|
Hılfu’l-Fudûl
Cemal ÇAĞLAK
Hakikatlerin
en zor tebliğ edileceği dönemler kurtuluş uğruna
insanların dikkatini başka noktalara çeken unsurların
ayyuka çıktığı zamanlardır. Bu dönemlerde boyalı ve
cilalı ambalajlarda sunulan sentetik çözümler hatanın
asıl merkezini gözler önüne koymak yerine dikkatleri
başka alana çektirme çabası içindedirler. Esas amaçları
ise, değişimin merkezde yani özde değil de
teferruatlarda olması noktasında olanca varlıklarını
ortaya koyarak bir paratoner işleviyle asıl merkezi
koruma çabası içinde olmalarıdır.
Bıkmış ya da
bıktırılmış toplumların hayat serüveni içinde
tanıştıkları ve ilk göz ağrıları olan demokrasi, işte bu
tuzakları en ince ayrıntısına kadar kuran bir sistemdir.
Metodu ise kötü olanı değil, kötü olan işi kötü
uygulayanları değiştirme taktiğiyle hareket etmektir.
Gayesi, bir avuç azınlığın refahı ve istikbali uğruna
diktasını yaşatmaktır. Bu yola düşmüş veya düşürülmüş
toplumların önüne koyulan tepside asla bu sınırların
dışında bir oluşumu teklif etme hakkı bile yoktur. Böyle
ortamlarda belirlenmiş demokrasinin, demokratik seçmeni
olmanın dışında ikinci bir hakkınız olamaz. Olmadığı
gibi seçmeme hakkınız bile ceza-yı mucibtir. Öyle bir
hak ve hürriyet iadesidir ki tepsideki kokmuş
yemeklerden illaki birisini yemek zorundasınız."Bu bana
dokunur ya da beni zehirler" dediğiniz taktirde
"İnsanlık için en ideal çeşni!"olan bu bayatlamış
artıkları inkarınızdan dolayı halkın dostları tarafından
insanlık düşmanı bir avuç azınlığın müntesibleri olarak
ilan edilmekten öteye gidemezsiniz.
Vahiy
insanları asla bir yola zorla itelemez. Onun insanlara
olan seslenişi sadece ve sadece bir çağrıdır. Hükümlerin
içeriği asla sizi zorla iman ettirmek kaydı taşımaz.
Kitaptaki mükellefiyetler ise yalnızca kendi iradesiyle
bu yola girenlere bir yükümlülük getirmektedir. Kısacası
insanlık için tekliften öteye bir hitap taşımayan
ayetlerin çağrısı sadece öğüt almak isteyenlere bir yol
gösteriştir. Evet, ilahi hitap bu durumu "Dinde zorlama
yoktur"ayetiyle perçinlemektedir. Buradan kimseyi zorla
iman ettirme gibi bir hakkımızın olmadığını ve bunun
yasak olduğunu anlamaktayız .Ancak içinde yaşadığımız
sistemin oluşturduğu hayat tarzını ve bunun
uygulayıcılarını isteseniz de istemeseniz de zorla
seçmek zorundasınız. Dinlerini zorlamayla ayakta tutan
bu sistemlerde ister yolun ortasından ister solundan
veya sağından yürüyün farketmez. Ama yürüyebildiğiniz
kadar yürüyün... Aksi taktirde ümit kestiğiniz
demokratik hayatın kafiri oluverirsiniz. Yürümelisiniz,
bu yürüyüş hangi rotada olursa olsun mevcut sisteme
kopmaz bir bağ ile bağlı olduğunuz müddetçe değişen bir
şey olmayacaktır. Canınızın sıkıntısını her periyodik
dönemde gidermek için elinize geçen fırsatta yapmış
olacağınız operasyon ise sadece aletlerin değişimi
olacaktır adetlerin değil... Her zaman böyle değil
midir? Her zarar ve kaybın ortaya çıkışında aslan,
kaplan, kurt ve çakal değil de kilisenin bahçesindeki
yeşil çayırları dişleyen kafir eşekler mezbahaya
gönderilir. Bunlar hayvanlar aleminin kurallarıdır.
Sizler isterseniz bunları insanlar için düşünmeyin.
Nihayetinde bir sonraki döneme ait kafir merkep,
kervanın arasından bulunup çıkarılacaktır. Ancak zarar
yerine kar ve varlık içinde şımaracak sermayeyi
yakalayanlar ve birazını size aktaranlar karşınıza
çıkmışsa, bu aslanlar geçidini ikide bir alkışlamaktan
elleriniz çatlayacaktır. Evet, bu ortaya çıkarılan
birileri her seferinde yapılan nöbet değişiminde yeni
çıkarılacak birilerinin selefleri olmaktan öteye
gitmeyecektir.
İnsanın
insana yaşattığı bu mecburi yürüyüşte, başka yolların
düşünülmesi dahi teklif edilemez. Böylece mevcudun
içindekileri değerlendirmekten başka bir şans yoktur.
Görüntü insanın sürgününden başkası değildir. Bu terbiye
ediliş hali ne yazık ki beşikten mezara kadar
okutulanlarla akide halini almıştır. Ancak beşikten
mezara kadar, yaratan Rab adına değil de yaratılmışların
adına okumaktan başka bir yol gözümüzden her daim
esirgenmektedir. Çizginin dışına çıkıp yaratıcısı
hesabına okumak isteyen öğrenciler ise ya sınıfta kaldı
ya da okuldan atılıverdi. Çünkü bu yol "sana indirileni"
değil senin için "sunulmuş bilineni" kabul etmenin
yoludur. Onun için seçiminiz kralın zalim olup olmaması
noktasında değil, iyi veya kötü vezir arasında tercihte
bulunmanız noktasında başlamalı ve sonlanmalıdır. Yeter
ki kral yaşasın. Nasıl olsa bir vezir gider bir vezir
gelir. Dün şiir okuduğu için demir parmaklıklar arkasına
gönderilen insanı bugün iktidarda görüyorsanız, ölmek
üzere olan yahudi hastanın müslüman doktora razı
olmasından başka bir manzara oluşmadığını
anlayacaksınız. Çünkü kral, istese de istemese de bu
vezire tahammül etmek zorundadır. Değişimin ne olduğunu
bilmeyenlerin "değiştir değiştir" çığlıkları arasında
değiştirmese kendisinin değişeceğini bilmektedir. Bu
değişim herkesten daha çok kendi mevkiisinin yerini
perçinlemiştir. Şimdi gözler kralda değil sadece vezirin
üzerindedir. Bu gözlerin beklentisi ise dün sahip olduğu
onlarca haktan sadece birini elde etmek için ağzını açıp
bakmasından başkası değildir. Ne adalet ama... Parasını
gaspedenin merhametine sığınarak kaptırılan bin liradan
bir lirayı kurtarabilme adaletini sağlamak!... Şüphesiz
ki demokrasiye bu kadar yalvarış ve yakarışlarla
yapacağınız niyazın ardından belki de dün
kaybettiğinizin bir kısmını önünüze koyacaklardır. Eğer
imam-hatip liselerinin kapısından ileride resmi
kurumlara girmemesi kaydıyla bir başörtüsü beratı
alabilirseniz "İslamiyet’in yeniden inkişafını"
kutlayabilirsiniz. Ancak düşünürseniz, bu bir zafer
değil sadece ve sadece bir zillettir. Allah'ın vermiş
olduğu hakların binde birini size lutfetmeleri sadece bu
şekilde izah edilebilir. Tabii lutfederlerse...
Peygamberlerden hiçbirisi, Allah'ın insanlara verdiği
hakları müstekbirlerden merhamet dileyerek ve onların
hoşgörüsüne sığınarak elde etmemişlerdir. Şüphesiz buna
mukabil onların tavırları zorbalık şeklinde de değildi.
Onlar kuvvetli ve zayıf oldukları dönemde karşılarındaki
zalimlere karşı pörsümüş, sinmiş, el açıcı bir tavırla
çıkmamışlardır. İzzeti ve şerefi Allah'ın yanında
arayanların çıkışları ve çabaları da izzet ve şeref dolu
olmuştur. Bu oldukça önemlidir. Bu din imtiyazlı bir
sınıfın önünde "Sandığınız gibi değiliz" anlayışıyla diz
çökerek merhamet dilenmenin adı olmadığı gibi
belirlenmiş ilkelerinden bir adım bile taviz vermeden
ulaşılan menzilin adıdır. Hayattan mahrum bırakılan
çocuğun gaddar babasına üç beş kuruş için gösterdiği
liyakat tarzı tavırlar bu dinin kullara yüklediği hal ve
hareketler olamaz. İçinde bulunduğumuz, bu değişmeden
değişimi gerçekleştirme hastalığı bizim için belirlenen
kaderi asla iptal etmeyecektir. İnsanların zanlarıyla
oluşturduğu kurtuluş yolları ve buna bağlı olarak
oluşmuş yönetim biçimleri bir grubun diğerlerini iflah
değil iflas ettirme arzularından başkası değildir.
İslam’ın dışındaki hangi sisteme bakarsanız bakın bunun
karşısına çıkacak bir örneği getirmeniz mümkün değildir.
Sistem aynı olduğu müddetçe onun uygulayıcılarının
değişmesi değişim değil, sadece yürütmedir. Bu yürüyüş
kimi zaman Ebu Cehillerin peşinde kimi zaman
Firavunların peşinde olmuştur. Ancak hangisinin yolunda
olursa olsun peygamberler yolunun tamamen zıddına
gerçekleşmiştir. Şu soru aklınıza gelebilecektir:
"Batıda uygulanan şekliyle varolan demokrasi
gerçekleşirse ne olur?" Hemen söylemek gerekirse isyanın
kaynağının doğu ya da batı olması farketmez. Ancak
açıklayıcı bilgiler şüphesiz ikisinin de aynı markanın
farklı ayaklara giyilen ayakkabıları olduğunu
gösterecektir. Bugün Amerika ve Batı'nın demokrasisi
sadece ve sadece kendi halklarınadır. Gelişmiş ülkelerin
tarım alanı, petrol kuyusu ve maden ocağı olan ve bunun
ucuz işgücünü temin eden halklara "Buyurun istediğinizi
söyleyin" hakkını hiçbir sömüren demokrasi! uygun
görmez. 12 Eylül cuntacılarına "Bizim çocuklar işi
başardı "diyen demokrasi ve fırsatlar ülkesi!
Amerika'nın bu gerçeği, demokratikliğinden bizim
toplumlarımıza biçtiği fiyat değil midir? Siz gözünüzü
Ortadoğu, Kuzey Afrika ve diğer İslam olduğunu söyleyen
ülkelere çevirin. Hepsinin başında eli kanlı diktatör ve
kralları göreceksiniz. Bunların saltanatlarındaki en
ufak bir tehlike hesabına yapacakları kıyımlar bütün
medeni, demokratik ülkeler tarafından mutedil
karşılanır. Ancak bu demokratik toplumlarda, sahibi
olduğu hayvana kötü davranan vatandaş mahkemelere
çıkarılır ve ceza alır. Saddam Hüseyin bunun en bariz
örneğidir. Bugün Batı ve Amerika tarafından insanlık
düşmanı ilan edilen diktatör, dün sadece bir müttefikti.
Oysa o dün de bugün de alçağın biriydi. Ancak dün sadece
Batı'nın ve Amerika'nın alçağı olduğu için tehlikeli
değildi. Ne ilginç değil mi bu özgürlerin izni olmadan
bağımsız alçak bile olamazsınız. Diyebiliriz ki onların
demokrasisi bizim krallarımıza ve diktatörlerimize,
bizim krallar ve diktatörler de onların demokrasisine
razı değillerdir. Ancak Allah bu ikisinden de razı
değildir.
Aslolan
değiştirmekten önce değişmektir. İnsanın görevi, her
türlü yozlaştırıcı faktörü bir yana bırakarak
yaratıcısının toplumları değiştirmek üzere seçtiği
elçileri kendisine rehber edinmesidir. Çünkü tek
kurtuluş yolu budur ve bunun dışındaki yollar sizin
hesabınıza, başkalarına dünyalık otorite ve fırsat
sağlama yollarıdır. Peygamberin yapmış olduğu çağrı
yıllardan beridir var olan ve bu anlayışı destekleyen
atalar yoluna kayıtsız şartsız teslim olmuş evlatların
aklını başına getirmek içindir. Evet, ataların imtiyazlı
ve şımarık çocuklarıyla, sokak çocukları haline gelmiş
kitlesini mutlak hükümlerin altında toplamanın yoludur.
Değişmesi gereken ise atalar yoluna bel bağlamanın biz
kurtaracağı yanılgısıdır. Öyleyse atalarımızın bıraktığı
ve içimizde çökelti haline gelmiş anlayışları terkederek
"Nimet verilen elçilerin yoluna" dönmekten başka bir
çıkar yol görünmemektedir. Her seferinde sırf boyası
değişik diye aynı bayat yumurtaları yemek bizi bir
sancıdan başka bir sancıya götürmektedir.
Şimdi kendi
kendimize samimi davranarak şu soruyu soralım. Gerçekten
her Fatiha okuyuşumuzda tekrar ettiğimiz "Bizi nimet
verilenlerin yoluna ilet" duasına sadık davranmakta
mıyız? Eğer buna "evet" diyebiliyorsak o zaman
yaşantımızın ve sözlerimizin birbirini inkar edişine
şahit olmak için dörtgözle bakmamıza gerek yoktur. Demek
ki ilk işimiz birilerini değiştirmek değil kendimizi
değiştirmek olmalı, her boyaya bulanmak yerine Allah'ın
boyasıyla boyanmalı ve onun sapa sağlam ipini
tutmalıyız. Şeytan’ın ve onun yandaşlarının pamuk ipliği
gibi kopuverecek sahte kurtuluş yollarına
bağlanmamalıyız. Yol, o adamların yolu değil
peygamberlerin yolu, Allah tarafından belirlenen yoldur.
Peygamberin bile belirlemediği sadece Allah'ın çizdiği
yoldur. İşte bu yol yeryüzünün ıslahı ve Ahiret için
geçerli bir hakedişe erişebileceğimiz yol, nimet
verilenlerin yoludur. Bunun dışındaki yollar ise
isyanın, susturmanın, gaspın, eziyetin, sömürmenin ve
yeryüzünü cehenneme çevirmenin yoludur. Yeryüzünü kasıp
kavurarak insanların hakkını Ebu Cehiller ve Ebu
Süfyanlar gibi sömürerek sahte nimetlerle kendilerine
bir yol tutanların ve bunu elde etmek için herşeyi mübah
görenlerin yolu değildir. Adaleti emreden Allah asla bu
ikinci tarza başvuranların ve ona yataklık edenlerin
amellerini hesaba katmayacaktır. Sadece Ebu Leheb
olmaktan kaçınmak yetmiyor. Onun karısı olmaktan ve onun
hesabına odun taşıyarak ortalığın kasılıp kavrulmasına
sebep olmaktan da uzak olmalıyız. İşte böyle... Sadece
içimizde hissiyatın anlamlandırdığı bir peygamber
kabullenmek yerine Kur'an'ın anlamlandırdığı peygamberi
örnek almak zorundayız. Bir taraftan "peygamberimi çok
seviyorum" iddiası diğer tarafta ise Darü'n Nedve'nin ve
emsallerinin çağrısına olan koşu, bize sadece sonu ebter
olan bir hayatı sürüklemektedir.
O, çizgisini
baştan itibaren ayırmıştı. Yaratan rabbi adına okuduğu
ve davet ettiği için yöneliş alanında yüzde yüz bir
farklılık ortaya koymuştu. Bu uzlaşmaz yolun yalnızları
olarak, sabır ve metanetle ama eğilmeden katettikleri
yolda başarıya ulaşmışlardı. Üstelik kendisine altın
tepside sunulan iktidarı Ebu Talip mahallesinde ki
muhasaraya dönme pahasına reddetmiş ve arkadaşlarıyla
aynı imtihanın içinde yer alarak bugünkü uyanık
müslümanların! çizgisine benzemeyen bir tavır
sergilemişti. Her fırsatta peygamberin sağına ve soluna
koyulan güneş ve ay'ı O'nun nasıl terslediğini
anlatanların, önlerine koyulan tımarlanmış iktidara
balıklama dalışları ne kadar da uyumlu!.. Tarih bize Ebu
Talib'in iman etmediği noktasında bir bilgi
taşımaktadır. Ancak o bu haliyle peygambere olan
bağlılığıyla "ben müslümanım" diyen birçok insandan daha
büyük bir fedakarlık göstermiştir. Şurası da muhakkaktır
ki İslam adına hamiliğe soyunanların içinde bulundukları
hal iman etmeden ölen o adamın yanından bile geçemez. Bu
akideyi bile yakalayamayanlardan bir koruyuculuk ve
fırsat beklemek hangi aklın karı olabilir acaba?
Müslüman
dünya, asırlardır inancından dolayı şiddetli bir
sarsıntıya bireysel hareketlerin dışında maruz
kalmamıştır. Bugün başına gelen rezaletler ve çektiği
acılar inancından değil yozlaşmış inancındandır. Buna
rağmen her toplumda sahiplendiği akidesini muhafaza
etmek ve onu yaşamak için bir grup veya topluluk
bulunmaktadır. Bu haldeyken tepelerinde dönüp dolaşan
baskı ortamında daha derin bir soluk hesabına ne acıdır
ki savundukları mücadeleden tavizler vermektedirler.
Evet bu topluluk şiddetli bir sarsıntı görmedi. Mal ve
evlat kaybına uğramadı. Bırakın can imtihanında yer
almayı tırnağına bile diken batmadı. Ancak buna rağmen
ufak bir rüzgarda harmanımızın göğe savrulacağı
endişesiyle yükümüzü suya bırakıverdik. Batılın
oluşturduğu tazyik bizi kötülükler içinde iyilik aramaya
yöneltti. Ne yazık ki fıkıh da kendisini bu yola koydu.
Baskı var mı? "O zaman hasmımı rahatsız etmeden kendimi
tımarlamalıyım" düsturu ilkemiz oluverdi. Baş örtümüz
yasaklandı mı ? Buyurun peruğa... İlahiyatların
allameleri, ebcedci ve cifirci cenaha ateş püskürürken
başörtüsünü gündeme sokturmayanlara karşı boynu bükük ve
kutsayıcı tavırlarla yaklaştı. Ne yazık ki Allah'ın
ayetleri az bir mal ve makam sevdasına kurban edildiği
halde bizler cesur komünistlere cehennemi layık görürken
korkak müslümanlara, hurisi ve oda sayısı azda olsa
cennetten köşkler ayırmaya bir yol bulduk. O kadar yol
bulduk ki Allah'ın bizler için çizdiği yolda az da
kalsak sabrederek mücadele etmemizi gerektiren emirlere
sırt dönerek "Efendim parmağımızı boyatmamızın sebebi bu
hareketi Hılfı'l-Fudul olarak görmemizdendir" kervanına
katıldık. Ama Allah'ın elçisi kendisine gelen ayetlerden
sonra asla bu yollara başvurmadı. O, Abdullah oğlu
Muhammed'ken bu örgütün içinde yer almıştı. Ancak
Resulullah olduktan sonra onu hiçbir zaman bu tarz
hareketlerin yanında görmedik. İşin daha ilginç bir yanı
ise herkesin hakkını korumak ve zulme mani olmak
isteyen Hılfı'l- Fudul, ne hikmetse Muhammed'in
peygamberliğinden sonra onun uğradığı zulümlere ses
çıkarmaz oldu. Niçin dün içlerinde yer alan
arkadaşlarına bu kadar vefasız davranmışlardı? Evet bu
sivil toplum örgütü Daru'n-Nedve'ye başkaldıranlara
yardım yapmıyordu. İçkiyi bilim adamı kimliğinizle
eleştirirseniz alkışlanırsınız. Ancak onu Allah'ın haram
ettiği sözleriyle öne çıkarsanız kimse suratınıza
bakmaz. Cevap sadece buradadır ve ilkeler Kureyş
rejiminin gör dediğiyle sınırlanıyordu.
Kur'an'la
tanışana ve onun hükümlerine boyun eğene kadar başka
başka gruplarda adalet, yardım, fedakarlık hissiyle
insanların ihtiyaçlarına koşmuş olabilirsiniz. Ne yazık
ki bu süreçte iyilik yapmak istediklerinize bugüne kadar
bin türlü eziyeti yapan sistem hiç hesaba katılmaz.
Sistemle uğraşmadığınız sürece bu "İyi ahlakı
geliştirme cemiyetine" de kimse ses çıkarmaz. Ancak
vahiy geldiğinde peygamber ve onun takipçisi olduğunu
söyleyen bizler için bütün bu yol ve yaklaşımlar artık
nesh olmuştur. Resulallah'ın bir zamanlar içinde
bulunduğu örgütte mücadele ediyor olması kendisine vahiy
gelmeden önceydi. Ona ait olduğu söylenen "Bu gün de
olsa aynı hareketin içinde bulunurdum" ifadesi çok ciddi
hastalıklar içermektedir. Resulullah'ın savunduğu dava
bu örgütün işlevini görmüyor muydu ki böyle bir şey
söylemiş olsun? Belki sadece geçmişe yönelik bir
hatıranın yad edilişinde o gün yapılanların güzel bir
davranış olduğu düşünülmüş olabilir. Ancak artık inen
ayetlerle her alandaki işler için hükümler
belirlenmişken vahyin gündemde olmadığı bir dönemin
arzusunu taşımak peygamber ve müminler için olacak şey
değildir. Bugün içine düştüğümüz yanlışlara vahyin
inmediği dönemi delil getirerek yöneldiğimiz uğraşlar
batıla icazet çıkarma çabasıdır.
Ayetlerin
inişi kararan geceye bir sırt dönüş ve ağaran sabaha da
yüzümüzü çevirme fırsatıdır. Bugüne kadar insanlık
küfrün karanlık dehlizlerinde kayboldu ve içine düştüğü
labirentlerde hala çıkış yolu aramaktadır. Oysa üstümüze
Allah katından uzatılmış sapasağlam ve tuttuğumuz
taktirde bizi kurtuluşa eriştirecek bir ip
indirilmiştir. Elimizi Allah katından gelen bu ipe
uzattığımız halde hala geçmişten beri bağlı olduğumuz
bağları hele ki iyi niyet uğruna tutmaya devam ediyorsak
arada kalmış insan tiplemesinden başka bir varlık ortaya
çıkaramayacağız. Unutmayalım, Allah'ın günleri
geldiğinde kurtuluş sadece kendi katından gelen
hükümleri tebliğ eden peygamberin yolundan yürümekle
olacaktır.
© 2002 İktibas |