|
Protestanlaştırma Çabaları
Doğrultusunda
İslam ve Kapitalizm Karşıtlığı
Mehmet ÖZER
Türkiye’nin
özellikle bugünlerde millet olarak içerisine dahil
edilmeye çalışılan süreç, yüz yılı aşkın bir süre önce
içerisine sokulduğu sonu gelmez maceranın bir
aşamasıdır. Bu macera kimi zamanlar asrileşme olarak
adlandırıldı, kimi zaman batılılaşma ve modernleşme
olarak adlandırıldı. Kendisini bu maceranın dışında
tutmaya özen gösteren kimseler de kimi mihraklar
tarafından çağdışı, gerici, yobaz, dinci vs. gibi sözde
aşağılayıcı yaftalarla yaftalanıp küçük düşürülüp
dışlanmaya ve sindirilmeye çalışılmıştır. İster
batılılaşma, ister modernleşme ve çağdaşlık diye
adlandırılsın; bizce bu macera gerçekte
"Protestanlaştırma" macerasıdır. Çünkü modernleşme ve
batılılaşma adı altında yapılmaya çalışılan şey tamamen
paradigma değişiminden ibarettir ve bununla ulaşılmaya
çalışılan sonuç da bu toprakların insanını kendi
köklerinden, geleneğinden, dininden koparıp batıya
eklemlemek onun bir parçası haline getirmektir.
Türkiye’de geri kalmışlığın tarihini yazan batıcı/Laik
yazarlar özellikle ekonomik ve iktisadi alanda geri
kalmışlığımızın ve kalkınamayışımızın sebebini İslam’a
fatura etmeyi marifet zannedip "geri kalmışlığımızın
nedeni Müslüman olmamızdır, modern batı, kalkınmışlığını
Protestanlığa borçludur. Biz de İslam’dan vazgeçer ve
Protestanlaşırsak geri kalmışlıktan kurtulur ve
kalkınırız" görüşünü savunmaktadırlar. Bu kesimin,
batının maddi kalkınmasının nedenini Protestanlıkta
görmelerinin elbette haklı gerekçeleri olabilir. Fakat
İslam’ın geri kalmışlığın nedeni olarak gösterilmesinin
hiçbir haklı ve tutarlı gerekçesi yoktur. Batı düşüncesi
üç köklü değişim yaşayarak bugününe gelmiştir. Bunlardan
ikincisi ve belki en önemlisi ortaçağ sonrası yaşanan
değişimdir.
16. yüzyıl
Avrupa’sında Almanya’da Katolik rahibi olan Martin
Luther’in başlatmış olduğu daha sonrada Fransa’da Calvin
ve İsviçre’de Zwingli tarafından desteklenen reform
hareketi bu değişimin ikinci aşamasını oluşturur.
Almanya’da Katolik Roma Kilisesinin bir takım yanlış ve
katı uygulamalarına karşı ilk itiraz Martin Luther
tarafından başlatılmıştır. Luther’in amacı elde ettiği
siyasal ve ekonomik güç sayesinde gittikçe kuvvetlenen
ve bu sayede halkın üzerinde tahakküm kurmaya çalışan
Katolik kilisesini uyarmak ve bir çeki düzen vermekti.
Luther; 31 Ekim 1517’de İlahiyat profesörlüğü yaptığı
Wittenberg Kilisesinin kapısına, kilisenin fiili
uygulamalarına karşı geliştirdiği görüşlerini içeren
yaklaşık 95 maddelik bildirgeyi astı. İşte bu bildirge
Ortaçağ Avrupa’sının çok köklü değişikler yaşamasına
neden olacak bir reform hareketinin belgeleri olacaktı.
Luther’in hazırladığı bildirgede yer alan maddelerin
birkaç tanesi şunlardır:
1)Tanrı ile
kul arasına hiç kimsenin giremeyeceğini, kullarının
günahlarını yalnızca tanrının affedeceğini söylemiştir.
2)İbadet
(Ayin) dilinin Latince olmasını eleştirmiş, her milletin
kendi ana dilinde ibadet yapmasının sağlanmasını talep
etmiştir.
3)Kutsal
kitabı anlama ve yorumunun yalnız Katolik rahipler
tarafından yapılabileceği uygulamasını reddetmiş ve
İncil’in her Hıristiyan tarafından okunup anlaşılmasının
mümkün olduğunu iddia ederek yeniden İncil’e dönüşü
talep etmiştir. Bu yüzden Luther kilisesine İncil
Kilisesi de denir.
4)Azizlerin
üstün vasıflarını kabul etmemiş ve onlar için kilisede
ayin yapmayı reddetmiştir. Reformun sonuçları iki yıl
içerisinde gelişmiş ve Katolik Dünyada büyük yankılar
uyandırmıştır. Protestanlığın Luther’ci yorumunda
ekonomik kalkınmayı motive edici fazlaca olumlu unsur
bulunmamaktadır. Bilakis bu yorumlar halk ile kilisenin
arasını açmış ve sonuçta da kilisenin buyrukları dışında
hareket edebilen yeni bir toplumsal sınıfın türemesine
neden olmuştur. Bireyciliğin oluşmasında da en büyük
etkenlerden biri olarak gösterilen bu düşünce
sekülerizmin de zaferi olarak değerlendirilebilir.
Protestanlığın, maddi kalkınmaya lokomotif görevi yapan
tarafı onun "Kalvinist yorumu"dur. Genellikle Fransa’da
yoğunlaşan Kalvinistler Liderleri Kalvin’in İncil’den
çıkararak yeniden yorumladığı birkaç buyruğu prensip
olarak kabul edip çalışmışlar ve Serfler’in/toprak
ağalarının ve burjuva sınıfının baskısından kurtulup
maddi kalkınmayı sağlamışlardı; Fakat bu maddi kalkınma
düşüncesi zamanla hiçbir meşru kural ve sınır tanımayan
bir tahakküm aracı durumuna dönüşmüş, hatta vahşi
kapitalizmin doğmasına neden olmuştur. Protestanlık dini
bir mezhep olduğu halde, hatta dinin özüne bir çağrı
içerdiği halde önayak olduğu toplumsal süreç, sonuçta
dinin zayıflamasına ve özünden uzaklaşmasına neden
olmuştur. Bu bağlamda; Protestanlığın zaferi sekülerizm
ve nihayet Kapitalizmin doğmasına ve güçlenmesine katkı
yapmıştır. Bu paradoksal durum Protestanlık ile
sekülerizm ve kapitalizm arasında pozitif bir korelasyon
kurulmasını kolaylaştırmaktadır. Bu korelasyonun sonunda
gelişen toplumsal süreçte toplum ve kültür alanları,
dini otoriteler, dini kurumlar ve dini sembollerin
egemenliğinden çıkartılmıştır. Toplum ve kültürün
dünyevileşmesi bir bakıma bilincin sekülerleşmesini
üretmiş ve böylece de dünyayı, olayları ve olguları
yorumlarken hiçbir dini ve metafizik/aşkın kaynağa
başvurmadan yorumlayan laik bireyler/sistemler
oluşmuştur. Nihai anlamda sekülerizmi (dünyevileşme) ve
laisizmi (dinin birey ve toplum hayatından
uzaklaştırılması) Protestanlığın modern dünyaya bir
armağanı olarak görebiliriz. Geleneksel kiliseyle
bağları olan dini çevrelerde "dinden uzaklaşma;
dinsizleşme" olarak algılanan bu kavramlar; kilise
karşıtı çevrelerde ise modernlik, çağdaşlık, ilericilik
ve modern insanın her türlü dini vesayet ve bağlardan
uzaklaşıp özgürleşmesi olarak algılanıp
meşrulaştırılmıştır.
Protestanlık
ve Kapitalizmin doğuşu arasında pozitif bir korelasyonun
olup olmadığı konusundaki tartışmalarda dikkatler
başlıca şu üç maddede yoğunlaşmıştır.
1-Batıdaki
ekonomik gelişmelere Protestanlığın katkısı vardır fakat
bu katkı, sadece toplumu patlama noktasına getiren
feodal ve baskıcı yapının yıkılmasına katkısı
dolayısıyladır. Protestanlık, kapitalizmin zaten var
olduğu yerlerde yayılmak için daha serbest bir alan
bulmuştur, o kadar; yani Kapitalizm Protestanlıktan
öncedir.
2-
Protestanlık kapitalizmden öncedir; Protestanlığın
geliştirdiği Püriten/münzevi Ahlak kapitalizmin doğuşuna
gerekli ve uygun ortamı hazırlamış ve bir süre sonra da
bütün Avrupa’ya yayılmıştır. Sosyolog Max Weber’in
görüşü bu yöndedir.
3-
Protestanlığın ve Kapitalizmin her ikisi de şartların
ürünü olarak aynı zamanda doğup gelişmişlerdir.
"Protestanlık" kavramı Ünlü sosyolog Max Weber’in
"Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu" adlı eserinde
Kapitalizmin oluşmasındaki sürece katkısı olduğunun
tespit edilmesiyle birlikte sosyolojinin ilgi alanına
girmiş ve daha sonraları dini bir mezhep olmaktan çok
sosyolojik bir olgu olarak anılmaya ve sosyolojik bir
kavram olarak kullanılmaya başlanmıştır.
Weber
Kapitalizmin oluşumunda Protestanlığa aslında içerdiği
asketik/Püriten yapıdan dolayı önemli bir rol
atfetmiştir. Weber’e göre Protestanlığın geliştirdiği
ahlak sistemi kapitalizmin doğmasına yol açmıştır. Bir
anlamda Protestan ahlakı kapitalizmin ruhunu
oluşturmaktadır. Bu yaklaşıma göre Tanrıyla son derece
samimi bir ruh hali içerisinde ilişkiye giren dindar,
daha doğmadan üzerine yüklenen ilk günahın kefaretini
ödemek ve bu "ilk Günah"ın yükünden kurtulup arınmak ve
temizlenmek için sürekli çalışan bir dindarı örnek
verir. Weber’in bu görüşünü temellendirmesi oldukça
kolaydır Çünkü Luther’e göre de "meslek insanın kendini
ona uydurmak zorunda olduğu ve tanrı buyruğu olarak
kabul ettiği şeydir. Meslek uğraşısı da Tanrının verdiği
bir ödev, daha doğrusu tek ödevdir" Bu tanrısal ödevi
yerine getirmek için sürekli çalışan dindar elde ettiği
getiriyi asli ihtiyaçları dışında hiçbir şekilde lüks
tüketime ve bedensel zevkleri için kullanmamalıdır. Bu
ilkelerle hareket eden Asketik/münzevi bir Protestan
dindarın elinde aşırı derecede biriken sermaye,
tüketimin sınırlandırılması ve daha sondaki dönemler de
Asketizm’in zayıflamasıyla ve kazanç peşinde koşmanın
serbest bırakılması ile birlikte sermayenin üretime
aktarılmasına neden olmuştur.
Kalvinist
yorumdan da (Tacirler lehine) "üretimden alınacak faiz
gelirlerinde dini hiçbir sakınca olmadığı" desteği
alındıktan sonra kapitalizm güçlenmek için gerekli ve
uygun ortamı bulmuştur.
Türkiye’nin
Batılılaşma Macerası ve
Protestanlaşma Çabaları
Hatırlanacağı
üzere Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Türkiye, çok
kötü şartlarda Mondros Mütarekesini imzalamış, devletin
düzenli ordusu dağıtılmış, ülkenin değişik bölgeleri
savaş galibi devletler tarafından işgal edilmişti.
Savaşın sorumlusu olarak görünen İttihat ve Terakki
liderleri ülkeyi terk ettikten sonra İngiliz işgali
altında kalan İstanbul’daki padişah da ne yapacağını
şaşırmış ve devlet yıkılmanın eşiğine kadar gelmişti.
Devleti içerisine düştüğü bu çıkmazdan kurtarmaya
çalışan bazı gruplar, Batılı devletlerin maddi
kalkınmışlığını örnek göstererek, "biz de batılılaşalım
kurtuluruz" tezini ortaya attılar. Aslına bakılırsa bu
görüş hiç de yeni bir görüş değildi. Türkiye’nin
batılılaşma/modernleşme ve bu sayede yenileşme macerası
III. Selimle başlamış ve II. Mahmut, Tanzimat ve
Meşrutiyet dönemlerindeki bir takım yenilik
hareketleriyle devam etmiştir. Tüm bu dönemdeki yenilik
hareketleri gayet eklektik (belli alanlarda ve
seçilerek) yapıldığı için tam teslimiyetçi ve kökten
batılılaşmacı sayılmazlar. Üstelik o dönem batıcılığını
merkezi otoritenin temel karakterini değiştirmeden bir
takım problemlere çözüm arayışı olarak görmek
durumundayız. Zaten Protestanlık sözcüğü de o zamanlar
dini bir anlam taşımaktan öte bir öneme sahip değildi.
Türkiye’de
İslam ve Protestanlık tartışmalarının geçmişi
Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar uzanır. İlk etapta
İslam’ın modernleşmesi/batılılaşması bağlamındaki resmi
taleplerin sonucu olarak gündeme gelen Protestanlık
olgusu iki şekilde algılanmıştır. Bir yandan; İslam’ın
sosyal hayatın her alanına, (eğitime siyasete, ekonomik
ve iktisadi hayata, aile hayatına...) müdahale eden,
kural koyan geleneksel yapısından sıyrılması ve
içerisinin boşaltılması suretiyle siyasetin emrinde
pasif bir din haline gelmesi doğrultusundaki siyasi
talebi temsil etmiştir. Diğer yandan da Protestanlığın
batıda ekonomik kalkınmayı ve kapitalist süreci başlatan
güç olduğu düşüncesiyle; İslam dünyasında da ekonomik
kalkınmayı motive edecek ve yeni oluşturulmaya çalışılan
milli dine katkıda bulunacak bir unsur olarak
görülmüştür.
Osmanlı
İmparatorluğunun tarihteki misyonunu tamamlamasından ve
yıkılmasından sonra yeni bir yönetim arayışına giren
Meclisin içinden üç farklı görüş çıkmıştı. Bu
görüşlerden her biri ülkenin içinde bulunduğu çıkmazdan
kurtarılması ve geleceği hakkında farklı düşünce ve
tutumlara sahipti. Kimileri hiçbir değişiklik yapmadan
eski düzenin devamını talep ederken kimileri de eski
düzenin tamamen kaldırılmasını ve yerine yepyeni tamamen
batıcı ve seküler /laik bir sistemin kurulmasının
mücadelesini veriyorlardı. Her biri ayrı bir talebi,
paradigma/modeli ve ayrı bir yorumu ifade eden gruplar
1)İslamcılar/Muhafazakarlar, 2)Türkçüler/Turancılar,
3)Batıcılar/Laiklerden oluşmaktaydı. İslamcı kanadın en
önemli özelliği; modern dönemin bir İslam yorumu olarak
Müslüman kimliği koruma hassasiyetiyle modern bilgiyi
geliştirme çabasına giriyorlardı. Yani Müslüman kalarak,
modernleşmeyi sağlamaya çalışıyorlardı. Eklektik bir
tutum içindeydiler. Batının ilmini ve fennini alarak,
İslam ahlak, kültür ve siyasetini korumayı
amaçlıyorlardı.
Bir diğer
paradigma Türkçü ve Turancı paradigmadır.
Ulusalcı/Milliyetçi epistemolojiden beslenen bu görüş
Türkçülük düşüncesinin egemenliği doğrultusunda mücadele
veriyordu. Türkçü düşüncede asıl vurgu ulus ve ırk
düşüncesine yapılıyordu. Türkçü paradigma dünya
görüşlerinde de batı bilimini referans gösteriyorlardı.
Batıcılar ise
modern laik paradigmayı temsil ediyorlardı. Uzlaşmasız
bir şekilde, dini/milli bir kaygı taşımadan toplumsal ve
tarihsel farklılıkları dikkate almadan hararetli bir
şekilde Batılılaşmayı/Protestanlaşmayı savunuyorlardı.
Batıcı paradigmada meşruiyet kaynağı tekti. Hem asıl
vurgu batılılaşmaya idi, hem de dünya görüşü olarak
batılılaşma tercih ediliyordu. Özellikle İçtihat
Dergisinde görüşlerini açıklıyorlardı. Meşhur batıcı
Abdullah Cevdet’e göre batı "Nur"u da simgelemektedir ve
Osmanlı da bu Nur’a koşmak zorundadır. Batı demek
üstünlük ve güçlülük demektir. Batı uygarlıktır, bu
bakımdan ekonomik ve toplumsal çağdaşlığı
simgelemektedir. Bu yüzyılın fikir ve ihtiyaçlarına
uygun medeni bir devlet olmak istiyorsak batılılaşmaktan
başka çaremiz yoktur. Batıcılık sevdasında bir başka
batıcı Celal Nuri daha da ileri giderek Türk kanının
kalkınmaya müsait olmadığını, bu yüzden de "Türk kanına
batılı kan eklenmesi"ve Türk kadınları için batıdan...
erkek getirtilmesi gibi garip tekliflerde bulunur.
Sonuçta
dikkat edileceği gibi her üç görüşte de bütün
referanslar modern batıya, batı bilimine ve dolayısıyla
batı kapitalizmine ve sonuçta da Protestanlığa
çıkıyordu. Tek farkla İslamcılar ve Türkçüler
eklektik(seçmeci) ve dikkatli davranmalarına rağmen
Batıcılar tam entegrasyonu istiyorlardı. Günümüz TBMM
çatısı altında da bu görüşlerin hepsi biraz daha
yumuşatılmış ve ehlileştirilmiş olarak varlıklarını
sürdürmektedirler. Buna ilaveten, Avrupa birliği süreci
ve batılılaşma, çağdaşlaşma, demokrasi ve laiklik gibi
maddeler söz konusu olunca mevcut gurupların görüş
farkları asgariye inmekte ve adeta birinin diğerinden
farkı kalmamakta ve hatta kimin daha çok batıcı olduğu
konusunda adeta birbirleriyle yarışmaktadırlar.
İslam ve
Protestanlık
İslam ve
Protestanlık tartışmaları söz konusu olduğunda da
oldukça kompleks bir ilişkiler ağının içerisine
girdiğimizi ve bir hayli ciddi sorunla karşı karşıya
kalacağımızı önceden kabul etmek zorundayız. Bu
sorunların analitik bir yöntemle çözümlenmesi ve
mantıksal verilerin elde edilmesi ise ancak sağlam ve
açık seçik bir kavramsal çerçeve oluşturmakla mümkündür.
Protestanlaşma kavramını sosyolojik bir kavram olarak
literatüre mal eden Weber İslam’ın Patrimonyal
yapısından dolayı Kapitalizmin oluşması için yeterli ve
gerekli motivasyonu sağlayamadığını bu yüzden de İslam
ülkelerinde Batıdakine benzer kapitalist yapılanmalar ve
ticari ve iktisadi örgütlenmeler olmadığını söylemişti
Sonraları Weber’in İslam’ı yeterince iyi bilmediği, bu
yargılarının da ciddi araştırmalar yapılmadan varılan
yargılar olduğu söylense de Weberyen tez daha etkili
oldu; ciddiye alınarak birçok araştırmacıya referans
kaynağı oldu.
Bütün bu
tartışmaların ötesinde; İslam özü itibariyle bizim
anladığımız anlamda kapitalizme ve kapitalist
yapılanmaya ortam hazırlayacak unsurların içerisinde
barınmasına izin verir mi? Elbette ki hayır! Kur’an-ı
kerim çalışmayı ve dürüst ticareti teşvik ettiği
(Bakara, 188, 198, 201, 275, 282; Nisa 29, 31; Maide1;
Hac, 28; Nur 37;..) fakat servet biriktirmeye ve o
servetin bir zümre (kapitalist yapılanmalar) arasında
dönüp dolaşan bir güç ve üstünlük vasıtası ve sömürü
aracı olarak görülmesine karşı olduğu bilinmelidir. Bu
konuda Kur’an’da çok sayıda ayet vardır. "...ganimet
yoluyla edindiğiniz bu servet ve mallar, Allah,
Peygamber, yakınları, yetimler yoksullar ve yolda
kalmışlar içindir. Böylece o mallar içinizden yalnız
zenginler arasında dolaşan bir devlet/güç olmaz.
(Haşr;7). "...Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah
yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici
bir azabı müjdele! (Tevbe 34) "Bu (Allah yolunda
harcanmayan) paralar cehennem ateşinde kızdırılıp
bunlarla onların alınları, yanları ve sırtlarının
dağlanacağı gün (onlara denilir ki): "İşte bu kendiniz
için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığıp
biriktirmekte olduğunuz şeyin azabını tadın bakalım."
İslam, elde
edilen servetin bir kısmının zekat, sadaka, infak gibi
yardımlaşma ve paylaşma kurumlarıyla dağıtılmasını
(Zariyat 19, Mearic 24, 25) ve bunun dünyadaki
karşılığının yanında, asıl mükafatının da sadece Allah
tarafından verileceğini bildirilmiştir. Bu bağlamda
İslam’ın kapitalizme ve kapitalistleşmeye izin
vereceğini söylemek zor, hatta imkansızdır. Bizce
kapitalistleşme yolunda atılan her adım ancak İslam’dan
uzaklaşmakla mümkün olacaktır. Modern dünyada çağdaş
kapitalizmin ve Liberal Piyasa Ekonomisinin gereklerini
harfiyen yerine getirerek hala İslami ticaret
yaptıklarını söyleyenlerin pek de dürüst
davranmadıklarını belirtmekte fayda vardır. Bizce konu
başka bağlamlarda ele alınmalıdır. Mesela, ekonomik
kalkınmanın tek vasıtasının kapitalistleşmek olduğu
iddia edilebilir, fakat kapitalizmin insanlığa huzur ve
mutluluk getirdiğini de kimse iddia edemez. Elit bir
zümrenin daha rahat yaşaması pahasına açlık sınırında
yaşayan milyonlarca insanın, kapitalist sistemin ürünü
oldukları inkar edilemeyecek kadar gerçektir.
İşin ekonomik
olmaktan çok siyasi boyutları olduğu da kavranmalıdır.
Zira Çağdaş Kapitalizm bu gün bütün dünyayı istimlak
etme çabasındadır ve doğduğu ilk günden bu yana
insanlığa aman vermeden ilerleyişini sürdüren bu sömürü
düzeni, inançlar dahil, önüne gelen tüm değerleri de
istismar etmekten geri durmamıştır. 16. asrı takip eden
başlangıç yıllarında inançlar kapitalizmin gelişip
egemenlik kurmasına engel teşkil ettiği için her durumda
kökleri kazınılıp yok edilmesi gereken hastalıklar
olarak görülüyordu. Kapitalist örgütlenmeler
ilerlemelerinin önündeki bu engelleri ortadan tamamen
kaldırmayı başaramayınca onları önce değiştirip, sonra
dönüştürme çabasına giriştiler. İşte yukarda anlatmaya
çalıştığımız "İslam’ı Protestanlaştırma" çabalarının da
tamamen bu düşüncenin ürünü olduğunu söylemek mümkündür.
Kapitalistleşme düşüncesi de insanlığı nihai anlamda
Amerikanlaşmaya doğru sürüklemektedir. Her ne kadar
başlangıçta modernleşme ve kapitalizm fikri, maddesi ve
manasıyla Avrupa kültürünün bir ürünü olsa da sonuçta iş
yine de Amerikanlaşmaya varıp dayanmaktadır. Avrupa
kültür ve medeniyetinin de gücünü İslam karşısında
kendine gelme, kendini bulma çabalarına borçlu olduğunu
biliyoruz. Çünkü Avrupa tanımını ve kimliğini İslam’la
kuşatılmış olmaktan almıştır. Zaten Rönesans, Reform ve
Aydınlanma Avrupa’nın kendisini İslam ile
kıyaslamasından ve onun karşısında bir güç olarak
konuşlanma güdüsünden doğmuştur denilebilir. Zira Modern
Avrupa medeniyetinin doğuşuna başlangıç teşkil eden 14.
yüzyıldan itibaren her aşamada batının karşısında,
sağında, solunda alaka kurmaktan bir türlü kaçınamadığı
bir İslam vardı. Bir anlamda kapitalizmin ve
Amerikanlaşmanın bozup ifsat etmediği ve kokuşmaya
uğratmak için uğraşmadığı bir değer neredeyse yok
gibidir. Bizce Amerika’nın yeryüzünü bozma ve ifsat etme
çabalarını akamete uğratacak ve tuzağını başına
geçirebilecek yegane güç "İslam"dır. Fakat Müslümanlar
henüz ellerinde bulunan bu gücün farkında bile
değillerdir. İşte bu sebeple kapitalizmin bozduğu ve
ifsat ettiği yerküreyi yeniden mamur edecek yegane güç
olan İslam henüz yeryüzünde vücut bulamamıştır.
Ellerinde bulunan bu nimetin kıymetini bilmeyen Müslüman
halklar bu sebeple mevcut dünyevi otoriteler tarafından
ciddiye alınacak birer unsur olarak değil de bilakis;
sürüler ve kuru kalabalıklar olarak işleme tabi
tutulmuşlardır. Kimi Müslümanlar da kişiliklerinde
küçülme vuku buldukça ve dinlerinden uzaklaştıkça
Amerikancılığın, giderek batılılarla işbirliği yapmanın
bayraktarlığını yapmaktan keyif alan bir sürü haline
gelmekte ve sıradanlaşmaktadırlar. Böylece de giderek
piyasa değerleri artmaktadır.
Sonuçta Türk
halkının modernleşme süreci bir anlamda Protestanlaşma
sürecidir. Bu süreçte halka "Vur gözüne karakolu
görmesin, vur ağzına ifadeyi vermesin" sözünün gereği
uygulanmıştır. Bu sebepledir ki gözümüzde bir tefrik
etme bozukluğu vardır. Dayaktan çenemiz kırıldığı için
de hakikati hiçbir zaman söyleme gücümüz olmamıştır.
İşte Türklerin modernleşme tarihi, aynı zamanda
yediğimiz sıra dayağının da tarihidir.
© 2002 İktibas |