|
Değişim/Protestanlaşma:
Doya Doya
Kazanmak
ve Doya Doya
Yaşamak...
Abdurrahman
ARSLAN
UMRAN,
Ağustos 2002
I
Toplumsal
"gerçekliğin" değişimine uygun bir tarzda bugün İslâm’ın
da bu değişime ayak uydurması istenmektedir. Başta
İslâm’ın ahlaki ilkeleri olmak üzere, müslümandan dinini
bu gerçekliğe göre anlaması / yorumlaması ve yaşaması
beklenmekte. Çünkü müminin bu değişime ayak uydurması,
ona katılması; yönü ve amacı belli olan bu değişime aynı
zamanda meşruiyet kazandırmış olacaktır. Bu toplumsal
"gerçekliğin" neden ve kimden yana kurulduğu / kurulmaya
çalışıldığı ise tartışma dışı tutulmaktadır.
Cumhuriyet
öncesinden beri dışarıda bırakılan; ama bazen de
istedikleri halde zorla dışarıda tutulan müslümanların;
kompartımanlara bölünmüş toplumsal hayatın her kesitine
yavaş yavaş katılmaları istenirken; bu katılımla beraber
müslümanların kendilerini hep değiştirmeleri
istenmiştir. Bir topluluğun malı olmuş dini, ahlaki ya
da hukuki hiçbir sistem dışarıdan baskı yapılarak ya da
başka tür bir müdahale ile yıkılamaz; yıkılsa bile asla
değiştirilemez. Değiştirme, bunların önde gelen saygı
duymuş toplumsal temsilcilerinin elleri ile yapıldığında
ancak mümkün olur ve meşruiyet kazanır.
Bugün
İslâm’ın karşı karşıya olduğu durum; kendine inananların
elleriyle mevcut toplumsal gerçekliğe göre yorumlanması,
dolayısıyla bu gerçeklikle uyumlu hale getirilmesidir.
Müslümanların bir kısmı da zihnen artık buna yatkın hale
gelmiş durumdadırlar. Muhtemelen bundan olacak ki, bugün
-aynen protestanların yaptıkları gibi- neyi bulmak
istiyorsak Kur’ân’da onu aramaktayız. Kur’ân âyetlerini
düşüncelerimizi doğrulatmak üzere -hâşâ- istatistiki
bilgiler gibi kullanmakta oluşumuzu buna örnek olarak
sayabiliriz. Modern dönem başlarında "ilerleme"
kavramının ve inşasının ortaya çıkış ve
benimsenmesindeki önemli etkenlerden birinin
Hıristiyanlığın "ilk günah" doktrini olduğu söylenir.
Buna göre ilerleme, Hıristiyan insanın hiç istemediği
halde çekmek zorunda bırakıldığı böyle bir suçtan
ebediyen kaçıp kurtulma isteğinin ifadesidir. Allah’a
hamdolsun ki İslâm’da böyle bir şey yok. Fakat günümüz
müslümanlarının İslâm’ı, yaşanan toplumsal/maddi
gerçekliğe uydurmak için yaptıkları yorumlarda
gösterdikleri telâş; sanki günahtan kurtulmak, ondan
azade olmanın aceleci ve sıkıntılı halini
hatırlatmaktadır. Her şeyi İslâmi bir kılıf içine alarak
ona sahiplenmek isteği, yaşadıkları toplumsal
gerçekliğin mevcut birçok değerine uyum göstermeyi; yani
iki temel kaynağı / Kur’ân ve sünneti, değişime göre
sürekli yorumlama hali içindedirler. Diğer bir ifadeyle
yaşanan bir dinden çok, sürekli yorumlanan hatta çok
sorularla aşırı şekilde yoruma tabii tutulan bir dinle
beraber, ona inanmaktayız. Acaba İslâm’ın bu değişim
süreçlerinin herhangi bir parçasına, herhangi bir
itirazı bulunmamakta mıdır; İslâm’ın itirazları ahlaki
ve değerler düzleminde midir? Acaba ahlaki itirazın
toplumsal gerçeklikte somut bir tecellisi söz konusu
olamaz mı?
Bugün İslâm,
niteliği aynı fakat kullandıkları veya önerdikleri
yöntemleri farklı olan ve farklı kesimlerden gelen iki
değişim talebi ile karşı karşıya bulunmaktadır. Bu
taleplerden biri müslümanlardan, bilhassa teolog/aydın
ve burjuvalaşma yolundaki müslüman kesimden gelmekte.
Müslümanlar içinde yaşadıkları hayat evrenlerinin
gerçekliğine göre İslâm’ı yorumlama işiyle meşgul halde
bulunmakta. Tarihte hiç bu kadar meal, tefsir basılmamış
ve satılmamıştır diyebiliriz. Bu, tefsir yapılmasın /
satılmasın şeklinde anlaşılmamalıdır. Fakat şu soru
cevapsız kalmaktadır; gerçekten müslümanların sorunları
bu kadar basit ve tek mi; yani bir yorumlama meselesi
bütün sorunları çözecek mi? Öte yandan bu yorumlamada
mevcut gerçekliğin kendisini değil -nedense müslüman bu
gerçekliğin kendisinde herhangi bir eksiklik ya da hata
olabileceğini düşünmemekte- bu gerçekliğin müslümanda
hasıl ettiği sorunları çözmek için; meydana gelen
gerilim ve çatışmanın halledilmesinin yolunu aramakta;
bu da İslâm’ın yaşanan gerçekliğe göre yorumlanması
şeklinde tecelli etmektedir. Yani bütün eksiklikler,
hatalar yorumda ve İslâm’ı anlamada; zaten o yüzden
"İslâm’ı anlama" gibi ortada bir sorun var artık; ama
nedense bu hayat / gerçeklikte bir yanlışlık / eksiklik
yok. Eğer biri çıkıp ‘bu hayat/gerçeklik yanlış
kurgulanmıştır; yanlış kurgulanmış bir hayatta doğru
yaşanamaz’ dese; eminim ki bu çok sayıda müslümanın
hoşuna gitmeyecektir. Sahi bu toplumsal gerçeklik,
İslâm’ın önerdiği şekilde süreçlendirilmiş bir gerçeklik
midir? Yaşanan hayatın doğru olduğuna ilişkin elimizde
ne türden deliller bulunmakta? Bu sebeple müslümanların
çabası; içtihat kapısının açılmasını talep eden, bununla
müslüman toplumun yeniden yapılanması ve İslâmlaşması
gayretleri; entelektüel düzlemde rasyonel / pozitivist
ve sistematik özellik göstermekte; ve bu çaba mevcut
toplumsal şartlar ile din ve toplumun / gerçekliğin
sentezinin yapılmasını hedeflemektedir.
İkinci
değişim talebi müslümanların dışından; ulusal ve
uluslararası kesimden gelmektedir. İlk şıkta
bahsettiklerimizin farkında olanlar, iktidar gücü ile bu
süreci daha hızlı hale getirmeye çalışmaktadırlar. İlk
şıkta söz konusu ettiğimiz "içten" gelen bir değişim
talebidir; ikincisi ise daha çok form ile ilgili,
İslâm’ı çağrıştıran sembollerin kamusal hayatın dışına
gönderilmesini içermektedir. Bu kovulma, müslümanların
anladıklarının tersine, "dünyanın sonu" olmaktan çok,
aslında bir cihetten de özel hayata dönüşe, kendi
dünyasını kurmaya da imkan açacak yeni bir çabaya
dönüştürülebilir. Fakat müslümanlar o kadar çok
kamusalın parçası oldular ki; dinin "ana-vatanının"
ev/özel hayat olduğunu hatırlamakta zorlanıyorlar. Hz.
Peygamber’in (s.a.v.) kendisine Cebrail (a.s.)
göründüğünde ilk soluk aldığı mekanın neresi olduğu bir
türlü hatırlanmamakta!
II
Modern
entelektüel gelenek batıda yaşanan ve Hıristiyanlık’la
alakalı olan dini deneyimi, yanlış bir şekilde bütün
insanlara ve dinlere genelleştirmesiyle dikkat çeker.
Bunun kendi içinde belirli bir tarih algısı ve zaman
anlayışı taşıdığı; bu kavrama biçiminin de ilerlemeci ve
evrenselci mitler üzerine kurulduğunu biliyoruz. Fakat
buna rağmen, reformasyon süreçlerinin ve bu süreçlerin
hasılası olarak elde edilmiş siyasal / sosyal / ekonomik
düzenlemelerin; her dinin kendine ait deneyiminin olduğu
göz ardı edilerek, tahakkümcü evrensel bir deneyim
olarak yine de insanlara kabul ettirilmeye çalışıldığını
görmekteyiz.
Söz konusu
düzenlemelerin nihayette Hıristiyanlığın yaşadığı
Reformasyon dönemiyle başladığı; ortaya çıkan ve adı
Protestanlık olan yeni bir Hıristiyanlık yorumuyla şekil
bulduğunu biliyoruz. Daha sonraki dönemlerde adı modern
olacak bir hayatın, sosyal / siyasal düzenin, ekonomik /
ticari anlayışın, Protestanlık dediğimiz bir zihniyet
tarafından düzenlendiğine şahit olmaktayız. Dolayısıyla
modern dünyayı Protestanlığın ve ona ilişkin kültürün
şekillendirdiğini söyleyebiliriz. Ne ad altında olursa
olsun, ama batı gibi olmak isteyen bütün insan
topululukları, dün olduğu gibi bugün de söz konusu
kültür ve onun mantığı tarafından şekillendirilmekte.
Hayat karşısında büyük iddiaları olan müslümanların da
bu kapsam içinde olduğunu belirtmeliyiz. Hayatı yaşama
biçimlerinden ticaretlerine, ev düzenlemelerinden tatil
kavramlarına, taşıdıkları zevklere, eğlence
anlayışlarına, kârı hesaplama tarzlarına; İslâm’ı anlama
biçimlerinden tefsir ve meal anlayışlarına kadar her
şeyde az veya çok protestanik bir mantık hüküm
sürmektedir. Bu yüzden "takva" artık "mantık dışı"
görünmekte; bir miskinliği çağrıştırmakta, yani
neredeyse müslümanlara "absürd" gelmektedir.
Protestanlık,
tanzim edilmiş bir hayat biçimi içinde dine biçilen
görev ve statüyle alakalı olan bir duruma işaret etmek
için kullanılmaktadır. Yani dinin tanzim edici rolünün
hayattan çekilmesi; içinin boşaltılarak anlam ve
dolayısıyla yaptırımcı gücünün yeni yorumlarla elinden
alınması; dinin anlam ve değer kaynağı olmaktan çıkarak
kültürel unsura dönüşmesidir. Bu, dinin kavranma ve
yaşanma biçimiyle alakalı olan; müminin inandığı dinini
hayatın hangi önceliklerine göre kendisi için imkan /
araç haline getirdiği; diğer bir ifadeyle inandığı
dinine hizmet etmekten çok kendine hizmet ettirmesiyle
alakalı bir durumun ifade ediliş biçimi olarak
anlaşılmakta.
Dinin
hayattan çekilmesi demek, eş zamanlı olarak hayatı
düzenleyici faktörün sadece siyaset/devlet olacağı
anlamına gelir. Bu ise kamusal denen alanın tanzimi
meselesinin esasını teşkil eder. Aslında bu mesele özü
itibariyle toplumun siyaset aracılığı ile
homojenleştirilmesi; iktidarın bu alan içinde işlev
gören din ve aileden gelen bütün değer ve bağlılık
biçimlerini işlevsiz bırakarak bu alanın dışına sürmesi
demektir. İktidarın ne olduğu ve kime ait olduğu,
kendini bütün insanlara kamusal alanda göstermesiyle
dikkat çeker. Kamusal alan müslümanların varsaydığının
aksine ne değerden bağımsız, ne de özgür / "başıboş" bir
alan değildir; tesettürle yada sakal ve şalvarla
katılmalarına müsaade edilmiş olsa bile, nihayette
iktidarın alanıdır. Toplumun düzenlenmesi, özellikle
kamusal alanın tanzimiyle ilgili bir mesel olarak ortaya
çıkar; tanzim işi her şeyden evvel kamusal alanda
bulunan her şeyin; değerlerin, kuralların, hakim
ilişkilerin, ahlakın, rasyonel / pozitivizmin imkanları
ile, yani iktidarın siyasası tarafından düzenlenir.
Böylece dinle ilgili olan, artık siyasetin alanı
şeklinde tanımlanır hale gelir.
Kamusal
alanın tanzimi ve her şeyin, yani sosyal varoluşun
siyasetin içine alınarak halledilmeye çalışılması aynı
zamanda devlete ait bir egemenlik alanına işaret
etmesiyle önem taşır. Bu yüzden modern devlet her zaman
dinin toplumsal / kamusal hayat içindeki yerini ve
rolünü tanımlamayı kendi görev alanı içinde tutar.
Günümüzün devletleri; özellikle meşruiyetlerini toplumun
modernleştirilmesinde bulan batı dışı toplumların
devletleri, bu yüzden dinle kendileri arasında bir
rekabet ilişkisi yaşarlar. Zira kamusal alanda
modernleşmekten doğan bütün farklılaşmaları, söz konusu
devletler kendileri için dinden kaynaklanan bir tehdit
olarak algılama eğilimi taşırlar.
III
Batı
tarihinde cereyan etmiş olan reformasyon hadisesinin
muhtemelen en önemli boyutlarından biri; her şeyden
evvel Hıristiyanlığın temsilcisi durumundaki Roma
Katolik Kilisesinin cemaat ve müminle olan mevcut
ilişkisinin yeniden tanzimi meselesini gündeme getirmiş
olmasıdır. Daha sonraları "Protestanlık" olarak
adlandırılacak bu yeni mezhep -aslında bir çokları için
bu bir mezhep olmaktan çok Hırıstiyan dininin "deforme"
edilmiş hali sayılmakta- anlayışı, batılı insanın kendi
diniyle olan geleneksel ilişkisini dönüştürmek gibi
önemli bir olayı; bu tarihten itibaren dinin -artık bu
din anlayışı sadece Hıristiyanlık’la sınırlı kalmayacak
dünyadaki bütün dinler için geçerli sayılacak- hayat
içindeki işlev ve statüsünü, oluşmakta olan yeni çağda
alacağı yeri belirlemiştir.
Protestanlık
batılı deyimi içerisinde, Hıristiyanlığın bu dünya ile
öbür dünya; veya ideal ile reel arasında oluşmuş bir
gerilimin, yeni bir dini yorum olarak ortaya çıkmış hali
sayılır. Haklı sebepleri olması yanında; söz konusu
yorum, dünya ya da reel olandan yana yapılmış bir
tercihi "dinleştirmiş" olmasıyla dikkat çeker. Bu dünya
adına öbür, reel adına ideal olandan feragat ederek;
veya bunları ikincil düzeye indirerek söz konusu
gerilimi ortadan kaldırmış ve buna uygun bir zihniyet
biçimi inşa etmiştir. Bu ise dinin hayatı yorumlayış ve
hayat içindeki konumunu değiştirmiştir. Din, bizzat
hakim hayat biçiminin öngördüğü ilişki biçimlerini,
idealleri, yaşam tarzını meşrulaştırma işlevi
yüklenmiştir.
Protestanlıkla beraber Hıristiyan müminin İncil ve
Kiliseyle olan ilişkisi kadar; bu müminin kendisiyle,
toplumla ve tabiatla olan ilişkisini de kapsayan bir
zihniyet değişiminin söz konusu olduğunu belirtmek
gerekir. Bilgiden siyasete kadar uzanan geniş bir alanda
zincirleme değişimler başlatan bu hareketin öncülüğünü
manastır eğitiminden geçmiş bir din adamı olarak Luther
yaptı. Amacı Tanrı ile Hıristiyan mümin arasındaki
aracıları ve hurafeleri ortadan kaldırarak dini gerçek
haline döndürmekti. Bunun olabilmesini sağlamanın bir
yolu olarak; kilise ve din adamlarının yardımı
olmaksızın İncil’in Hıristiyan müminler tarafından
okunup anlaşılabileceğini savundu. Çünkü Katoliklik,
kitabın ancak din adamının yardımı ile
anlaşılabileceğini; dolayısıyla "kurtuluşun" da yine
ancak kilisenin önderliğinde mümkün olabileceğini
başından beri savunup gelmekteydi. Böyle bir yorumun
yine kilise kurumunun içinden çıkan bir din adamı
tarafından yapılmış olması, oldukça önemli ve büyük bir
değişim anlamı taşımaktaydı. Zira Luther’e göre Roma
Katolik Kilisesinin Hıristiyanlık anlayışında bir sapma
söz konusuydu; kilise Tanrının sözünü saptırmış
durumdaydı. Bu yüzden de İncil’in, Avrupa’nın yaşayan
-ve tabii ki yerel- dillerine tercüme edilerek
okunmasının mümkün hale getirilmesini söylemekteydi.
Böylece İncil okunup anlaşıldığında, Kilisenin
Hıristiyanlık’tan saptığı anlaşılmış olacaktı. Dolayısı
ile bunun dini reforme etmek anlamı taşımadığı, tersine
Hıristiyanlığın asli haline dönüş faaliyeti olduğu
söylendi.
İncil’in
yerel dillere tercüme edilmesi, daha başlangıçta doğal
olarak Latince’nin, Hıristiyanlığın ortak dili olmasına
son vererek; nihayette ibadetlerin yerel, ulusal
devletlerin kurulma süreçleriyle beraber, giderek ulusal
düzeyde yapılmasına kapı açmış oldu. Böylece
Katolikliğin evrensellik iddiası en azından uygulamada
parçalanmış; ulusal bazda kiliselerin ortaya çıkması ve
Hıristiyan dininin her faklı coğrafyada ulusal renk
kazanması; ulus ve ulus devletlerin öngördüğü şartlara
göre tanzimi dini bir meşruiyet kazandı. Bu dönemde yeni
yeni kullanım alanına giren matbaanın, yaklaşık bir
yüzyıl boyunca ulusal bazda sadece İncil ve İncil’le
ilgili kitaplar basmış olması düşünüldüğünde, bir
ümmetin kendi bünyesi içinde cereyan eden değişim ve
çözülmenin kapsam ve mahiyeti daha iyi anlaşılır.
Luther’e göre
Kilise dünya işleriyle fazla haşır neşir olmuştu. Ona
göre Kiliseyi bundan kurtarmak saf ve asli haline geri
döndürmek gerekmekteydi. Bu sebeple Luther; geleneksel
Hıristiyan anlayışında, birbirleriyle ilişkileri devam
etmekte olmasına rağmen oldukça zayıflamış üç "unsuru"
önce akidevi / teorik, sonra da ameli / pratik düzeyde
bir daha asla birleşemeyecekleri şekilde biri
birlerinden, imana vurgu yaparak, ayrıştırmıştır. Ona
göre her şeyin başı "iman"dı.; insanı Tanrı karşısında
haklı çıkartan sadece "iman"dı; ve insan ancak iman
tarafından özgürleştirilebilirdi.
Luther önce
ruh ve bedeni biri birlerinden ayırdı; ruhun kurtuluşunu
kilisenin iktidarına ait kılarken, bedeni siyasetin
alanına ait kıldı. Bu, bedenin düzenlenmesinin ve
dolayısıyla "kurtuluşun" siyaset aracılığıyla mümkün
olacağı; bu yüzden de dünyevi iktidara, yani devlete ait
kılınması, ona bırakılması demekti. İkinci olarak iman
ile ameli birbirlerinden ayrıştırdı. Birini insan
ruhunun, diğerini de insan bedeninin faaliyeti olarak
kabul etmesinin sebebi, insanın dünyevi kirlenmeden
kurtulmasını sağlamaktı; ama bir cihetten de bu, insanın
her istediğini yapabilmesinin önünü açmak demekti. Bu
durumda imanlı olduğuna inanan her insanın; siyasi /
ekonomik / sosyal faaliyetin her türlüsünü rahatça
yerine getirmesi mümkün olmaktaydı; zira amelin /
eylemin imanla ve onu zarara uğratmakla her hangi bir
ilişkisi kalmamıştı. Luther, ruh ve beden ayırımına
bağlı kalarak; imanı, insanın ruh / iç dünyasına; ameli
de bedene / dış dünyasına bağlı olarak düşündü. Burada
ruhun idaresinin ve kurtuluşunu sadece din / Kilise/
Tanrı ya ait kılmakla; daha sonraki zamanlarda insanın
cismani / toplumsal boyutu üzerinden hareketle siyaset
için kurallar ve hükümler geliştirecek olan ulus devlet
için oldukça kolay hale getirmiş olmaktaydı. Luther
üçüncü olarak din ve siyasetin alanlarını biri
birlerinden kesin olarak ayırdı; cismani iktidar ile
dini hayat arasında kesin bir ayırıma giderek, siyaseti
dinden ya da dini siyasetten ayırarak, dinin bozulmasına
engel olacağını düşündü. Bu durumda Tanrıya ait kılınmış
yönetim alanına tecavüz etmemek için ruhlarla ilgili
yasa koyma, siyaset üretme hakkını kendinde bulmayan;
fakat buna karşılık beden, mal ve eşyayla kendini
"sınırlayan" yeni bir siyaset / iktidar anlayışının
doğuşuna şahit olmaktayız.
Aslında
Luther’in yaptığı bu ayrımlamalar bir taraftan yeni bir
zihniyet biçimine ve/veya din telakkisine karşılık
gelirken; bir taraftan da gelişmekte olan yeni süreçler
ve bunların meydana getirdiği yeni değişimler içindeki
Hıristiyan müminin yaşadığı gündelik hayat pratiğindeki
taleplere kolayca ve isteyerek uyum göstermesine imkan
ve meşruiyet sağlamıştır. Bu yeni din telakkisiyle
beraber Hıristiyan mümin, dininin hükümleriyle bu
dönemde ortaya çıkmakta olan yeni sosyal gerçeklik
arasındaki gerilimden, ‘önemli olan amel değil imandır’
diyerek; mevcut hayatın gerçeklerini, taleplerini,
öncelikleri ve idealleri lehine tercihte bulunarak
vicdanen rahatlatmaktaydı. Dini, gündelik hayat
pratiğinde katalizör haline getirmekte olan bu yeni
sosyal gerçeklik karşısında; iman ile çalışma, iman ile
kazanma ve biriktirme arasında kurulan bire bir ilişki,
işin bu yönünü temsil eder.
Protestanlık
Roma Katolik Kilisesinin din ve Hıristiyan cemaati
üzerinde kurmuş olduğu hegemonyayı kırmaya çalıştı; bu
haliyle de Hıristiyanlık bağlamında özgürleştirici bir
hareketti. Ne var ki bu isteğin daha sonraki zamanlarda
ortaya çıkan deneyimi, bizzat dinin hayatı tanzim edici
rolünün de ortadan kalkmasıyla neticelenmiştir.
Protestanlık hareketiyle birlikte batılı Hıristiyan
insan, tarihi içinde ilk defa tanrıya hizmet etmesini
kolaylaştırmak için değil, sadece kendine hizmet edecek
bir siyasi/ ekonomik düzen kurmanın imkanını bulmuş
oldu. Ama ne yazık ki Katolik Kilisesi için eleştiri
konusu ettiği insanlar üzerinde hegemonya kurma
meselesini ise, kiliseden alıp ulus devlete devretti;
öyle bir amacı olmamasına rağmen bununla birlikte din
adamlarını günahkarların gardiyanı, dini de yeni
devletin manevi polisi haline getirdi.
Başlangıçta
öyle bir niyet ve hedef taşımamış olmasına rağmen
Protestanlığın reform talebi, neticede yaşanan hayatın
öngördüğü taleplere müminin vicdanını rahatlatarak,
kolayca dini bir meşruiyet kazandırmış oldu. Diğer bir
ifadeyle Protestanlık, kurmuş olduğu yeni bir dini
zihniyet biçimiyle; yeni ilke ve idealler üzerinde inşa
edilmekte olan yeni hayatın gerçeklerine, dinin kendi
içinden adaptasyonunu sağladı. Weber’e göre Protestanlık
dünyevi faaliyetlerde başarının önemi ile iman sahibi
olma arasında sıkı bir ilişki kurmuş; insanın dünyevi
yaşamının önemini, geçmişin aksine, ön sıraya çıkarmış
ve böyle bir ahlakı yüceltmiştir. Çok çalışma ve
tutumluluğu övmüş; fakat daha önemlisi akılcılığı temel
ilke haline getirmiş olmasıdır. Bu yüzden de düzenli bir
hayatı çok önemsemiş, düzenliliğe önemle vurgu yapmış;
neticede de hayatı sistematik hale getirmiş ve
rasyonelleştirmiştir.
IV
Modernist
anlayış dinin toplumsal hayat içindeki yerinin
tanımlanmasını esas alan bir iktidar biçimini öngörür.
Bu tanımlanmanın diğer adı -hangi din olursa olsun-
protestanlaştırmadır; ya da ona doğru işleyen bir süreç
olma özelliği taşır. Tanımlama, dinin ahlaki ilkeleri ve
öngördüğü ibadetlerle alakalı olmak üzere iki hususta
sorunludur.
Günümüz
şartlarının toplumsallık biçimi ve ferdin hayatındaki
yerinin tanımlanması, dinin kurumsal hale gelmesi
anlamını taşır. Bu ise pazar ekonomisinin mantığı içinde
gerekli ve meşrû bir varoluş halini almak demektir.
Günümüz kültürüne hakim durumuna gelmiş olan bu
tanımlayıcı mantık; hakim ekonomik ilişkiler içinde
tüketicinin tercihine göre dinin kendisini aynı zamanda
rasyonel kurallara göre organize etmesini ister. Eğer bu
yapılmazsa gerekli organizenin iktidar eliyle
yapılacağı; bunun da İslam’ın protestanlaştırılması
şeklindeki süreçlerle gerçekleştirilmeye çalışıldığı
görülmektedir.
İktidar
eliyle gerçekleştirilecek düzenlemeler yanında esas
önemlisi, müslümanlar cihetinden muhtemelen en
tehlikelisi, bunun popüler kültürün unsurlarıyla
yapılmakta olmasıdır. Zira moda ve standartlaştırma sözü
edilen sürecin dini mecbur kıldığı yeni formlar olarak,
pazar ekonomisi içinde istenen yeri bulmasına yardım
eder. Bu yüzden de hakim ekonomik faaliyetin mantığı
müslümanın hayatındaki İslam’ın rolünü giderek
azaltmaktadır. Dolayısıyla günümüzde müslümanların
ekonomik cihetten güçlenme arzu ve çabaları, (bu onların
ekonomik faaliyette bulunmamaları, güçlenmemeleri
anlamına gelmez) onları karşı karşıya geldikleri
ekonomik meseleleri çözme hususunda İslam’a daha çok
yönlendirmemektedir. Hatta başından beri yanlış şekilde
vazedilmiş bir "İslâm ekonomisi" inşa meselesi, çok
zaman mevcut ekonomik ilişki ve kuralları ayıklayarak
içselleştirmeleriyle neticelenmekte; bu ise İslami
ilkelerden uzaklaştırıcı bir işlev görmektedir.
Bu durumda
dinin öngördüğü ahlaki ilkeler düzeyinde sorunların
ortaya çıkması kaçınılmaz olmaktadır. Zira din,
getirdiği ahlaki ilkeler ile yaşam için rehberlik yapar;
ve bu ilkeler temelinde sosyal hayatın bütünlüğünü
kuşatır. Başta modern siyaset/devlet ve ekonominin bu
kuşatmadan memnun olmadığını görmekteyiz. Siyaset de ve
onunla bütünlük taşıyan ekonomi de kendilerinin
öngördüğü kural ve ilkelere göre faaliyet göstermek
istemektedirler. Yani İslâm’ın rasyonel kurallara göre
organize edilmesi gereği ortaya çıkmaktadır. Bu istek
bilhassa küresel bir toplum ve ekonomik ilişkilerden
bahsedilen günümüzde, İslâm’a yönelik ciddi bir değişim
talebi olarak ortaya çıkmakta. Zira sözü edilen talep
müslümanlardan, en azından şimdilik, kendi dinlerinin
hayat ve/veya kamusal hayat içindeki yerinin yeniden
tanzim edilmesini içermektedir. Böylece İslam’ın kamusal
alanda kişiye ait bir ahlak olarak kalması; ve bununla
birlikte kamusal alanın müslüman tarafından paylaşılması
kolaylaşacaktır. Dolayısıyla günümüzde müslümanlardan
istenen; kişi düzeyinde değeri ve işlevi yüksek, ama
kamusal düzeyde ve ilişkilerde işlevi olmayan bir İslâm
anlayışının kabul ve yaygınlaştırılmasıdır.
Bu sebeple
yaşamakta olduğumuz hayatın pratiğinde uygulanmakta
olanlara baktığımızda; gelecek bağlamında müslümandan
değişmeleri hususunda umut edilenlerin ipuçlarını görmek
mümkün. İslâm dininin bizden istediği ibadetler, aynen
Hıristiyanlığın başına geldiği gibi, ritüelleştirilmek
istenmekte; bu ise sadece mabetle kendine sınırlar çizen
bir din ve onu yaşama anlayışının hakim kılınmak
istenmesidir. Bu yüzden de yaşanan dinin kendini dışa
vurduğu zahirdeki görüntülerinin; kamusal hayat içindeki
müslümanın görünür tarzının, iktidar eliyle tedricen
ortadan kaldırılmasına şahit olmaktayız. Ne var ki,
burada İslâm’ın tartışmaya mahal bırakmayan açık-seçik
akidevi ilkelerinin; hem mümin hem de toplum düzeyindeki
direnciyle karşılaşmak da söz konusudur. Bu da İslâm
ahlakının; dini yaşamanın parçası halinde anlaşılmasıyla
bir sorun haline gelmekte, bu yüzden de kendini zahirde
görünür kılmaktadır. Zira vahy kaynaklı bir din olarak
İslâm, kendinin sadece bir hayat "felsefesi" haline
gelmesini kabul etmemekte; o bir hayat tarzı haline de
gelmek istemektedir.
© 2002 İktibas |