. Bunu,
camilerin bağlı olduğu ya da destek gördüğü ülke ve
cemaatlerin baskısına bağlamak mümkün. Nitekim Arapların
merkezinde bu izlenimi çok rahat edinmek mümkün. Tokyo
Camii’nde ise, Japon olup da Müslümanlığı seçenlerin
resmi kayıtları bulunuyor. Bunlara şahitli, mühürlü
‘ihtida’ belgeleri veriliyor. Her merkezin kendi
anlayışı çerçevesinde, başka gruplara karşı mesafeli bir
duruşu olduğu da sezinleniyor. Bu rekabet, örneğin
Türkiye’deki cemaatler-arası rekabet ölçüsünde yoğun
değil. Bu yüzden özellikle yeni müslüman olmuş Japonlar,
bunun pek farkında değil. Fakat işi bilenler, durumun
farkındalar. Ama, öyle görünüyor ki, gayri-müslim bir
beldede yaşıyor oldukları için, bu rekabeti, bir gizli
savaşa dönüştürmenin muhtemel zararlarından çekiniyorlar
ve işi fazla ileri boyutlara götürmüyorlar. Tabii ilerde
ne olur bilinmez. Özellikle müslümanların sayısı arttığı
zaman, bu nahoş durumun, başka sorunlar doğurması
ihtimali de var. Şu an varolan, kısmen de olsa
mevcudiyeti hissedilen bir nevi "herkesin kendi
yanındaki ile övünmesi" halinin, gelecekte, İslam’ın
Japonya’daki durumunu etkileyebileceği söylenebilir.
Japonya ve
Japon müslümanlar hakkında elbette daha pek çok şey
söylemek mümkün. Ancak ben özellikle Japon modernleşmesi
ve Japonya’da İslam konuları temelinde şahsi
izlenimlerimi bir nebze sizlerle paylaşmak istedim.
Umarım yararlı olmuştur.
© 2002 İktibas |