|
Dini
Allah’a Has Kılmak
Kur’an neden
dini Allah’a has kılmak gibi bir kavrama yer
vermektedir? Din zaten Allah’ın değil midir? Bunu bir
kez daha vurgulamanın mantığı ne olabilir? Bu soruları
bu yazının ilerleyen satırlarında cevaplamaya
çalışacağız. Hemen burada belirtelim ki, böyle bir
vurgu, Kur’an’ın tamamında olduğu gibi bir kez daha
şirk-tevhid ayrımına dayanmaktadır. Yani, zaten Allah’ın
olan, Allah’a özgü olan dini ‘Allah’a has kılmak’
tevhidin tahakkuku demektir. Şirke karşı biz insanları
uyarmaktadır.
Ha-le-sa
kelimesi bir şeyi saf/safî kılmak, bir şeyden ayrılmak,
bir şeye varmak/yetişmek, gösterişi bırakmak, arı,
katışıksız gibi anlamlara gelmektedir. Halis kelimesi de
saf, çok beyaz anlamındadır.Yusuf suresinde bu kelime şu
şekilde geçmektedir: "felemma’stey’esuu minhü halesû":
Yani başkalarından ayrılıp seçildiler (Rağıb),
kendilerine özgü oldular, özgeleştiler... Rağıb
el-İsfehani’ye göre, ‘Halesa’ kelimesi ‘safî’
kelimesiyle aşağı yukarı aynı anlama gelmektedir.
Aradaki fark şudur: ‘Halesa’, önce kiri vardı, arındı,
temizlendi anlamına gelmektedir. Safi ise, baştan beri
temizdi, kiri hiç olmadı demektir.
Kur’an
dilinde ‘halis’ kelimesi en iyi ‘halis süt’ örneğiyle
açıklığa kavuşmaktadır. İlkin, gökten indirilen su
(yağmur) ile, ölü durumdaki toprağa can verildiği
dikkatlere arz edildikten sonra, ona eş değer bir örnek
olarak da, hayvanlardan, kan ile atılacak şeyler
arasından çıkan, kolayca boğazdan kayıp giden halis süt
örnek verilmektedir. ‘Halis süt’, gerçek süt, yüzde yüz
süt demektir. Katkısı olmayan, aykırı madde içermeyen,
su katılmamış, hatta kan ile fışkı arasından çıktığı
halde ne kan karışmış, ne de fışkı bulaşmış, doğal,
fıtrî, insan sağlığı için oldukça yararlı, içilmesi zevk
veren bir içecek. Bu özellikteki süt ‘halis’ kelimesiyle
nitelendiğine göre, ‘halis’ kelimesinden neyi
anlayacağımız az çok tebellür etmiş demektir.
‘Halis’
kelimesi dişil formuyla ‘hâlisa’ şeklinde birkaç ayette
kullanılmıştır. Bu yerlerde kelime, ‘özgü. ona ait,
yalnızca ona has’ gibi anlamlara gelmektedir. Mesela
müşrikler, kafirce hurafelerinden olarak şöyle
demektedirler: "Dediler ki, şu hayvanların karınlarında
olanlar, yalnız erkeklerimize aittir, kadınlarımıza ise
haramdır..." (6/En’am, 139) Burada bir şeyi şu kimselere
değil de, şu diğerlerine tahsis etme durumu söz
konusudur. Bir başka İslam dışı iddia da, Yahudiler’in,
ahiret yurdunun (cennetin) yalnızca kendilerine has/ait
olduğunu iddia etmeleridir. (2/Bakara, 94) Allah’ın
çıkardığı süsler (güzellikler) ve güzel/temiz/helal
rızık dünyada (kafirler yanında) mü’minler içindir,
ahirette ise yalnızca onlarındır. (7/A’raf, 32) Hz.
Peygamber’in evliliği ile kurallar çizilirken, kendisini
peygamber’e hibe eden, yani onunla evlenmek isteyen
kadınların da diğer mü’minlere değil, sadece Peygamber’e
helal kılındığı belirtilir. (33/Ahzap, 50). Bu ayetlerin
hepsinde ‘halisa’ kelimesi yalnızca felan kimseye ait
olmak, başkasına ait olmamak anlamında kullanılmıştır.
İhlas
kelimesi de aynı kökten türemiştir. ‘İhlas’ samimiyet,
açık sözlülük, gösterişi terk etmek demektir. Terim
olarak ihlas’ın özü, Allah’dan gayrı bütün her şeyden
teberri etmek (uzaklaşmak, terk etmek)tir. İhlas suresi,
içinde ihlas kelimesi hiç geçmediği halde bu isimle
anılmıştır, çünkü tam bir tevhidi işlemektedir, kısa ama
çok özlü kelimelerle Allah’ı birlediği için ihlas adını
almıştır. Müslümanlar, Yahudilerin teşbih davalarından,
Hıristiyanların teslis akidesinden beridirler.
‘Halis’
kelimesi ‘Din’ ile birlikte kullanıldığında ‘halis din’
(ed-Dînü’l-Halis)in yalnızca Allah’ın olduğu, Allah’a
ait olduğu vurgulanmaktadır. Peki, din zaten Allah’ın
değil midir? Dîn’i O’ndan başka vaz eden mi var ki? Din
koymada, teşride O’nun ortakları mı var ki? Kısacası,
ed-Dîn’in başka sahipleri mi var ki Allah, "Dikkat edin!
Halis Din Allah’ındır!" buyuruyor? Bu sorunun cevabı,
şirk kavramıyla doğrudan alakalıdır.
Öncelikle
‘halis din’in ne olduğu anlaşılmalıdır. ‘Halis din’
sözü, mefhum-u muhalifini, bir de ‘halis olmayan din’in
var olduğunu çağrıştırmaktadır. Evet, kuşkusuz iki tane
din vardır, biri Allah’ın dini, bütün Rasullere inzal
buyurduğu İslam, diğeri de, İslam’ın dışında, ama
İslam’a alternatif olarak uydurulmuş, kotarılmış,
insanları heva ve heveslerine taptırmak için icad
edilmiş her türlü yaşam biçimi, bütün doktrinler,
ideolojiler ve hayat felsefeleridir. Muharref İlahî
dinler de sonuç itibariyle bu ikinci kategoriye
dahildir. İşte bu ikinciler ‘halis olmayan din’lerdir.
Önceki ise Allah’ın dîni, halis dindir. Burada elbette
ayetin hedef aldığı şöyle bir anlam da var ve bu anlam
kesinlikle, uydurulmuş dinler cümlesindendir: Zümer
suresinin takip eden ayetlerinden de açıkça anlaşıldığı
gibi, şirk denilen hadise, aslında Allah’ın Dînini,
halis dîni inkar etmemektir. Zaten müşrik din sistemleri
asla Allah’ı ve Allah’ın dînini inkar etmemişlerdir.
Sadece Allah’ın dînini değiştirip dönüştürmüşler,
tebdil, tağyir ve tahrif etmişlerdir. Dîni kabul ederek,
ona inanarak değiştirmişler, Allah’ın Dînini İlahîlikten
beşerilik seviyesine indirmişlerdir. Allah’ın yerine
beşeri koşmuşlardır; birtakım azizlerini, efendilerini,
şeyhlerini, üstadlarını, siyasi önderlerini, parti
başkanlarını, kanaat önderlerini vb.. ikame etmişlerdir.
Allah’a ait olan sıfatları bu insanlara yüklemişlerdir.
Fakat asla Allah’ı ve Allah’ın dînini inkar ettiklerini,
hatta Allah’a ortaklar koştuklarını söylememişlerdir.
Yani hak suretinde batıl, tevhid suretinde şirk, İslam
suretinde küfür ikame etmişlerdir.
Nitekim
Kur’an müşriklerin bu iki yüzlülüklerini şöyle ortaya
koymaktadır: "Allah’ı bırakıp da kendilerine birtakım
veliler edinenler, ‘biz onlara sadece, bizi Allah’a
yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz’ derler..."
(39/Zümer, 3). Müşrikliğin bu dayanılmaz hafifliği tevbe
suresinin 31. ayetinde de mevzuu bahs edilmiştir. O
ayette de, hak suretinde olan Yahudi ve Hıristiyanların,
yani bir İlahî dînin sözde mirasçıları olanların
Allah’ın halis dînini nasıl da alternatif bir şirk dîni
haline getirdikleri anlatılmaktadır.
Şu halde, din
Allah’ındır. Fakat müşrikler, Dîni Allah’ın olmaktan
çıkartıp, insana has kılmaktadırlar. İlahî olanı
beşerileştirmekte, münzel (indirilmiş) olanı muhdes
(uydurma) haline getirmektedirler.
Şimdi
anlaşıldığı kadarıyla, problem şudur: Evet din
(ed-Dînü’l-Halis) Allah’ındır; bunda hiçbir kuşku
bulunmamaktadır. Fakat önemli olan, insanlar tarafından
bunun böyle bilinmesi ve tanınması, kabul ve iman
edilmesi; bu kabul ve imanın gereği olarak da amel
edilmesidir. Biraz daha açımlarsak, ‘dîni Allah’a has
kılmak’, sanki din Allah’ın değilmiş de, biz Allah’ın
sekreteryası olarak, gasp etmiş olanların elinden dîni
çekip alarak Allah’a teslim etmemiz isteniyor gibi
anlaşılmamalıdır. Ki bu durumda Allah, Kâdir-i Mutlak
Allah değil, aciz, güç ve imkanları sınırlı yardıma
muhtaç bir tanrı olarak algılanacaktır. Elbette Allah
böyle eksik sıfatlardan münezzehtir. Allah’ı tenzih
ekmek mü’min olmanın gereğidir. Öyleyse dîni Allah’a has
kılmak ne anlama gelmektedir?
Dîni Allah’a
has kılmak, biz insanlar açısından geçerli bir tutum,
davranış ve iman biçimidir. Pratik sonuçları bulunan bir
iman meselesidir. Dîni Allah’a has kılmak, öz olarak,
Dîn’i Allah’ın dîni olarak kabul etmektir; dîni Allah’ın
indirdiği gibi kabul etmek demektir; dîni tahrif, tağyir
ve tebdil etmemek demektir. İlah ve Rab olarak Allah’ı
tanımak, ibadeti yalnızca Allah’a yapmak, Allah’dan
başkasından yardım talep etmemek, Allah’dan başkasının
şefaat edeceğine inanmamak, yani din gününün sahibinin
yalnızca ve yalnızca Allah olduğuna inanmaktır. Dîni
kendimize değil, kendimizi dîne uydurmaktır. Hayatımızı
dîne göre düzenlemektir. Dîn’in sahibi Allah buyurmuyor
mu ki: "Allah ve Rasûlü bir işe hükmettiği zaman, mü’min
bir erkek ve mü’min bir kadının işlerinde tercih hakları
yoktur. Kim Allah’a ve Rasulü’ne isyan ederse apaçık bir
sapıklıkla sapıtmış olur." (33/Ahzap, 36). Demek ki
mü’minler, Allah’ın iradesine rağmen kendileri, birtakım
sebeplerle, kendi heveslerine uyamazlar.
Şimdi Dînin
Allah’a has kılınmasını, yine Kur’an çerçevesinde biraz
daha açıklığa kavuşturalım. Bunun için Zümer suresinin
ilk üç ayetine yeniden dönmemiz gerekmektedir:
"Bu kitabın
indirilmesi, Aziz ve hakim Allah katındandır."
"Elbette
Kitab’ı sana hak olarak indirdik. Öyleyse sen de, dîni
O’na has kılarak yalnızca Allah’a ibadet et."
"Bilmez
misin, gerçek din (ed-Dînü’l-Halis) Allah’ındır.
Allah’ın dışında birtakım dostlar (evliya) edinenler
ise, ‘onlara, yalnızca bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye
tapıyoruz’ (kanısındadırlar). Oysa Allah, ihtilafta
oldukları bu konularda aralarında hüküm verecektir.
Elbette Allah, yalancı kafiri hidayete erdirmez."
(39/Zümer, 1-3).
İkinci ayet,
‘Dîni Allah’a has kılma’ kavramını tefsir etmektedir.
Çünkü, "Dîni O’na has kılarak yalnızca Allah’a ibadet
et." buyurulmaktadır. Yani çok net olarak
anlaşılmaktadır ki, ‘Dîni Allah’a has kılmak’, ibadeti
sadece Allah’a tahsis etmek demektir. Tıpkı Fatiha
suresinde "Sadece Sana ibadet ederiz" (İyyake na’büdü)
buyurulduğu gibi. Üçüncü ayet, bunu daha da açmaktadır.
Allah’ın dışında, Allah’ı bırakıp da başka birtakım
varlıkları (kişileri) veliler, dostlar/evliyâ edinenler,
kendilerini Allah’a daha da yaklaştırmak gibi görünüşte
‘iyi niyetli’, hatta daha da ‘dindarca’ niyetler(!)
taşımakla birlikte, bunlar kesinlikle dîni Allah’a has
kılmış olmamaktadırlar. Bu bir yorum değildir, görüldüğü
üzere bizzat Kur’an’ın beyanıdır.
Şimdi
anlaşılmaktadır ki, ‘dîni Allah’a has kılmak’, tevhid
demektir. Allah’ı birlemek, uluhiyyeti, rububiyyeti, din
koyma yetkisini, hükmetme yetkisini sadece ve sadece
Allah’a tanımak demektir. Allah’ın dışında kendilerine,
isimleri yine kendi isimlerine benzeyen, bedenleri kendi
bedenlerinin aynısı olan, kendileri gibi yiyip içen
varlıkları Allah’ın muadili varlıklar (evliyâ) edinenler
müşriklerdir. Allah’a eşler koşmaktadırlar. Bunlar bazen
‘ermiş, evliya, şeyh, mürşid-i kamil’ gibi isimlerle
Allah’ın dışında şerîkler edinmekteler, bazen İslam dışı
kimi sistemlerin kavram, kurum ve kutsallarını
(profan-kutsallarını) Allah’ın dışında şerîkler
edinmekteler. Demokrasi dini bu konuda şeriki bol bir
dindir. Kendisini ‘evliya’ edinenler için demokrasi,
oldukça bol çeşitli, renkli ve kamuflajlı şerikler
takdim etme kabiliyetindedir. Bunların işi tıpkı
örümceğin evine benzemektedir. Örümceğin evi nasıl ki
evlerin en zayıfı ise, hiçbir mukavemet gücüne sahip
değilse, bunların Allah’ın dışında evliya edinmeleri de
aynı şekilde zayıf, dayanıksız, güçsüz, mesnedsiz ve
sonuçsuz bir çabadır.
Dîni Allah’a
has kılmayanların hep ‘iyi niyetli’ oldukları gözden
kaçırılmamalıdır. Çünkü Zümer suresinin üçüncü ayeti
bunların, "bizi Allah’a daha da yaklaştırmaları için"
gerekçelerine yer vermektedir. Bu gerçekten bir ‘iyi
niyet’tir! Bakınız, niyetleri Allah’ı inkar etmek,
Allah’ı yok saymak, Allah’a sövmek gibi bir amaca
yönelik değildir. Allah’a daha yakın olmayı istemeleri
oldukça masum, dindarâne değil midir? Hayır, değildir.
Çünkü Allah’ın böyle aracılar edinmediğini bilmeleri
gerekmektedir. Çünkü bunu Allah bildirmektedir. İşte
buradan anlaşılan odur ki, ‘dîni Allah’a has kılma’nın
birinci şartı Allah’ın dışında hiçbir ilah edinmemektir.
Allah’ın dışındaki bütün tanrısal nitelikli değerleri,
Allah’ın rızası önüne geçmeye elverişli bütün hedefleri,
faaliyetleri, araç ve amaçları, insan türünden
ilahlaştırmaları terk etmektir. Aksi taktirde din
Allah’a has kılınmamış olmaktadır. Dîn’e başka varlıklar
ortak kılınmaktadır. Allah’ın yetkisi, otoritesi,
uluhiyyeti ve rububiyyeti paylaştırılmış olmaktadır.
Zümer
suresinin adı ‘dîni Allah’a has kılma suresi’ olsaymış
daha isabetli olurmuş. İlk üç ayetinde Peygamber’e dîni
Allah’a has kılma emrini ileten bu surenin 11-15.
ayetleri bu emre Peygamber’in cevabı niteliğindedir:
"De ki, ben
Dînimi O’na has kılıcı olarak Allah’a ibadet etmekle
emrolundum. Yine, müslümanların ilki olmakla da
emrolundum. De ki, eğer Rabbime isyan edersem, büyük
günün azabından korkarım. De ki, dînimi O’na has kılıcı
olarak ben Allah’a ibadet ederim. Siz de O’nun dışında
dilediğinize ibadet edin." (39/Zümer, 11-15).
Kur’an,
insanların akide haritasını o kadar berrak bir şekilde
çizmektedir ki, müşriklerin yalnızca Allah’a davet
edildikleri zaman inkar ettiklerini, ama Allah’a şirk
koşulduğunda ise inandıklarını bildirmektedir.
(40/Mü’min, 12). Hemen akabinden bize dönerek Kur’an
buyurmaktadır ki: "Haydi siz, kafirlerin hoşlarına
gitmese de, dîni Allah’a has kılıcılar olarak sadece
Allah’a dua edin!" (40/Mü’min, 14). Gerçekten Kur’an
öyle hikmetli bir kitaptır ki, moda tabirle, Kur’an’ın
o günkü toplumu okuma biçimi, bugün de geçerliliğini
korumaktadır. İnsanlar ancak Allah’a ortaklar koşarak
iman ediyorlar. Sadece, tek başına Allah’a ibadet etmek,
sadece Allah’ı mutlak otorite sahibi görmek, Allah’dan
başka kimsenin yargılamayacağını ve kimsenin kimseye
şefaat edemeyeceğine inanmak insanları mutlu
etmemektedir. Bu akideye sahip olan mü’minler aşırı ve
tehlikeli görülmekte, kaale alınmamaktadır. Allah’la
kullar arasına ne kadar çok ilah girdirilirse, dindarlık
o kadar makbul sayılmaktadır. Bu ayetten anladığımıza
göre, dîni sadece Allah’a has kılmaktan kafirler
hoşlanmamaktadırlar...
Mü’min
suresinin 65. ayeti aynı temayı işlemekte, dîni Allah’a
has kılmanın nasıllığını biraz daha netleştirmektedir:
"O diridir.
O’ndan başka ilah yoktur. Öyleyse Dîni Allah’a has
kılıcılar olarak yalnız O’na dua edin. Hamd alemlerin
Rabbi Allah’adır." (40/Mü’min, 65).
A’raf
suresinin 29. ayetinde, Allah’ın, adaleti emrettiği, her
secde anında yüzümüzü sadece O’na döndürmemiz gerektiği
ve dîni Allah’a has kılarak yalnızca Allah’a çağrıda
bulunmamız gerektiği bildirilmektedir. (7/A’raf, 29). Bu
ayet, bir kez daha şirkin her türlüsünden kaçınarak bizi
sadece Allah’ı İlah, Rab, Ma’bud ve hüküm koyucu olarak
tanımakla ilzam etmektedir. İnsan sadece Allah’a dua
etmelidir. Mevdudi’nin yerinde bir benzetişle ifade
ettiği gibi insanlar, "Ey Allahım! Bizzat Sana karşı
başkaldırışımızda başarılı olmamız için bize yardım et!
der gibi" dua edemezler.
Ehli Kitab’ın
da dîni tamamen Allah’a has kılmaları emredilmişti.
Bunun bir gereği olarak, hanifler olarak Allah’a ibadet
etmeleri, namazı kılmaları, zekatı vermeleri
emredilmişti. Ama onlar, kendilerine Allah’ın rasulü
geldikten sonra tefrikaya ve küfre düşmüşler, dîni
Allah’a has kılma ilkesini ihlal etmişlerdir.
(98/Beyyine, 1-5).
Kur’an ‘dîni
Allah’a has kılma’nın anlamını açıkladığı gibi, ‘dîni
Allah’a has kılmama’nın anlamını da açıklamaktadır.
Aslında bunu şöyle de ifade etmemiz mümkündür: Kur’an,
verdiği bir temsille, genel olarak, dîni Allah’a has
kılmayanların karakterlerini, kişiliklerini,
seviyelerini ortaya koymaktadır. Bu örnekle sanki, "işte
dîni Allah’a has kılmayanlar bu tiynette insanlardır,
gerisini siz düşünebilirsiniz" denmektedir. Bu temsil
şöyle getirilmektedir:
"O sizi
karada ve denizde yürütendir. Öyle ki, siz gemilerde
bulunduğunuz ve gemilerin de (içindeki yolcuları) güzel
bir rüzgarla alıp götürdüğü ve (yolcuların) bununla
sevinç ve ferahlık duydukları bir esnada, gemiye
şiddetli bir fırtına gelip çatar; her taraftan dalgalar
kuşatır onları ve yolcular anlarlar ki, her taraftan
kuşatılmışlardır. İşte (tam o anda), dîni Allah’a has
kılarak, ‘eğer bizi bu durumdan kurtarırsan Sana
şükredenlerden olacağız’ diye Allah’a yalvarırlar."
"Ne var ki,
Allah onları kurtarınca yeryüzünde haksız yere azgınlık
yapmaya koyulurlar. Ey insanlar! Sizin azgınlığınız
ancak kendi aleyhinizedir. (Peşinde olduğunuz,) yalnızca
dünya hayatının menfaatleridir. Sonunda dönüşünüz yine
bizedir. İşte o zaman size, işlediklerinizi haber
vereceğiz." (10/Yunus, 22-23).
Bu temsili
anlatım Ankebut suresi 65. ayetle, Lokman suresinin 32.
ayetinde de, fakat daha muhtasar olarak anlatılmaktadır.
Ankebut, 65’te, Yunus Suresi 23’te ifade edilen
‘azgınlık yaparlar’ yerine, gemiden karaya inince ‘şirk
koşarlar’ denmektedir. Dolayısıyla ‘azgınlık yapmak’
(bağy) şirkle tefsir olunmaktadır. Lokman, 32. ayette
ise, ilk ikisinden farklı olarak, karaya ayak basınca,
bir kısım yolcuların orta yolu tuttukları teslim
edilmektedir. Diğerlerinin şirk koştukları ise
kendiliğinden anlaşılmaktadır.
Kur’an’ın bu
temsili örneği, dîni Allah’a has kılmayan müşriklerin
karakteristiklerini çok çarpıcı biçimde ortaya
koymaktadır. Buradaki gemiyi aynı zamanda bir sembol
olarak, dünya hayatında hastalık, tabii afet, savaş ve
fakirlik gibi her türlü sıkıntıdan uzakta lüks içinde
yaşanılan müreffeh bir yaşam, refah ve zenginlik olarak
düşünebiliriz. Kısaca gemi temsili insanın, bedenen ve
zihnen rahatlığını, kaygı ve kasavetsizliğini temsil
etmektedir. Kur’an örneğinde, böyle bir vasatta
insanların Allah’ı anmadıkları anlaşılmaktadır. Çünkü o
anda Allah’a ihtiyaç duymamaktadırlar. Allah’a dua
etmek, Allah’ı yardıma çağırmak için bir nedenleri
yoktur! Dalgaların kuşatması ise, genel anlamda, insanın
elindeki zenginlik ve saadet unsurlarının çıkması veya
insanın başına ciddi felaketlerin gelmesi olarak
anlaşılmalıdır. Bu durumda insan ister istemez Allah’ı
hatırlamakta, artık Allah’dan başka hiç kimsenin, içine
düştüğü felaketten kendisini kurtaramayacağını
bilmektedir. Dolayısıyla Allah’a yalvarmaktan başka
yapacağı bir şey yoktur. Bunun adı, yani istimdat edecek
yegane merci olarak Allah’ı bilmek ise ‘dîni Allah’a has
kılmak’ demektir. Fakat iman kalbine yerleşmemiş olan bu
çıkarcı, bencil, kişiliksiz yaratıklar, başındaki
felaket Allah’ın izni ile gider gitmez Allah’ı
unutmakta, yine eskisi gibi Allah’dan müstağni olduğunu
zannetmektedir. İşte insanın bu şirk bataklığında
bocalama serüveni, gerçek hesabın görüleceği güne kadar
böyle devam edip gidecektir...
Yeryüzünün
şimdiki konukları olan bizler bilmeliyiz ki, insan
fıtratı bundan binlerce sene de böyleydi, bizden
binlerce sene de böyle olacaktır. Kur’an’ın gemi temsili
ile anlattığı bu serüveni bizler de pek yakından
görüyor, biliyor, tanık oluyoruz, içinde yaşıyoruz.
Hatta zaman zaman kendi nefislerimizde de, küçük de olsa
benzeri azgınlık duygularını hissediyoruz. Dünyevileşme
tehlikesinin sinyallerini ta burnumuzun dibinde
hissediyoruz. Yusuf Peygamber’in kadın fitnesi ile
imtihan olunduğunda söylediği "Ben nefsimi temize
çıkartmıyorum, nefis kötülüğü emreder; Rabbimin merhamet
ettiği hariç. Rabbim oldukça bağışlayıcı, merhamet
edicidir." (12/Yusuf, 53) sözü, yukarıdaki gibi bir
durumda bizler için de ölçüdür. Kaldı ki bizler Yusuf
kadar Allah’dan korkanlar olmamaktayız. Kısacası dini
Allah’a has kılmama tehlikesi bizim için de geçerlidir.
Bu tehlikeye karşı ancak Allah’ın yardımıyla karşı
koyabiliriz. Allah’ın yardımı ise O’nun Kitabı Kur’an
ile bize ulaşacaktır.
Uzun asırlar
boyunca dininden bîhaber yaşamış bir toplumun üyeleri,
din açısından acınacak bir sefalet içindedir. Bu
toplumun çoğunluğunu ateist olmayan, yani bir Tanrı’nın
varlığına inanan (deist) kimselerin oluşturması, fiilî
bir kara mizah örneğidir. Bu insanların çoğu
‘dindar’dır. Hatta Allah’a, Peygamber’e, Kitab’a laf
söylenmesine de tahammül edemezler. Fakat aynı insanlar
ed-Dîn’i, ed-Dînü’l-Halis’i heva ve hevesleriyle,
paralarıyla, siyaset ve kanaat önderleriyle,
ideolojileriyle, din adamlarıyla (hahamlar ve rahipler =
hocaefendiler, şeyh efendiler, mürşidler vb..), eğlence
merkezleriyle, tüketim tutkularıyla vb..
paylaşmaktadırlar. Dinden bunlara bir pay, Allah’a da
bir pay ayırmaktadırlar. Özellikle üç aylar, bilhassa
ramazan ayı, kandil geceleri, Cuma akşamları, dînî
bayramlar ve hatta ezan okunurken Allah’a ayırdıkları
paylar daha büyük olmaktadır. Anılan bu ‘mübarek’ gün ve
gecelerde şarapçıları bile şarap satmaz bunların. Bu
‘kutsal’ ay, gün ve dakikalar geçince ise dîni kendi
hevaları ve şeytanlarıyla paylaşmaktadırlar. Şüphesiz
bunların hesabını görecek olan Allah’dır.
Dini Allah’a
has kılmanın önündeki en büyük engel, Kur’an’a
alternatif haline gelmiş olan birtakım rivayetlere isnad
edilen kimi geleneksel yorumlardır. Pek çok hadis ve
kutsî hadis bu geleneksel yorumları beslemektedir. Allah
Rasulü’nden sonra ed-Din’in bir de ‘kültürü’
oluşturulmuştur. Bugün bu ‘din kültürü’ dini Allah’dan
başkalarına has kılmanın önemli araçları olarak iş
görmektedir.
Dîni Allah’a
has kılmamanın daha disipliner ve daha entelektüel bir
boyutu da sekülerlik olarak çıkmaktadır karşımıza.
Sekülerlik sayesinde insanlar Allah’la diğer saydığımız
ilahları arasında daha rahat ortaklıklar kurmakta, daha
‘sağlam’ uzlaştırmalar yapmaktadırlar. Bu uğurda kendini
Luther gibi gören kimi ruhban/entelektüeller de önemli
rol oynamaktadırlar. Din Allah’ındır ve böyle
kalacaktır.
© 2002 İktibas |