Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 288 Aralık 2002
Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  
Değerlendirme
Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem

 

 

İslam’da Tefekkür

 

 

Konuşmacı: Prof. Dr. Mikail Bayram

 

Lokal etkinliğimizin bu ayki konuşmacısı değerli tarihçi Mikail Bayram hocaydı. Bayram hoca İslam’da Tefekür konusunda özetle aşağıdaki konuşmayı yaptı.

Tefekkür, düşünmek nedir? Bunu açıklayarak konuya girmeye çalışayım.

Düşünmek: insan zihniyetinin faaliyetleridir, şeklinde tarif edilebilir. Çünkü düşünmek bir fiildir. Bu fiili insanın zihni işliyor ve insan zihninin bu fiillerine, aktivitelerine düşünce veya tefekkür denir. İnsan zihni her an düşünüyor bir haldedir. Ve bir saniye bile durmuyor.  Allah insanı böyle yaratmış. Uyurken dahi insan zihni faaliyetlerine devam ediyor. Biz onlardan hatırlayabildiklerimize rüya diyoruz. Uyuduğumuz süre içinde zihnimiz faaliyetlerine devam ediyor.

Düşünme fiilini insan yapıyor. Madem ki insan yapıyor o zaman insanla da ilgilenmek lazım. İnsan için, çok eskiden beri, Yunanlı filozof Aristo’dan beri, genellikle felsefecilerin kabul ettiği bir tarif var:   Aristo diyor ki, insan konuşan bir hayvandır. Yani insanı hayvanlardan ayırt eden tek meziyeti konuşmasıdır. Bu tariften hareketle İbn-i Sina da buna yakın bir tarif yapıyor. İnsan nutfeden tekammül eden bir hayvandır. İbn-i Sina insan için  konuşan canlı, düşünen canlı tarifini yapıyor. Konuşmak düşünmekle eş anlamlıdır. Birbirinin aynıdır. Konuşmak, düşüncenin seslendirilmiş halidir veya sembolleştirilmiş halidir. Misal vermek gerekirse, bir ressam da yaptığı tablosuyla konuşur. O, onunla bir şeyler vermeye çalışır. İşte o resim düşüncelerinin sembolüdür.  Veya başka sanat kollarında da öyledir. Bir mimar bir eser yaptığı zaman mimar o eseri meydana getirmekle bir takım düşüncelerini, projelerini mücessem hale getirir ve insanlara onunla bir takım mesajlar verir.   

Dinlerin de kabul ettiği bir tanım insan, ideolojik canlıdır; İnsanın bir gayesi vardır, gayesine ulaşmak için bir takım fikirler üretiyor, empoze ediyor, yayıyor, başkalarına onları sunuyor... Psikologlar ise insanı tarif ederken, insana sosyal canlı diye hitap ediyorlar. Yani toplum halinde yaşayan, cemiyet halinde yaşayan bir canlıdır diye ifade ediyorlar. İnsan medeni tabiatlıdır, yani toplum halinde yaşayan bir canlıdır.

Gerçi başka canlılar da topluluk halinde yaşarlar ama bu onların bilinçli değil içgüdüseldir. Yani karıncaların, arıların cemaat halinde yaşaması içgüdüsel bir haldir. İnsan ise iradi ve hükmü olarak, kendi irade ve hükmî düzenlemeleriyle, ahlaki, kanuni, dini düzenlemeleriyle toplu halde yaşamaktadır.

Bir de düşüncenin konusuna bakalım. Düşüncenin konusu varlıktır. Varlık düşünülür, yokluk düşünülmez; düşünülmesi mümkün olmayandır. Yokluk ‘şey’ değildir. Düşünülmesi mümkün olmayandır. Ama düşünce denilen olay varlıkla oluyor. Varlık olmadığı yerde düşünce de olmaz. Bazı hallerde insanlar düşüncelerini başka vasıtalarla ifade ediyorlar. Yazı, resim, musiki nağmeleri gibi. Bunlarla da insanlar düşünüyorlar.

Bunlar da birer varlıktır. Yani varlık hem maddi olabiliyor hem manevi olabiliyor. İmani meseleler de, fizik olaylar da buna benzer. Bunlar, bu varlıklarda, manevi varlıklarda insan düşünür. Yeter ki varlık diyebilelim ve var olan şey düşünülebiliyor, yok olan düşünülemez. Burada bir hususa  da değinelim. 

Ve düşüncenin vasıtası yüce insanın benliğinden kaynaklanan bir hadisedir. Dolayısıyla insan zihni bir takım varlıkları, hayali varlıkları icat ediyor. Ve bu varlıklarla düşünmeyi sistemleştiriyor, şekillendiriyor. Düşüncesine bir ölçü veriyor. İşte bunlar içerisinde birisi de dildir. Dil, nefsi emirde var olan bir şey değil, insan zihninin icat ettiği; insanın düşünebilmek için, eşyayı tarif etmek için ve kategorize etmek için dil denilen varlığı icat ediyor ve düşünme dil ile meydana geliyor. Sözgelimi ağaç dediğinizde ağaç bir varlığın sembolüdür. Ağaç orta yerde olmasa da biz onu düşünebiliyoruz. Bunun gibi deniz, ırmak, dağ ne aklınıza gelirse her bir kelime bir semboldür. Ve insan bu semboller vasıtasıyla o varlığı düşünebiliyor. İnsanların isimleri de böyledir. Soyut varlıklar için de durum böyledir. Ruh dediğimiz zaman bize bir varlığı çağrıştırıyor; o varlığı düşünüyoruz. Tabi bir takım manevi varlıklar da; edep, iffet gibi her bir kelime bize bir ahlakı formasyonu ifade ediyor. Türkiye’de bir takım kelimeler Arapça’dır, Farsça’dır diye o kelimeler dilden çıkarıldığı zaman milletlerin nasıl bir düşünce iflasının içine girdiğini de düşünmek lazım. Söz gelişi iffet dediğimiz zaman, dilden iffet kelimesini çıkardığımız zaman, o dilde ifade ettiği mana da toplumu terk etmiş olur. Veya haya kelimesi, bu da bir ahlak formasyonu ifade ediyor. Haya kelimesini unutturduğunuzda yetişen nesiller o kelimeyi bilemeyecekler ve bilmedikleri zaman o kelimenin kapsadığı alanlar da  onun gönlünden, aklından, ruhundan gitmiş olur. Bu manada Kur’an’da bir ayet var. Allah Adem’i yarattığı zaman Adem’in en mükemmel dönemi, Adem’in kemal mertebesinde Adem’e isimleri öğretti. Yani eşyanın adlarını Adem’e öğretti.   

Kelimeler ne kadar çok olursa o kadar çok ve geniş düşünülüyor demektir. İnsanoğlu eşyayı tanıdıkça, adlandırdıkça bilgi dünyasını genişletmiş olur. Hindistan’da Didil adında bir şair şiirinde şöyle diyor: "Ah  ne çok manalar vardır ki söz yetersizliğinden dolayı bütün tazeliğine rağmen o manalar sır perdesinin gerisinde kalakaldı. Yani şair bir şeyler düşünüyor fakat o düşündüğü şeyleri kelimeye dökemediği için insanlara sunamıyor. İşte insanoğlunun düşüncesi bu noktada kelimenin, dilin sınırlarını aşıyor. Zaten eğer insanın düşüncesi dilin sınırlarını aşmazsa insanın düşüncesi statikleşir. İnsanoğlu  düşünerek dilin çerçevesini genişletiyor. Örneğin  bundan 40-50 sene önce Bilgisayar dediğimiz hadise mevcut değildi. Yani gayb alemindeydi; ilim dünyasında değil, gayb alemindeydi. Şimdi insanoğlu bilgisayarı keşfetti ve ilim alemine indirgedi. Gayb aleminde olan o nesne artık ilmimizin dahiline geliyor. Eskilerin Alem-i Şehadet dedikleri budur. Alemi gayb ‘den Alemi şehadete indirgenmiş oluyor. İşte o zaman bilgisayarla ilgili binlerce yüzlerce kelime meydana geliyor. Biz bu kelimelerle düşünüyor ve üretiyoruz.  Ondan yararlanıyoruz. Dillerdeki müteradif kelimeler de çok önem kazanıyor. Müteradif  kelimeler, yani manaları birbirine yakın kelimeler, insanın düşüncesini düzene koymasında büyük yarar sağlar.

Düşüncenin vasıtalarından birisi de cihettir. Cihette Nefs’ül emirde, tabiatta mevcut olmayan bir şey cihet. Eskiler mantık ilminde ilmün cihet denilen bir ilim okurlardı. İlmü cihet yön, mekan anlamını ifade ediyor. İlmi cihet’te insanın düşüncesi üzerindeki rolü üzerinde durulur. Sağ diyoruz, sol diyoruz. İleri-geri diyoruz, yukarı-aşağı diyoruz vs. bunların hepsi cihet ifade ediyor. İnsanoğlu cihet düşünmek suretiyle, ki nefsül emirde olmayan birşeydir. Geometriyi icat ediyor. Geometri vasıtasıyla da mekanı ölçeklendiriyor. Cihet dediğimiz bu varlık Nefsül Emirde olan bir hadise değil, insan zihninin icat ettiği bir nesnedir. Eşyanın şekli de yine insan zihninin icat ettiği bir şeydir. Burada, felsefede bir problem ortaya çıkıyor. Bu şekil denilen şey, eşyanın kendisinde mevcut mudur yoksa bizim zihnimiz mi onu böyle kavrıyor. Eski filozoflardan birçokları diyor ki bu eşyanın kendisinde mevcut olmuyor, bizim zihnimiz öyle terbiye edilmiş ve öyle planlanmış, düşüncemiz o planlandığı şekliyle eşyaya belli bir şekil veriyor.

 Form denilen şey doğuştan gelen bir nesnedir. Sonradan gelen bir hadise değildir. Hatta Eflatun diyor ki: insanoğlu bir dönem ideler aleminde yaşamış, ideler aleminde her şeyi sormuş, her şeyi tanımış, bu dünyaya gelince insanoğlu her şeyi hatırlıyor ve ideler aleminde onların ideal numunelerini görmüştür ve tanıyor. Bu dünyada ideal numuneleri o şekliyle kavramaya çalışıyor. Keza zaman ve hareket konusu da nefsul emirde olamayan bir hadisedir. İnsan nefsinin icat ettiği bir şeydir, hareketin    adıdır. Yani söz gelişi güneş doğuyor ve batıyor. Güneşin doğuşundan batışına kadar o hareketine zaman tabiriyle ad veriyor; bir gün diyoruz. Dolayısıyla zaman ifade eden bütün kelimeler insan zihninin icat ettiği şeylerdir. Hafta, yıl, asır diyoruz. Bütün bunlar nefsül emirde olmayan ve insan zihninin icat ettiği  şeydir.

 İnsan kelimelerle düşünüyor. Öğrendiklerini kelimeler vasıtasıyla zihnine yerleştiriyor. Ve bundan sonra insan zihninde düşünce kalıpları dediğimiz düşünce kalıpları oluşuyor. Aynı tabirle ve insanın düşüncesi bu kalıplarla şekilleniyor. Ve insanların zihniyetleri, farklı biçimde düşünmeleri, zihinlerinde oluşturdukları kalıpların farklılığından kaynaklanıyor. Yani bir Müslüman’ın düşüncesiyle bir Hıristiyan’ın düşüncesi birbirinden farklıdır. Bu farklılık edinmiş oldukları bilgilenmeler sonucu düşünce kalplarının farklılığından meydana gelmektedir Doğu-batı insanının farklı düşünmeleri de yine bu zihinde meydana gelen farklılıklardan ileri geliyor. 

 Aslında bütün milletlerde eğitim-öğretimin ana maksadı belli düşünce kalıplarını insanlara vermektir. Bu kalıplar ne şekilde yapılandırılırsa insanlar bu şekilde düşünmek mecburiyetinde olurlar. Bunun dışında farklı bir düşünce edinmeleri mümkün olamaz. Bunun için Alman düşünür diyor ki dünyanın eğitimini benim elime verin bir asırda dünyayı tamamen değiştireyim. Yani maruf eğer benim elimde olursa ben insanlara öyle bir eğitim sistemi uygularım ki insanlar benim arzu ettiğim şekilde düşünmek mecburiyetinde kalırlar ve böylece dünyayı değiştirmiş olurum demek istiyor. Ve böyle olunca bir asır geçince o zaman farklı eğitim sistemlerindeki farklı düşünce kalıpları ile düşünen insan ortadan kalkmış olacak. 

 Pakistan’lı ünlü şair Muhammed İkbal de bu konuyu şöyle ifade ediyor. Bir milletin düşünce sistemi bozulunca elindeki saf parası sahte para haline gelir. Maksat burada elindeki kültürel değerlerdir. İnsanın düşünce tarzı değişince saf parası yine kültürel değerleri de sahte değerler haline dönüşür. Sinesindeki kalbi selim ölür. Dosdoğru yol gözüne eğri görünmeye başlar. İşte kültürel emperyalizmin de yaptığı iş bundan ibarettir. Yani insanların düşünce sistemlerini bozmak suretiyle, insanlar kendi değerlerinden farklı bir şekilde düşünmeye başlarlar. 

  Evet, belli kalıplar içinde düşünen insanlarda da bir takım farklı düşünce motifleri olabilir. Sözgelimi bütün Müslüman milletler Müslüman olma cihetiyle aynı şekilde düşünürler ama bu düşüncenin içerisinde farklı motifler bulunabilir. Bir Arab’ın, bir İranlı’nın yada bir Türk’ün düşünce motifleri birbirinden farklı olabilir. Ama temelde bunlar inanç sistemlerinin aynı olması nedeniyle aynı şeyi düşünürler.

Konuşmamızın başından beri dedik ki insanlar kelimelerle düşünürler. Kelimeler insan zihninde düşünce kalıpları meydana getirirler ve böylece insan düşüncesini düzenli hale getiriyor. Ve düşüncesine bir şekil veriyor. Böyle olunca da insan Kur’an’ın ıstılahlarıyla düşünürse Kur’an’ın kelimelerini öğrenmek suretiyle insanda da Kur’an’i düşünme kalıpları meydana gelecektir. Mesela bir insan sürekli Karl Marks’ın kitaplarını okur ve devamlı onunla meşgul olursa elbette onun zihninde materyalist bir düşüncenin kalıpları oluşacaktır. Ve bundan kurtuluşun çaresi de yoktur. Müslüman da Kur’an’ın kelimeleriyle düşündükçe, Kur’an’ın kavramları üzerinde tefekkür  ettikçe o insanda da Kur’an’i düşünme kalıplarının meydana gelmesi kaçınılmazdır. Bu kendiliğinden oluşabilecek bir şeydir.

Öyle görülüyor ki Rasul-i Ekrem (sav) İslam dinini tebliğ ettiği zaman, hitap ettiği topluluğun düşünce tarzı vardı; belli bir düşünce dünyaları vardı. Alemi kavrayışları, dünyaya bakışları, hayata bakış biçimleri tamamen farklıydı. Hz. Peygamber bunlara hitap ettiği zaman bunların düşünce tarzlarını değiştiriyor, onlara bir takım mesajlar, bilgiler veriyordu. O bilgiler onların edinmiş oldukları düşünce tarzları ile ters düşüyordu ve bu yüzden Hz. Peygambere ve İslam’a tepki gösteriyorlardı. Hz Peygamber   mesajlar vermek suretiyle o günkü Arabistan toplumundaki insanların düşünce tarzını değiştiriyordu. Onlara yeni bir düşünce biçimi takdim ediyordu. Ve bu düşünce tarzı onların atalarından, ecdatlarından, örflerinden, geleneklerinden edinmiş oldukları o düşünce kalıpları bu yeni düşüncelerle çeliştiği için de tepkilerini ortaya koyuyorlardı.

 Soru: Düşünme kalıplarına mantalite diyebilir miyiz?

Cevap: Evet , düşünme mantalitesi toplumda kullanılır, yalnız bu düşünce kalıpları bilgilenmenin sonucunda insanın beyninde, zihninde meydana gelen kalıplardır. 

Soru: Sağ duyunun zihinle bir irtibatı var mı? Zihinsel bir şey midir sağduyu?

Cevap: Sağduyu’yu mahşer-i vicdana benzetiyoruz. Toplumda yaşayan insanların hepsi, toplumun hepsi aynı şekilde düşündüğü zaman, onların düşünceleri belli bir konuda uyuştuğu zaman sağduyu oluşmuş olur.

 

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin