|
Nihayet Müslüman Demokrat Parti Geldi
Mehmed DURMUŞ
Üç Kasım
2002: ‘Beraber Islandık Biz Bu Yollarda’
‘Üç Kasım
2002’ tarihi gerçekten, bir dönüm noktası olarak
alınacak tarih oldu. Bu tarihten sonra, ne tür yorumlar
yapılırsa yapılsın, kesin olan şu ki, Türk Devleti’nin
‘nur topu’ gibi, yepyeni bir hükümeti oldu. Her ‘yeni
doğan’ gibi bunun da birtakım küçük çaplı sağlık
sorunları olsa da, genel anlamda ‘sağlığı’ yerindedir ve
‘anne sütü’ne olumlu tepki vermektedir. Anne de doğrusu,
maharetlidir hani. Ne de olsa elli sekizinci kez bu işi
yapmaktadır... Bu arada yeni hükümetin titiz bir şekilde
aşıları yapılmaktadır. Aşılar çok önemlidir...
Herkesin
gözlemlediği gibi, Tayyip Erdoğan liderliğindeki Adalet
ve Kalkınma Partisi (AKP)nin seçim zaferi, beklenenden
de fazla kabul ve ilgi gördü. Ana ve tek muhalefet
partisi lideri Deniz Baykal, Cumhurbaşkanı A. Necdet
Sezer, Genel Kurmay başkanı Hilmi Özkök, ekonomi
patronları ve medyanın önemli kalemşörleri yeni hükümete
hüsnü kabul gösterdiler. Halkın büyük bir kesimi ise,
gözlerine ve kulaklarına inanamayacak kadar sevinç ve
mutluluk duymaktadır. Halkın sevincinin önemli bir
nedeni AKP’nin iktidarı ise, bir diğer nedeni de,
Mecliste yapılan ‘siyasi temizlik’ oldu. Ülkeye kan
kusturan, halkı yarasa, yolunacak kazlar ve uysal
koyunlar olarak gören malum partiler, siyaset müzesine
kaldırılıverdi. Adeta dört tarafından payandalarla
ayakta durabilen bir başbakan görüntüsü yerine, uçak
merdivenlerini koşar adım çıkan başbakan görüntüleri,
halkı çok sevindirdi...
Üç Kasım
tarihi Türkiye’de bir yeni dönem başlattı. Bu yeni
dönemde, üç kasıma kadar öcüleştirilen bir kişinin
şahsında temsil edilen bir parti kahramanlaştırıldı ve
belli halk kesimi tarafından mesih gibi bir misyon
çoktan yüklendi bile... Bu yeni hükümetin Türkiye’nin
işsizlik sorunu, geçim sıkıntısı, sanayinin yeniden atak
yapması, piyasaların canlanması gibi, toplumun yüzündeki
gerginliği gülümsemeye dönüştürecek icraatlar başlatmada
eski yönetimden çok daha başarılı olacağını reddetmek
için bir neden bulunmamaktadır. Bununla birlikte biz bu
yazıda olayın bu boyutu üzerinde durmayacak, AKP tabanı
ve önemli bir ‘İslamcı kesim’ tarafından AKP’ye yüklenen
İslamcı misyon açısından, AKP’nin ‘seçim zaferi’ neyi
ifade etmektedir, bunu yorumlamaya çalışacağız. Yani, ‘3
Kasım’ zafer mi, hezimet mi, bu konudaki yorumlara
dikkat çekeceğiz.
AK Parti
Meşruiyyet Sorununu Çözdü
Türkiye’de
sistem içi bir iktidar mücadelesi vermek üzere kurulmuş
bulunan MNP-MSP-RP-FP-SP geleneği, birtakım ‘aykırı’
söylemleri yüzünden inandırıcılığını kaybedince, en
başta bu inandırıcılık sorununu kökten çözümlemek için,
bu gelenek kendi içinden yeni bir versiyonunu üretti ve
2002 seçimlerine, birbirine düşmanlık derecesinde küsen
baba-oğul misali, Saadet Partisi ile AK Parti birlikte
girdiler. Yeni partinin (AKP) inandırıcı olması öyle
kolay olmayacaktı. Bu sefer gerçekçi olmak
zorundaydılar. Bunun için, daha işin başında "başörtüsü
bizim birinci meselemiz değil" diyerek söze başladılar.
AKP tabanı bu söylemi T. Erdoğan’ın aslında, takiyye
değilse de, temkinli ve tedbirli davrandığına, sistemin
zinde güçlerinin dikkatlerini üzerlerine çekmek
istemediğine yordu, bu konuda ciddi umutlarını
yitirmedi. Bu umutlar bir yana, gerçekte ise AKP
bununla, sistem nazarında meşruiyyet sorununu çözmek
istiyordu. Girdiği süreç, bunu kesinlikle böyle
söylemesini gerektirmektedir. Fakat, pratikte de böyle
olacaktır. Çünkü bu yeni süreçte bir kez bile
‘samimiyetinden’ kuşku duyurmamak zorundadır. Aksi
taktirde, bantı yeni baştan yürümek zorunda kalacaktır,
ki her zaman da şimdiki kredisini bulması mümkün
değildir.
Bununla
beraber, AKP’nin başta başörtüsü olmak üzere, benzeri
sorunları çözme ihtimali de var. Bu, yeni hükümetin,
Ankara’nın önemli hassasiyetlerine ne oranda sadık
kalacağı, dolayısıyla inandırıcılığıyla doğru
orantılıdır. Biraz sonra değineceğimiz gibi, Türkiye’nin
siyasi geleceği artık ‘müslüman demokrat’ çizgiye
endeksli görünmektedir. Bu uğurda Amerika ile (Irak
saldırısı başta olmak üzere) uyumlu, İsrail ile dost
kalan, Avrupa Birliği’ne Türkiye’yi sağ-salim girdiren,
içerde partisel partizanlığa ve kadrolaşmaya yönelmeyen,
enflasyonu tek rakama indiren, fakirlik ve işsizlik
konusunda toplumun beklentilerine cevap veren, hiçbir
kurumda devlet politikalarına zıt icraat yapmayan bir AK
Parti hükümetine başörtüsünün ilk etapta üniversitede,
belli ölçüler dahilinde serbest bıraktırılması, bir
avans olarak verilirse, buna kim ne diyebilir?!
İşte bu temel
saiklerle AKP ve lideri R. T. Erdoğan, İslamcı
söylemlerinden olabildiğince hızlı ve bir daha asla
dönmeyecek bir biçimde uzaklaşmaktadır. Tayyip Erdoğan
artık, kendi gönüldaşlarıyla değil, Yunanistan Başbakanı
ile (Avrupa Birliği yolunda) "beraber yürüdük biz bu
yollarda; beraber ıslandık yağan yağmurda" şarkısını
seslendirmektedir. Bu şarkı iyi netice vereceğe
benzemektedir.
AKP
iktidarının oluşturduğu tablo aslında son yıllarda
sadece Türkiye’de değil, diğer müslüman ülkelerde de
gözlemlenen ‘Siyasal İslam’ın iflası’ tablosudur. Ama
unutmamalı ki ‘siyasal İslam’dan kastedilen, iş bu AKP
türü İslam’dır. Yoksa Muhammed (a.s)ın tebliğ ettiği,
kendisinin usvetül hasene olduğu İslam değildir. O İslam
kıyamete kadar en güçlü olandır, asla iflas etmeyecek
olandır ve daima galip olandır.
ABD AKP’yi
Tuttu
ABD, yeni
iktidardan memnun görünmektedir. Ramazanda Beyaz
Saray’da iftar yemeği vermeyi ihmal etmeyen Başkan G.
Bush telefonla Başbakan Abdullah Gül’ü arayarak, tebrik
etti ve ülkesine davet etti. Siyaset yorumcuları, Beyaz
Saray’ın, seçilen bir yeni hükümeti tebrik etmesinin ve
başkanını Amerika’ya davet etmesinin oldukça önemli
olduğuna dikkat çektiler. Anlayacağınız, ABD cephesinde
AKP’nin meşruiyyeti tamamdır. Tabi ki ABD’nin, ılımlı ve
uzlaşmacı bir AK Parti hükümetine vereceği çok sayıda
taşeronluk işleri bulunmaktadır. ABD’nin resmi yorumu
şöyle özetlenebilir: "Türkiye Amerika’nın en stratejik
askeri müttefiki ve Beyaz saray, Irak’la bir savaşta bu
ülkedeki üsleri kullanma isteğinde. Erdoğan da böylesi
bir durumda Türkiye’nin askeri rolüne dair kararı
generallere bırakacağını söylemişti. Kendi adına
Washington’ın yapması gereken şey, Türkiye’nin
generallerini demokratik siyasete karışmamaları yolunda
telkinlerde bulunmak olmalı."1 "Başarılı ve ABD ile
uzlaşan bir AKP iktidarı, Amerika’ya bölgede meşruiyet
kazandırabilir." ABD ise bölgede ‘müslüman demokrat’ bir
ülke ile elini güçlendirecektir.2
Böylece,
ABD’nin müslüman coğrafyada yaptıkları, Afganistan’da
yaptıkları artık görmezden gelinecekti. Mesela Yeni
Şafak gazetesinde, ABD askerlerinin Afganistan’da
uçaktan attıkları afişlerde "Sizin Allahınız yok; Şimdi
teslim ol ve İsa’ya bağlan" sözlerinin yanısıra, Afgan
kadınlarına hitaben "Burkanızı atın, Amerikan yaşam
tarzını seçin!" çağrısı ile, ABD’nin AK Parti’ye olumlu
mesajlar gönderen yazıları yan yana yer almaktaydı.3
İsrail ve AKP
İsrail’de AK
Parti iktidarı bir endişe yaratmış mıydı? Bu konuyu, bu
alanda kendisine en fazla güvenebileceğimiz bir
gazeteciden, Cengiz Çandar’dan öğreniyoruz ki, evet ilk
başta böyle bir tedirginlik yaşanmış, fakat bu endişe
kendini çok sürmeden iyimser ve gerçekçi yorumlara terk
etmiş. Çandar, İsrail’in resmi denebilecek görüşünü
(Jeruselam Post’dan bir yazarın sözleri) şöyle
aktarıyor:
"AKP'nin
açıklanmış pozisyonlarına bakıldığında, Türkiye'nin dış
ilişkilerinin temel çizgileri, yeni hükümet
politikalarını geliştirdikçe değişmeden kalacak.
Türkiye'nin İslamcıları milliyetçidirler; pan-İslamist
olmaktan ziyade ulusal çıkarları esas alarak
davranırlar. Bu bağlamda, Türkiye ve İsrail arasındaki
iyi ilişkiler ve stratejik ortaklık devam edeceğe
benziyor. Terörizme karşı savaş dahil olmak üzere birçok
önemli bölgesel ihtilaf ve küresel sorunlara ilişkin
olarak, İsrail-Türkiye işbirliğinin korunacağı
anlaşılıyor. İsrail'in, Türkiye'deki gelişmeleri
dikkatle izlemesi gerekmekle birlikte, yeni Türk
hükümetine başarı dilemek için her türlü neden vardır.
Güçlü ve demokratik bir Türkiye, İsrail'in hayati
çıkarlarınadır."4
Avrupa
Birliği ve IMF’yle Tam Uyum Refleksleri
AKP’nin
Devletin önemli kesimlerini tedirgin değil memnun
etmesinin bir nedeni de, Avrupa Birliği’ne girme
konusunda gösterdiği performansdır. En öncelikli icraat
olarak bu işe yönelmişlerdir. Bu konuda "jet gibi
çalışacağız" dediler ve de çalışıyorlar. Tayyip
Erdoğan’ın, iki haftada bütün Avrupa’yı turlaması,
Avrupa devletleri nazarında ciddi puan kazandırdı.
Erdoğan, gittiği her Avrupa liderine boy farkı attı,
yanısıra, bazı başbakanları da hafif yollu fırçaladı...
Bu performans T.C. tarihinde sanıyorum bir ilkti.
Tayyip
Erdoğan gerçekten siyasi/diplomatik trafiğe o kadar
hızlı başladı ki, gerek Yunanistan başbakanının ilk
mesajları, gerekse diğer AB ülkeleri ve mesela İtalya
başbakanı Berlusconi’nin yaklaşımları sanki bu ülkelerin
3 Kasım’dan önce kendilerini AK Parti hükümetine
endekslemişler gibiydi. Erdoğan’ın İtalya ziyareti, 11
Eylül 2001 hadisesini müteakiben, "Batı medeniyeti İslam
medeniyetinden üstündür" gibi laflarla İslam
aleyhtarlığı yapan başbakan Berlusconi’yi o kadar memnun
etmişti ki, T. Erdoğan’a, "Siz, Huntington’ın tezlerinin
yanlış olduğunu göstermeye aday en önemli hareketsiniz"
diyordu. Erdoğan ise cevap olarak, kendilerinden sonra
medeniyetler çatışmasından değil, medeniyetler
buluşmasından söz edileceğini söylüyordu.5
Aslında
Avrupa Birliği ülkeleri, Türkiye’nin, AKP gibi bir kadro
tarafından Birliğe girdirilme arzusuna sevinmektedir.
Birliğin buna ihtiyacı olduğunu gizlememektedirler. Tek
mesele, içeride sorun çıkartmayacak bir Türkiye görmek
istemeleridir. Yani ödevlerini iyi yapması
gerekmektedir. Alman Die Welt gazetesi AB’nin
genişlemesi, ya da yeniden yapılandırılması gerektiğini,
Türkiye’nin bu açıdan birliğin geleceğinde anahtar rolü
oynayacağını yazdı.6 Böyle bir rolü koalisyondan bıkmış
bir Türkiye’de tek başına iktidar olan ‘müslüman
demokrat’ bir partinin aktörlüğünde oynaması elbette
Avrupa’yı ziyadesiyle memnun edecektir.
AK Parti’nin
ve bilhassa Tayyip Erdoğan’ın Avrupa Birliği’ne yönelik
olağanüstü çabasını sanıyorum en iyi, İhsan Dağı’nın şu
satırları yorumlamaktadır:
"Seçim
sonuçlarının belli olmasından hemen sonra AKP lideri
Erdoğan temel önceliklerinin AB üyeliği olduğunu
açıkladı. İslamcı olduğu söylenen bir parti büyük bir
seçim zaferinden sonra temel önceliklerinin ‘başörtüsü’
değil, bir zamanlar ‘Milli Görüş’ hareketinin Hıristiyan
kulübü olarak nitelediği AB’ye üyelik sürecini
hızlandırmak olduğunu açıklıyor ve bu yönde hemen
girişimlere başlıyorsa bunun üzerinde durmak gerekir.
Hiçbir İslamcı hareket, birçok alanda büyük egemenlik
devirleri gerektiren böylesi bir entegrasyona evet
demez. Üstelik bu, neredeyse tümü Hıristiyan olan bir
topluluk ise. Erdoğan’ın Kopenhag siyasal kriterlerini
salt üyelik sürecinin bir gereği olarak değil, Türkiye
insanının bir hakkı olarak nitelemesi de son derece
önemli. Hatta, müzakere takvimi verilmemesi durumunda
bile bu sürecin devam edeceğini açıklaması oldukça
çarpıcı. Erdoğan’ın, bir adım daha ileri giderek,
şimdiye kadar yapılan hukuksal reformlarda işin ‘özünün
ve ruhunun’ eksik olduğunu ifade etmesi reformları
AKP’nin yeterli bulmadığı, bu konuda AB’nin taleplerine
daha yakın bir noktada olduğunu gösteriyor. Bu bağlamda
AKP İslamcı bir nitelemenin ötesinde Türkiye’nin AB’ye
entegrasyonu sürecinde tarihsel bir rol oynayabilir."7
Müslüman
Demokrat Çizgi
AK Parti’nin
seçim zaferi yurt dışında, Amerika ve Avrupa basınında,
"Müslüman Demokrat Parti" olarak yorumlandı. İşte AK
Parti hareketini yorumlayan en doğru yaklaşım da bu olsa
gerektir. Mesela Fransız Le Monde gazetesi şöyle
diyordu:
"Tayyib
Erdoğan... islamcı tanımlamasını reddediyor. Kendi
partisinin, 66 milyon nüfuslu, çoğunluğu müslüman bir
ülkenin geleneklerine saygı gösteren, Hıristiyan
demokrat partilerin bir benzeri olan, muhafazakar bir
parti olduğunu savunuyor. Ayrıca Türkiye’nin AB
üyeliğini hızlandırmak istediğini de sözlerine ekliyor.
AKP devletin laik özelliğini de korumaktan yana tavır
sergiliyor, programında şeriata yer vermiyor. Listesinin
yüzde 10’unu kadınlar oluşturuyor. Türkiye’nin ekonomik
krizden çıkabilmesi için IMF’nin programının
uygulanacağına dair onay da verdi. Omuzlarında bütün
bunları taşıyor. Dahası da var. AKP, demokrasi ile
İslam’ı bağdaştırma sorumluluğunu da üstlendi. ... AKP
İslam ve modernleşmeyi birleştirebilirse, bu Arap
dünyası açısından da önemli bir ders olur. Böylece bir
partinin, İslami kültür ile demokrasiyi, insan
haklarını, kadın haklarını sentez haline getirebileceği
örneğini verecek. Bu durum Ortadoğu için de bir dönüm
noktası olur."8
İngiliz The
Guardian gazetesinin yorumu da bu yorumla neredeyse
tıpatıp aynı:
"Erdoğan...
İslami gündemi minimale indirgiyor, İMF’nin sert
programına ve NATO’ya sadık kalacağına yemin ediyor ve
ABD’yi doğal müttefik olarak görüyor. Sosyal refaha,
yolsuzluğu sona erdirmeye ve AB’ye üyelik kriterlerini
(insan hakları ve azınlık hakları da dahil) yerine
getirmeye öncelik vereceğini söylüyor. ‘Mantığın üstün
geleceği bir Türkiye kurmak istiyoruz’ diyor Erdoğan.
Kendisinin veya partisinin hareketleri bununla
çelişmediği sürece söylediklerinin doğru olduğuna
güvenilmesini hak ediyor."9
Görüldüğü
gibi The Guardian, "daha ne istiyorsunuz, bir ‘İslamcı’
parti sizin hedeflerinize hizmet etmek istiyor, buna bir
şans tanımanın ne zararı olur?" demek istiyor. İşte AK
Parti hareketinin yorumu bundan ibarettir. Bunun
ötesindeki siyasi bilinçten yoksun değerlendirmelerin
bir anlamı ve önemi yoktur. Bu yorumlardan tatmin
olmayanlar için The Washington Post’un yaklaşımı belki
bir fikir verebilir:
"Kökü,
Türkiye’nin laik düzenini sınadığı için yasaklanan
İslamcı partilere uzanan AKP, kendisini Avrupa’nın
Hıristiyan demokrat partilerinin Müslüman muadili,
merkez sağ bir hareket olarak niteliyor. Birçok Türk bu
platformun çökmeye mahkum olmasından veya AKP’nin gizli
bir köktendinci gündem dayatmasından korkuyor. Ancak
Türkiye’nin ve Ortadoğu’da demokrasinin selameti için
AKP’ye adil bir şans verilmeli."10
Alman
gazeteleri, AB’nin, İslam ve demokrasinin barışık
birlikteliği için Türkiye’ye yardım etmesi gerektiğini
yazdı.11
Arap
basınında da AK Parti’nin bu minvalde algılandığı
rahatlıkla söylenmektedir. Seçimi takip eden günlerde
umrede bulunan Hayreddin Karaman, el-Cezire
televizyonunun, 3 Kasım seçimlerini değerlendirirken
"İslamcı Adalet ve Kalkınma Partisi" nitelemesini
kullandığını, ancak, Parti yetkililerinin "açık ve net
konuşmaları" karşısında, el-Cezire’nin ‘İslamcı’
nitelemesine son verip, AKP’nin de laiklik ilkesini
benimsediğini birkaç kez açıkladığını kaydetmektedir.12
Nitekim, "Araplar’a altın bir fırsat doğdu" başlığını
atan Mısır’ın al-Ahram gazetesi bu tespiti
doğrulamaktadır: "AKP, Doğu Asya ve Ortadoğu’da
bildiğimiz radikal parti ve örgütlere benzemez,
İslamiyet’e, bir inanç sistemi olarak bakıyorlar,
anayasa olarak değil."13
Şu halde,
‘müslüman demokrat’ bir partinin nasıl olup da, dostları
ve düşmanları tarafından, hak etmedikleri bir misyon
yüklenmeleri, ‘anlaşılmamaktan’ kaynaklansa gerektir.
Avrupa’nın Hıristiyan Demokratları ile, AK Parti’nin
talepleri arasında benzerlik kuranlar, tedirgin olmak
için bir neden olmadığını anlatmak istiyorlar. Haluk
Şahin diyor ki, Avrupa’da "bu partilerin kendi
inançlarını siyasete yansıtmaları, dinsel kuralların
yasalaştırılması şeklinde değil, bu kurallarla uyuşan
etik ilkelerinin topluma kabul ettirilmeye çalışılması
şeklinde oluyor. Kürtaj, ötanazi, eşcinsel evlilikleri,
evlilik dışı çocuk yapılması gibi şeylere karşı çıkıyor
ve böylece inançlarının savunusunu yapmış oluyorlar."14
Yani AKP’nin Türkiye’de seslendirebileceği ‘İslami
talepler’ de en fazla bunlar olacaktır. Dolayısıyla
başka anlamlar çıkartmamak gerekir, demek istiyor.
AK Parti’nin
misyonunu ‘doğru’ okuyan yorumculardan Ömer Çaha şöyle
diyordu: "AK Parti’den beklenen Türkiye’yi, serbest
piyasa ekonomisinin önünü açma, şeffaf ve küçülen devlet
yapısını tesis etme, çöken siyasi ahlakı yeniden imar
etme, hak ve özgürlükler sahasını genişletme, hukukun
üstünlüğünü demokratik kurum ve kuruluşlarla sağlam
temellere dayandırma gibi politikalarla Avrupa
Birliği’ne hazırlamaktır."15 Kuşkusuz AKP’ye biçilen bu
"tarihi misyon"da bir şeylerin eksik olduğu dikkatlerden
kaçmamaktadır. Bakınız bu eksikliği Ömer Çaha’nın
sözlerinde fark edince siz de takdir edeceksiniz:
"Yeni
yüzyılın AK Parti’den beklediği birinci misyon budur.
İkincisi ve esas önemli olan ise Türkiye’yi seküler
sistemle dini değer ve sembolleri barıştıran bir model
ile dünya sahnesine taşımaktır. Birinci siyaset Türkiye
için ne kadar elzem ise ikincisi özelde İslam dünyası,
genelde ise tüm insanlık için önemlidir. ... Türkiye,
epey olgunlaşmış olan seküler sistemini özgürlükçü
demokratik değerlere kavuşturabilir ve dini değerlerle
barıştırabilirse, dinsel duyarlılığı da seküler sistem
ve değerleriyle uzlaştırabilirse gerçekten İslam dünyası
için bir model oluşturabilir. Bu da dünyada yükselmekte
olan Medeni dünya - İslam karşıtlığının giderilmesinde
rol oynayabilir. AK Parti bunu başarabilirse Türkiye
sınırları dışına taşınan bir tarihsel misyona imza atmış
olacaktır."16
Yeni
Meclisin, yemin töreni için açıldığı ilk gün (14 Kasım)
bir konuşma yapan, geçici başkan, CHP milletvekili Şükrü
Elekdağ da, Batı ile İslam uygarlıkları arasında ahenk
ve barışın sağlanmasına katkıda bulunacağı görüşüyle
dünyanın böyle bir modelin varlığına çok büyük ihtiyacı
olduğunu söylüyor ve şöyle diyordu: "Böyle bir örneği
ancak laik, demokratik cumhuriyet modeline sahip bulunan
Türkiye oluşturabilir."17
İşte, AK
Parti’yi dünya siyasetinin kurtları tarafından,
kendileriyle dans etmek üzere aralarına kabul edilmeye
namzet kılan, bu hedeftir. Zira sekülerlik ile İslam,
demokrasi ile İslam arasında gerilim vardır ve bu
gerilim ’Uygar dünya’yı ciddi ciddi kaygılandırmaktadır.
Bu gerilimin giderilmesi elbette AK Parti türünden yeni
‘Müslüman Demokrat’ hareketler eliyle olacaktır. Bu
durumda böyle bir harekete ancak ‘teşekkür’ edilir...
Nuray Mert: "Bakın, benim AKP'lilerin samimiyetinden,
ılımlılığından, radikal İslamcılık ile bağlarını çoktan
kopardıklarından zerre kadar kuşkum yok. İddialarının
aksine merkezde olmadıklarını falan düşünmüyorum"18
sözleriyle, AK Parti’nin iş bu misyonuna dikkat
çekmektedir.
Artık,
"Muhafazakarlık, hristiyan demokratlardan mülhem
müslüman demokratlık derken 'laik islamcılık'la karşı
karşıyayız."19
Yalnız bu
konuda, adlandırmada küçük de olsa bir ihtilaf olduğu
söylenebilir. Yani AKP ‘müslüman Demokrat’ mıdır,
‘Muhafazakar Demokrat’ mıdır, bu konuda rivayetler
muhtelif. Başbakan Abdullah Gül, (henüz başbakan
değilken) 7 Kasım Perşembe günü NTV’de soruları
cevaplarken, ‘müslüman demokrat’ olup olmadıkları
sorusuna, bu tanımlamadan aslında rahatsızlık
duyduklarını, ‘müslüman demokrat’ yerine ‘muhafazakar
demokrat’ tanımının kendileri için daha uygun olduğu
cevabını veriyordu. Ama gerekçesi bence çok önemliydi:
Müslüman demokrat sözü, diğer partilerin sanki müslüman
olmadığını anlatmak gibi olur. Buradaki ‘müslüman’
kelimesini alet etmemek gerekir! Bunun yerine, daha
liberal olan ve merkez sağda bulunduğumuzu ifadeye
elverişli olan ‘muhafazakar demokrat’ tanımını kullanmak
gerekir!
Kısaca AKP,
bir uzlaşı ve sistem içinde meşruiyet kazanma yarışı
içindedir. Kendilerine ‘İslamcı’ dedirtecek en küçük bir
söylem ve eyleme bile tahammülleri yoktur.
Siyasetbilimci Baskın Oran’ın tespitiyle, AKP,
Huntington’cı teorilerin İslam’ı bunca suçladığı bir
dönemde, kendini batıya, önceki iktidarlardan daha çok
beğendirmek zorunluluğu duymaktadır.20 Bu zorunluluk
onu, ‘müslüman demokrat çizgiye götürmektedir. Hareketin
lideri T. Erdoğan "İslam’la Demokrasi’nin bir arada
yaşayacağını ispat edeceğiz."21 iddiasındadır.
AKP’nin
Başarısı Gerçekte Ne Anlama Gelmektedir?
AKP’nin seçim
başarısı gerçekte şu anlama gelmektedir: "Pazar günkü
seçim, Türklerin çoğunun ‘kayıp’ gözüyle baktığı bir on
yıla son noktayı koydu. Türkiye’nin daha yıllar kaybetme
lüksü yok. Üstelik Türkiye gelecek yıllarda İslam ile
demokrasinin hangi şartlarda birleşip birleşemeyeceği
sorusunun yanıtını vermek zorunda kalacak."22
"İslami
yapıdaki AKP’nin seçimlerden başarıyla çıkması, ülkenin
bu uzun tarihi içerisinde sadece bir enstantane. Kaldı
ki bu siyasi seçim, Türkiye’nin daha fazla
demokratikleşmesine, batılılaşmasına ve laikleşmesine
yarayacak. Bu tercih aslında, Kemalizme bağlı olduğunu
söyleyenlere acı veriyor. Ancak, bu partinin iktidara
gelmesi, Batılılaşma üzerinde daha fazla uzlaşma
sağlanmasına neden olacak. Demokrasinin dışına itilen
İslamcılar, Hıristiyan Avrupa’nın 20. yüzyılda yaşadığı
gibi, demokrasiyle barışacak."23
"Batılılar
da, bu ordunun [Türk ordusunun] Sovyetler’e karşı
direndiğini, NATO’nun en önemli müttefiklerinden biri
olduğunu, Türkiye’nin laikliğini koruduğunu
unutmamalı."24
Türkiye
içinde bazı basın organlarının ve de o günkü başbakan
Ecevit gibi jakobenlerin AKP iktidarını ‘İslamcı
iktidar’, laikliğin tehlikeye girmesi gibi yorumları,
‘aklı başında’ hiçbir insanı telaşlandırmamaktadır.
Çünkü gerçek böyle değildir. O söylemler bir siyaset
dalaşından öte bir şey değildir. Çünkü bu yeni iktidar,
Devlet’in temel hassasiyetleri ve önemli politikaları
açısından hiçbir tehlike arzetmiyor. Tam tersine söz
konusu hassasiyetleri ve politikaları güçlendirmeyi
hedefliyor. Bu gerçeğin farkında olan Cengiz Çandar,
Newsday’in 6 Kasım tarihli başyazısında, (Türkiye’nin
bir şeriat devleti olma tehlikesi bulunmadığı tespitine)
yer veriyor. Ve ekliyor: "Tam aksine: Bu seçim müslüman
dünyası için, İslam’ın demokratik özgürlükler
çerçevesindeki laik devlet içinde var olabileceğine dair
gayet hayırlı bir ders oldu."25 Kendi görüşünün işte tam
da bu olduğunu belirten Çandar, 1998’de, 28 Şubat’ın o
heyheyli günlerinde bunları yazdıktan sonra, bu konuyu
çalışmak üzere 1999-2000 yıllarında Washington’da
bulunduğunu belirtiyor ve bir anlamda, "çalışmalarımız
boşa gitmedi" demeye getiriyor.26 Newsday’e göre Türkiye
şimdi bir İslamcı parti kontrolündedir ve İslam’la
demokrasinin bir arada yaşayabileceğinin sınavını
verecektir.
Ak Parti
iktidarı ideolojiden yalıtılmış, adeta bir bürokrasi
iktidarıdır. "Siyasi söylemlerinde ideoloji yok... dinle
ilgili söyledikleri sözler kimseyi rencide etmiyor."27
Artık ne
AKP’yi islamcı bir parti olarak, ne de tabanını İslamcı
taban olarak görmek mümkün değildir. "AKP’nin toplumsal
taban itibarıyla İslamcı bir rejim değişikliğini değil,
fakat ‘çevrecil’ talepleri yansıttığı söylenebilir. Bu,
geleneksel olarak ideolojik değil kalkınmacı, devlet
karşıtı değil ama resmiyete mesafeli merkez sağ bir
sosyolojik kitledir. Kısaca AKP’nin tabanının ‘İslamcı’
bir talep ve görünüm sergilediğini söylemek imkansızdır.
Dolayısıyla tabanda olmayan bir ‘ideolojik’ tercihin AKP
yönetimi tarafından üstlenilmesi pek olası bir durum
değildir."28 AKP’nin yüzde 35 oyla iktidara gelmesini
sosyolojik bir olgu olarak görenler, ‘müslüman’ toplumun
gittikçe ılımlılaştığını, modernleştiğini söyleyenler29
doğru tespitte bulunuyorlar.
Safça
Yorumlar ve Sonuç
Benzer her
durumda olduğu gibi, 3 Kasım seçimlerinde de olan-biteni
doğru okuyamayan kimi ‘islamcı’ sesler, yorumlarında
sınıfta kaldılar. Bu safiyane yorumlar toplansa
sayfalarca tutacak kadardır. Bunları şu şekilde
özetlemek mümkündür:
Müslüman Türk
Milleti, kendini hiçe sayanlara, bilhassa 28 Şubatçılara
3 Kasım’da sandıkta iyi bir tokat vurdu. Bundan sonra da
vurmaya devam edecektir. Bu seçimler 28 Şubat projesinin
seçim mağlubiyeti olarak kabul edilmelidir. Bu seçimler
laik dayatmaya, 28 Şubat’a bir tepkidir. AK Parti, düzen
partilerine karşı halkın müslümanca umudunu temsil
etmektedir. Giderek bu partinin olumlu yönde icraatları
görülecektir. En azından bekleyip görmek gerekir,
önyargılı bir şekilde peşinen yargılamamak gerekir!
Bir çok
Müslüman kesimden gelen olumlu tepkileri kısaca bu
şekilde özetlemek mümkündür. Fakat bu yorumlar,
müslümanlardaki fikri bocalamayı yansıtıyor. Dost düşman
herkesin, ‘sistemin partisi’ olduğunda müttefik olduğu,
kurucularının ise sadece ‘muhafazakar demokrat’ mı,
‘müslüman demokrat’ mı olduklarında tam karar
veremedikleri(!) bir siyasi parti ve iktidar olma
hadisesini ‘bekleyip görelim’ mantığıyla değerlendirmek,
bu vak’ayı değerlendirecek ölçütlerimizin olmadığı
anlamına gelir ki, fikrî sefalet bu olsa gerektir.
Amerika, İsrail, Avrupa ülkeleri ve laik-ulusalcı Arap
yönetimlerinin, demokratik-laik, batı yanlısı olduğundan
kuşku duymadıkları bir partiyi bu şekilde yorumlamak
ciddi bir zaaftır. Yıllardır İslami mücadelede
kendilerini önemli bir yerde gören kimi müslüman
camianın bile 3 Kasım seçimleri karşısında bocalamaları,
olumsuz bir duruştur.
Deneyimli
gazeteci Şahin Alpay’ın seçimlerden hemen bir gün sonra
söylediği, "Efendim bu seçim aslında aynı zamanda bize,
demokrasinin eğittiğini göstermiştir. Demokrasi bütün
radikal unsurları eğitir, değiştirir ve dönüştürür. AKP
de böyle oldu." sözleri gerçeğin ta kendisidir. AK Parti
(ve benzerleri)nin değişmesini, demokratik terbiyeden
geçmesini biz temenni etmiyoruz. Bir insanın/insanların
hem kıbleye yönelmesi, hem de ‘demokratik terbiye’den
geçmiş olması, yerel ve global egemen güçlerin dayattığı
şirk ve zulüm içeren projeleri benimsemiş olmaları
bizleri derinden üzmektedir. Zira bu tür hareketler
yüzünden bütün dünya aleme İslam’ın pekala laiklikle,
demokrasiyle, Kemalizm’le, yeni dünya düzeniyle birlikte
yaşayabileceği mesajı verilmektedir. İslam, tevhidden
arındırılarak, zulüm düzenlerinin payandası yapılmak
istenmektedir.
Batı
basınında çıkan ciddi yazı ve yorumların hemen tamamında
AK Parti olayının demokrasiyle İslam’ın dansı, İslam’ın
modern değerlerle çatışmaktan vazgeçmesi, radikal
unsurların tasfiyesi, yeni bir seküler-İslamcı ekolün
türemesi ve İslam’ın batı ile olması muhtemel
hesaplaşmasında geri adım atması gibi yorumlar
yapılmıştır. İslam’ın anılan bu batı değerlerine bir
pula satılmasına gönlü razı olanlar varsınlar AK Parti
iktidarını kutlasınlar.
AK Parti’nin
iktidara gelmiş olması, muktedir olması anlamına
gelmemektedir. Bu, vesayetli bir iktidar olmadır. Komaya
girmiş bulunan sistem, eski sağlık ve sıhhatine
kavuşturulması için bir süreliğine, yeni, ‘terbiyeli’
bir kadroya teslim edilmiştir o kadar. Yeni iktidarın
vesayetli oluşu, R. Tayyip Erdoğan’ın, Süleyman
Demirel’i ziyaret etmesi, Abdullah Gül’ün Kenan Evren
tarafından çok sıcak ve samimi bir şekilde aranması ve
Gül’ün ziyareti gibi bazı satır aralarında daha iyi fark
edilmektedir.
Bu partiden
istenen, rejimin maddi-manevi bütün pisliklerini
temizlemesi, bütçeyi yeniden doldurması, Arjantin olur
mu, olmaz mı tartışmalarına konu olan bir ülkeyi, bu
konumdan derhal kurtarması, yani bir normalleştirme
sürecini başlatmasıdır. Baksanıza, bir Meclis
Başkanı’nın eşinin başörtüsü üzerinde kıyametler
kopartılmakta, ama buna karşın ciddi bir tek cümle bile
sarf edilememektedir. Elbette böyle bir koşulda
edilemeyeceğini bildiğim için, kesinlikle "haydi ne
duruyorlar" gibi bir mantıkla suçlamıyorum onları. Demek
istediğim, bu hep böyle olacaktır. Eğer karşı taraf
biraz daha işin üstüne gitmek isterse, mesela Meclis
Başkanı Bülent Arınç ve benzeri bir veya birkaç ismin
üzeri çizilmekte tereddüt edilmeyecek, ama hükümet
yoluna devam edecektir. Bundan da hiç kimsenin kuşkusu
olmamalıdır.
Türkiye
rejimi gerçekten de şöyle bir soluklanmaya, taze kan
almaya ihtiyacı vardı ve bunu yaptı. Bunu, şu sürece
karşı direniş, bu sürece karşı tepki, halkın tokadı gibi
yorumlamak, bu yorum sahiplerinin bugüne kadar
yaptıkları bütün siyasi yorumlardan kuşkulanmayı haklı
kılmaktadır. Şu anda anılan süreçlere tepki verdiğini,
tokat attığını zannettikleri ‘halk’ın, daha üç sene önce
kimlere tokat attığını, bir ayağı çukurda olmasına
rağmen kimleri küllerinden diriltip bir daha başbakan
vs.. yaptıklarını ne çabuk unuttular? Unutmamalı ki
bundan sonra Türkiye ve Dünya İslam’a, ama ılımlı
İslam’a, uzlaşmacı, Amerikancı İslam’a her zamankinden
daha çok yer verecektir. Kur’an’ın İslamı’na ise sadece
ve sadece ‘müslümanlar’ yer verecektir.
Dipnotlar
1- The New
York Times, Türkler Değişime Oy Verdi, Başyazı’dan
Radikal, 06.11.2002.
2 - Gökhan
Bacık, AKP ve ABD, Zaman, 16.11.2002.
3 - ABD’den
Çirkin Propaganda, Yeni Şafak, 05.11.2002.
4 - Cengiz
Çandar, İsrail’den Türkiye’ye, Türkiye’den İsrail’e,
Yeni Şafak, 21.11.2002.
5 - Ali
Bayramoğlu, Roma Gezisinin Çarpıcı Sonuçları, Yeni
Şafak, 15.11.2002.
6- AB’nin
Anahtarı Türkiye, Yeni Şafak, 08.11.2002.
7 - İhsan
Dağı, AKP İslamcı Bir Parti mi?, Zaman, 21.11.2002.
8 - Le Monde,
Tek Kelimeyle Tarihi Sonuç, (05.11.2002), Radikal,
06.11.2002.
9 - The
Guardian, İslam-Demokrasi Dansı, (05.11.2002), Radikal,
06.11.2002.
10 - The
Washington Post, Başyazı, (05.11.2002), Radikal,
06.11.2002.
11- AB’nin
Anahtarı Türkiye, Yeni Şafak, 08.11.2002.
12- Hayreddin
Karaman, İzlenimler, Yeni Şafak, 15.11.2002.
13- Marsi
Atallah, Türklere Elimizi Uzatmalıyız, al-Ahram’dan
Zaman, 22.11.2002.
14- Haluk
Şahin, Müslüman Demokratlar?, Radikal, 08.11.2002.
15- Ömer
Çaha, AKP’nin Tarihsel Misyonu, Zaman, 22.11.2002.
16- Ömer
Çaha, aynı yer.
17- Yeni
Şafak, 15.11.2002
18 Nuray
Mert, Müslüman, Demokrat, Radikal, 19.11.2002.
19- Akif
Emre, AKP’yi Aşan Kavramlar, Yeni Şafak, 21.11.2002.
20- Baskın
Oran, ‘Olumlu Bakış’ Nedenleri, Radikal, 12.11.2002.
21- Sabah,
Manşet, 18.11.2002.
22- Rainer
Hermann, Frankfurter Allgemeine, (05.11.2002), Radikal,
08.11.2002.
23- Guy
Sorman, İlerici Bir İslam mı?, Le Figaro, 06.11.2002,
Radikal, 08.11.2002.
24- Guy
Sorman, aynı yer.
25- Cengiz
Çandar, Türkiye’nin Ak Partili Tarihi Rolü, Yeni Şafak,
08.11.2002.
26- Cengiz
Çandar, aynı yer.
27- Gassan
al-İmam, Ortadoğu ve İslam Dünyasını Sarsan Siyasi
Deprem, eş-Şarku’l-Avsat’dan Zaman,289.11.2002.
28- İhsan
Dağı, AKP İslamcı Bir Parti mi?, Zaman, 21.11.2002.
29- Murat
Belge Derya Sazak’a Söylüyor. Milliyet, 18.11.2002.
© 2002 İktibas |