|
Mozart, Ezan ve Biz
İbrahim H.
Türkiye,
Dünya geneline kıyasla küçük bir ülkedir. Buna rağmen
birbirinden oldukça farklı kültürleri içinde
barındırmaktadır. Kültürler insan topluluklarının
şahsiyetidir. Ve kültürler de şahsiyetler de çevre,
coğrafi koşul, bilgi düzeyi gibi etkenlerin harcından
meydana gelmektedir. Her ikisini de tanıyıp
anlayabilmek, onları meydana getiren etkenlere vakıf
olmakla mümkündür. Musiki ise insanların kendi şahsiyet
ve kültürlerini dışa yansıtma biçimlerinden birisidir.
Musikideki ahenk, üreten insana ve topluma haz verir.
Siz de bir musiki parçasından haz almak istiyorsanız
üretildiği toplumun kültürünü özümsemiş olmalısınız.
Örneğin
Güneydoğu insanı kurak bir beldenin, çetin bir
coğrafyanın, maddi olanaksızlıkların insanıdır. Toprak
yapısı nedeniyle diğer insanlarla iletişimi azdır. Yani
yalnızdır. Bu özelliklerini de musikisine uzun hava
gibi, ağıt gibi hüzün ağırlıklı motiflerle yansıtmıştır.
Bu müzik onlara haz verir.
Eğlencelerinde dahi bu müziği kullanırlar. Ancak bu
müzik türünden Karadeniz insanının da aynı derecede haz
alması beklenemez. Çünkü geçimini günübirlik balık
avından sağlayan, her an ümitsizlik ya da sürpriz şoku
ile karşı karşıya bulunan, yakaladığı balıkları
ivedilikle tüketmek zorunda olan ve yaz-kış, gece-gündüz
denizin çırpınan dalgalarını seyreden
Karadeniz
insanı kendini hızlı ritimli, ani hareketli oyun
havalarıyla yansıtmış, bundan haz almıştır.
İnsanın
duygularını musikiyle anlatması yani Allah'ın bahşettiği
ses olgusunu harmoni halinde, ahenk içinde yüce değerler
olarak ortaya koyma arzusu evrenseldir.
İnsandaki
yüce değerler de evrenseldir. Ancak insanların
çeşitliliği sonucu bu değerleri ifade ediş şekilleri de
farklı farklıdır.
Din de ortaya
çıkış şekli bakımından musikiyi andırır. Allah'ın bir
lütfu olan vahyi insanlar ele alarak kendi kültürleriyle
yoğurup bir yaşam şekli ortaya çıkarırlar. Allah,
insanlara nasıl sesi kullanarak güzel şeyler üretme
kabiliyeti vermiş ise vahyi kullanıp güzel bir yaşam
şekli ortaya koyma kabiliyetini de vermiştir. Dinler de
o toplumun bir nevi aynasıdır. Ve dinler de iyiyi güzeli
gösterme açısından evrensel, ortak değerlere sahip
olmasına rağmen şekil itibari ile her toplumda farkıl
farklıdır. Örneğin Arap toplumu kendine ulaşan vahyi,
kendi kültürel yapısı gereği kabile, iktidar ve
insanüstü güçler odağı çevresinde anlamlandırırken, batı
toplumu somut ve insani değerleri ön plana çıkarmış,
büyü gibi insanüstü inançlarla kıyasıya mücadele
etmiştir. Nasıl ses insanlıkla birlikte var ise vahiy de
hep var olagelmiştir. Ancak sesin kullanıldığı gibi
bazen iyiye bazen de kötüye kullanılmıştır.
Tarihe
baktığımızda bazı toplumların bu olguları yanlış
değerlendirdiklerini görürüz. Allah'ın vermiş olduğu
üretme ve düşünme kabiliyetlerini köreltmiş olan bu
toplumlar sonuçta yanlış saplantılara düşmek durumunda
kalmışlardır. Örneğin maddi refaha ulaşmış bir toplumun
kendi ürünleri olan kültürel değerlerini taklid ederek o
toplum gibi olabileceğine onların seviyesine
erişebileceğine inananarak basit davranışlar
sergilemişlerdir. Ya da bir toplumun manevi düzeyine
vahyi değil de o toplumun yaşam biçimini taklid ederek
ulaşabileceğini zannedip din adına kendiler için aslında
anlamsız olan davranışları uygulama hatasına
düşmüşlerdir.
Maalesef Türk
milleti bu iki örneği de yaşamış ve halen yaşamaktadır.
Yıllardır anlamadığı batı musikisi zoraki
dinletilmiştir. Sonuç olarak batı müziği Türk insanının
beyninde belki yer bulmuştur ancak hiçbir zaman Türk
insanı Mozart'tan, Bethoven'den Avrupa insanının aldığı
hazzı alamamıştır. Çünkü onlar yüzlerce yıllık birikimin
görüntüleridir. O kültürün harcından beslenmiş insan
için birşeyler ifade ederler. Dini açıdan da Türk insanı
musiki taklidindeki hataya sürüklenmiştir. Kendi ürünü
olmayan, ihtiyaçlarına yeterince cevap vermeyen, ifade
ettiği anlam açısından zayıf, gerçekte ulaştırması
gereken hazdan uzak giyim, davranış, dil ve ibadetleri
din adıyla yüzyıllarca taklid etmiş ve yalnız alışkanlık
olarak bu inancın devamlılığını sağlayabilmiştir.
Sonuçta ise dini gerekler olarak yerine getirilen
davranışlar bugün insanımıza yapması gereken etkiyi
yapmamaktadır. İnsanımız da içinde bulunduğu bu dini
yaşayışta bulamadığı hazzı, dinin dışında örneğin
tarikatlerde aramaktadır.
İşte bu
yaklaşımlar Türk milletini bugün tanımlanması zor bir
millet haline getirmiştir. Ben ancak kültürel ve dini
açıdan ucube bir millet diye açıklayabiliyorum. Çünkü
mahallesindeki cami hoparlöründen arap dilinden ezanın
gerçek manasına yabancı, radyosunda Mozart'tan müzik
sesini dinleyerek yetişen bir Türk'ün dengeli kültür
yapısına sahip olabilmesi çok zordur.
Vahye çok
yakın olmamıza karşın vahyi yaşam şekline ulaşma
bakımından sıfır noktasının da gerisindeyiz.
Sırat-ül-mustakim'e ulaşabilmek için uzun bir süreci
yaşamamız gerekiyor. O sürece henüz girmiş değiliz.
Vahyi ve
Kültürü yerli yerine oturttuğumuz zaman, maya ve hamur
yoğrulmaya hazır olacaktır. İşte asıl işimiz o zaman
başlayacaktır.
© 2002 İktibas |