|
Büyü
Cemal ÇAĞLAK
Bir taraftan
peşimde bıraktığım bir yandan da önümde akıp gitmekte
olan hayatı sadece suyun üzerinde kalan kısmıyla
değerlendirmenin doğru bir yaklaşım olduğunu
düşünmüyorum. Hiç şüphe yok ki bu hayattan benim
şimdilik kullandığım ve ömrüm boyunca kullanacağım diğer
kısım, buz kütlesinin suyun üzerinde ortaya koyduğu
görüntü kadardır. Bu görüntünün tabanda saklı duran,
ancak yukarıdaki varlığıyla aşağıdaki büyüklüğü haber
veren kütlesi, yaşadığım hayatı doğru değerlendirmemi ve
hacimleme ölçümünde azami dikkat etmemi gerektirmektedir
Ahiret hayatı da tıpkı bir buz dağının suyun üzerindeki
görüntüsü misali bu dünya hayatının arka planını
oluşturan bir gerçekliktir. Kur’an’ın insanlara sürekli
hatırlattığı bu günler dünya hayatını ahiret namına
ciddiye almanın zorunluluğunu ortaya koymaktadır.
İnsanın böyle bir sonu kabul edip etmemesi akıbetin
vukuunu hiçbir zaman iptal etmeyecektir. Herkes eninde
sonunda bu gerçekle karşılaşacaktır. İşte insan bu sonla
uyarılmaktadır. Bu yüzden Kur’an, her seferinde evire
çevire tekrar tekrar Allah’ın gelecek olan günlerine
karşı bize hatırlatmalar yapmakta, yaşadığımız hayatın
ilk ve son fırsat olduğunu belirtmektedir.
Kur’an’da yer
alan ayetlerin hemen hemen bir çok yerinde uluhiyetin ve
rububiyetin sadece kendisine mahsus tutulmasını isteyen
Allah’ın, peygamberiyle yaptığı çağrıya uyulmasını
istemesinden sonra ahirette, bu çağrıya verilen
cevaplardan dolayı sorgulama döneminin geleceği
belirtilmektedir. Bu ifadelerden sonra Mekke’ye yapılan
uyarıları kavramamız daha da kolaylaşacaktır.
Yaratıcılarını Allah olarak kabullenmelerine rağmen
kendi heva ve heveslerine kapılmış olan insanların
birbirlerine tahakküm edici hal ve hareketleri
kınanmakta, birbirlerini köleleştirici tutum ve
davranışlardan sıyrılarak yaratıcılarına kul olma
istikametine çağrılmaktadır. Yani Allah, indirdiği
hükümlerin hayata yansımasını istemekte ve akabinde
belirttiği ifadelerle bu çağrıya karşı gösterilen
tutumun hesabını soracağını bildirmektedir. Bununla
beraber daha önceki peygamberlerin başına gelenler
Allah’ın son elçisinin de karşısına çıktı. Toplumu
değişime davet eden çağrısı hiçbir şekilde hüsn-ü kabul
görmedi. Bütün aşağılanma ve dışlanma eylemlerine rağmen
üzerine yüklenmiş olan risalet görevini uygulamaktan bir
an bile geri durmadı. Kendi standartlarını işler durumda
tutmaya alışkın olan müstekbirler ve onlara ister mecbur
ister gönüllü taraftarlık yapanlar, Allah’ın belirlediği
kulluk standartlarını olmadık hareketlerle iptal etme
yoluna gittiler. O toplumun büyük bir kesimi de
bugünküler gibi sıkıntılara düşürülmüş kalabalıklardan
ibaretti. Refah ve iktidarı elinde tutan zümrelerin
tabanlarında kalan insanların gördükleri muamelelerin ne
kadar insanlık dışı olduğunu biliyoruz. Uygulama
alanındaki cahili adetlerin kız çocuklarını toprağa diri
diri gömme boyutuna geldiği bir memleketin insanlık
seviyesini fazla tartışmaya pek lüzum yoktur. Buna
rağmen yirminci yüzyılın şu cahiliye toplumu onlardan
çok daha aşağılık bir seviyenin mahsulü haline
gelmiştir. Kullanacağım şu cümle konumumuzu
belirleyecektir. Allah’ın emrine rağmen örtüyü
yasaklayanların ve Allah’ın haram etmesine karşın
genelevlerde kadın ticareti yapan bir toplumun ve bu
toplumu sevkedenlerin kendilerine, sistemlerine
yeryüzünde azgınlaşmış hangi cahili toplum yetişebilir?
Az önce bahsettiğim gibi Mekke’nin arada kalmışları da
şüphesiz o zalimlerden bir şekilde muzdariptiler. Ancak
bu muzdarip oluşları onları içine düştükleri zulümden
kurtarmıyordu. Bu düzen devam edip gitmekteydi. Çünkü
zulmeden ve zulmedilen aynı putu sıvazlamayı ihmal
etmiyordu. Atalardan kaldığı söylenerek kutsallaşan bu
din, putları sıvazlayanları köleleştiriyor,
sıvazlatanları da efendi makamına oturtuyordu. Bu afyon
buğusu arasında meydana gelen düşünce sarhoşluğuyla
yüzlerini efendileriyle birlikte putlarına çeviren
cahiliye toplumunun sorunu puta düşman olmak yerine
putperesti beğenmemekle sınırlı kalıyordu. Bir gün önce
Lat’ı ya da Uzza’yı aracı koyarak malının artmasını
isteyen zalimlerin peşinden sokağın zavallısı olan insan
aynı putlardan belki de borçlarının ödenmesi için şefaat
dileniyordu. İşte yeryüzünün en iğrenç manzarası budur.
O günler çok geride kaldı ama biz hala aynı kafadayız.
Artık Lat ve Uzza yardım dilenmemiz için bir kenarda
bizi beklemiyor. Olsa kimse gider miydi? Sümme haşa, bu
düpedüz şirk olmaz mı? Bal gibi olur. Öyleyse kamufle
edilmişinden kullanmak lazım gelir. Biz yenilerini ve
kapsama alanı daha geniş olanları bulduk. Ne mi? İşte
size demokrasi işte size laiklik. Bu iki soyut ama
etkili putun kendilerine vaadettikleri fırsatlar
karşısında eğilen zalimler, Mekke müstekbirleri kadar
hayattan müstefid, aynı putlardan medet bekleyen avam
ise kat kat sefildir. Demek ki yeryüzü ilahları
çıkarcıdır, tarafgirdir, insan tabakaları oluşturucudur.
Ancak yerin ve göğün ilahı olan Allah, şüphesiz ki bu
zalimliklerden müstağnidir. Bu bunalımlı zamanların
değişmez hakimleri değişik kılıklı ama aynı içerikli
putlardır. Bunların oluşturduğu sefalet ve felaketler
ortamının değişkenleri ise bunlar adına sevk ve idare
işini üstlenen zalimlerdir. Avamın düşmanı ise bu
değişkenlerdir. Sıkıntıyı asıl sebeplerde aramak yerine
onları uygulayanları değiştirerek çözüm arayanların
durumu vurularak ölmek yerine zehirlenerek ölmeyi tercih
edenlerin durumu gibidir. Yani insanların sorunu
kuklacıyı başaşağı etmek yerine maalesef kuklaları
değiştirmek ya da onların elbiseleri üzerine ufak tefek
ayrıntı ilave etmekten başkası değildir. Bu yöntemle
yapılan çalışmalar kısmen acıları geçiştirme veya kısa
süreli soluklanma eylemleridir. Bu durum karanlık
gecelerde yolunu kaybeden insanın bir şimşek aydınlığı
müddetince görmesi daha sonra da zifiri bir karanlığa
saplanması gibidir. Hayatı veren Allah’ın, toplumu
düzenleyen ilkelerini terkederek heva ve heves mahsulü
saplantılara kapılmış insanların peşinden koşmak, onlara
kurtuluş namına bel bağlamak daha zifiri karanlıklara
düşmektir. Ancak ne olursa olsun bu akıbete mahkum olmak
mecburiyet değildir. İlahi çağrı insanları bu zifiri
karanlıktan kurtarmak için bir kere daha Mekke
sokaklarında ilan edilmiştir. Bu karartılmış hayat,
kadir gecesi ile başlayan aydınlanma hareketi olarak
mazlumların dillerinde ve omuzlarında kurtuluşa erişene
kadar sürmüştür. İşte devrim ve kurtuluş budur.
İnsanları bozuk düzenlerin ilkeleriyle oyalamak yerine
bozuk ilkeler doğuran düzenleri iptal etmektir.
Her dönemde
olduğu gibi kişi sorunu ilke sorununun önüne geçmekte,
asıl yapılması gereken eylemler perdelenmektedir.
Allah’ı bir kenara bırakarak kendisi için yönetim
ilkeleri oluşturan insanların bu ilkelere kurban
olmalarına rağmen yanlışlığı uygulayanları değiştirerek
aksaklıkların düzeleceğini düşünmek büyük bir
yanılgıdır. Bu anlayışı sahiplenenlerin talepleri elma
ağacından armut toplamaya çalışmak gibi bir garabettir.
Böyle bir davranış belirli gün ve haftalara tıkıştırdığı
Allah inancını sadece onun yaratıcılık vasfına
hasrettikten sonra hayata düzen koyma noktasında beşerin
ve Şeytan’ın cehennemlik çağrılarına yönelmekten başka
bir şey değildir.
İnsanın
karıştığı her olayın psikolojik bir yönü vardır. Hele
hele insanlık asırlardır aynı değirmen çarkının dolap
beygiri gibi döndürülüyorsa bunun altında yatan
etkenleri mutlaka değerlendirmek bir zorunluluktur.
Ancak nihayetiyle söylemek gerekirse herşey insanın
yönelişiyle ortaya çıkmaktadır. Söz konusu insan eğer
tüm varlığını dünyevi platforma isnat etmişse ve ahirete
yönelik bir kaygı düşüncesine girmemişse onun Allah
indinde kabul görmeyecek bu yanlışı tutarlılık
arzedebilir. Felsefesi ise inanmadığı değerlerin,
gündemini işgal etmemesidir. Kendi normlarına göre hem
ahlaki hem de tutarlıdır. Asıl garabet ise Allah’ın
kendisini yarattığını kabul eden insanın hukuki, askeri,
ekonomik, siyasi v.s. alanlarda yaratıcısının
taleplerini kulak ardı etmesidir. Üstelik bununla
yetinmeyip yaptığı daha aptalca davranış ise Allah’ı
razı etme noktasında şeytani metod ve öğretileri
kullanarak, kılıflamış olduğu "amaç değil araç"
mantığıyla dine karşı din eylemine kalkmış olmasıdır.
Antenini yanlış istikamete çevirmiş insanlığın net bir
görüntü ve pürüzsüz bir ses alması muhaldir. Bilgi
hazinesini beşerin uyuşturucu ve azdırıcı kaynaklarına
göre törpüleyerek kullananların akidesini zaten Allah’ın
indirdiği hükümlerin oluşturması imkansızdır. Bu
anlayışlarıyla beraber sahiplendiği "Allah’tan korkarız"
iddiası onun içinde sadece ve sadece inanç dünyası
yayınları yapan bir dalgadır. Bu anlayışın ortaya
koyduğu rezaletin ahiretteki karşılığı ise kat kat
azabın içinde ebediyyen perişan olmaktır. Bu gidişle
içinde bulunduğu Kureyş artığı şirklerle geçmişten
devraldığı kölelik mirasından başka bir hayatı da
geleceğine bırakamayacaktır. Bu iddiayı hiçbir şekilde
yalanlayamaz. Dönüp tarihine bir kere bakarsa hala
üzerine giydirilmiş deli gömleğiyle asırlardan beri
nasıl kıskıvrak bağlı olduğunu görecektir. Bu tarih,
kitaptan uzak kaldıkça Firavunların eline nasıl tutsak
olduğunu haykıracaktır.
Bu yasa,
günümüzde geçerliliğini koruduğu gibi bu mantığın işleme
yöntemini sonraki nesillere de gösterecektir. İnsan
çözümü ayetlerde değil de kendi müstağni kimliğinde
gördüğü her zaman diliminde kan döken bozgunculuk yapan
zalimlerin yeryüzündeki vardiyalı zulümleri altında inim
inim inledi. Ancak bu sıkıntılarını ve geri kalmış
insanlığını onarmak için yine üst model kabul ettiği
devlet ya da kişilerden ithal çözümler ısmarlama yoluna
gitti. Bu sefer masasına laik ve demokratik insan
modelini koydular. Yine birşeylerin değişmediğini gördü.
"Bıktık artık" diyeceği zaman ise iş işten geçmişti.
Demokrasi geldiği yerden koruyucusu olan totaliter
mantıkla, topluma yapacağı balans ayarını bin yıl
unutturmayacak dostunu da getirmişti. Bütün bunlardan
sonra duygu ve düşünce dünyası tımarlanmış insan modeli
oluşturuldu. Yeni model artık Şafi vatandaşın köpeği
gibi, efendisinin abdestini bozmamak için azami mesafeyi
çok dikkatle muhafaza etmek zorunda kaldı. Sıkıysa bir
kere yaklaşsın!..
Şüphesiz ki
bunlar adil olan Allah’ın insanlarda görmek istediği
kimlik değildir. Ancak unutmamak gerekir ki hepimiz
tercihlerimizin ürünüyüz ve karşımıza çıkanlar
ellerimizle önümüze sürdüklerimizdir. İnadına Nuh’un
boğulan kavmi gibi her uyarıya ve çağrıya kulak tıkayan
bu toplumun tavrında, inanın şu saat itibariyle
geçmişinden bir farklı adım yoktur. Yine modern
büyücülerin çekim alanlarına girerek kendisine son
birkaç yılda atılan kazıkların hesabını soracakmışcasına
culüs bahşiş bekleyen yeniçeriler gibi Hacerü’l Esved
misali kutsadığı sandıkla başbaşa kalacağı günü
beklemektedir. Parmağını boyatıp alalandıktan sonra,
sabahlara kadar beklediği sayım döküm seanslarının
ardından beklediği demokratik mehdiler süregelen oyunun
taze aktörlerinden başka bir şey olmayacaklardır.
Nihayet her dönemde eli kırılırcasına yapmış olduğu
demokratik tövbeler bunun en güzel izahıdır. Sahtekar,
hırsız, düzenbaz gibi nahoş ünvanlarla nitelediği
temsilcileri, aslında kendi görüntülerinin konsantre
halinden başka bir şey değildir. Allah yerine vekil
tuttukları, nihayetinde toplumun süzülen
kimlikleridirler. İla ahir bu mantığın bundan başka bir
görüntü oluşturması düşünülemez. Dün olanlar bugün de
devam edecektir. Yarın ise sokaklarda kendi heva ve
hevesinin off-shorezedesi olan insanlık yine feryad u
figan ederek sokağa dökülecektir. İşte bu, Allah’ın
vaadettiği iki azaptan birincisidir. Asıl azap ise,
hesap günü geldiğinde yüzlerimizi Allah’ın ayetlerine
değil de beşerin uydurduğu şeytan ayetlerine çevirmemiz
sebebiyle olacaktır.
Buraya kadar
tamam. Ancak niçin insanoğlu her seferinde bu tuzağın
tutsağı olmaktadır? Müslüman olduğunu söyleyenlerin
Allah’a isyan noktasında bulunan sistemlerle hemhal
olarak, kurtuluş yolu arama çabaları hangi aklın karı
olabilir? Ya da bu akla meşru nazarla bakanlar
kimlerdir? İnsanlığın felaketler yolunda yaptığı bu
sürgün yolculuğunun tek sebebi "Her vadide şaşkın şaşkın
gezen şairlerin" peşine takılmasındandır. Bir gün
demokrasi vadisi, diğer gün laiklik vadisi, bir sonraki
gün milliyetçilik vadisi... Bu yolculuğun sonu sadece
yeryüzünün yitiği olmaktır. Öyleyse sorumlu nedir ve
kimdir? Bunun sorumluluğu dindedir. Ancak Allah’ın
ayetlerinde duran apaçık dinde değil. Bunun sorumluları
ise din adına öne geçerek hahamlardan ve rahiplerden
rablık taslama görevini devralan müftü, hoca, şeyh v.s,
gibi din adına söz söyleme hakkını ellerinde
tutanlardır. Bu kokuşmuşluğun müsebbipleri, Allah’ın
ayetlerini ikbal kaygısıyla arka plana atan, yeryüzü
efendilerinin önünde huşu içinde tazimde bulunan,
kurtuluşu için gönderilen ayetlerden sıyrılarak herşeye
dil çıkarıp soluyan köpeğin durumu haline gelenlerdir.
Bu zalimane çığırı yaşatanlar akide konusunda enaz yirmi
ilim tahsil etmiş sürü sürü alimin rejim tarafından
onaylanmış ehl-i sünnet inancıyla donanmış, zulüm,
eziyet, küfür gibi kelimelere literatüründe yer
bulunmayan ancak istinca ve istibra konusunda ciltler
dolusu kitap okuyan fıkhetmeyen fakihlerdir. Bir sürü
malumata sahip oldukları halde alim olmayanlardır.
İçtihat kapısını kapayan ama zekatın parti için
verilebileceği fetvasını söyleyip işçisini kapitalist
modelin belirlediği asgari ücretle karın tokluğuna
mahkum eden müctehitlerdir. Makam arabasından inmek için
şoförünün kapıyı açmasını bekleyen,ancak irşad için
çıktığı kürsüde, peygamberin kendi işini kendisinin
yaptığını anlatan müftülerdir. Bütün bunlar, kendilerine
dayatılan dolar, döviz, vergi, orman, turizm konusunda
bülbül gibi şakıyan ancak başörtüsü meselesi gündeme
gelince nutku tutulan imamlardandır. Hepsi bu kadarla
değildir. Felaketin büyüğü arkadan gelmektedir. Asıl
müsebbip ise bunları göz göre göre dinledikten sonra
ilmi ulemaya devreden, Kur’an okunurken hislenerek
ağlayan ancak anlamayan ve anlamaktan imtina ettirilmiş
toplumdur. Evet asıl sorumluluk bizimdir. Toto-loto,
futbol, sinema, artist diyen, bunun için kanal kanal
sanat adına fahişe seyreden, üstelik bunlara erişebilmek
için çanakçılara kucak dolusu para öderken yetimi
yoksulu aklına getirmeyen bizlerdedir. Eh, bu kadar
yeter. Hadi bari Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize
olsun!? Buyurun haftalık uyku ilacınızı almak için
cumaya... Bu arada safları sık tutalım da Şeytan boşluk
bularak aramıza girmesin. Zannediyorum ki akidesini
takvim yapraklarının arka sayfasından oluşturan toplumla
Şeytan’ın fazla alıp vereceği bir şey kalmamıştır.
Şeytan’a gerek kalmayacak şekilde kendi hemcinslerinin
aldatmacalarıyla sapmış bu toplumun köreltilişi maalesef
deminden beri saydığımız unsurlarla ve o unsurların
değişik uzantılarıyla olmuştur. Bu büyülenme o kadar
etkili ve sarhoş edicidir ki size şirk içinde tadil-i
erkana göre kıldırdığı namazdan büyük zevk aldırır.
Şimdi büyünün tarifini daha kolay yapabilme zamanı geldi
sanırım. İnsanlığı beşeri izm ve ideolojiler bohçasında
kırk büküm paketledikten sonra üzerine attığı düğüme
üfleyen büyücü avrat kılıklıların görüntüsü daha
netleşti herhalde. Artık içtihadın, düşünmenin ve
akletmenin üzerine düğüm atarak vahiyle aramızdaki bağı
koparan gelenekçi ve modernist büyücülerin sahte
nefeslerini İsa Mesih’ten gelen bir hayat rüzgarı sanma
zavallılığından kurtulmamızın zamanı gelmiştir.
Zannetmeyin ki Kur’an’da vazedilen büyüyle ne David
copperfield ne de Pandorra’nın marifetleri
kastedilmektedir. Bu ifadeler sadece sözlerin iksir
halini almasıdır. Buna rağmen geleneğin oluşturduğu
safsataların amacı ise bu sektör vasıtasıyla bir parça
kağıda ya da sabuna elif, cim, mim harflerini otuz üç
kere yazarak kasayı doldurma çabasıdır. Büyü, gerçekleri
örtbas ederek çıkarlar uğuruna insanları her seferinde
aldatma sanatıdır. Bu sanatın malzemeleri Firavun’a
hizmet edenlerin elinde uydurma oyuncaklar olabildiği
gibi bazen bir siyasinin elinde iki anahtar, kimisinin
dilinde de oy vererek cihad yapmak şeklinde
olabilmektedir. Büyü ve büyülenmek budur. Asırlardan
beridir atalarını, kendisini ve neslini perişan eden
sistemleri ve onları uygulayanları belki faydası olur
diye bir kere daha tepesine getirme eylemidir. Bunu
başaranlar büyücü diğerleri ise büyülenenlerdir. Misal
mi istiyorsunuz. İşte, Kur’an’da en çok bahsi geçen
İsrailoğulları... Asırlardır üzerlerine uygulanan zulme
niçin bir kere olsun baş kaldırmamışlardır acaba? Dinin,
yani din adına uydurulmuş kadere teslimiyet büyüsünün
sayesinde. Hem de ne büyü... Kuyudan çıkan Yusuf’a
Firavun’un da İsrailoğulları kadar değer verdiğini bile
bile... Yusuf’u seven zalim, efendi olurken, aynı
Yusuf’u seven mazlum köle olmaktadır. Firavunların
doyurduğu belamlar şüphesiz bu işlevi kusursuzca devam
ettirmişlerdir ki tarih sahnesinde Musa gelene kadar
asla İsrailoğulları’nun kurtuluş soluğunu
hissedemezsiniz. Nihayet birisi süregelen bu büyüyü
bozdu. Tur dağından gelen elçi Firavun’u ve onun adına
büyücülük yapanları mağlup etti. Asasıyla zalimlerin
büyülerini iptal ederken, elindeki ayetlerle kölelik
namına büyülenmiş gözlere Allah’ın arzının geniş
olduğunu hatırlattı. Onları içine düştükleri düşünce
sarhoşluğundan çıkardı ve kurtuluşun, Allah rızasının
yolunu gösterdi. Bir toplum böylece Firavun’a köle olma
zilletinden Allah’a kul olma şerefine ulaştı.
Bu fırsatı ve
bu şerefi elde etme şansına hala sahibiz. Mekke
zalimlerinin uyuttuğu ve rezil ettiği insanları
Kur’an’la tanıştırarak onlara insan olma şerefini
tattıran Allah Resulü’nün Kur’an’ı toplum gündemine
sokma sünnetini tekrar canlandırırsak içine düştüğümüz
büyülenmişlikten çıkıp irademizi elimize alarak
köleleştirilmiş toplum olma modelinden Allah’a kul olmuş
insan olma şerefine erişebiliriz.
© 2002 İktibas |