Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 288 Aralık 2002
Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  
Değerlendirme
Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat

Mozart, Ezan ve Biz

Edebiyat Eserinin Gücü Değerindedir

Mektup
Gündem

 

 

Mozart, Ezan ve Biz

 

 

İbrahim H.

 

Türkiye, Dünya geneline kıyasla küçük bir ülkedir. Buna rağmen birbirinden oldukça farklı kültürleri içinde barındırmaktadır. Kültürler insan topluluklarının şahsiyetidir. Ve kültürler de şahsiyetler de çevre, coğrafi koşul, bilgi düzeyi gibi etkenlerin harcından meydana gelmektedir. Her ikisini de tanıyıp anlayabilmek, onları meydana getiren etkenlere vakıf olmakla mümkündür. Musiki ise insanların kendi şahsiyet ve kültürlerini dışa yansıtma biçimlerinden birisidir. Musikideki ahenk, üreten insana ve topluma haz verir. Siz de bir musiki parçasından haz almak istiyorsanız üretildiği toplumun kültürünü özümsemiş olmalısınız.

Örneğin Güneydoğu insanı kurak bir beldenin, çetin bir coğrafyanın, maddi olanaksızlıkların insanıdır. Toprak yapısı nedeniyle diğer insanlarla iletişimi azdır. Yani yalnızdır. Bu özelliklerini de musikisine uzun hava gibi, ağıt gibi hüzün ağırlıklı motiflerle yansıtmıştır. Bu müzik onlara haz verir.

Eğlencelerinde dahi bu müziği kullanırlar. Ancak bu müzik türünden Karadeniz insanının da aynı derecede haz alması beklenemez. Çünkü geçimini günübirlik balık avından sağlayan, her an ümitsizlik ya da sürpriz şoku ile karşı karşıya bulunan, yakaladığı balıkları ivedilikle tüketmek zorunda olan ve yaz-kış, gece-gündüz denizin çırpınan dalgalarını seyreden

Karadeniz insanı kendini hızlı ritimli, ani hareketli oyun havalarıyla yansıtmış, bundan haz almıştır.

İnsanın duygularını musikiyle anlatması yani Allah'ın bahşettiği ses olgusunu harmoni halinde, ahenk içinde yüce değerler olarak ortaya koyma arzusu evrenseldir.

İnsandaki yüce değerler de evrenseldir. Ancak insanların çeşitliliği sonucu bu değerleri ifade ediş şekilleri de farklı farklıdır.

Din de ortaya çıkış şekli bakımından musikiyi andırır. Allah'ın bir lütfu olan vahyi insanlar ele alarak kendi kültürleriyle yoğurup bir yaşam şekli ortaya çıkarırlar. Allah, insanlara nasıl sesi kullanarak güzel şeyler üretme kabiliyeti vermiş ise vahyi kullanıp güzel bir yaşam şekli ortaya koyma kabiliyetini de vermiştir. Dinler de o toplumun bir nevi aynasıdır. Ve dinler de iyiyi güzeli gösterme açısından evrensel, ortak değerlere sahip olmasına rağmen şekil itibari ile her toplumda farkıl farklıdır. Örneğin Arap toplumu kendine ulaşan vahyi, kendi kültürel yapısı gereği kabile, iktidar ve insanüstü güçler odağı çevresinde anlamlandırırken, batı toplumu somut ve insani değerleri ön plana çıkarmış, büyü gibi insanüstü inançlarla kıyasıya mücadele etmiştir. Nasıl ses insanlıkla birlikte var ise vahiy de hep var olagelmiştir. Ancak sesin kullanıldığı gibi bazen iyiye bazen de kötüye kullanılmıştır.

Tarihe baktığımızda bazı toplumların bu olguları yanlış değerlendirdiklerini görürüz. Allah'ın vermiş olduğu üretme ve düşünme kabiliyetlerini köreltmiş olan bu toplumlar sonuçta yanlış saplantılara düşmek durumunda kalmışlardır. Örneğin maddi refaha ulaşmış bir toplumun kendi ürünleri olan kültürel değerlerini taklid ederek o toplum gibi olabileceğine onların seviyesine erişebileceğine inananarak basit davranışlar sergilemişlerdir. Ya da bir toplumun manevi düzeyine vahyi değil de o toplumun yaşam biçimini taklid ederek ulaşabileceğini zannedip din adına kendiler için aslında anlamsız olan davranışları uygulama hatasına düşmüşlerdir.

Maalesef Türk milleti bu iki örneği de yaşamış ve halen yaşamaktadır. Yıllardır anlamadığı batı musikisi zoraki dinletilmiştir. Sonuç olarak batı müziği Türk insanının beyninde belki yer bulmuştur ancak hiçbir zaman Türk insanı Mozart'tan, Bethoven'den Avrupa insanının aldığı hazzı alamamıştır. Çünkü onlar yüzlerce yıllık birikimin görüntüleridir. O kültürün harcından beslenmiş insan için birşeyler ifade ederler. Dini açıdan da Türk insanı musiki taklidindeki hataya sürüklenmiştir. Kendi ürünü olmayan, ihtiyaçlarına yeterince cevap vermeyen, ifade ettiği anlam açısından zayıf, gerçekte ulaştırması gereken hazdan uzak giyim, davranış, dil ve ibadetleri din adıyla yüzyıllarca taklid etmiş ve yalnız alışkanlık olarak bu inancın devamlılığını sağlayabilmiştir. Sonuçta ise dini gerekler olarak yerine getirilen davranışlar bugün insanımıza yapması gereken etkiyi yapmamaktadır. İnsanımız da içinde bulunduğu bu dini yaşayışta bulamadığı hazzı, dinin dışında örneğin tarikatlerde aramaktadır.

İşte bu yaklaşımlar Türk milletini bugün tanımlanması zor bir millet haline getirmiştir. Ben ancak kültürel ve dini açıdan ucube bir millet diye açıklayabiliyorum. Çünkü mahallesindeki cami hoparlöründen arap dilinden ezanın gerçek manasına yabancı, radyosunda Mozart'tan müzik sesini dinleyerek yetişen bir Türk'ün dengeli kültür yapısına sahip olabilmesi çok zordur.

Vahye çok yakın olmamıza karşın vahyi yaşam şekline ulaşma bakımından sıfır noktasının da gerisindeyiz. Sırat-ül-mustakim'e ulaşabilmek için uzun bir süreci yaşamamız gerekiyor. O  sürece henüz girmiş değiliz.

Vahyi ve Kültürü yerli yerine oturttuğumuz zaman, maya ve hamur yoğrulmaya hazır olacaktır. İşte asıl işimiz o zaman başlayacaktır.

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin