Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 288 Aralık 2002
Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  
Değerlendirme
Lokal Etkinlik
Çeviri
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem

 

 

AKP’nin “Yapamaz”ları,

AB ve Kıbrıs

 

3 Kasım seçimlerinde, toplam oyların 1/3’ünü almış olmasına rağmen, baraja takılan partiler nedeniyle toplam milletvekilliği sayısının 2/3’ünü elde ederek tek parti hükümeti kuran AKP’nin, ilk 1 ay içindeki söz, vaad ve icraatına bakıldığında, "neleri yapamayacağına" dair bazı ipuçları bulmak mümkündür. Normalde, bu oranda bir çoğunluğa sahip olan bir partinin, Anayasa’daki "teklif dahi edilemez" hususlar dışında, istediğini yapabilecek sayısal güce sahip olduğu ortadadır. Ancak AKP’nin, gerek seçim bildirgesinde, gerekse hükümet programı ve acil eylem planında, bu ülkenin köklü "sorunları" arasında yer alan kimi hususları gündem maddesi olarak dahi görmediği ortadadır. Nitekim "başörtüsü" konusunda çıkan ilk tartışmada, AKP Genel Başkanı Erdoğan, "bu konu benim gündemim de değil" diyerek, tavrını ortaya koymuştur. Gerçekten de, AKP’nin resmi beyanatlarının hemen tümünde, "ekonomik sorunlar"ın öncelikli olduğu ve bu partinin özellikle bu konu üzerinde yoğunlaşacağı görülmektedir. Burada "daha işin başında şimşekleri üzerimize çekmeyelim" mantığıyla hareket edildiği öne sürülebilir, ancak bu yanlıştır. Zira geniş kitleler de öncelikli olarak ekonomik sorunların çözülmesi umuduyla bu partiye oy vermişlerdir. Demokratik siyasetin bir gereği olarak, üstelik de ağır bir ekonomik krizin ardından ülke yönetimini devralan bir partinin bu talepleri umursamaması ya da bu talepleri öncelememesi mümkün değildir. Çünkü, eğer bunu yaparsa, oy kaybedeceğini bilir. AKP de, bu sistemin içinde rol üstlenen bir parti olarak, bunu göze alamaz. Ayrıca daha işin başında, vaadler arasında yer almayan bir hususu, sonradan gündem maddesi haline getirmek de, sorun doğurucu bir özelliğe sahiptir. Zira bu durumda, özellikle rejim konusunda hassas olan çevrelere, "vaadlerin dışına çıkıldığı" gerekçesiyle, konuyu rejim sorunu haline getirmek için fırsat verilmiş olmaktadır. Bu ise, Türk siyasetinin ortak bir hususiyeti olarak göze çarpmaktadır ve ertelenen işin akamete uğramasının nedenlerinden birisi olarak karşımızdadır. Bu zaviyeden bakıldığında, daha önceki yorumlarımızda da değindiğimiz gibi, AKP’nin, bir ölçüde ekonomik sorunlar hariç, ülkenin "köklü" sorunlarını çözmeye yönelik ciddi adımlar atması beklenmemelidir. Başörtüsü meselesi bunlardan birisidir ve ayrıca sembolik önemi de haiz bir konudur. Zaten bu nedenledir ki, Cumhurbaşkanı Sezer ve CHP lideri Baykal, "bu konunun yeniden sorun haline getirilmesi kimsenin yararına değildir" diyerek, AKP’nin siyaset alanının ‘sınırlar’ına ilişkin bir hatırlatmada bulunmuşlardır. Erdoğan da, "benim gündemimde değil" diyerek, bu sınırlara riayet etme hususundaki tavrına dair ilk ipuçlarını vermiştir. Dolayısıyla en azından yakın vadede, başörtüsü konusunda iğreti de olsa bir çözüme ulaşılması zordur. Burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır ki o da Türkiye’deki güç bloğunun, 28 Şubat sürecinde sisteme verilen "balans ayarı"nın, birdenbire bozulmamasına özen gösterdiğidir. Çünkü bu süreçte sistemin gevşeyen cıvataları güçlü bir şekilde sıkılmıştı. Bu cıvataların yeniden ve ani bir şekilde gevşetilmesi, "rejim sorunu" doğurabileceği için, bu güç bloğunun hassasiyetleri de devam etmektedir. Bu nedenle başörtüsü, 8 yıllık zorunlu eğitim, İmam-Hatiplerin eski işlevlerine dönmesi gibi hususlar, AKP iktidarının öncelikli gündeminde yoktur. Fakat, burada bir başka husus daha vardır ki bu önemlidir: AKP iktidarı, 28 Şubat sürecinde halk ile devlet arasındaki soğumayı bir ölçüde giderebilecek özellikleri haiz olduğu için, güç bloğunu oluşturan pek çok kesimin, yeni hükümete destek verme yönünde bir eğilimi vardır. Sistem bunu yapmalıdır, zira buna ihtiyacı vardır. Aksi taktirde, bu iktidardan beklentileri olan halkın, sosyal bir buhran içine girebileceğinden korkulmaktadır. AKP de, bunu bildiği için, ekonomik sorunları merkez alan bir acil eylem planı ve hükümet programı hazırlamıştır. AKP, eğer belirlenen vadelerde verdiği sözleri tutabilirse, sistemden soğumuş kitleleri yeniden sisteme ısındırma noktasında önemli bir işlev görmüş olacaktır.

Erdoğan’ın, henüz hükümet kurulmadan, AB ile müzakere tarihi alabilmek için Avrupa ülkelerine yaptığı gezileri de bu kapsam da değerlendirmek mümkündür. Erdoğan, yoğun tempolu bu ziyaretleriyle, kamuoyuna, "iş yapan bir hükümet" olacakları noktasında ‘güven’ vermek istemektedir. Kopenhag Zirvesi’nin 12 Aralık’ta yapılacak olması ve sürenin kısıtlılığı da, Erdoğan’ın vermek istediği bu mesajı güçlendirici bir etki yapmaktadır. Böylece Erdoğan, "sıkı çalışan bir lider" görüntüsünü verebilme imkanı bulmaktadır. Ayrıca AB ziyaretleri sırasında, örneğin Kıbrıs konusunda, alışılagelen politikanın dışında bir retorik kullanmaya özen göstermesi de, yine aynı amaçla bağlantılıdır. Böylece Erdoğan kamuoyuna, "farklı bir icraat"a imza atacağına dair mesajlar da verebilmektedir. Bunun önemi şudur: bu denli ağır bir krize maruz kalmış bir ülkede, halkın yeni hükümete olan desteğinin sürmesi ve böylece yeniden siyasete ısındırılması için, imaj açısından "farklı" bir çizgi üzerinde olmak gerekir. Aksi taktirde, halkın güvenini yeniden kazanma sürecinde risklerle karşılaşılabilir. Bu tür "farklı" çıkışlar, ayrıca AKP’nin siyasetteki manevra alanını da genişletme işlevini haizdir. Erdoğan’ın, örneğin Kıbrıs konusunda "statükonun değişebileceği" yönünde verdiği mesajlar, bu açıdan önemsenmelidir. Bu tür farklı bir söylem, beraberinde bazı ‘riskleri’ de taşımasına rağmen, Erdoğan’ın bugüne kadar çizdiği imajla örtüştüğü için, AKP’nin elini güçlendirmektedir. Bu nedenle tercih edilen bu yeni söylemin, Türk siyasetini yeniden bir "dengeye oturtma" amacıyla bağlantılı olduğu hususu gözlerden kaçmamalıdır.

Bu arada AKP iktidarının, bu farklı söylemiyle, AB’ye üyelik müzakereleri için tarih verilmesi hususunda Türkiye açısından bir ‘avantaj’ oluşturduğu konusundaki görüşümüzün, Erdoğan’ın Avrupa ülkelerine yaptığı ziyaretlerin sonuçlarına bakıldığında doğrulandığı görülmektedir. Bu ülkelerin çoğu, Erdoğan’ın başlattığı sürecin, tarih verilmesi hususunda olumlu katkısının olduğunu beyan etmişlerdir. Hatta Yunanistan Dışişleri Bakanı, AKP iktidarını, bir "fırsat" olarak dahi nitelemiştir. Gerçekten de Türkiye’nin Birliğe üyeliği, AB’nin yücelttiği bazı değerlere vurgu yapılması açısından önemlidir. Bunu gören Birlik üyeleri, Almanya’nın Türkiye’ye "özel ortaklık" verilmesi yönünde AB Parlamentosu’na getirdiği teklifi reddetmişlerdir. Üstelik, muhafazakar bir partinin yönetimde olduğu bir dönemde Türkiye’ye üyelik tarihi verilmesi noktasında somut bir adım atılmasının sembolik bir değeri olduğu da unutulmamalıdır. Buradaki mesaj daha ziyade Avrupa Birliği’nin kendi vatandaşlarına yönelik olarak vereceği bir mesajdır. Buna göre, İslam’ı bir engel olarak gören Avrupalılara denilmiş olacaktır ki: "Türkiye, ‘İslamcı’ bir iktidar döneminde AB’ye üye olma noktasında ciddi bir niyet gösterebildiğine göre, İslam zaviyesinden Birliğe bir tehdit gelmeyecektir. O halde bu ülkenin üyeliğe kabulü, Birliğin gücüne güç katacaktır." İşte bu mesaj, Erdoğan’ın gösterdiği çabadan bir sonuç çıkması ihtimalini güçlendirmektedir. Fakat bu sonucun derhal bir ‘tarih verilmesi’ şeklinde olmayacağı da açıktır. Birlik, 12 Aralık’taki zirvede, muhtemelen "tarih için tarih verilmesi"ni tercih edecektir. Konunun Kıbrıs sorunuyla da doğrudan ilişki nedeniyle, bu tarihin, Kıbrıs’ın tek bir ülke olarak üyeliğe kabul edileceği günlere denk düşmesi ihtimali yüksektir. Böylece Kıbrıs, Birliğin üyesi olurken, Türkiye’nin de üye olması süreci resmen başlamış olacaktır.

Tabii ki bu sürecin Kıbrıs sorununun çözümüne doğrudan katkısı olduğu unutulmamalıdır. Nitekim Kofi Annan’ın Planı, öyle bir dönemde taraflara sunulmuştur ki, böylece "bir taşla iki kuş" vurulabilmesi için bir zemin hazırlanmış olmaktadır. Kıbrıs Sorunu’nun çözümü, muhtemelen 12 Aralık’taki zirveye yetişmeyecektir. Ancak, Planın bu dar süre içinde taraflara sunulmasının, bir çözüme ulaşılması noktasında zorlayıcı etkisi olduğu da gözlerden kaçmamalıdır. Yani bu Plan, tarafları, çözüme bir adım daha yaklaştırmıştır denilebilir. Nitekim daha önce "önkoşulsuz görüşmeler yapılması" noktasında ısrarlı olan Denktaş dahi, planın "müzakere edilmesi için görüşmeler yapılması"na razı olmuştur. Bu süreç, Türk tarafında böyle olduğu gibi, Yunan tarafında da benzer şekilde işlemektedir. Yunanlıların da planın bazı maddelerine itirazları olmasına rağmen, görüşmelerin başlaması için belli bir "zemin"in oluştuğu da söylenebilir. AKP’nin, Kıbrıs konusunda "güvercin"  tavrını seçmiş olmasının, AB üyeliği için bir tarih alma amacıyla uyumlu olduğuna kuşku yoktur. Böylece AKP, Kıbrıs’ta verilecek bazı tavizler karşılığında, AB üyeliği için tarih almayı istemektedir. Yunanistan da, bunu bildiği için, Kıbrıs’ta elde edeceği avantajları hesab ederek, Türkiye’nin AB üyeliğine destek vermeyi düşünmektedir. Burada elbette Rum ve Kıbrıs Türk kesiminin görüşlerinin de sürece etkisi olacaktır, ancak bu etki, ne Türkiye’nin ne de Yunanistan’ın etkisiyle kıyas edilemez. Çünkü her iki kesim de, büyük ölçüde bu devletlerin genel politikası ile uyumlu hareket etmek durumunda olduklarını bilmektedirler. Bu nedenle, yeni dönemde Türkiye ve Yunanistan’ın benimseyeceği yeni tutumların, Kıbrıs sorununun çözümüne doğrudan katkısı olacağını söylemek mümkündür.

Bu arada, Kıbrıs sorunu vesilesiyle değerlendirilmesi gereken bir diğer husus da, Batı’nın, süreç içinde, Türk tarafına geri adım attırma politikasında başarılı olduğudur. 1974 müdahalesinden önce adada yaşananlar, Batı’nın, de facto yayılma stratejilerini desteklediğini kanıtladığı gibi, müdahaleden sonra görüşmeler sürecinde yaşananlar da, Türk tarafının kazanımlarını ‘masada’ elinden almak için baskı yapıldığının kanıtlarıyla doludur. Denktaş, bu konuya sürekli vurguda bulunmasına rağmen, sesini kendisinden başka kimseye duyuramamıştır. Çünkü bu konuda başta Amerika olmak üzere Batı ülkelerinin izlediği strateji şudur: "diplomasinin imkanları kullanılarak Müslüman unsurlar görece zayıflatılacaktır." Bunu sadece Kıbrıs meselesinde değil, Müslümanların dahil olduğu bütün uluslararası sorunlarda görmek mümkündür. Hindistan-Pakistan anlaşmazlığı, İsrail-Arap devletleri anlaşmazlığı, Türk-Yunan anlaşmazlığı, ilk elde sayılabilecek örnekler arasındadır. Bu demek değildir ki, Amerika, kendisi ile ‘stratejik ortaklık’ içine girse dahi, müslüman ülkeleri her fırsatta harcamaktadır. Hayır, Amerika, bu tür anlaşmazlıklar da, stratejik ortaklığın ‘önemi’ muvacehesinde, Müslüman ortağının da tümüyle ezilmesine izin vermez. Örneğin Türk-Yunan anlaşmazlığında, Türkiye’nin her hal ve şartta kaybetmesi üzerine yürüyen bir Amerikan stratejisi yoktur. Fakat Amerika, sorunun özellikle ‘mesaj içeren’ boyutları söz konusu olduğunda, ortak değerleri paylaştığı Yunanistan’ın yanında yer almaya da dikkat etmektedir. Çünkü bu stratejinin, orta ve uzun vadede işine yarayacağını bilmektedir. Örneğin Annan Planı’nda, Rum nüfusun süreç içinde artmasını öngören maddeyi Batı destekler, zira bu durum, orta ve uzun vadede Batı’nın elini güçlendirir. Fakat aynı Amerika, Türk tarafının kısa vadede haklarını korumuş görünen "eşit ve egemen iki devlete dayalı ortaklık" düşüncesini de destekler, çünkü bu husus, Türk tarafının antlaşma masasına oturmasının asgari şartı olduğu gibi, ayrıca uzun vadede Rum tarafının elini güçlendirme işlevini de görecektir. İşte bu noktada şu soru anlamlı olmaktadır: "neden Müslüman unsurlar, diplomaside sürekli kaybetmektedirler?" Bu soruya, uluslararası güç dengeleri göz önünde tutularak cevap verilmelidir. Bugün Batı, güçlüdür ve diplomasinin kuralları da, bu gücün devamına hizmet etmek için konulmuştur. Batı, hegemonyasını sürdürmek için artık eskiden olduğu gibi yaygın bir şekilde fiziksek/askeri güce başvurmayı tercih etmemektedir. Küresel politikalar, ‘bağımlılık’ kavramı temelinde yürütülmekte, ülkelerin içişlerine müdahale IMF/Dünya Bankası politikalarıyla sürdürülmekte, çizgiyi aşanlar ise, yüksek teknolojiye dayalı askeri önlemlerle ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Bu sistem içerisinde, ‘çıkar’ kavramı temelinde şekillenen diplomatik kurallar, güçlünün amacına hizmet etmektedir. Kıbrıs örneğinde görüldüğü gibi, diplomatik görüşmelerin sonucunda ortaya konan Annan Planı, uzun vadede Rum tarafının arzularına hizmet edici özellikleri haizdir. Bu, neden böyledir ve Türkiye niçin buna karşı fazla direnç gösterememektedir? Örneğin Türkiye, "adanın kuzey kesimi ilhak" projesini, niçin ciddi bir öneri olarak değil de, sadece köşeye sıkıştırıldığında ‘tehdit’ amaçlı olarak gündeme getirebilmektedir? Ya da, Annan Planı’na karşı, niçin, "şu anki sınırlar korunsun, nüfus mübadelesi olmasın" tarzı cevaplar verememektedir? Çünkü, Türkiye’nin de içinde bulunduğu "uluslararası ilişkileri düzenleyen kurallar" buna izin vermemektedir. Türkiye, eğer böyle bir şey yaparsa, Batı ülkelerinin gizli ya da açık ambargosuyla karşılaşmakta, bu da bir takım riskleri göze almayı beraberinde getirmektedir. Türkiye’deki yönetici elitin Batı ile olan "kader bağı" onları, haklı oldukları konularda dahi, haklarını savunmaktan alıkoymaktadır. Burada şu soru sorulabilir: "peki gücü yetmese dahi, Türkiye, Batı’ya kafa tutabilir mi?" Bu sorunun cevabı, "risklerini göze alırsa, evet" şeklinde olmalıdır. Zira, hatırlanırsa, İran, Devrim’den sonra bu riskleri göze almış ve güç mukayesesi yapıldığında aralarında muazzam derecede dengesizliğin olduğu Amerika’ya kafa tutmuştur. Sonucunda da bir ambargoya maruz kalmıştır. Peki ne olmuştur? İran, bunun sıkıntısını çekmiş ve bir bedel ödemiştir, bu doğrudur; fakat en azından onurunu da korumasını bilmiştir. Türkiye, 1974 müdahalesinde haklı değil midir? Elbette haklıdır, çünkü Rumlar, özellikle 1963 sonrasında, işi neredeyse ‘soykırım’ boyutlarına vardıracak kadar adadaki Türklere zulmetmişlerdir. Müdahale etmeden de, bu zulümlerine son vermemişlerdir. Fakat 1974’ten sonra başlayan "müzakere süreci"nin geldiği şu noktada, taviz vermesi istenen kesim, yine Kıbrıs Türkleri ve Türkiye olmaktadır. Burada elbette bir haksızlık vardır ve bu haksızlığa tepki göstermesi gereken de, hakkı ellerinden alınmak istenenler olmalıdır. Ancak, haksızlığa maruz kalan taraf, zulmedenlerin zulmünü yüzlerine vurmak yerine, onların ‘değerleri’ne bağlılıklarını ilan etmiş yönetici kadrolar olunca, konuşması gereken diller sus-pus olmaktadır. Böyle olunca da, süreç daima, Türkiye’nin geri adım atması şeklinde işlemektedir. Annan Planı’nın işte bu şekilde yorumlanması gerekmektedir.

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin