Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 285 Eylül 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  

Protestanlaşan Katolik Dinsiz midir?

Büyü

İlkelerin Tutum ve Davranışlara Yansıması

Protestanlaştırma Çabalari

Çeviri
Bir Derrgi-Alıntı
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

 

Büyü

 

 

Cemal ÇAĞLAK

 

 

Bir taraftan peşimde bıraktığım bir yandan da önümde akıp gitmekte olan hayatı sadece suyun üzerinde kalan kısmıyla değerlendirmenin doğru bir yaklaşım olduğunu düşünmüyorum. Hiç şüphe yok ki bu hayattan benim şimdilik kullandığım ve ömrüm boyunca kullanacağım diğer kısım, buz kütlesinin suyun üzerinde ortaya koyduğu görüntü kadardır. Bu görüntünün tabanda saklı duran, ancak yukarıdaki varlığıyla aşağıdaki büyüklüğü haber veren kütlesi, yaşadığım hayatı doğru değerlendirmemi ve hacimleme ölçümünde azami dikkat etmemi gerektirmektedir Ahiret hayatı da tıpkı bir buz dağının suyun üzerindeki görüntüsü misali bu dünya hayatının arka planını oluşturan bir gerçekliktir. Kur’an’ın insanlara sürekli hatırlattığı bu günler dünya hayatını ahiret namına ciddiye almanın zorunluluğunu ortaya koymaktadır. İnsanın böyle bir sonu kabul edip etmemesi akıbetin vukuunu hiçbir zaman iptal etmeyecektir. Herkes eninde sonunda bu gerçekle karşılaşacaktır. İşte insan bu sonla uyarılmaktadır. Bu yüzden Kur’an, her seferinde evire çevire tekrar tekrar Allah’ın gelecek olan günlerine karşı bize hatırlatmalar yapmakta, yaşadığımız hayatın ilk ve son fırsat olduğunu belirtmektedir.

Kur’an’da yer alan ayetlerin hemen hemen bir çok yerinde uluhiyetin ve rububiyetin sadece kendisine mahsus tutulmasını isteyen Allah’ın, peygamberiyle yaptığı çağrıya uyulmasını istemesinden sonra ahirette, bu çağrıya verilen cevaplardan dolayı sorgulama döneminin geleceği belirtilmektedir. Bu ifadelerden sonra Mekke’ye yapılan uyarıları kavramamız daha da kolaylaşacaktır. Yaratıcılarını Allah olarak kabullenmelerine rağmen kendi heva ve heveslerine kapılmış olan insanların birbirlerine tahakküm edici hal ve hareketleri kınanmakta, birbirlerini köleleştirici tutum ve davranışlardan sıyrılarak yaratıcılarına kul olma istikametine çağrılmaktadır. Yani Allah, indirdiği hükümlerin hayata yansımasını istemekte ve akabinde belirttiği ifadelerle bu çağrıya karşı gösterilen tutumun hesabını soracağını bildirmektedir. Bununla beraber daha önceki peygamberlerin başına gelenler Allah’ın son elçisinin de karşısına çıktı. Toplumu değişime davet eden çağrısı hiçbir şekilde hüsn-ü kabul görmedi. Bütün aşağılanma ve dışlanma eylemlerine rağmen üzerine yüklenmiş olan risalet görevini uygulamaktan bir an bile geri durmadı. Kendi standartlarını işler durumda tutmaya alışkın olan müstekbirler ve onlara ister mecbur ister gönüllü taraftarlık yapanlar, Allah’ın belirlediği kulluk standartlarını olmadık hareketlerle iptal etme yoluna gittiler. O toplumun büyük bir kesimi de bugünküler gibi sıkıntılara düşürülmüş kalabalıklardan ibaretti. Refah ve iktidarı elinde tutan zümrelerin tabanlarında kalan insanların gördükleri muamelelerin ne kadar insanlık dışı olduğunu biliyoruz. Uygulama alanındaki cahili adetlerin kız çocuklarını toprağa diri diri gömme boyutuna geldiği bir memleketin insanlık seviyesini fazla tartışmaya pek lüzum yoktur. Buna rağmen yirminci yüzyılın şu cahiliye toplumu onlardan çok daha aşağılık bir seviyenin mahsulü haline gelmiştir. Kullanacağım şu cümle konumumuzu belirleyecektir. Allah’ın emrine rağmen örtüyü yasaklayanların ve Allah’ın haram etmesine karşın genelevlerde kadın ticareti yapan bir toplumun ve bu toplumu sevkedenlerin kendilerine, sistemlerine yeryüzünde azgınlaşmış hangi cahili toplum yetişebilir? Az önce bahsettiğim gibi Mekke’nin arada kalmışları da şüphesiz o zalimlerden bir şekilde muzdariptiler. Ancak bu muzdarip oluşları onları içine düştükleri zulümden kurtarmıyordu. Bu düzen devam edip gitmekteydi. Çünkü zulmeden ve zulmedilen aynı putu sıvazlamayı ihmal etmiyordu. Atalardan kaldığı söylenerek kutsallaşan bu din, putları sıvazlayanları köleleştiriyor, sıvazlatanları da efendi makamına oturtuyordu. Bu afyon buğusu arasında meydana gelen düşünce sarhoşluğuyla yüzlerini efendileriyle birlikte putlarına çeviren cahiliye toplumunun sorunu puta düşman olmak yerine putperesti beğenmemekle sınırlı kalıyordu. Bir gün önce Lat’ı ya da Uzza’yı aracı koyarak malının artmasını isteyen zalimlerin peşinden sokağın zavallısı olan insan aynı putlardan belki de borçlarının ödenmesi için şefaat dileniyordu. İşte yeryüzünün en iğrenç manzarası budur. O günler çok geride kaldı ama biz hala aynı kafadayız. Artık Lat ve Uzza yardım dilenmemiz için bir kenarda bizi beklemiyor. Olsa kimse gider miydi? Sümme haşa, bu düpedüz şirk olmaz mı? Bal gibi olur. Öyleyse kamufle edilmişinden kullanmak lazım gelir. Biz yenilerini ve kapsama alanı daha geniş olanları bulduk. Ne mi? İşte size demokrasi işte size laiklik. Bu iki soyut ama etkili putun kendilerine vaadettikleri fırsatlar karşısında eğilen zalimler, Mekke müstekbirleri kadar hayattan müstefid, aynı putlardan medet bekleyen avam ise kat kat sefildir. Demek ki yeryüzü ilahları çıkarcıdır, tarafgirdir, insan tabakaları oluşturucudur. Ancak yerin ve göğün ilahı olan Allah, şüphesiz ki bu zalimliklerden müstağnidir. Bu bunalımlı zamanların değişmez hakimleri değişik kılıklı ama aynı içerikli putlardır. Bunların oluşturduğu sefalet ve felaketler ortamının değişkenleri ise bunlar adına sevk ve idare işini üstlenen zalimlerdir. Avamın düşmanı ise bu değişkenlerdir. Sıkıntıyı asıl sebeplerde aramak yerine onları uygulayanları değiştirerek çözüm arayanların durumu vurularak ölmek yerine zehirlenerek ölmeyi tercih edenlerin durumu gibidir. Yani insanların sorunu kuklacıyı başaşağı etmek yerine maalesef kuklaları değiştirmek ya da onların elbiseleri üzerine ufak tefek ayrıntı ilave etmekten başkası değildir. Bu yöntemle yapılan çalışmalar kısmen acıları geçiştirme veya kısa süreli soluklanma eylemleridir. Bu durum karanlık gecelerde yolunu kaybeden insanın bir şimşek aydınlığı müddetince görmesi daha sonra da  zifiri bir karanlığa saplanması gibidir. Hayatı veren Allah’ın, toplumu düzenleyen ilkelerini terkederek heva ve heves mahsulü saplantılara kapılmış insanların peşinden koşmak, onlara kurtuluş namına bel bağlamak daha zifiri karanlıklara düşmektir. Ancak ne olursa olsun bu akıbete mahkum olmak mecburiyet değildir. İlahi çağrı insanları bu zifiri karanlıktan kurtarmak için bir kere daha Mekke sokaklarında ilan edilmiştir. Bu karartılmış hayat, kadir gecesi ile başlayan aydınlanma hareketi olarak mazlumların dillerinde ve omuzlarında kurtuluşa erişene kadar sürmüştür. İşte devrim ve kurtuluş budur. İnsanları bozuk düzenlerin ilkeleriyle oyalamak yerine bozuk ilkeler doğuran düzenleri iptal etmektir.

Her dönemde olduğu gibi kişi sorunu ilke sorununun önüne geçmekte, asıl yapılması gereken eylemler perdelenmektedir. Allah’ı bir kenara bırakarak kendisi için yönetim ilkeleri oluşturan insanların bu ilkelere kurban olmalarına rağmen yanlışlığı uygulayanları değiştirerek aksaklıkların düzeleceğini düşünmek büyük bir yanılgıdır. Bu anlayışı sahiplenenlerin talepleri elma ağacından armut toplamaya çalışmak gibi bir garabettir. Böyle bir davranış belirli gün ve haftalara tıkıştırdığı Allah inancını sadece onun yaratıcılık vasfına hasrettikten sonra hayata düzen koyma noktasında beşerin ve Şeytan’ın cehennemlik çağrılarına yönelmekten başka bir şey değildir.

İnsanın karıştığı her olayın psikolojik bir yönü vardır. Hele hele insanlık asırlardır aynı değirmen çarkının dolap beygiri gibi döndürülüyorsa bunun altında yatan etkenleri mutlaka değerlendirmek bir zorunluluktur. Ancak nihayetiyle söylemek gerekirse herşey insanın yönelişiyle ortaya çıkmaktadır. Söz konusu insan eğer tüm varlığını dünyevi platforma isnat etmişse ve ahirete yönelik bir kaygı düşüncesine girmemişse onun Allah indinde kabul görmeyecek bu yanlışı tutarlılık arzedebilir. Felsefesi ise inanmadığı değerlerin, gündemini işgal etmemesidir. Kendi normlarına göre hem ahlaki hem de tutarlıdır. Asıl garabet ise Allah’ın kendisini yarattığını kabul eden insanın hukuki, askeri, ekonomik, siyasi v.s. alanlarda yaratıcısının taleplerini kulak ardı etmesidir. Üstelik bununla yetinmeyip yaptığı daha aptalca davranış ise Allah’ı razı etme noktasında şeytani metod ve öğretileri kullanarak, kılıflamış olduğu "amaç değil araç" mantığıyla dine karşı din eylemine kalkmış olmasıdır. Antenini yanlış istikamete çevirmiş insanlığın net bir görüntü ve pürüzsüz bir ses alması muhaldir. Bilgi hazinesini beşerin uyuşturucu ve azdırıcı kaynaklarına göre törpüleyerek kullananların akidesini zaten Allah’ın indirdiği hükümlerin oluşturması imkansızdır. Bu anlayışlarıyla beraber sahiplendiği "Allah’tan korkarız" iddiası onun içinde sadece ve sadece inanç dünyası yayınları yapan bir dalgadır. Bu anlayışın ortaya koyduğu rezaletin ahiretteki karşılığı ise kat kat azabın içinde ebediyyen perişan olmaktır. Bu gidişle içinde bulunduğu Kureyş artığı şirklerle geçmişten devraldığı kölelik mirasından başka bir hayatı da geleceğine bırakamayacaktır. Bu iddiayı hiçbir şekilde yalanlayamaz. Dönüp tarihine bir kere bakarsa hala üzerine giydirilmiş deli gömleğiyle asırlardan beri nasıl kıskıvrak bağlı olduğunu görecektir. Bu tarih, kitaptan uzak kaldıkça Firavunların eline nasıl tutsak olduğunu haykıracaktır.

Bu yasa, günümüzde geçerliliğini koruduğu gibi bu mantığın işleme yöntemini sonraki nesillere de gösterecektir. İnsan çözümü ayetlerde değil de kendi müstağni kimliğinde gördüğü her zaman diliminde kan döken bozgunculuk yapan zalimlerin yeryüzündeki vardiyalı zulümleri altında inim inim inledi. Ancak bu sıkıntılarını ve geri kalmış insanlığını onarmak için yine  üst model kabul ettiği devlet ya da kişilerden ithal çözümler ısmarlama yoluna gitti. Bu sefer masasına laik ve demokratik insan modelini koydular. Yine birşeylerin değişmediğini gördü. "Bıktık artık" diyeceği zaman ise iş işten geçmişti. Demokrasi geldiği yerden koruyucusu olan totaliter mantıkla, topluma yapacağı balans ayarını bin yıl unutturmayacak dostunu da getirmişti. Bütün bunlardan sonra duygu ve düşünce dünyası tımarlanmış insan modeli oluşturuldu. Yeni model artık Şafi vatandaşın köpeği gibi, efendisinin abdestini bozmamak için azami mesafeyi çok dikkatle muhafaza etmek zorunda kaldı. Sıkıysa bir kere yaklaşsın!..

Şüphesiz ki bunlar adil olan Allah’ın insanlarda görmek istediği kimlik değildir. Ancak unutmamak gerekir ki hepimiz tercihlerimizin ürünüyüz ve karşımıza çıkanlar ellerimizle önümüze sürdüklerimizdir. İnadına Nuh’un boğulan kavmi gibi her uyarıya ve çağrıya kulak tıkayan bu toplumun tavrında, inanın şu saat itibariyle geçmişinden bir farklı  adım yoktur. Yine modern büyücülerin çekim alanlarına girerek kendisine son birkaç yılda atılan kazıkların hesabını soracakmışcasına culüs bahşiş bekleyen yeniçeriler gibi Hacerü’l Esved misali kutsadığı sandıkla başbaşa kalacağı günü beklemektedir. Parmağını boyatıp alalandıktan sonra, sabahlara kadar beklediği sayım döküm seanslarının ardından beklediği demokratik mehdiler süregelen oyunun taze aktörlerinden başka bir şey olmayacaklardır. Nihayet her dönemde eli kırılırcasına yapmış olduğu demokratik tövbeler bunun en güzel izahıdır. Sahtekar, hırsız, düzenbaz gibi nahoş ünvanlarla nitelediği temsilcileri, aslında kendi görüntülerinin konsantre halinden başka bir şey değildir. Allah yerine vekil tuttukları, nihayetinde toplumun süzülen kimlikleridirler. İla ahir bu mantığın bundan başka bir görüntü oluşturması düşünülemez. Dün olanlar bugün de devam edecektir. Yarın ise sokaklarda kendi heva ve hevesinin off-shorezedesi olan insanlık yine feryad u figan ederek sokağa dökülecektir. İşte bu, Allah’ın vaadettiği iki azaptan birincisidir. Asıl azap ise, hesap günü geldiğinde yüzlerimizi Allah’ın ayetlerine değil de beşerin uydurduğu şeytan ayetlerine çevirmemiz sebebiyle olacaktır.

Buraya kadar tamam. Ancak niçin insanoğlu her seferinde bu tuzağın tutsağı olmaktadır? Müslüman olduğunu söyleyenlerin Allah’a isyan noktasında bulunan sistemlerle hemhal olarak, kurtuluş yolu arama çabaları hangi aklın karı olabilir? Ya da bu akla meşru nazarla bakanlar kimlerdir? İnsanlığın felaketler yolunda yaptığı bu sürgün yolculuğunun tek sebebi "Her vadide şaşkın şaşkın gezen şairlerin" peşine takılmasındandır. Bir gün demokrasi vadisi, diğer gün laiklik vadisi, bir sonraki gün milliyetçilik vadisi... Bu yolculuğun sonu sadece yeryüzünün yitiği olmaktır. Öyleyse sorumlu nedir ve kimdir? Bunun sorumluluğu dindedir. Ancak Allah’ın ayetlerinde duran apaçık dinde değil. Bunun sorumluları ise din adına öne geçerek hahamlardan ve rahiplerden rablık taslama görevini devralan müftü, hoca, şeyh v.s, gibi din adına söz söyleme hakkını ellerinde tutanlardır. Bu kokuşmuşluğun müsebbipleri, Allah’ın ayetlerini ikbal kaygısıyla arka plana atan, yeryüzü efendilerinin önünde huşu içinde tazimde bulunan, kurtuluşu için gönderilen ayetlerden sıyrılarak herşeye dil çıkarıp soluyan köpeğin durumu haline gelenlerdir. Bu zalimane çığırı yaşatanlar akide konusunda enaz yirmi ilim tahsil etmiş sürü sürü alimin rejim tarafından onaylanmış ehl-i sünnet inancıyla donanmış, zulüm, eziyet, küfür gibi kelimelere literatüründe yer bulunmayan ancak istinca ve istibra konusunda ciltler dolusu kitap okuyan fıkhetmeyen fakihlerdir. Bir sürü malumata sahip oldukları halde alim olmayanlardır. İçtihat kapısını kapayan ama zekatın parti için verilebileceği fetvasını söyleyip işçisini kapitalist modelin belirlediği asgari ücretle karın tokluğuna mahkum eden müctehitlerdir. Makam arabasından inmek için şoförünün kapıyı açmasını bekleyen,ancak irşad için çıktığı kürsüde, peygamberin kendi işini kendisinin yaptığını anlatan müftülerdir. Bütün bunlar, kendilerine dayatılan dolar, döviz, vergi, orman, turizm konusunda bülbül gibi şakıyan ancak başörtüsü meselesi gündeme gelince nutku tutulan imamlardandır. Hepsi bu kadarla değildir. Felaketin büyüğü arkadan gelmektedir. Asıl müsebbip ise bunları göz göre göre dinledikten sonra ilmi ulemaya devreden, Kur’an okunurken hislenerek ağlayan ancak anlamayan ve anlamaktan imtina ettirilmiş toplumdur. Evet asıl sorumluluk bizimdir. Toto-loto, futbol, sinema, artist diyen, bunun için kanal kanal sanat adına fahişe seyreden, üstelik bunlara erişebilmek için çanakçılara kucak dolusu para öderken yetimi yoksulu aklına getirmeyen bizlerdedir. Eh, bu kadar yeter. Hadi bari Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun!? Buyurun haftalık uyku ilacınızı almak için cumaya... Bu arada safları sık tutalım da Şeytan boşluk bularak aramıza girmesin. Zannediyorum ki akidesini takvim yapraklarının arka sayfasından oluşturan toplumla Şeytan’ın fazla alıp vereceği bir şey kalmamıştır. Şeytan’a gerek kalmayacak şekilde kendi hemcinslerinin aldatmacalarıyla sapmış bu toplumun köreltilişi maalesef deminden beri saydığımız unsurlarla ve o unsurların değişik uzantılarıyla olmuştur. Bu büyülenme o kadar etkili ve sarhoş edicidir ki size şirk içinde tadil-i erkana göre kıldırdığı namazdan büyük zevk aldırır. Şimdi büyünün tarifini daha kolay yapabilme zamanı geldi sanırım. İnsanlığı beşeri izm ve ideolojiler bohçasında kırk büküm paketledikten sonra üzerine attığı düğüme üfleyen büyücü avrat kılıklıların görüntüsü daha netleşti herhalde. Artık içtihadın, düşünmenin ve akletmenin üzerine düğüm atarak vahiyle aramızdaki bağı koparan gelenekçi ve modernist büyücülerin sahte nefeslerini İsa Mesih’ten gelen bir hayat rüzgarı sanma zavallılığından kurtulmamızın zamanı gelmiştir. Zannetmeyin ki Kur’an’da vazedilen büyüyle ne David copperfield ne de Pandorra’nın marifetleri kastedilmektedir. Bu ifadeler sadece sözlerin iksir halini almasıdır. Buna rağmen geleneğin oluşturduğu safsataların amacı ise bu sektör vasıtasıyla bir parça kağıda ya da sabuna elif, cim, mim harflerini otuz üç kere yazarak kasayı doldurma çabasıdır. Büyü, gerçekleri örtbas ederek çıkarlar uğuruna insanları her seferinde aldatma sanatıdır. Bu sanatın malzemeleri Firavun’a hizmet edenlerin elinde uydurma oyuncaklar olabildiği gibi bazen bir siyasinin elinde iki anahtar, kimisinin dilinde de oy vererek cihad yapmak şeklinde olabilmektedir. Büyü ve büyülenmek budur. Asırlardan beridir atalarını, kendisini ve neslini perişan eden sistemleri ve onları uygulayanları belki faydası olur diye bir kere daha tepesine getirme eylemidir. Bunu başaranlar büyücü diğerleri ise büyülenenlerdir. Misal mi istiyorsunuz. İşte, Kur’an’da en çok bahsi geçen İsrailoğulları... Asırlardır üzerlerine uygulanan zulme niçin bir kere olsun baş kaldırmamışlardır acaba? Dinin, yani din adına uydurulmuş kadere teslimiyet büyüsünün sayesinde. Hem de ne büyü... Kuyudan çıkan Yusuf’a Firavun’un da İsrailoğulları kadar değer verdiğini bile bile... Yusuf’u seven zalim, efendi olurken, aynı Yusuf’u seven mazlum köle olmaktadır. Firavunların doyurduğu belamlar şüphesiz bu işlevi kusursuzca devam ettirmişlerdir ki tarih sahnesinde Musa gelene kadar asla İsrailoğulları’nun kurtuluş soluğunu hissedemezsiniz. Nihayet birisi süregelen bu büyüyü bozdu. Tur dağından gelen elçi Firavun’u ve onun adına büyücülük yapanları mağlup etti. Asasıyla zalimlerin büyülerini iptal ederken, elindeki ayetlerle kölelik namına büyülenmiş gözlere Allah’ın arzının geniş olduğunu hatırlattı. Onları içine düştükleri düşünce sarhoşluğundan çıkardı ve kurtuluşun, Allah rızasının yolunu gösterdi. Bir toplum böylece Firavun’a köle olma zilletinden Allah’a kul olma şerefine ulaştı.

Bu fırsatı ve bu şerefi elde etme şansına hala sahibiz. Mekke zalimlerinin uyuttuğu ve rezil ettiği insanları Kur’an’la tanıştırarak onlara insan olma şerefini tattıran Allah Resulü’nün Kur’an’ı toplum gündemine sokma sünnetini tekrar canlandırırsak içine düştüğümüz büyülenmişlikten çıkıp irademizi elimize alarak köleleştirilmiş toplum olma modelinden Allah’a kul olmuş insan olma şerefine erişebiliriz.

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin