|
İlkelerin
Tutum ve Davranışlara Yansıması
Hüseyin ALAN
Hayat normal
seyrinde akıp gidiyor iken, olaylar da normal seyrinde
cereyan eder ve insanlararası ilişkilerde ortaya çıkan
hasılalar da düzgün ve sevindirici sonuçlar verir. Her
şey yolunda ve de düzgün gider iken, insanlar da iyi ve
güzeldirler. Bu durumda davranışlar gayet medeni,
ilişkiler düzenli, karşılıklı saygı ve sevgi seviyesi de
en üst düzeydedir. Hal ve gidiş böyle iken problem yok,
kötü adam da yoktur. Her şey hep böyle ve belli
seviyede sürüp gitmez tabii ki. İşler biraz ters gitmeye
görsün, bunun neticesi olarak da her şey çatallaşmaya
başlar. Maskeler düşer, gerçek kişilikler beliriverir.
Kriz anı da diyebileceğimiz, gerçekliklerin ancak
belireceği, iyi ile kötünün ancak ortaya çıkacağı anlar
bu anlardır. İnsanoğlunun zaaflarının, hırslarının,
küçük menfaat karşılığı olarak güzelim ilişkilere nasıl
yansıdığını, bir anda nasıl uçurumlar oluştuğunu fark
eder, kırılan gönüllere, yıkılan umutlara tanıklık
ederiz. Çoğumuzun sinir katsayısının yükseldiği, feveran
ediverdiğimiz, bir türlü kabullenemediğimiz anlardır bu
anlar. Gerçekte hayatın bir parçasıdır ve de sıklıkla
gerçekleşen akıştır. Asıl olarak değerlendirilecek ve
yargıda bulunulacak anlardır kriz anları. İnsanın gerçek
değerini bu anlar ortaya koyar...Aslında biraz rahat
değerlendirildiğinde çok ta anormal bir şeyin olmadığını
ve iki tür insan davranışını ve yapısını görürüz.
Birinci türde, Rabbimizin insan fıtratına yüklediği ve
onda var olan olumlu ve olumsuz özelliklerini, Kur'an'ın
öğretisi ve Resullerin pratik örnekliği doğrultusunda
sergileyen, hem kendi huzur bulan hem de etrafına huzur
ve sükun dağıtan insan tipi. Bu Müslüman tipin
yaşamasında, hem kendi çevresi ve giderek dünya aleminde
var olan her şey, kendinden fayda bulacaktır. Kur'an'ın
tavsiyelerine uygun hayat tarzını benimseyip Resullerin
örnekliğinde günlük hayatını tanzim eden Müslüman fert,
böylelikle Rabbani öğretiye uygun davranacak, kendi ve
kendi dışında herkes ve her şey ile de ilişkilerini
dengeli, seviyeli, sevecen olarak sürdürecektir.
Olaylara ve insanlara bakarken, Rabbani öğütlerle
baktığından, çoğu kez küçücük menfaatlere karşılık
seviyesizleşen ve aşağılık hale düşenler gibi
olmayacaktır. Hayatını sürdürürken hem kendi haz duyacak
hem de etrafına denge ve huzur dağıtacaktır. Çünkü,
Müslüman kişi, iman ederken Rabbine teslimiyeti seçmiş,
her şeye bakışta huzur ve dengeyi yakalamış, kendinde
var olan bu huzur ve dengeyi de etrafına doğal olarak
yansıtmış olacaktır. Dolayısıyla onun bulunduğu ortamda,
huzur, sükun, güven tesis edilmiş olacaktır. Her
sözünde, her davranışında, Rabbinin kendisini nasıl
karşılayacağını bildiği için, başkalarına nice önemli
gelen şeyler mümin için basit gelebilecek, o her zaman
merhametli, kanaatkar, hoşgörülü, yardımsever, saygı ve
sevgiye dikkat eden birisi olarak anılacaktır. Çünkü,
insanlara verilen ve onlarda var olan nice nimetler onun
için Rabbinin hediyesi olup, kıskanmak yerine, sahip
olduğuna şükredici olacaktır...
Bununla
birlikte, genel anlamda insanların çoğunun öyle güzel
insanlardan oluşmadığını, ikinci türde insan olduğunu
bilmeliyiz. Bu türlerin, fıtratında var olan olumsuz
özelliklerini öne çıkartıp hevasına göre davrandığını
görmekteyiz. Bu insan, Rabbinin öğütlerine kulak
asmayan, azgın, şaşkın, nankör, çıkarcı velhasıl
çekilmez birisidir. Onun olduğu yerde ma’siyet,
şaşkınlık, güvensizlik, çıkar ve güç hesabı dışında
başka bir şey bulunmaz. Kendisi şaşkın olduğu için
dengeli bir hayatı olamayacak, saldırgan, sınır tanımaz,
hep telaşlı bir hayatı sevdiğinden etrafına da aynı
şeyleri yansıtacaktır. Onun rahat bulduğu anlar kendisi
gibi olanlarla olduğu anlardır. Kendi aralarındaki
ilişki tamamen çıkara veya dünyevi hesaba dayandığından
birbirlerine "kurtluk" yapmaları kadar olağan bir şey
yoktur. Onların tırstığı, saygı duyduğu tek şey yalnızca
kendinden daha güçlü olanlardır. "Kışın kışlığını
yapması" nasıl sünnetullah ise, onların değer
yargılarının böyle olması da aynı türden bir
sünnetullahtır. Öylesi tiplerin en büyük kaygıları güç
sandığı şeylerin elinden alınması ya da gitmesidir.
Varlık sebebi yargılarıdır. Kendileri kul olmaktan
çıkmışlar, küçük Rabbler ve İlahlar olmuşlardır. Nasılsa
sahip oldukları iktidar alanları, maddi birikimleri,
onların ihtiyaçlarını gidermekte, sıkıntılarını
halletmektedir. İnsan insanın kurdudur o dünyada, düşen
de hapı yutmuştur... Kur'an'da insanların çoğunun şirk
koşmadan iman etmeyecekleri bildirilmektedir. Bu hükmün,
Rabbani buyruğun anlamı için tarihe bakmak kafidir.
Kur'an kıssaları nasıl da aydınlatıyor önümüzü. Her
zaman ve her yerde çoğunluğun münkir ve sapkın
olduklarını nasıl da görüyoruz. Peygamberlerin biraz
telaşa kapıldıklarında, kavimlerinin imana gelmeleri
konusunda biraz yumuşamaya başladıklarında, Rabbimiz
kulluk ve imtihan amacı için yaratılışı var ettiğini,
dilerse yeryüzünde kulluk eden melekler var edeceğini
beyan buyurarak onları uyarmıyor mu? Hükmün gelmesine
kadar kendilerine verilen sürenin sonunun beklendiği,
ihmal değil imhal edildikleri açıklanmıyor mu?
Resullerini telaşa kapılmaması konusunda uyaran
Rabbimizin buyruğu bizler için de geçerli değil mi? Bu
gerçeği böyle belleyince, kendisini yaratan,
rızıklandıran, sıkıntılı hallerde yardımını esirgemeyen
velhasıl her şeyini borçlu olduğu Rabbine nankörlük
eden, Rabbinin dediklerine değil de, Şeytan'ın
dediklerine kapılan, Allah'ı emekliye ayırıp Şeytan'a
tapınan insanoğlu, kendisinden hiçbir ücret istemeden
Rabbinin elçiliğini yapan peygamberlerine bile yüz
çeviren hatta öldüren aynı insanoğlu, işte bu
kafadakiler elbetteki güzel insan olmayacaktır. Bu
türdeki insan, Mekkeliler gibi namaz kılıp oruç
tutabilecek, kurban kesip hacc edebilecektir. İsimleri
bile sahiplendikleri dine uygun olacak, bir takım
gelenek ve uygulamaları form olarak dini andıracaktır.
İster Yahudi, ister Hıristiyan ve isterse Müslüman
olsun, çıkarları için dinlerini kullanan insanoğlu,
hain, alçak, nankör ve aşağıların aşağısıdır. Bu
adamların, kendilerine uygun din adamları olduğu için,
kitabın ayetlerini saptıracaklar, keyiflerine göre de
hüküm uydurabileceklerdir. Bunlar için gerçek kişilik
yüksek karakter, erdemli davranışlar olmaz, olamaz. Zira
uzun süreli ve devamlı bir davranış kalıbı sıkar onları.
Onları yaşam biçimleri buna müsait değildir. Çıkarlar,
ilişkileri belirleyen esas olduğu için sabitler, ilkeler
olmaz. Değişmez değerlere sahiplenemezler, o nedenle
güven duyulmaz onlara. Öyle gözükseler de, öyle
gösterseler de, kriz anlarında, maskeler düştüğü anda
yahut Rabbani ilkelerle bakarak ferasetli
değerlendirmelerde de anlaşılırlar. Hemen herkesin kendi
hayatında sıkla rastladığı, bizzat tecrübe ettiği yalın
gerçekliklerdir. Bu bir sabitedir. Mademki fıtratta var
olan temel özellikler, olumlu ve olumsuz olmak üzere
çeşitlendirilmiştir, serbestçe de kullanım özerkliği
tanınmış, öyleyse bu tiplerin değişmesi de
beklenmemelidir. Yaratıcı Rabbimizin, insanın
yaratışılında koyduğu kurallara bakıldığında, insanın
zayıf, nankör, aceleci, peşinci ve çıkarcı olduğunu
gördüğümüz gibi, gücün ve çıkarın karşısında eğilip
büküldüğüne, değerlerini çok ucuza sattığına da şahitlik
ediyoruz. Onun bu özelliklerini tanıyınca, karşılaşılan
problemli ilişkilerdeki kötü yanlarını anlamak, onun bu
halini gerçek olarak kabullenip, sızlanmadan öte Rabbe
havale edip gereğini yapmaktır. Ancak, kişilikli,
oturmuş ve yüksek karaktere sahip birisi için bu
söylenenler çok da fazla bir şey ifade etmezler.
Etmezler çünkü, o tipler normal şartlarda nasıl
davranıyorlarsa, kriz şartlarında, aleyhlerine de olsa
aynen öyle davranacaklardır. Bu halini koruyan kişi,
elbette ki, öncelikle Müslüman olan ve sürekli Rabbi ile
rabıta kuran kişidir. Onun için doğru davranış,
olayların seyrine göre değil, belli sabitlere göre
ayarlıdır. Sözgelimi, iyi halde de kötü halde de,
sağlıklı halde de hastalıklı halde de, zengin halde de
fakir halde de, zayıf halde de, güçlü halde de, azınlık
halde de iktidar halinde de vs. aynı tutum ve davranışı
sergileyen, istikrarlı halini ve her şart ve durumda
koruyan, doğru insan, erdemli insan ve hatta insan gibi
insan, adam gibi adamdır. Değişen şartlarda değişmeyen
bu tür adamlık her babayiğidin harcı değildir. Böylesi
bir adam olmak da ancak, Rabbine güçlü bir iman bağı ile
bağlanmakla mümkündür. İman edenleri yeniden imana
çağıran Allah, yeryüzüne imtihan için gönderdiği
kullarına değişik haller yaşatmakta, her hal ve şartta
da aynı tutumunu sürdürmesini istemektedir. Şeytan'ın
iğvasına kapılmamamızı hatırlatıp, Rabbani yol üzerinde
kavi durmamızı isteyerek değişen şartlarda değişmememizi
öğütlemektedir... Rızkın ve ecelin takdirinin Rabbine
ait olduğunu bilen, bu işleri bir şeylere ya da
birilerine vesile kıldığına da inanır ve Rabbi ile
rabıtasını sıkı tutup, şartlara ve insanlara tapınmak
yerine şartları ve insanları imtihan için belirleyen
Rabbine tapınır. O kişi için şartların veya olayların ne
olup olmadığı bir önem arz etmez. O değişen şartlara
göre değil, değişmeyen ilkelere göre hareket eden ve bu
nedenle de güvenilir olan kişidir. Bu ilkeleri de
şartlarla oluşturmayıp Rabbinin buyruklarına göre tesbit
edendir. Allah'ı kendi hizmetine koşan (!) modern insan
değil, Allah'ın dinine hizmet etme şerefini yakalayan
insandır. İman etmek budur, Müslüman olmak budur.
Mekke'de, sıkıntılı ve zor şartlarda Müslüman olmak ne
ise, Medine'de, rahat ve bolluk döneminde de odur. Sulh
zamanında ne tutum sergileniyorsa, harp zamanında da
aynı tutum sergilenir. Yalnız ve kimsesiz iken neye
rağbet ediliyor ise, kalabalıklara kavuşulduğunda ve
muktedir olduklarında da aynı şeylere rağbet edilir.
Naçar ve bitik halde iken sığınıp yardım umduğu Rabbine,
rahata erip düzlüğe çıktığında da aynı şekilde sığınıp
şükreder. Mekke'de bütün kavmi ve inananları ile uzun
dönem boykota uğradıklarında, aç, susuz ve ziyaretçisiz
kaldıklarında, konuşmama cezasına çarptırılıp,
çocukların açlık çığlıklarının ayyuka çıktığında,
uğradıkları işkence ve eziyetlerin dayanılmaz olduğu
dönemlerde, Resule gelip: "bizim Rabbimiz hak değil mi,
bizim dinimiz hak din değil mi, neden bize yardım
etmiyor?" "sen hak elçi değil misin?" dediklerinde...
evet bu benzeri hallerinde de sabredip Rabbani değerlere
nasıl sığındılar ve geriye dönmedilerse, elçileri
aralarında olmak üzere sığındıkları ve yardımını
umdukları yüce İlahları ve Rabbleri onları zor
şartlardan kurtarınca, imtihanı unutmayıp yine aynı
değerlere sığındılar ve hamd ettiler. Rabbleri, onları
muzaffer kıldıklarında da, güç ve devlet onların
ellerine geçtiğinde de, evet yine aynı ilahlarına
sığınıp aynı değerlere itibar edip şükrettiler. Dini
ilkeler için mücadele verirken uğranabilecek sıkıntılara
Rabbi için göğüs geren, yine adil ve güvenilir olan
mümin, eline iktidar geçtiğinde de aynı kişiliğe sahip
çıkar. Dün kendilerine dünyayı yaşanmaz kılan, fırsatını
bulsa isimlerini yeryüzünden silecek düşmanlarına, bugün
galip geldiklerinde, düşmanları aşağılık ve zelil hale
dönüşüp mağlup olunca, onlara adaletle ve merhametle
muamele edenler yine onlardı. Çünkü onların Allah'ı aynı
Allah, ilahları aynı ilahtı. Onların Allah'ı onları terk
etmemiş, onlar da Rabblerinin öğütlerini hiç arkalarına
almamışlardı. O nedenle kısa bir süre içinde, o günün
iki süper devleti -Pers ve Bizans İmparatorluğu-na
rağmen kendi devletlerini kurabilmişlerdi. O nedenle iki
uygarlık ve iki medeniyete rağmen kendi uygarlık ve
medeniyetlerini inşa etmişlerdi. o gün sanılmasın ki,
bugünden daha kolaydı, asla, o günde Mekkelilerin güçlü
bir devleti vardı, etraflarında ittifak kurdukları
kabileler ve devletler vardı. Komşuları ve kendileri, ya
Persler veya Bizanslılara peyk durumunda idiler. Bu
anlamda bugünün dünyasından farklı hiçbir şey yoktur.
Farklı olan sadece kavramlar olup, fonksiyonlar ve
ilişkiler aynı idi. Müslümanlık gerek inanç olarak,
gerekse o inancın gereği yapılması gereken salih amel,
tutum olarak belli sabitleri ve istikrarı olan
öğretidir. Öylesine bir disiplin, öylesine total
öğretidir ki, başka öğreti ve disiplinlere ihtiyaç
duymadığı gibi, zaman ve mekan olarak da sınırlanamaz.
Şartlar onu değil, o şartları belirleyicidir. Çünkü o,
Rabbanidir, ilahidir. Rabbani oluşu, risaleti de
vazgeçilmez kılar. Rabb Allah, insanlara elçiler
göndermiş, onlar da nasıl inanılması ve yaşanılması
gerektiğini göstermiş, beraberinde kitaplar getirmiş,
kendileri de usvetül hasene olarak örnek olmuşlardır.
Böylelikle, insanlık yaratılalı beri süregelen,
orijinaline, bidat ve hurafe karıştırılmış dini hayatı
yeniden ihya ettiler. İnançları sahih, davranışları
salih olmak üzere yeniden öğrettiler. Rabbin razı
geleceği kulluğu yeniden gösterdiler. İnsanlar ise, ya
elçilerden yana tavır aldılar ya da gelenekleri bahane
ederek karşı tutum sergilediler. Bu bir serbest tercih
idi ve zorlama yoktu. İmtihan için bu serbesti gerekli
görülmüştü. Ancak bir kez seçimi yapan insan da, seçtiği
öğretisine uygun, hayat tarzı ve yaşam biçimi oluşturdu.
Yaşadığı her halde, karşılaştığı her durumda,
öğretisinden vazgeçmedi. Her zaman öğretisinin ne
önerdiğine bakarak yaşamaya çalıştı. Seçmek bu idi,
taraf olmak bu idi. Her kul ne seçti, ne tercih etti
ise, onunla yaşayacak, onunla ölecek, onunla da haşr
olunacaktır. Kimden yana tavır aldı ise, ondan yana saf
tutacaktır. İlkeleri Rabbani olanlar ile olmayanlar
arasındaki bir farklılıktır. Dileyen dilediği tarafı
tutar. Peygamberlerin yoluna uyan, Rabbani öğretiye
kulak verip başka değerlere itibar etmeyenlere selam
olsun. Selam olsun, geçici hayatı seçmeyenlere,
Şeytan'ın karşı duran sistemlere kulluk eden, onlardan
yardım ve medet umanlara. Rızkın ve ecelin tağutların
elinde olduğuna vehmedenlere. İlkelerini hevalarından ve
zaman ve şartların dayatmalarından üstün tutanlara...
© 2002 İktibas |