Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 288 Aralık 2002
Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  
Değerlendirme
Lokal Etkinlik
Çeviri
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem

 

DEĞERLENDİRME

 

 Japonya

İzlenimleri

 

 

Dr. M. Kürşad ATALAR

 

Japonya, bugünün dünyasında önemli bir ülke. II. Dünya Savaşı’ndan mağlup ayrılan ve 1952 yılına kadar (7 yıl) Amerikan askerlerinin yönetiminde kalan ülkenin, kısa süre içinde kaydettiği gelişme düzeyi ile, Batılı kalkınma modeline ‘alternatif’ arayan kesimlerin ilgisine mazhar olduğu kuşkusuz. Ülkenin, "yerel değerlere bağlı kalınarak modernleşilebileceği"  yönündeki tezi doğrulamak için sıklıkla örnek olarak gösterildiği ise biliniyor. Japonya’yı konuşurken bu konunun önemi gerçekten yadsınamaz; çünkü "Japon modernleşmesi", belki de tek başına, ülkenin küresel siyasetteki ‘yeri ve anlam’ını tayin edici özellikleri haizdir. Bu nedenle ben de 40 günlük Japonya izlenimlerimi bu konu üzerinde odaklaşarak sizlere aktarmaya çalışacağım. Bu arada Tokyo’da yaşayan Müslümanlara ait gözlemlerimi de sizlere aktarmaya çalışacağım.

3 Haziran-12 Temmuz tarihleri arasında, radar teknolojisi üzerine verilecek bir eğitim programı çerçevesinde Japonya’da bulundum. Çoğunlukla başkent Tokyo’da kaldım. İkamet ettiğimiz yer, Tokyo’nun metropol sahası içindeki İkebukuro semtiydi. Tokyo, 12 milyon nüfuslu bir şehir ve metropol sahası içinde 9 milyon insan yaşıyor. Gerçekten çok kalabalık bir kent. Özellikle sabah işe giderken ve akşam iş çıkışı saatlerinde sokaklar tıklım tıklım dolu. Adım atacak yer bulmak neredeyse imkansız. Semtler birbiriyle içiçe ve oldukça da modern. Ancak bu modernlik, şehrin silüetine ‘Japonlara has’ bir şekilde yansımış. Tokyo’ya ineceğimiz ilk gün, Büyük Okyanus üzerinden dairevi bir hat çizerek inişe geçen uçaktan şehri kuşbakışı gördüğüm o ilk anda, bu ‘kendine özgü’lüğün ilk işaretlerini almış oldum. İşlenmiş tarımsal arazilerin mekansal darlığı ve binaların tıkış tıkışlığı, daha ilk bakışta dikkatleri çekiyordu. Bu bir düzensizlik olarak belki nitelenemez, ancak şehrin kuşbakışı görünüşü, mesela bir Almanya’dan veya Hollanda’dan farklıydı. Bunun, mekan sorunu, iklim gibi faktörlerle ilişkisi olduğu biliniyor, ama yine de bu ilk izlenimim, bana, Japonya’nın ‘farklı’ bir modernleşme serüveni yaşadığı hissini vermişti. Uçaktan inip, kalacağımız otele tren yoluyla giderken, yol boyunca uzanan ‘kutu gibi’ evler ise dikkatimi çekmişti. Gerçekten benzerlerini daha sonra özellikle Tokyo’da çokça gördüğüm bu evler, müstakil ve genellikle iki katlı olmakla birlikte, iç hacim açısından, Türkiye’dekilerle kıyaslanmayacak ölçüde küçükler ve birbirlerine çok yakın inşa edilmişler. Birkaç metrekarelik bahçeleri ya var ya da hiç yok. Şehirde yer yer iskan-amaçlı çok katlı binalar da var, ancak sayıları çok az. Japonlar, deprem riski nedeniyle, iskan-amaçlı yüksek binalar yapmayı tercih etmemişler. Bu ise, nüfus yoğunluğu da düşünüldüğünde, doğal olarak, evlerin iç hacminin darlığı sonucunu doğurmuş. Dikkat çekici bir diğer ayrıntı da, özellikle elektrik hatlarının yüzey üstünden geçirilmesi. Bunu, muhtemel bir büyük depremde hasar görebileceği düşünülen hatların daha kolay tamir edilebilmesi için düşünmüş olmalılar. Ancak ileri teknoloji kullanarak, bazı tren hatlarını yeraltından geçirmeyi de başarmışlar. Örneğin Tokyo’da, ‘subway’ denilen ve tamamen yeraltında giden hatlar var. Cadde üzerinde trafik ışığında beklerken, altınızdan geçen trenlerin seslerini duyabiliyorsunuz. Dahası, Tokyo’nun ulaşımını, şehri bir ağ gibi saran ve sayıları 10’a varan iç-hat trenleri sağlıyor. Bunun dışında, hızlı, süper express ve shinkansen denilen ve şehirlerarası ulaşımı sağlayan trenler de var. Shinkansen’ler özellikle çok hızlı ve konforlu trenler ve pahalı olmalarına rağmen şehirlerarası yolculukta tercih ediliyorlar. Şehiriçi nüfus çok fazla olduğu için, ev fiyatları yüksek ve kiralar da pahalı. Bu yüzden, çalışanların önemli bir kısmı banliyölerde yaşamayı tercih ediyor. Hızlı tren imkanını kullanarak şehre ulaşmak, onlara daha cazip geliyor. Örneğin, eğitim programının hazırlanışında katkıları olan Mitsubishi firmasından bizimle ilgilenen bir yönetici, Tokyo merkezindeki işyerine ulaşmak için her gün 60 km. yolu gidip-geliyor. İlginç bir diğer gözlemim ise, Japonların trenlerde uyumayı seviyor oluşu! Sabah-akşam, uzak-yakın mesafe demeden, trenlerde otururken "şekerleme yapan" pek çok Japon görmek mümkün. Bu gözlemimi, Mitsubishi firmasından bize mihmandarlık Tamai Bey’e sorduğumda, bu durumun Japonya’da çok yaygın olduğunu, kimsenin de garipsemediğini söylemişti. Hatta kendi başından geçen ilginç bir olayı da şöyle anlatmıştı: "bir görev gereği Almanya’ya gitmiştim. Sabah kalktım ve trene bindim. Hayret ettim. Hiç uyuyan Alman yoktu!" Fakat sanılmasın ki, trende kestiren Japonlar, inecekleri durakları da kaçırıyorlar. Hayır, bu ülkede kaldığım 40 gün süresince, ineceği durağı kaçıran tek bir Japon’a rastlamadım. Garip ama gerçek. "Trenlerde uyumanın nedeni olarak, Japonların çok çalışıyor oluşunu gösterebilir miyiz?" diye sorduğumda, Tamai’nin cevabı yine olumlu değildi. Fakat kendisi de bunun nedenini tam olarak bilemediğini, belki metabolizmadan kaynaklanan nedenler olabileceğini söyledi. Gerçekten de Japonların vücut yapısı farklı. Genellikle kısa-orta boylular. Genç nesilde uzun boylular daha fazla. Şişman Japon fazla yok, ama yine genç nesil (ki eskiler, onlara ‘Hamburger nesli’ diyolar) arasında şişmanlara da rastlanıyor. Genel olarak bir Japon’un çelimsiz olmasa da, yapılı olmadığını söylemek mümkün. Gerçekten de trenlerde şekerleme yapmanın, metabolizmayla ilgisi olabilir mi, incelenmeye değer! Fakat sanılmasın ki trenler Japonlar için uyuklama yerleri. Aksine, tren yolculukları esnasındaki bir diğer gözlemim, kitap okuyanların sayısının çok oluşuydu. Gerçekten Japonlar okumayı seviyorlar. Kitapevlerinde kitap çeşidi çok. Dünyada olup-bitenlere karşı da ilgililer. Bu konuyla ilgili olarak, 10 yıldır Tokyo’da yaşayan, Japonca’yı çok iyi konuşan ve Japonları da iyi tanıyan, Tokyo’daki Türk Camii’nde görevli Selim Bey’in sözlerine kulak verilebilir. Japonya’da bulunduğum sırada Dünya Kupası maçları oynanıyordu. Türkiye’de takım olarak başarı kazandığı için medyanın gündeminde yer alıyordu. Fakat gerek Japon televizyonlarında, gerekse kimi cafeler veya sokaklarda Türk forması giyip Türkiye lehine tezahürat yapan Japonlarla sıkça karşılaşıyordum. Selim Bey’e: "yoksa evsahibi oldukları için mi misafir ülke takımlarına karşı bu şekilde yaklaşıyorlar? diye sorduğumda, onun bana verdiği cevap farklıydı: "bunun payı olduğuna kuşku yok ama şu da var ki, Japonlar dünya ile çok ilgilidirler. Türkiye’yi de tanıyan, bilen ve seven pek çok Japon var." Selim Bey’in bu sözlerinin doğru olduğunu, özellikle daha sonraları Müslüman Japonlar’la tanıştığımda bizzat gördüm. Hepsinin de ‘özel’ bir Türkiye sempatisi olduğunu söyleyebilirim. Bunun bence çok açık bir nedeni var: II. Abdülhamid, Pan-İslamizm politikası gereğince Japonya’ya bir heyet göndermiş ve bu olay, Müslüman Japonların hafızalarına kazınmış sanki. Ayrıca, Türklerin İslam’ı anlama ve yaşama tarzının, Japonlara daha sıcak geldiğini de söylemek mümkün. Japonlar, genelde kuralcı ve şekilsel pratiklere karşı genel olarak uzak duruyorlar. Bunun mutlaka çeşitli nedenleri var. Örneğin her iki ülkenin benzer modernleşme süreçlerinden geçmesi düşünülebilir. Ülkenin ilerlemişlik düzeyinin de bunda bir etkisi olabilir. Bir diğer sebep olarak da Japonların, genel olarak nazik ve müsamahakar insanlar oluşları gösterilebilir. Gerçekten de, kaba konuşan Japon neredeyse yok gibi. Bu nezaket daha ilk bakışta belli oluyor. Bu durum, onların insan ilişkilerine de yansıyor.

Japonya, 4 ana –Hokkaido, Honshu, Shikoku ve Kyushu- ve 7000 küçük adadan oluşan bir Okyanus devleti. Kuzeydoğudan güneybatıya 3000 km.lik hat boyunca uzanıyor. Toprakları, Türkiye’nin yaklaşık yarısı kadar (377.780 km2).  Ülkenin nüfusu, 2000 yılı verilerine göre, 126.700.000. Nüfusun % 99.4’ü Japon. Geri kalan % 0.6’ın büyük çoğunluğu ise Koreli göçmenlerden oluşuyor. Nüfusun büyük bir bölümü Şintoist/Budist. Hıristiyan nüfusun 2.000.000 civarında olduğu tahmin ediliyor. Müslüman nüfus ise toplam 100.000 civarında. Bunların büyük çoğunluğu Japon periferisi olarak adlandırılabilecek ülkelerin göçmenleri. Göçmenler içinde Pakistanlılar çoğunluğu oluşturuyorlar. Onun ardından sırasıyla Endonezya ve Malezya geliyor. Az da olsa, Arap, İran’lı, Türk ve diğer Müslüman ülkelerden göçmenler de var. Japon-kökenli Müslümanların sayısı ise 10.000 civarında tahmin ediliyor. Ülkenin iklimi, bizden çok farklı. Kışlar soğuk ancak kurak geçiyor. Yazlar ise sıcak fakat yağışlı. 11 Haziran- 20 Temmuz tarihleri arasında ‘Baiu sezonu’ olarak adlandırılan dönemde, ülkeye nemli ve sıcak bir hava hakim oluyor. Bu ise dışarıda dolaşmayı gerçekten zorlaştırıyor. Antalya ile aynı enlemde yer alan Tokyo, 12 milyon nüfusu ile ülkenin en kalabalık şehri. Ardından 8 milyon nüfusu ile, ülkenin orta bölgesinde yer alan Osaka geliyor. Ortaçağ’da ülke yönetiminde önemli yeri olan Kyoto ve Nagoya da, büyük şehirler arasında yer alıyor. Nüfusla ilgili olarak şu bilgi notu önemli: Gelişmiş ülkeler arasında en uzun ömürlü insanlar Japonya’da yaşıyor (Erkekler 78, kadınlar 84 yaş.) Tahminlere göre Japonya’nın nüfusu, artık son sınırına dayanmış durumda. 2002 yılından itibaren nüfusun sürekli azalacağı ve 2050 yılında 100 milyonun altına düşeceği tahmin ediliyor. Yine 2050 yılında 65 yaş üzeri nüfusun, %25’lere ulaşacağı bekleniyor. Ayrıca Japon kadınlar, giderek daha çok iş hayatına katılmak istiyorlar. Bu nedenle çocuk sahibi olmak istemiyorlar. Şu anda aile başına çocuk ortalaması 1.75. Buradan şu sonucu çıkarmak da mümkün: nüfusun hızla azalacağı beklentisi, zaman içinde, hükümetleri, tıpkı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, yabancı işçi ithalini düşünmeye sevk edebilir. Japonlar, 1980’li yıllarda ekonomik refahın zirvesine ulaşmışlar. Ancak 1990’lı yıllarda durum tersine dönmüş ve büyük bir kriz yaşamışlar. 1990’lı yılların ortalarından itibaren pek çok büyük firma işçi çıkarmak zorunda kalmış. Japonya’da ‘iş garantisi’ne verilen önemi göz önüne aldığınızda, yaşanan krizin boyutları tahmin edilebilir. Japon ekonomisinin, 1980’li ve 90’lı yıllardaki tecrübeleri, bizdeki Özal dönemi ve ardından gelen kriz dalgalarına benziyor. Bunun, küresel ekonomi ile yerel ekonomiler arasındaki denge ile ilişkili olduğuna kuşku yok. Buna göre, küresel ekonomide bir daralma olduğunda yerel ekonomiler rahat nefes alıyorlar. Fakat küresel ekonomi (ki bunu Amerikan ekonomisi olarak görmek gerekir) kendini toparladığında, yerel ekonomiler daralma yaşıyorlar. 1990’lı yılların ortalarından itibaren Japonların ortalama gelirlerinde % 20’ye varan azalmalar görülmüş. Bu ise günlük yaşamı etkilemiş. Halk tasarrufa yönelmiş ve daha az harcamaya başlamış. Bu ise ekonomide görece bir durgunluğa yol açmış. Tanıştığımız pek çok Japon’un, bu durumdan şikayetçi olduğunu söyleyebilirim. Bu sıkıntı halen de devam ediyor.

Bu arada, eğitim programı çerçevesinde, ülkenin kültürel dokusunda önemli yeri olan Kyoto ve Nagoya şehirlerini de görme fırsatı buldum. Ortaçağ boyunca Japonya siyasal tarihinde de önemli rol oynamış olan bu şehirlerde çeşitli tapınak ve kaleleri ziyaret ettim. Özellikle tapınak ziyaretlerinde, Zen-Budizm’in ve Şintoizm’in yaşam felsefesini anlatan figür, heykel ve yapıtlarla karşılaştım. Örneğin 15. asırda inşa edilen Ryoanji Tapınağı’ (Kyoto) ziyaretimde, İslam dünyasında ‘tasavvuf’ olarak bilinen yaşam tarzıyla, Zen felsefesi arasında ilginç benzerlikler olduğunu gördüm. Tapınağın girişinde camekan içinde bir hırka, bir küçük su kadehi ve küçük bir tabak içinde 2 kaşık kadar pirinç bulunuyor. Türkçe bilen mihmandara bunların ne anlama geldiğini sorduğumda, buranın Zen Budizm’in yaşam felsefesini sembolleştiren bir bölüm olduğunu söyledi. Bunun tasavvuftaki "bir lokma bir hırka" felsefesine benzediğini söylediğimde, o da bunu onayladı. Ayrıca tapınağı tanıtan broşürde, ‘yıkama taşı’ bölümünün altında yazan ve "azla yetinmeyi öğütleyen" şu ifadelerde daha açık ipuçları bulmak da mümkün: "Azla yetinen kişi, işte asıl manen zengin olan odur. Azla yetinmesini bilmeyen ise, maddi olarak zengin olsa bile, manen fakirdir. Bu inanış, Zen felsefesinde önemlidir."  Tasavvuftaki riyazetin bir benzerini ise, tapınağın "taş bahçesi" adlı bölümünde gördüm. Doğu-batı istikametinde 30 metre, güney- kuzey istikametinde de 10 metre uzunluğunda olan ve beyaz çakıl kum zemin içinde, büyüklü-küçüklü 15 taş bulunan bir mekan burası. Ağaç yok, başka hiçbir cisim de yok. Kişinin, sadece taşlara bakarak ve dünyadan kendini soyutlayarak derin düşünceye dalması isteniyor. Kim bu şekilde daha uzun süre kalabiliyorsa, onun, daha geniş ve doğru düşünceli biri olduğu düşünülüyor. 

Şinto inancının tapınaklarında ise, putperestliği net olarak görmek mümkün. Tokyo’nun merkezinde bulanan Meiji Tapınağı’nda, gelen ziyaretçilere yüksek ücretlerle satılan muskaların üzerinde şunlar yazılıydı: "trafik  kazasından korunmak için", "sağlık için", "huzur için" vs... Kyoto’da put yapılan bir imalathaneyi ziyaretimizde de, ‘sağlık tanrısı’, ‘zenginlik tanrısı’, ‘huzur tanrısı’ gibi irili ufaklı pek çok putu görmüştüm. Japonya’da Şintoizm ve Budizm içiçe geçmiş iki ayrı inanç gibi görünüyor. Ölümden sonra hayat olduğuna, ahirete inanmıyorlar. Ruhun bedenden bedene geçtiğine ve kemale erinceye kadar bu yolculuğun devam edeceğine inanıyorlar. Bu yüzden ölülerinin cenazelerini yakıyorlar, küllerini küçük bir toprak parçasına gömüyorlar; başına da yine küçük bir mezar taşı koyuyorlar. Doğal olarak, bu mezarların hacmi, bizimkilerin onda biri kadar bile yer tutmuyor. Muskaların yüksek fiyatla satılması ise, bu işin kazanç kapısı olarak görüldüğü izlenimi veriyor. Ancak Japonların günlük yaşamında dinden hemen hiçbir ize rastlamak mümkün değil. Hayat bütünüyle sekülerleşmiş. Giyim-kuşam tamamen batılı tarzda. Kimono giyenlerin sayısı parmakla gösterilecek kadar az. Kimono’yu özel günlerde ve bayramlarda giyiyorlar. Kültürlerinden belki de kalan tek şey, birbirlerini selamlarken eğilmeleri. O da modernliğin içselleştirildiği gündelik yaşamda giderek azalıyor. Kadınlar, genel olarak, erkeklerle tokalaşmıyorlar. Eğilerek birbirlerini selamlıyorlar. Tokyo’nun sokaklarına çıktığınızda, gerek yapılaşma tarzı, gerek giyim-kuşam açısından batılı bir şehirden farksız bir manzara ile karşılaşıyorsunuz. Şehrin merkezinde büyük holdinglere ve hükümete ait binalar var. Merkezden çevreye doğru gidildikçe işyerleri küçülüyor, nihayet metropolün en uç mekanları iskan için ayrılmış. Bu model, tipik bir batılı şehir modeli ve Japonlar da bunu aynı şekilde almış. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika, ülkeyi bizzat ‘yeniden inşa etmiş’ olduğu için, bu etkiyi anlamak zor değil. Bu şehirleşme modeli, özellikle Cumhuriyet’ten sonra bizde de aynı şekilde uygulanmış. Dolayısıyla, bunun, batı etkisiyle gerçekleştiğine kuşku yok.

Sıradan bir Japon’un günlük yaşamını iki temel unsurun belirlediği söylenebilir. Bunlardan birisi iş, diğeri de eğlence. Bir kere iş ahlakına çok önem veriyorlar ve mesai saatleri içinde başka hiçbir şey düşünmüyorlar. Örneğin bize ders anlatan Dr. Komabayashi, saat 10.00 dedimi "good morning gentlemen" der, başka bir kelam etmeden derse başlardı. Saat 12.00 dedimi de, "good afternoon" deyip dersi bitirirdi. 40 gün boyunca, bir tek gün dahi bu disiplinden taviz verdiğine şahit olmadım! Japonların mesaiye sadakat konusuna bir ‘dini vecd’ içinde titizlendiklerine kuşku yok. Ancak bunun bir nevi ‘makinalaşma’yı ve monotonluğu beraberinde getirdiği de ortada. Gerçekten karınca gibi çalışıyorlar ama bu durum, hayatın canlılığını törpüleyen yönleri olması nedeniyle onlar için bir handikap. Nitekim mesai bitiminde, eğlence hayatı başlıyor ve pek çok Japon, sanki bu sıkıntılı iş hayatının stresini atmak için ‘delicesine’ eğleniyor. İçki tüketimi çok yoğun. Japonlar genellikle yemeklerini evde yemiyorlar. Restoranları tercih ediyorlar. Ev, Japonların günlük hayatında istirahat mekanı gibi kullanılıyor. Sohbet yeri olarak ise evi tercih etmiyorlar. Zaten evler, küçük olduğu için buna müsait de değil. Evde misafir ağırlamak, sohbet etmek diye bir şey yok. Komşuluk ilişkileri bizdeki gibi hiç değil. Deyim yerindeyse kimse kimseyle ilgilenmiyor. Bir Pakistan’lı Müslüman’a: "Japonlar’a İslam’ı anlatabiliyor musunuz?" diye sorduğumda, iş ve eğlenceden vakit bulup da kendilerini dinleyecek Japon bulmanın çok zor olduğunu söylemişti. Gerçekten, Japonların bizde olduğu oranda, ‘sosyal’ faaliyetlere vakit ayıracak durumları pek yok. Zaten hayat felsefeleri de buna müsait değil. Dini, bir ‘inanç’ konusu olarak görüyorlar. Bir ‘yaşam tarzı’ olarak algılamıyorlar. Hatta çoğunluk, dini, yoksulların, hastaların, muhtaçların vs. ilgi alanına giren bir konu olarak görüyor. Din, onlar için, sanki ‘muhtaç/zavallı’ların işi. Zenginlikle dindarlığı bir türlü bağdaştıramıyorlar. Modernleşmeyle birlikte zenginleşen Japonya’da dinin etkisinin azalmasını biraz da bu zaviyeden yorumlamak mümkün sanırım. Japonlar mesaiden sonra, gece geç saatlere kadar eğleniyorlar. Resmi daireler 18.00’de kapanmasına rağmen, Tokyo’da iş merkezleri gece 23.00’e kadar açık. Dolayısıyla genel olarak esnaf, evine ancak geç saatlerde gidebiliyor. Ondan sonra da zaten bir şey okuyacak ya da dinleyecek mecali pek kalmıyor! 23.00’ten sonra saat 02.00-03.00’lere kadar da bar, cafe gibi eğlence mekanları açık ve dolu. Cinsler-arası ilişkiler konusunda da alabildiğine serbestlik söz konusu. Bu konuda batılı ülkeleri geçtikleri dahi söylenebilir. Japon Müslümanları Derneği Başkanı ile yaptığım görüşmede bu gözlemimi kendisine ilettiğimde, bana: "Japonya’da ‘özgürlük’ var, kimse kimseye karışmaz. Kişinin kendi tercihi diye bakılır. Bu nedenle genç nesilde büyük bir dejenerasyon var" diye cevap vermişti. Laik-demokratik ahlakın bir yansıması olan bu durum, sadece Batı ülkelerinde değil, Japonya’da da benzer bir pratiği gündelik yaşamda ortaya çıkarmış görünüyor. 

Japon modernleşmesi ise, başlı başına önemli bir konu. Bilindiği üzre, modern dünyada, kültür ile kapitalist üretim tarzı arasındaki ilişki incelenirken, genellikle, modernleştirici etkenlerin kültürü deforme ettiği tezi savunulur. Bunun karşıt örneği olarak ise Japon modernleşmesi gösterilir. Fakat benim gözlemlerime göre, bu doğru değil. Bilakis, kapitalizm, bu ülkede, kar maksimizasyonu amacına ulaşmak için kültürün ‘imkanları’ndan yararlanmış. Örneğin Japon kültüründeki otoriteye saygı, işe bağlılık kavramları, kanaatimce ülkenin kapitalistleşmesi sürecinde hayli etkili olmuş. Böylece müthiş bir disiplin içerisinde sıkı bir çalışma hayatı ortaya çıkmış. Bunun sonucu da zenginlik olarak kendini göstermiş. Dolayısıyla sanıldığının aksine, bu denklemde belirleyen, Japon kültürü değil, kapitalizm olmuş. Yani, kapitalizmin, bu ülkede kültürün kimi imkanlarını kullanarak, verimlilik ve etkinlik kriterleri çerçevesinde kendini ‘yeniden ürettiği’ söylenebilir. Ekonominin, Japonya’da, ‘kar makzimizasyonu’ temelinde şekillendirildiği çok açıktır. Disiplinli çalışma da bunun üzerine eklenince, ortaya büyük bir zenginlik çıkmış. Japonların sıkı çalışmalarının bunda etkisi olduğu inkar edilemez. Tokyo Camii imamının anlattığı şu olay, Japonların bu konudaki hassasiyetini gösteren ilginç bir örnek olarak değerlendirilmeli: "Bir gün samimi olduğum bir Japon arkadaşımı, mesai saati dahilinde telefonla aradım. Bana aynen şöyle dedi: "şu anda çalışıyorum. Lütfen beni daha sonra ara!" Fakat bu etkiyi fazla abartmamak gerekir. Zira sistem, kültür öğeleriyle birlikte, moderndir, kapitalisttir. Ancak sekülerleşme ile birlikte, toplumun bir kültür erozyonuna uğradığı da söylenebilir. Televizyonlarda gösterilen programların büyük çoğunluğu, tıpkı bizde olduğu gibi eğlence programlarından oluşuyor ve stil olarak da çoğunlukla ‘batılı’. TV dizileri de çoğunlukla batılı tarz yapımlardan oluşuyor. Bir başka ilginç örnek, Japonların sevdiği ve en çok rağbet gören sporun ‘beyzbol’ oluşu. Geleneksel Sumo güreşlerine gösterilen ilgi ise, bizdeki halk oyunlarında olduğu gibi, turistik ve kültürel amaçlarla sınırlı. Beyzbola gösterilen bu yoğun ilgi, Amerika’nın ülkedeki kültürel etkisini çok net gösteriyor. Mitsubishi’den bir yetkiliyle yaptığımız bir sohbette bu konuda sorduğum soruya, kendisi, Japonlar üzerindeki Amerikan etkisinin inkar edilemeyeceğini, hatta giderek daha da arttığını söyleyerek cevap vermişti. "II. Dünya Savaşı’nda tepenizde atom bombası patlatan bir devlete karşı yaklaşımınız nedir?" soruma ise, Amerika’yı suçlayıcı ifadeler yerine, genellikle ‘müteşekkir’ olduklarını beyan eden sözlerle karşılık verdiğini söyleyebilirim. Japonların önemli bir kısmı, Amerika’nın II. Dünya Savaşı’nda yaptıklarına tepkilerini gösteriyorlar ama Amerikalıların, ülkeyi kalkındırmak için kendilerine yardım ettiğine de inanıyorlar. Bu yüzden siyasal içerikli bir ‘Amerikan karşıtlığı’na rastlamak mümkün değil. Bulunduğum süre içinde şahit olduğum tek gösteri, ‘nükleer savaş karşıtları’nın gösterisiydi. Zaten siyaset, neredeyse bütünüyle ‘ekonomik’ kavramlar temelinde işliyor. Partiler-arası rekabette ideolojik söylem kullanılmıyor. Amerika’nın Japon kültürüne etkisini göstermesi açısından, Mitsubishi firmasından radar uzmanı Wakabayashi Bey ile yaptığımız bir özel sohbette söylediği şu sözler de hayli önemli: "Bizler II. Dünya savaşından önce büyük kahramanları ‘ilah’ olarak görürdük ve onlar adına tapınaklar yapardık. Ülkenin yöneticisi de bizim için bir tanrı mesabesindeydi. Fakat Savaş’tan sonra, modernizasyonun kültür dünyamıza etkisiyle, artık hükümdarımızı sadece bir ‘kahraman’ olarak görüyoruz." Wakabayashi’nin bu sözlerinin doğruluğunu, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikalılar tarafından yapılan Anayasa’da(1946) test etmek mümkün. Burada anayasanın, çok açık bir şekilde ‘güçler ayrılığı’ ilkesine dayandırıldığı görülüyor ve Japon İmparatoru da, sembolik bir makama oturtuluyor. Ülke, tamamen Amerikan eyalet sistemine göre yeniden dizayn ediliyor. Yetkiler başbakana ve parlamentoya devrediliyor. İmparatorun ‘ilahlık-benzeri’ bir konumdan ‘kahramanlığa’ tenzili rütbe edişi ise, kültürel açıdan büyük bir değişimi simgeliyor. İkinci örnek ise, Tokyo metropolüne bağlı Harajuku Meydanı’nda özellikle hafta sonlarında yapılan gösterilerle ilgili. Burada her türlü marjinal kesim, dilediği gibi gösteri yapabiliyor, konser verebiliyor, kıyafet balosu tertip edebiliyor, deyim yerindeyse, ‘kurtlarını dökebiliyor.’ Fakat bu gösterilerin tümünde, ancak batı pop kültürünün en uç örneklerine şahit olabiliyorsunuz. Örneğin Elwis Presley özentisi olan bir genç grup, müzik aletlerinin sesini de sonuna kadar açıp meydan da rock müziği eşliğinde maharetlerini sergiliyor. Kimileri solo konser veriyor, kimileri cadı vs. kıyafeti giyip dolaşıyor. Özellikle batılı turistler bu meydana çok ilgi gösteriyor ve kameralarla sürekli çekim yapıyorlar. Çünkü bu meydandaki görüntüler, genç neslin batı özentisini gerçekten net bir şekilde gösteriyor. Türkiye’de de batılılaşma açısından hayli mesafe katedilmesine rağmen, örneğin Beyoğlu’nda asla bu ölçüde marjinal görüntülere rastlanmaz. Ben, bu meydanın, Japon modernleşmesinin iyi bir örneği olarak analiz edilebileceğini düşünüyorum.

Japonya’nın bu denli kapitalistleşmesinin başlıca nedenleri arasında, benim kanaatime göre, Japon kültürünün yeterli direnç öğelerine sahip olmayışı yatıyor. Bunun başında da elbette kültürün en önemli unsuru olan ‘din’ geliyor. Bunu anlamak için, modernleşme serüvenini yaşayan iki ülkeyi mukayese etmemizde yarar görüyorum. Bilindiği gibi, Türkiye, İslam ülkeleri arasında modernizasyon projesinin en çok ilerleme kaydettiği ülke olarak kabul edilir. Öte yandan Japonya, bir İslam ülkesi değildir, fakat o da bir modernleşme sürecine maruz kalmıştır ve kelimenin gerçek anlamıyla ‘modernleşmiştir.’ Türkiye’yi Japonya ile karşılaştırıldığımızda ise, İslam’ın modernleşmeye karşı direnebildiğini ve fakat Şintoism/Budizm’in, aynı direnci gösteremediğini görürüz. Benim görebildiğim kadarıyla, Japonlar, modernizmi içselleştirmişler. En azından onun ‘kültürel üstünlüğü’ne itiraz etmiyorlar, edemiyorlar. Fakat Türkiye’de, modernizmi içselleştirmeyen ve hatta ona alternatif olarak ortaya çıkan bir İslami mukavemetten söz etmek mümkündür. Bu belki mücessem bir varlık olarak kendini yeterince gösterememiş olabilir, ancak modernizmin içselleştirilmesine yönelik net ve ciddi bir tepkinin bu ülkede varlığını sürdürdüğü açıktır. Nitekim, ‘irtica tehdidi’nin Cumhuriyet’in kuruluşundan beri hiç gündemden düşmemiş olmasını, bu şekilde okumak mümkündür. Gerçekten İslam, bir ‘hayat tarzı’ olarak modernizme alternatif olma potansiyelini taşırken, lokal bir ‘inanç’ sistematiği olarak varlığını sürdüren Şintoizm ve Budizm’in, modernizme direnemediği görülmektedir. Bana göre, modernizmin Japonya’da başarılı olmasının önemli nedenlerinden birisi de işte bu konudaki zaafıdır. Modernizmin İslam dünyasındaki görece başarısızlığının nedeni ise, İslam’ın güçlü ideolojik direnç noktalarına sahip olmasıdır.

Elbette Japonya deyince, Japonların ‘taklit’ konusundaki becerilerinin de değerlendirilmesi gerekiyor. New York’ta yaşayan bir çevirmen ve köşeyazarı olan Hiroaki Sato’nun şu cümleleri, bu konuda bence yeterli ipuçlarını veriyor: "Amerikalılar  öğrenmeyi ve öğretmeyi, Japonlar ise, aramayı ve kabul etmeyi severler." (The Japan Times, 24 Haziran, 2002). Gerçekten de, Japonlar, tarihleri boyunca başka ülkelerinin deneyimlerinden istifade etme noktasında başarılı olmuş bir toplumdur. Fakat sorunu, ‘orijinalite’ ve ‘rekabet’ kavramları temelinde irdelediğimizde, neticenin Japonların lehine olmadığını da belirtmek gerekir. Bu ülkede bulunduğum sırada, Dünya Kupası karşılaşmaları yapılıyordu ve Japon Turizm Bakanlığı, ülkeye gelen ziyaretçiler için broşürler hazırlamıştı. Bunlardan birinde, bir turistik mekan olarak Akasaka Sarayı tanıtılıyordu. Broşürdeki şu ifade, konu ile ilgili doneler sunması açısından hayli ilginçti: "Bu dikkat çekici bina, dış tasarımı itibarıyla Buckingham Sarayı’nın, iç tasarımı itibarıyla da Versaille Sarayı’nın kopyası (replica) dır." Resmi bir kurum tarafından hazırlanmış broşürdeki bu ifadeler, bir özentinin mi, yoksa bir ‘güç gösterisi’nin mi dışavurumudur, gerçekten sorgulanması gereken bir konudur. Tokyo’nun merkezinde, daha bunun gibi pek çok ‘tıpkısının aynısı’ binaya rastlamak mümkündür. Örneğin meşhur Tokyo Kulesi, Paris’teki Eyfel Kulesi’nin, Shinjuku’daki hükümet binası da, Amerika’daki Empire State Building’in kopyası olarak yapılmıştır. Bütün bu örnekler, Japonların Batılılara karşı bir meydan okuyuşu olarak mı yorumlanmalı yoksa basit bir taklitçilik olarak mı değerlendirilmeli? Kanaatimce, Japonlar, Batılılara:"siz ne yaparsanız, biz de aynısını yapabiliriz" demek istiyor, ancak, yapılan işin sonucuna bakıldığında, bir taklitçilikle hatta hayranlıkla karşılaşıyorsunuz. Günlük yaşamda da bu ‘batı-özentisi’ni gözlemlemek mümkün. Evet Japonlar, Batı ile rekabet etmek istiyorlar ama bunu bir hayranlık duygusu içinde yapıyorlar. Dolayısıyla daha baştan kaybediyorlar. Ayrıca her alanda Batı ile rekabet edebilmeleri de mümkün değil. Örneğin savaş teknolojisi konusunda bu hiç mümkün değil. Çünkü doğru dürüst bir orduları dahi yok. Zira Amerika zamanında bu konuda yasak koymuş. Bu nedenle, Japonya’nın, olanca ekonomik gücüne rağmen, şu anda herhangi bir ülkeyle bir savaşı göze alabilmesi çok zor. Yani bu alanda eli-kolu bağlı durumda. Dolayısıyla elektronik ve uzay teknolojisi gibi alanlarda yakaladığı standarda dayanarak, Japonya’nın Batı ile her alanda rekabet edebileceğini düşünmek mümkün değil. Daha kötüsü, modernleşmeyi içselleştirmiş bir toplumun, modernizme karşı direnebilmesi ihtimal dışıdır. Bu nedenle, ben, Japonya’yı, şu haliyle Batı’ya kafa tutabilecek bir güç olarak görenlerin yanıldığını düşünüyorum.

Japonya’da İslam’ın ve Müslümanların bugünkü durumu üzerine ise çok şey söylemek mümkün. Tokyo’da kaldığım süre içinde, 4 ayrı İslami merkez’de farklı coğrafyalardan Müslümanlarla temas imkanı buldum. Bunlar içinde Japon kökenli Müslümanlar, Pakistanlı, Endonezyalı, Malezyalı, Arap ve Türk Müslümanlar vardı. Öncelikle Japonya’nın en büyük camisi olan ve Tokyo’nun seçkin bir semtinde inşa edilen Tokyo Camii’ne gittim. Burası Türkiye’deki Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı olarak çalışıyor ve imam ve görevlilerin ataması da yine Diyanet tarafından yapılıyor. Görevlilerin ücretlerini ise Diyanet Vakfı ödüyor. Bina, Türkiye ölçeklerine göre büyük sayılmaz ama Japonya ölçeklerinde en büyük cami. Zaten Tokyo’daki Cuma namazı, en büyük cami olması nedeniyle, her milletten Müslüman’ın katılımıyla bu camide kılınıyor. Bir imam, bir yardımcısı bir de hizmetlisi var. Cumalarda katılım yoğun oluyor, ancak vakit namazlarda durum Türkiye’den farklı değil. Bunun önemli bir nedeni, mesai saatlerinde iş yerlerini terketme imkanının olmaması. 4 vakitte ezan hoparlörle açıktan okunuyor. Caminin iç tezyinatı klasik Osmanlı usulüne göre yapılmış. Süslemeler göz alıcı. Bina, 9 şiddetindeki depreme dayanıklı olarak inşa edilmiş. Arsası üzerinde daha önce Kazan Müslümanlarına ait eski, küçük bir mescid varmış. Daha sonra Kazan’lı müslümanlar, yıkılmak üzere olan bu caminin yerine yenisinin yapılması için Türkiye ile temasa geçmişler. Yakın zamanda, Diyanet İşleri Başkanlığı, 2 milyon dolar harcayarak, aynı arsa üzerine bu camiyi inşa etmiş. Caminin bulunduğu semt, genellikle Avrupalı ve Amerikalı konsolosluk elemanlarının ikamet ettiği, kira bedelinin ise aylık ortalama 4.000 dolar civarında olduğu seçkin bir semt. Caminin alt katında, imam ve yardımcısı için ayrılmış ve ‘makam odası’ şeklinde tefriş edilmiş iki oda ve konferanslar için ayrılmış geniş bir hol var. Ayrıca bu katın altında da, misafirhane olarak kullanılabilecek birkaç oda bulunuyor. Burada, Türkiye’den ziyaret için gelip gidenler, kısa süreli kalabiliyorlar. Bir de girişte, kütahya porselenden tezyin edilmiş bir kabul bölümü var. Burada divan usulü oturaklar ve Türk kültürünü tanıtan çeşitli tabak ve gravürler yer alıyor. Camiyi gezip İslam hakkında bilgi almak isteyen Japonlar önce bu mekanı geziyorlar. Sonra caminin içine giriyor ve İslam ve müslümanlar hakkında bilgi alıyorlar. Ziyaret için gelenler, programlarını namaz vaktiyle çakışacak şekilde düzenledikleri için, ezanın okunuşunu dinliyor ve namazın kılınışını da bizzat görüyorlar. Camiye gittiğim bir gün, böyle bir grupla ben de karşılaştım. Yaklaşık 100 kadar lise öğrencisi, okulun düzenlediği program gereğince camiye gelip, İslam hakkında bilgilendirildiler. Okulların müfredatında çeşitli dinleri tanımaya yönelik bu tür gezi programları yapıldığını İmam Cemil bey’den daha sonra öğrendim. Bu türden bir başka grubu, Arapların İslam Merkezi’ne gittiğimde de görmüştüm. Ancak ben Merkezi ziyaret ettiğimde, görevliler, ders yapıyorlardı. 15 kişilik bir gruba İslam’ı, kelime-i tevhidi vs. anlatıyorlardı. Buradaki faaliyetin epeyce organizeli olduğu izlenimini edindim. 4 katlı bir binayı, hem sosyal faaliyetler için hem de mescid olarak kullanıyorlar. Burada çeşitli Arapça ve Japonca yayınlar gördüm. Empoze ettikleri İslam’ın ‘Suudi’ tarzı bir İslam olduğu belliydi; nitekim başımdan geçen ilginç bir hadise, bu tahminimi doğrular nitelikteydi. Amerika’nın Afganistan’da Taliban’a yönelik operasyonu nedeniyle, İslam, Japon medyasının da gündemindeydi. Bir gün İngilizce yayınlanan günlük Japan Times gazetesinde, Taliban kıyafetleri içinde poz veren ve adı Nimetullah olan bir hoca ile yapılmış röportajı okudum. Hoca orada İslam’ın Japonya’da hızla yayılacağını, çünkü Japon kültürünün İslam’la uyuşan pek çok yönünün bulunduğunu vs. söylüyordu. Bu yazının yayınlandığı günün ertesinde yine Tokyo Camii’ne gitmiştim. Bu arada Nimetullah hoca çıkageldi. Elinde de o gazete vardı. Tanıştık. Meğerse aslen Amasyalı bir Türk’müş. Fakat 30 yıldır Arabistan’da yaşıyormuş. Fırsatını bulunca da, tebliğ için böyle ülke ülke dolaşıyormuş. Beni Arapların İslam Merkezi’ne davet etti. Birlikte gittik. O arada, görevliler, merkeze gelen Japon grubu ile ders yapıyorlardı. Görevli Kelime-i Tevhid’i anlatırken, bir ara şöyle bir söz sarfetti: "Müslüman olmak çok kolaydır; sizler sadece bu sözü söylerseniz Müslüman olursunuz ve kurtuluşa erersiniz." Nimetullah Hoca’nın zihniyeti de aynıydı; o da, Japonları müslüman yapmanın çok kolay olduğundan bahsediyordu. Ben bu işin o kadar basit olamayacağını, sadece dil ile kelime-i Tevhid’i söylemiş olmakla hiçbir şeyin bitmeyeceğini söyledim ama hocanın pek anlayacağı yoktu. Gayretli biriydi ama geleneksel anlayışa sahipti. Hocanın, Pakistan’daki Tebliğ Cemaati’ni çok takdir ettiğini söylemesi, bu kanaatimi doğruluyordu. Onun da ötesinde, sanki ne kadar çok Japon’a kelime-i tevhidi söyletebilirse, kendisini o kadar başarılı olmuş sayıyordu. Tokyo Camii’nden Arapların İslam merkezine taksiyle giderken, hocanın Japon şoföre kuşağının altından çıkardığı broşürü vermesi ve onu İslam’a davet etmesi görülmeye değerdi! Bu örnek, onun tebliği nasıl anladığını gösteren iyi bir örnekti. Onun beklentisi, şoförün hemen oracıkta kelime-i tevhidi söyleyip Müslüman oluvermesiydi! Pakistan’lı Müslümanların kurduğu İslam merkezi ise, daha farklıydı. Burada da Pakistan asıllı ve elektronik mühendisi olan Başkan yardımcısı ile 2 saate yakın bir görüşmem oldu. Bu merkezin başkanı Japon asıllı olmasına rağmen, yardımcıları çoğunlukla Pakistanlı. Cemaat içinde, Endonezyalı, Malezyalı, Filistinli müslümanlar da var. Burası, biraz daha ‘dava’ mantığı ile çalışıyor göründü bana. Ancak yine de Pakistan’a özgü bir dini anlayışları vardı. Bunu biraz ‘fıkhi’ biraz da ‘tasavvufi’ olarak tanımlamak mümkün. Samimi biriydi ama siyasal bilinç ve özellikle de küresel sistemin işleyişi konularında hayli zayıftı. Nimetullah hocayı sorduğumda, çalışmalarını takdirle karşıladığını söylemeyi de ihmal etmedi. Ben ise, Nimetullah hoca gibilerin anlayışının faydadan çok zarar vereceğini söylediğimde, bu konuda da anlaşamayacağımızı anladım. Bu bilinç eksikliğinin, merkezin diğer faaliyetlerine yansıdığını tahmin etmek de zor değildi. Asıl ziyaret etmek istediğim merkez ise Japon-kökenli Müslümanların kurduğu, Japan Muslim Association (Japon Müslümanlar Derneği) idi. Çünkü Japonya’da İslam’ın bugünkü durumu ve geleceği ile ilgili olarak, bu müslümanların vereceği bilgileri önemsiyordum. Dernek başkanı Khalid Higuchi ile bir saati aşan özel bir sohbet gerçekleştirdim. Ayrıca  başka bir zaman Başkan yardımcısı Yusuf Akihara ile de yarım saatlik bir sohbetimiz oldu. Dernek, Japonya’da Japon müslümanlar tarafından kurulmuş olan tek organizasyon. Bir başkan ve 10 yardımcısı var. Genellikle eğitimli kişiler. Fakat İslam’ı daha ziyade, ahlaki yönlerine vurgu yaparak ve bir ‘inanç sistemi’ olarak algılıyorlar. Siyasal bilinç konusunda da zayıflar. Higuchi Bey ile yaptığımız görüşmede, Japon-kökenli olmayan müslümanların kendi anlayışlarını Japonya’da yaygınlaştırma çabalarından muzdarip olduğunu gördüm. Özellikle göçmen olarak bu ülkeye gelen müslümanların kendilerine özgü İslam anlayışını Japonya’da da aynen tatbik etmek istemelerini örnek göstererek, bu tür bir İslami pratiğin Japonya’da şansının olmadığını söylüyordu. Örnek olarak bana, Pakistanlıların İslam’ı anlatmak için hazırladığı resimli bir dizi kart postalı gösterdi. Bu kartlarda kadınlar çarşaf içinde ve yüzleri resmedilmeden çizilmişlerdi. Bu tür resimlerle İslam’ı sevdirmenin mümkün olmadığını, bilakis bunların Japonlarda antipati doğuracağını söylüyordu. Bu hususta ben de kendisini haklı buldum ve Japonya’daki İslami faaliyetlerin, ‘mar’uf’ kavramı çerçevesinde yürütülmesi gerektiği inancımı ilettim. Ayrıca tebliğ sürecinde önceliklerin belirlenmesinin elzem olduğunu; örneğin dernek başkanlığı gibi temsili pozisyonlarda Japon-kökenli müslümanların bulunmasının, İslam’ın yayılması ve hikmetli tebliğ yöntemi açısından daha uygun olacağını, aksi halde, her Müslüman kavmin kendi coğrafyasındaki geleneksel pratikleri Japonya’ya da taşıması gibi bir sorunun doğabileceğini söyledim. Buna örnek olarak da İran Devrimi’nden sonra devrimi yaymak adına Şiiliği Türkiye’ye taşımak isteyen grupların akibetini gösterdim. Kendisi de bu düşüncelerimi te’yid etti. Daha sıcak ve içten konuşmaya başladı. Ardından Japon Müslümanların Türklere karşı sempatisi olduğunu ve bunun kökeninin II. Abdülhamid dönemine kadar gittiğini söyledi. Bu konuyla ilgili Japonca yayımlanmış kitaplar gösterdi. İslam’ın Japonya’daki geleceği hakkındaki soruma ümitvar ifadelerle cevap verdi. Hıristiyanların olanca imkanlarına rağmen fazla bir gelişme gösteremediklerini, Müslümanların ise son yıllarda ciddi ilerlemeler kaydettiğini söyledi. Derneğin başkan yardımcılarından Yusuf bey’le yaptığım görüşmede de aynı ümidin var olduğunu gördüm. Bu iyimserliği, genel olarak, Japonya’daki bütün müslümanlarda gördüğümü de ifade edebilirim. Ancak, buraya göçmen olarak gelen müslümanlar arasında bir ‘rekabet’in olduğu yönünde olumsuz bir izlenim edindiğimi de söyleyebilirim. Sanki camiler ve İslam merkezleri, gizli bir adam kapma ve kendi anlayışlarını yayma yarışı içindeler. Bunu, camilerin bağlı olduğu ya da destek gördüğü ülke ve cemaatlerin baskısına bağlamak mümkün. Nitekim Arapların merkezinde bu izlenimi çok rahat edinmek mümkün. Tokyo Camii’nde ise, Japon olup da Müslümanlığı seçenlerin resmi kayıtları bulunuyor. Bunlara şahitli, mühürlü ‘ihtida’ belgeleri veriliyor. Her merkezin kendi anlayışı çerçevesinde, başka gruplara karşı mesafeli bir duruşu olduğu da sezinleniyor. Bu rekabet, örneğin Türkiye’deki cemaatler-arası rekabet ölçüsünde yoğun değil. Bu yüzden özellikle yeni müslüman olmuş Japonlar, bunun pek farkında değil. Fakat işi bilenler, durumun farkındalar. Ama, öyle görünüyor ki, gayri-müslim bir beldede yaşıyor oldukları için, bu rekabeti, bir gizli savaşa dönüştürmenin muhtemel zararlarından çekiniyorlar ve işi fazla ileri boyutlara götürmüyorlar. Tabii ilerde ne olur bilinmez. Özellikle müslümanların sayısı arttığı zaman, bu nahoş durumun, başka sorunlar doğurması ihtimali de var. Şu an varolan, kısmen de olsa mevcudiyeti hissedilen bir nevi "herkesin kendi yanındaki ile övünmesi" halinin, gelecekte, İslam’ın Japonya’daki durumunu etkileyebileceği söylenebilir.

Japonya ve Japon müslümanlar hakkında elbette daha pek çok şey söylemek mümkün. Ancak ben özellikle Japon modernleşmesi ve Japonya’da İslam konuları temelinde şahsi izlenimlerimi bir nebze sizlerle paylaşmak istedim. Umarım yararlı olmuştur.

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin