|
AKP’nin “Yapamaz”ları,
AB ve Kıbrıs
3 Kasım
seçimlerinde, toplam oyların 1/3’ünü almış olmasına
rağmen, baraja takılan partiler nedeniyle toplam
milletvekilliği sayısının 2/3’ünü elde ederek tek parti
hükümeti kuran AKP’nin, ilk 1 ay içindeki söz, vaad ve
icraatına bakıldığında, "neleri yapamayacağına" dair
bazı ipuçları bulmak mümkündür. Normalde, bu oranda bir
çoğunluğa sahip olan bir partinin, Anayasa’daki "teklif
dahi edilemez" hususlar dışında, istediğini yapabilecek
sayısal güce sahip olduğu ortadadır. Ancak AKP’nin,
gerek seçim bildirgesinde, gerekse hükümet programı ve
acil eylem planında, bu ülkenin köklü "sorunları"
arasında yer alan kimi hususları gündem maddesi olarak
dahi görmediği ortadadır. Nitekim "başörtüsü" konusunda
çıkan ilk tartışmada, AKP Genel Başkanı Erdoğan, "bu
konu benim gündemim de değil" diyerek, tavrını ortaya
koymuştur. Gerçekten de, AKP’nin resmi beyanatlarının
hemen tümünde, "ekonomik sorunlar"ın öncelikli olduğu ve
bu partinin özellikle bu konu üzerinde yoğunlaşacağı
görülmektedir. Burada "daha işin başında şimşekleri
üzerimize çekmeyelim" mantığıyla hareket edildiği öne
sürülebilir, ancak bu yanlıştır. Zira geniş kitleler de
öncelikli olarak ekonomik sorunların çözülmesi umuduyla
bu partiye oy vermişlerdir. Demokratik siyasetin bir
gereği olarak, üstelik de ağır bir ekonomik krizin
ardından ülke yönetimini devralan bir partinin bu
talepleri umursamaması ya da bu talepleri öncelememesi
mümkün değildir. Çünkü, eğer bunu yaparsa, oy
kaybedeceğini bilir. AKP de, bu sistemin içinde rol
üstlenen bir parti olarak, bunu göze alamaz. Ayrıca daha
işin başında, vaadler arasında yer almayan bir hususu,
sonradan gündem maddesi haline getirmek de, sorun
doğurucu bir özelliğe sahiptir. Zira bu durumda,
özellikle rejim konusunda hassas olan çevrelere,
"vaadlerin dışına çıkıldığı" gerekçesiyle, konuyu rejim
sorunu haline getirmek için fırsat verilmiş olmaktadır.
Bu ise, Türk siyasetinin ortak bir hususiyeti olarak
göze çarpmaktadır ve ertelenen işin akamete uğramasının
nedenlerinden birisi olarak karşımızdadır. Bu zaviyeden
bakıldığında, daha önceki yorumlarımızda da değindiğimiz
gibi, AKP’nin, bir ölçüde ekonomik sorunlar hariç,
ülkenin "köklü" sorunlarını çözmeye yönelik ciddi
adımlar atması beklenmemelidir. Başörtüsü meselesi
bunlardan birisidir ve ayrıca sembolik önemi de haiz bir
konudur. Zaten bu nedenledir ki, Cumhurbaşkanı Sezer ve
CHP lideri Baykal, "bu konunun yeniden sorun haline
getirilmesi kimsenin yararına değildir" diyerek, AKP’nin
siyaset alanının ‘sınırlar’ına ilişkin bir hatırlatmada
bulunmuşlardır. Erdoğan da, "benim gündemimde değil"
diyerek, bu sınırlara riayet etme hususundaki tavrına
dair ilk ipuçlarını vermiştir. Dolayısıyla en azından
yakın vadede, başörtüsü konusunda iğreti de olsa bir
çözüme ulaşılması zordur. Burada dikkat edilmesi gereken
bir husus vardır ki o da Türkiye’deki güç bloğunun, 28
Şubat sürecinde sisteme verilen "balans ayarı"nın,
birdenbire bozulmamasına özen gösterdiğidir. Çünkü bu
süreçte sistemin gevşeyen cıvataları güçlü bir şekilde
sıkılmıştı. Bu cıvataların yeniden ve ani bir şekilde
gevşetilmesi, "rejim sorunu" doğurabileceği için, bu güç
bloğunun hassasiyetleri de devam etmektedir. Bu nedenle
başörtüsü, 8 yıllık zorunlu eğitim, İmam-Hatiplerin eski
işlevlerine dönmesi gibi hususlar, AKP iktidarının
öncelikli gündeminde yoktur. Fakat, burada bir başka
husus daha vardır ki bu önemlidir: AKP iktidarı, 28
Şubat sürecinde halk ile devlet arasındaki soğumayı bir
ölçüde giderebilecek özellikleri haiz olduğu için, güç
bloğunu oluşturan pek çok kesimin, yeni hükümete destek
verme yönünde bir eğilimi vardır. Sistem bunu
yapmalıdır, zira buna ihtiyacı vardır. Aksi taktirde, bu
iktidardan beklentileri olan halkın, sosyal bir buhran
içine girebileceğinden korkulmaktadır. AKP de, bunu
bildiği için, ekonomik sorunları merkez alan bir acil
eylem planı ve hükümet programı hazırlamıştır. AKP, eğer
belirlenen vadelerde verdiği sözleri tutabilirse,
sistemden soğumuş kitleleri yeniden sisteme ısındırma
noktasında önemli bir işlev görmüş olacaktır.
Erdoğan’ın,
henüz hükümet kurulmadan, AB ile müzakere tarihi
alabilmek için Avrupa ülkelerine yaptığı gezileri de bu
kapsam da değerlendirmek mümkündür. Erdoğan, yoğun
tempolu bu ziyaretleriyle, kamuoyuna, "iş yapan bir
hükümet" olacakları noktasında ‘güven’ vermek
istemektedir. Kopenhag Zirvesi’nin 12 Aralık’ta
yapılacak olması ve sürenin kısıtlılığı da, Erdoğan’ın
vermek istediği bu mesajı güçlendirici bir etki
yapmaktadır. Böylece Erdoğan, "sıkı çalışan bir lider"
görüntüsünü verebilme imkanı bulmaktadır. Ayrıca AB
ziyaretleri sırasında, örneğin Kıbrıs konusunda,
alışılagelen politikanın dışında bir retorik kullanmaya
özen göstermesi de, yine aynı amaçla bağlantılıdır.
Böylece Erdoğan kamuoyuna, "farklı bir icraat"a imza
atacağına dair mesajlar da verebilmektedir. Bunun önemi
şudur: bu denli ağır bir krize maruz kalmış bir ülkede,
halkın yeni hükümete olan desteğinin sürmesi ve böylece
yeniden siyasete ısındırılması için, imaj açısından
"farklı" bir çizgi üzerinde olmak gerekir. Aksi
taktirde, halkın güvenini yeniden kazanma sürecinde
risklerle karşılaşılabilir. Bu tür "farklı" çıkışlar,
ayrıca AKP’nin siyasetteki manevra alanını da genişletme
işlevini haizdir. Erdoğan’ın, örneğin Kıbrıs konusunda
"statükonun değişebileceği" yönünde verdiği mesajlar, bu
açıdan önemsenmelidir. Bu tür farklı bir söylem,
beraberinde bazı ‘riskleri’ de taşımasına rağmen,
Erdoğan’ın bugüne kadar çizdiği imajla örtüştüğü için,
AKP’nin elini güçlendirmektedir. Bu nedenle tercih
edilen bu yeni söylemin, Türk siyasetini yeniden bir
"dengeye oturtma" amacıyla bağlantılı olduğu hususu
gözlerden kaçmamalıdır.
Bu arada AKP
iktidarının, bu farklı söylemiyle, AB’ye üyelik
müzakereleri için tarih verilmesi hususunda Türkiye
açısından bir ‘avantaj’ oluşturduğu konusundaki
görüşümüzün, Erdoğan’ın Avrupa ülkelerine yaptığı
ziyaretlerin sonuçlarına bakıldığında doğrulandığı
görülmektedir. Bu ülkelerin çoğu, Erdoğan’ın başlattığı
sürecin, tarih verilmesi hususunda olumlu katkısının
olduğunu beyan etmişlerdir. Hatta Yunanistan Dışişleri
Bakanı, AKP iktidarını, bir "fırsat" olarak dahi
nitelemiştir. Gerçekten de Türkiye’nin Birliğe üyeliği,
AB’nin yücelttiği bazı değerlere vurgu yapılması
açısından önemlidir. Bunu gören Birlik üyeleri,
Almanya’nın Türkiye’ye "özel ortaklık" verilmesi yönünde
AB Parlamentosu’na getirdiği teklifi reddetmişlerdir.
Üstelik, muhafazakar bir partinin yönetimde olduğu bir
dönemde Türkiye’ye üyelik tarihi verilmesi noktasında
somut bir adım atılmasının sembolik bir değeri olduğu da
unutulmamalıdır. Buradaki mesaj daha ziyade Avrupa
Birliği’nin kendi vatandaşlarına yönelik olarak vereceği
bir mesajdır. Buna göre, İslam’ı bir engel olarak gören
Avrupalılara denilmiş olacaktır ki: "Türkiye, ‘İslamcı’
bir iktidar döneminde AB’ye üye olma noktasında ciddi
bir niyet gösterebildiğine göre, İslam zaviyesinden
Birliğe bir tehdit gelmeyecektir. O halde bu ülkenin
üyeliğe kabulü, Birliğin gücüne güç katacaktır." İşte bu
mesaj, Erdoğan’ın gösterdiği çabadan bir sonuç çıkması
ihtimalini güçlendirmektedir. Fakat bu sonucun derhal
bir ‘tarih verilmesi’ şeklinde olmayacağı da açıktır.
Birlik, 12 Aralık’taki zirvede, muhtemelen "tarih için
tarih verilmesi"ni tercih edecektir. Konunun Kıbrıs
sorunuyla da doğrudan ilişki nedeniyle, bu tarihin,
Kıbrıs’ın tek bir ülke olarak üyeliğe kabul edileceği
günlere denk düşmesi ihtimali yüksektir. Böylece Kıbrıs,
Birliğin üyesi olurken, Türkiye’nin de üye olması süreci
resmen başlamış olacaktır.
Tabii ki bu
sürecin Kıbrıs sorununun çözümüne doğrudan katkısı
olduğu unutulmamalıdır. Nitekim Kofi Annan’ın Planı,
öyle bir dönemde taraflara sunulmuştur ki, böylece "bir
taşla iki kuş" vurulabilmesi için bir zemin hazırlanmış
olmaktadır. Kıbrıs Sorunu’nun çözümü, muhtemelen 12
Aralık’taki zirveye yetişmeyecektir. Ancak, Planın bu
dar süre içinde taraflara sunulmasının, bir çözüme
ulaşılması noktasında zorlayıcı etkisi olduğu da
gözlerden kaçmamalıdır. Yani bu Plan, tarafları, çözüme
bir adım daha yaklaştırmıştır denilebilir. Nitekim daha
önce "önkoşulsuz görüşmeler yapılması" noktasında
ısrarlı olan Denktaş dahi, planın "müzakere edilmesi
için görüşmeler yapılması"na razı olmuştur. Bu süreç,
Türk tarafında böyle olduğu gibi, Yunan tarafında da
benzer şekilde işlemektedir. Yunanlıların da planın bazı
maddelerine itirazları olmasına rağmen, görüşmelerin
başlaması için belli bir "zemin"in oluştuğu da
söylenebilir. AKP’nin, Kıbrıs konusunda "güvercin"
tavrını seçmiş olmasının, AB üyeliği için bir tarih alma
amacıyla uyumlu olduğuna kuşku yoktur. Böylece AKP,
Kıbrıs’ta verilecek bazı tavizler karşılığında, AB
üyeliği için tarih almayı istemektedir. Yunanistan da,
bunu bildiği için, Kıbrıs’ta elde edeceği avantajları
hesab ederek, Türkiye’nin AB üyeliğine destek vermeyi
düşünmektedir. Burada elbette Rum ve Kıbrıs Türk
kesiminin görüşlerinin de sürece etkisi olacaktır, ancak
bu etki, ne Türkiye’nin ne de Yunanistan’ın etkisiyle
kıyas edilemez. Çünkü her iki kesim de, büyük ölçüde bu
devletlerin genel politikası ile uyumlu hareket etmek
durumunda olduklarını bilmektedirler. Bu nedenle, yeni
dönemde Türkiye ve Yunanistan’ın benimseyeceği yeni
tutumların, Kıbrıs sorununun çözümüne doğrudan katkısı
olacağını söylemek mümkündür.
Bu arada,
Kıbrıs sorunu vesilesiyle değerlendirilmesi gereken bir
diğer husus da, Batı’nın, süreç içinde, Türk tarafına
geri adım attırma politikasında başarılı olduğudur. 1974
müdahalesinden önce adada yaşananlar, Batı’nın, de facto
yayılma stratejilerini desteklediğini kanıtladığı gibi,
müdahaleden sonra görüşmeler sürecinde yaşananlar da,
Türk tarafının kazanımlarını ‘masada’ elinden almak için
baskı yapıldığının kanıtlarıyla doludur. Denktaş, bu
konuya sürekli vurguda bulunmasına rağmen, sesini
kendisinden başka kimseye duyuramamıştır. Çünkü bu
konuda başta Amerika olmak üzere Batı ülkelerinin
izlediği strateji şudur: "diplomasinin imkanları
kullanılarak Müslüman unsurlar görece
zayıflatılacaktır." Bunu sadece Kıbrıs meselesinde
değil, Müslümanların dahil olduğu bütün uluslararası
sorunlarda görmek mümkündür. Hindistan-Pakistan
anlaşmazlığı, İsrail-Arap devletleri anlaşmazlığı,
Türk-Yunan anlaşmazlığı, ilk elde sayılabilecek örnekler
arasındadır. Bu demek değildir ki, Amerika, kendisi ile
‘stratejik ortaklık’ içine girse dahi, müslüman ülkeleri
her fırsatta harcamaktadır. Hayır, Amerika, bu tür
anlaşmazlıklar da, stratejik ortaklığın ‘önemi’
muvacehesinde, Müslüman ortağının da tümüyle ezilmesine
izin vermez. Örneğin Türk-Yunan anlaşmazlığında,
Türkiye’nin her hal ve şartta kaybetmesi üzerine yürüyen
bir Amerikan stratejisi yoktur. Fakat Amerika, sorunun
özellikle ‘mesaj içeren’ boyutları söz konusu olduğunda,
ortak değerleri paylaştığı Yunanistan’ın yanında yer
almaya da dikkat etmektedir. Çünkü bu stratejinin, orta
ve uzun vadede işine yarayacağını bilmektedir. Örneğin
Annan Planı’nda, Rum nüfusun süreç içinde artmasını
öngören maddeyi Batı destekler, zira bu durum, orta ve
uzun vadede Batı’nın elini güçlendirir. Fakat aynı
Amerika, Türk tarafının kısa vadede haklarını korumuş
görünen "eşit ve egemen iki devlete dayalı ortaklık"
düşüncesini de destekler, çünkü bu husus, Türk tarafının
antlaşma masasına oturmasının asgari şartı olduğu gibi,
ayrıca uzun vadede Rum tarafının elini güçlendirme
işlevini de görecektir. İşte bu noktada şu soru anlamlı
olmaktadır: "neden Müslüman unsurlar, diplomaside
sürekli kaybetmektedirler?" Bu soruya, uluslararası güç
dengeleri göz önünde tutularak cevap verilmelidir. Bugün
Batı, güçlüdür ve diplomasinin kuralları da, bu gücün
devamına hizmet etmek için konulmuştur. Batı,
hegemonyasını sürdürmek için artık eskiden olduğu gibi
yaygın bir şekilde fiziksek/askeri güce başvurmayı
tercih etmemektedir. Küresel politikalar, ‘bağımlılık’
kavramı temelinde yürütülmekte, ülkelerin içişlerine
müdahale IMF/Dünya Bankası politikalarıyla
sürdürülmekte, çizgiyi aşanlar ise, yüksek teknolojiye
dayalı askeri önlemlerle ortadan kaldırılmaya
çalışılmaktadır. Bu sistem içerisinde, ‘çıkar’ kavramı
temelinde şekillenen diplomatik kurallar, güçlünün
amacına hizmet etmektedir. Kıbrıs örneğinde görüldüğü
gibi, diplomatik görüşmelerin sonucunda ortaya konan
Annan Planı, uzun vadede Rum tarafının arzularına hizmet
edici özellikleri haizdir. Bu, neden böyledir ve Türkiye
niçin buna karşı fazla direnç gösterememektedir? Örneğin
Türkiye, "adanın kuzey kesimi ilhak" projesini, niçin
ciddi bir öneri olarak değil de, sadece köşeye
sıkıştırıldığında ‘tehdit’ amaçlı olarak gündeme
getirebilmektedir? Ya da, Annan Planı’na karşı, niçin,
"şu anki sınırlar korunsun, nüfus mübadelesi olmasın"
tarzı cevaplar verememektedir? Çünkü, Türkiye’nin de
içinde bulunduğu "uluslararası ilişkileri düzenleyen
kurallar" buna izin vermemektedir. Türkiye, eğer böyle
bir şey yaparsa, Batı ülkelerinin gizli ya da açık
ambargosuyla karşılaşmakta, bu da bir takım riskleri
göze almayı beraberinde getirmektedir. Türkiye’deki
yönetici elitin Batı ile olan "kader bağı" onları, haklı
oldukları konularda dahi, haklarını savunmaktan
alıkoymaktadır. Burada şu soru sorulabilir: "peki gücü
yetmese dahi, Türkiye, Batı’ya kafa tutabilir mi?" Bu
sorunun cevabı, "risklerini göze alırsa, evet" şeklinde
olmalıdır. Zira, hatırlanırsa, İran, Devrim’den sonra bu
riskleri göze almış ve güç mukayesesi yapıldığında
aralarında muazzam derecede dengesizliğin olduğu
Amerika’ya kafa tutmuştur. Sonucunda da bir ambargoya
maruz kalmıştır. Peki ne olmuştur? İran, bunun
sıkıntısını çekmiş ve bir bedel ödemiştir, bu doğrudur;
fakat en azından onurunu da korumasını bilmiştir.
Türkiye, 1974 müdahalesinde haklı değil midir? Elbette
haklıdır, çünkü Rumlar, özellikle 1963 sonrasında, işi
neredeyse ‘soykırım’ boyutlarına vardıracak kadar
adadaki Türklere zulmetmişlerdir. Müdahale etmeden de,
bu zulümlerine son vermemişlerdir. Fakat 1974’ten sonra
başlayan "müzakere süreci"nin geldiği şu noktada, taviz
vermesi istenen kesim, yine Kıbrıs Türkleri ve Türkiye
olmaktadır. Burada elbette bir haksızlık vardır ve bu
haksızlığa tepki göstermesi gereken de, hakkı ellerinden
alınmak istenenler olmalıdır. Ancak, haksızlığa maruz
kalan taraf, zulmedenlerin zulmünü yüzlerine vurmak
yerine, onların ‘değerleri’ne bağlılıklarını ilan etmiş
yönetici kadrolar olunca, konuşması gereken diller
sus-pus olmaktadır. Böyle olunca da, süreç daima,
Türkiye’nin geri adım atması şeklinde işlemektedir.
Annan Planı’nın işte bu şekilde yorumlanması
gerekmektedir.
© 2002 İktibas |