|
İslam’da Tefekkür
Konuşmacı:
Prof. Dr. Mikail Bayram
Lokal
etkinliğimizin bu ayki konuşmacısı değerli tarihçi
Mikail Bayram hocaydı. Bayram hoca İslam’da Tefekür
konusunda özetle aşağıdaki konuşmayı yaptı.
Tefekkür,
düşünmek nedir? Bunu açıklayarak konuya girmeye
çalışayım.
Düşünmek:
insan zihniyetinin faaliyetleridir, şeklinde tarif
edilebilir. Çünkü düşünmek bir fiildir. Bu fiili insanın
zihni işliyor ve insan zihninin bu fiillerine,
aktivitelerine düşünce veya tefekkür denir. İnsan zihni
her an düşünüyor bir haldedir. Ve bir saniye bile
durmuyor. Allah insanı böyle yaratmış. Uyurken dahi
insan zihni faaliyetlerine devam ediyor. Biz onlardan
hatırlayabildiklerimize rüya diyoruz. Uyuduğumuz süre
içinde zihnimiz faaliyetlerine devam ediyor.
Düşünme
fiilini insan yapıyor. Madem ki insan yapıyor o zaman
insanla da ilgilenmek lazım. İnsan için, çok eskiden
beri, Yunanlı filozof Aristo’dan beri, genellikle
felsefecilerin kabul ettiği bir tarif var: Aristo
diyor ki, insan konuşan bir hayvandır. Yani insanı
hayvanlardan ayırt eden tek meziyeti konuşmasıdır. Bu
tariften hareketle İbn-i Sina da buna yakın bir tarif
yapıyor. İnsan nutfeden tekammül eden bir hayvandır.
İbn-i Sina insan için konuşan canlı, düşünen canlı
tarifini yapıyor. Konuşmak düşünmekle eş anlamlıdır.
Birbirinin aynıdır. Konuşmak, düşüncenin seslendirilmiş
halidir veya sembolleştirilmiş halidir. Misal vermek
gerekirse, bir ressam da yaptığı tablosuyla konuşur. O,
onunla bir şeyler vermeye çalışır. İşte o resim
düşüncelerinin sembolüdür. Veya başka sanat kollarında
da öyledir. Bir mimar bir eser yaptığı zaman mimar o
eseri meydana getirmekle bir takım düşüncelerini,
projelerini mücessem hale getirir ve insanlara onunla
bir takım mesajlar verir.
Dinlerin de
kabul ettiği bir tanım insan, ideolojik canlıdır;
İnsanın bir gayesi vardır, gayesine ulaşmak için bir
takım fikirler üretiyor, empoze ediyor, yayıyor,
başkalarına onları sunuyor... Psikologlar ise insanı
tarif ederken, insana sosyal canlı diye hitap ediyorlar.
Yani toplum halinde yaşayan, cemiyet halinde yaşayan bir
canlıdır diye ifade ediyorlar. İnsan medeni tabiatlıdır,
yani toplum halinde yaşayan bir canlıdır.
Gerçi başka
canlılar da topluluk halinde yaşarlar ama bu onların
bilinçli değil içgüdüseldir. Yani karıncaların, arıların
cemaat halinde yaşaması içgüdüsel bir haldir. İnsan ise
iradi ve hükmü olarak, kendi irade ve hükmî
düzenlemeleriyle, ahlaki, kanuni, dini düzenlemeleriyle
toplu halde yaşamaktadır.
Bir de
düşüncenin konusuna bakalım. Düşüncenin konusu
varlıktır. Varlık düşünülür, yokluk düşünülmez;
düşünülmesi mümkün olmayandır. Yokluk ‘şey’ değildir.
Düşünülmesi mümkün olmayandır. Ama düşünce denilen olay
varlıkla oluyor. Varlık olmadığı yerde düşünce de olmaz.
Bazı hallerde insanlar düşüncelerini başka vasıtalarla
ifade ediyorlar. Yazı, resim, musiki nağmeleri gibi.
Bunlarla da insanlar düşünüyorlar.
Bunlar da
birer varlıktır. Yani varlık hem maddi olabiliyor hem
manevi olabiliyor. İmani meseleler de, fizik olaylar da
buna benzer. Bunlar, bu varlıklarda, manevi varlıklarda
insan düşünür. Yeter ki varlık diyebilelim ve var olan
şey düşünülebiliyor, yok olan düşünülemez. Burada bir
hususa da değinelim.
Ve düşüncenin
vasıtası yüce insanın benliğinden kaynaklanan bir
hadisedir. Dolayısıyla insan zihni bir takım varlıkları,
hayali varlıkları icat ediyor. Ve bu varlıklarla
düşünmeyi sistemleştiriyor, şekillendiriyor. Düşüncesine
bir ölçü veriyor. İşte bunlar içerisinde birisi de
dildir. Dil, nefsi emirde var olan bir şey değil, insan
zihninin icat ettiği; insanın düşünebilmek için, eşyayı
tarif etmek için ve kategorize etmek için dil denilen
varlığı icat ediyor ve düşünme dil ile meydana geliyor.
Sözgelimi ağaç dediğinizde ağaç bir varlığın sembolüdür.
Ağaç orta yerde olmasa da biz onu düşünebiliyoruz. Bunun
gibi deniz, ırmak, dağ ne aklınıza gelirse her bir
kelime bir semboldür. Ve insan bu semboller vasıtasıyla
o varlığı düşünebiliyor. İnsanların isimleri de
böyledir. Soyut varlıklar için de durum böyledir. Ruh
dediğimiz zaman bize bir varlığı çağrıştırıyor; o
varlığı düşünüyoruz. Tabi bir takım manevi varlıklar da;
edep, iffet gibi her bir kelime bize bir ahlakı
formasyonu ifade ediyor. Türkiye’de bir takım kelimeler
Arapça’dır, Farsça’dır diye o kelimeler dilden
çıkarıldığı zaman milletlerin nasıl bir düşünce
iflasının içine girdiğini de düşünmek lazım. Söz gelişi
iffet dediğimiz zaman, dilden iffet kelimesini
çıkardığımız zaman, o dilde ifade ettiği mana da toplumu
terk etmiş olur. Veya haya kelimesi, bu da bir ahlak
formasyonu ifade ediyor. Haya kelimesini
unutturduğunuzda yetişen nesiller o kelimeyi
bilemeyecekler ve bilmedikleri zaman o kelimenin
kapsadığı alanlar da onun gönlünden, aklından, ruhundan
gitmiş olur. Bu manada Kur’an’da bir ayet var. Allah
Adem’i yarattığı zaman Adem’in en mükemmel dönemi,
Adem’in kemal mertebesinde Adem’e isimleri öğretti. Yani
eşyanın adlarını Adem’e öğretti.
Kelimeler ne
kadar çok olursa o kadar çok ve geniş düşünülüyor
demektir. İnsanoğlu eşyayı tanıdıkça, adlandırdıkça
bilgi dünyasını genişletmiş olur. Hindistan’da Didil
adında bir şair şiirinde şöyle diyor: "Ah ne çok
manalar vardır ki söz yetersizliğinden dolayı bütün
tazeliğine rağmen o manalar sır perdesinin gerisinde
kalakaldı. Yani şair bir şeyler düşünüyor fakat o
düşündüğü şeyleri kelimeye dökemediği için insanlara
sunamıyor. İşte insanoğlunun düşüncesi bu noktada
kelimenin, dilin sınırlarını aşıyor. Zaten eğer insanın
düşüncesi dilin sınırlarını aşmazsa insanın düşüncesi
statikleşir. İnsanoğlu düşünerek dilin çerçevesini
genişletiyor. Örneğin bundan 40-50 sene önce Bilgisayar
dediğimiz hadise mevcut değildi. Yani gayb alemindeydi;
ilim dünyasında değil, gayb alemindeydi. Şimdi insanoğlu
bilgisayarı keşfetti ve ilim alemine indirgedi. Gayb
aleminde olan o nesne artık ilmimizin dahiline geliyor.
Eskilerin Alem-i Şehadet dedikleri budur. Alemi gayb
‘den Alemi şehadete indirgenmiş oluyor. İşte o zaman
bilgisayarla ilgili binlerce yüzlerce kelime meydana
geliyor. Biz bu kelimelerle düşünüyor ve üretiyoruz.
Ondan yararlanıyoruz. Dillerdeki müteradif kelimeler de
çok önem kazanıyor. Müteradif kelimeler, yani manaları
birbirine yakın kelimeler, insanın düşüncesini düzene
koymasında büyük yarar sağlar.
Düşüncenin
vasıtalarından birisi de cihettir. Cihette Nefs’ül
emirde, tabiatta mevcut olmayan bir şey cihet. Eskiler
mantık ilminde ilmün cihet denilen bir ilim okurlardı.
İlmü cihet yön, mekan anlamını ifade ediyor. İlmi
cihet’te insanın düşüncesi üzerindeki rolü üzerinde
durulur. Sağ diyoruz, sol diyoruz. İleri-geri diyoruz,
yukarı-aşağı diyoruz vs. bunların hepsi cihet ifade
ediyor. İnsanoğlu cihet düşünmek suretiyle, ki nefsül
emirde olmayan birşeydir. Geometriyi icat ediyor.
Geometri vasıtasıyla da mekanı ölçeklendiriyor. Cihet
dediğimiz bu varlık Nefsül Emirde olan bir hadise değil,
insan zihninin icat ettiği bir nesnedir. Eşyanın şekli
de yine insan zihninin icat ettiği bir şeydir. Burada,
felsefede bir problem ortaya çıkıyor. Bu şekil denilen
şey, eşyanın kendisinde mevcut mudur yoksa bizim
zihnimiz mi onu böyle kavrıyor. Eski filozoflardan
birçokları diyor ki bu eşyanın kendisinde mevcut
olmuyor, bizim zihnimiz öyle terbiye edilmiş ve öyle
planlanmış, düşüncemiz o planlandığı şekliyle eşyaya
belli bir şekil veriyor.
Form denilen
şey doğuştan gelen bir nesnedir. Sonradan gelen bir
hadise değildir. Hatta Eflatun diyor ki: insanoğlu bir
dönem ideler aleminde yaşamış, ideler aleminde her şeyi
sormuş, her şeyi tanımış, bu dünyaya gelince insanoğlu
her şeyi hatırlıyor ve ideler aleminde onların ideal
numunelerini görmüştür ve tanıyor. Bu dünyada ideal
numuneleri o şekliyle kavramaya çalışıyor. Keza zaman ve
hareket konusu da nefsul emirde olamayan bir hadisedir.
İnsan nefsinin icat ettiği bir şeydir, hareketin
adıdır. Yani söz gelişi güneş doğuyor ve batıyor.
Güneşin doğuşundan batışına kadar o hareketine zaman
tabiriyle ad veriyor; bir gün diyoruz. Dolayısıyla zaman
ifade eden bütün kelimeler insan zihninin icat ettiği
şeylerdir. Hafta, yıl, asır diyoruz. Bütün bunlar nefsül
emirde olmayan ve insan zihninin icat ettiği şeydir.
İnsan
kelimelerle düşünüyor. Öğrendiklerini kelimeler
vasıtasıyla zihnine yerleştiriyor. Ve bundan sonra insan
zihninde düşünce kalıpları dediğimiz düşünce kalıpları
oluşuyor. Aynı tabirle ve insanın düşüncesi bu
kalıplarla şekilleniyor. Ve insanların zihniyetleri,
farklı biçimde düşünmeleri, zihinlerinde oluşturdukları
kalıpların farklılığından kaynaklanıyor. Yani bir
Müslüman’ın düşüncesiyle bir Hıristiyan’ın düşüncesi
birbirinden farklıdır. Bu farklılık edinmiş oldukları
bilgilenmeler sonucu düşünce kalplarının farklılığından
meydana gelmektedir Doğu-batı insanının farklı
düşünmeleri de yine bu zihinde meydana gelen
farklılıklardan ileri geliyor.
Aslında
bütün milletlerde eğitim-öğretimin ana maksadı belli
düşünce kalıplarını insanlara vermektir. Bu kalıplar ne
şekilde yapılandırılırsa insanlar bu şekilde düşünmek
mecburiyetinde olurlar. Bunun dışında farklı bir düşünce
edinmeleri mümkün olamaz. Bunun için Alman düşünür diyor
ki dünyanın eğitimini benim elime verin bir asırda
dünyayı tamamen değiştireyim. Yani maruf eğer benim
elimde olursa ben insanlara öyle bir eğitim sistemi
uygularım ki insanlar benim arzu ettiğim şekilde
düşünmek mecburiyetinde kalırlar ve böylece dünyayı
değiştirmiş olurum demek istiyor. Ve böyle olunca bir
asır geçince o zaman farklı eğitim sistemlerindeki
farklı düşünce kalıpları ile düşünen insan ortadan
kalkmış olacak.
Pakistan’lı
ünlü şair Muhammed İkbal de bu konuyu şöyle ifade
ediyor. Bir milletin düşünce sistemi bozulunca elindeki
saf parası sahte para haline gelir. Maksat burada
elindeki kültürel değerlerdir. İnsanın düşünce tarzı
değişince saf parası yine kültürel değerleri de sahte
değerler haline dönüşür. Sinesindeki kalbi selim ölür.
Dosdoğru yol gözüne eğri görünmeye başlar. İşte kültürel
emperyalizmin de yaptığı iş bundan ibarettir. Yani
insanların düşünce sistemlerini bozmak suretiyle,
insanlar kendi değerlerinden farklı bir şekilde
düşünmeye başlarlar.
Evet, belli
kalıplar içinde düşünen insanlarda da bir takım farklı
düşünce motifleri olabilir. Sözgelimi bütün Müslüman
milletler Müslüman olma cihetiyle aynı şekilde
düşünürler ama bu düşüncenin içerisinde farklı motifler
bulunabilir. Bir Arab’ın, bir İranlı’nın yada bir
Türk’ün düşünce motifleri birbirinden farklı olabilir.
Ama temelde bunlar inanç sistemlerinin aynı olması
nedeniyle aynı şeyi düşünürler.
Konuşmamızın
başından beri dedik ki insanlar kelimelerle düşünürler.
Kelimeler insan zihninde düşünce kalıpları meydana
getirirler ve böylece insan düşüncesini düzenli hale
getiriyor. Ve düşüncesine bir şekil veriyor. Böyle
olunca da insan Kur’an’ın ıstılahlarıyla düşünürse
Kur’an’ın kelimelerini öğrenmek suretiyle insanda da
Kur’an’i düşünme kalıpları meydana gelecektir. Mesela
bir insan sürekli Karl Marks’ın kitaplarını okur ve
devamlı onunla meşgul olursa elbette onun zihninde
materyalist bir düşüncenin kalıpları oluşacaktır. Ve
bundan kurtuluşun çaresi de yoktur. Müslüman da
Kur’an’ın kelimeleriyle düşündükçe, Kur’an’ın kavramları
üzerinde tefekkür ettikçe o insanda da Kur’an’i düşünme
kalıplarının meydana gelmesi kaçınılmazdır. Bu
kendiliğinden oluşabilecek bir şeydir.
Öyle
görülüyor ki Rasul-i Ekrem (sav) İslam dinini tebliğ
ettiği zaman, hitap ettiği topluluğun düşünce tarzı
vardı; belli bir düşünce dünyaları vardı. Alemi
kavrayışları, dünyaya bakışları, hayata bakış biçimleri
tamamen farklıydı. Hz. Peygamber bunlara hitap ettiği
zaman bunların düşünce tarzlarını değiştiriyor, onlara
bir takım mesajlar, bilgiler veriyordu. O bilgiler
onların edinmiş oldukları düşünce tarzları ile ters
düşüyordu ve bu yüzden Hz. Peygambere ve İslam’a tepki
gösteriyorlardı. Hz Peygamber mesajlar vermek
suretiyle o günkü Arabistan toplumundaki insanların
düşünce tarzını değiştiriyordu. Onlara yeni bir düşünce
biçimi takdim ediyordu. Ve bu düşünce tarzı onların
atalarından, ecdatlarından, örflerinden, geleneklerinden
edinmiş oldukları o düşünce kalıpları bu yeni
düşüncelerle çeliştiği için de tepkilerini ortaya
koyuyorlardı.
Soru:
Düşünme kalıplarına mantalite diyebilir miyiz?
Cevap: Evet ,
düşünme mantalitesi toplumda kullanılır, yalnız bu
düşünce kalıpları bilgilenmenin sonucunda insanın
beyninde, zihninde meydana gelen kalıplardır.
Soru: Sağ
duyunun zihinle bir irtibatı var mı? Zihinsel bir şey
midir sağduyu?
Cevap:
Sağduyu’yu mahşer-i vicdana benzetiyoruz. Toplumda
yaşayan insanların hepsi, toplumun hepsi aynı şekilde
düşündüğü zaman, onların düşünceleri belli bir konuda
uyuştuğu zaman sağduyu oluşmuş olur.
© 2002 İktibas |