|
Aydınlanma
Farklı
değerlendirme biçimlerine göre değişik anlamlar
verilebilecek Aydınlanma, "Avrupa’da 17. yüzyılın ikinci
yarısıyla, 19. yüzyılın ilk çeyreğini kapsayan ve önde
gelen bir takım filozofların, aklı insan yaşamındaki
mutlak yönetici ve yol gösterici yapma ve insan zihni
ile bireyin bilincini, bilginin ışığıyla aydınlatma
yönündeki çabalarıyla seçkinleşen kültürel dönem,
bilimsel keşif ve felsefi eleştiri çağı, felsefi ve
toplumsal hareket" şeklinde tanımlanabilir.
"Tarihi süreç
olarak İngiliz devrimi ile başlatılan ve Fransız devrimi
ile bitirilen Aydınlanma hareketi, sonuçları itibariyle
bütün Avrupa ve Amerika’da etkili olmuştur.
Aydınlanmanın temel amacı insanı köleleştirici ve her
yönü ile kötü olan dine (Hıristiyanlığa) dayalı düzeni
yıkıp yerine insanı özgürleştirici olan akla dayalı
düzenini kurmaktı. Bu nedenle Aydınlanma aynı zamanda
"akıl çağı" olarak da adlandırılmaktadır."
"Aydınlanma"
sonradan konulmuş bir isimlendirme olmayıp, ortaya
çıktığı dönemde dönemin düşünürleri tarafından bu
hareketleri için kullandıkları bir kavramdır. Bu
hareketi oluşturan ve içinde yer alan düşünürler,
başlıca "aklın önemi", "dini, siyasi yapıyı ve sosyal
düzeni eleştirmek", "düşünce ve ifade özgürlüğü",
"bilimin üstünlüğü", "ilerleme", "hümanizm" gibi
değerlerden oluşan bir yaşam biçimini gerçekleştirmeyi
amaç edinmişlerdi.
Aydınlanma,
İngiliz(İskoç), Fransız ve Alman düşünür ve
filozoflarına ait üç ayrı akımdan oluşan bir hareketti.
Kullandıkları argümanlar farklı da olsa bu hareketin
amacı aynıydı. Hareketin baskın karakteri Fransız
aydınlanmasıydı. Bu akımlar, doğuşlarını hazırlayan
şartlar, dayandıkları toplumsal sınıf, felsefi yöntem ve
ilkelerde farklı anlayış ve konumlara sahiptiler. Bu
harekete mensup olanların, mevcudu reddetme, dini
eleştirme, aklı belirleyici yapma, düşünceye ve bilime
önem verme gibi konularda ortak bir anlayışa sahip
olduklarını ve aynı amacı taşıdıklarını söylemek
mümkündür. Aydınlanmayı belirleyen tavır ve eğilimlerin
temel kavramları "hümanizm, deizm, ateizm, rasyonalizm,
deneyselcilik, materyalizm, determinizm, natüralizm,
pozitivizm, ilerlemecilik, iyimserlik ve
evrenselcilik"ti.
"Aydınlanma
hareketi Bacon, Hobbes ve Locke’un deneyselciliğiyle ilk
olarak İngiltere’de başlamış ve daha sonra J.Toland ve
M.Tindol’ın doğalcılığıyla dinsel bir renk almıştır.
Fransa’da ise geçmişin, yönetimin ve dinin radikal
eleştirisi yapılmış; Descartes, Spinoza, Boyle,
Montesquieu, Voltaire ve Rousseau Aydınlanmanın öncüleri
olmuşlardır. Almanya’da ise Aydınlanma hareketi Leibniz
tarafından başlatılmış, Gratius, Thomasius, Wolff,
Lessing, Herder ve Kant gibi düşünürlerce yürütülmüştür.
"On sekizinci yüzyılda birçok filozof ve fakat bir
aydınlanma vardı. Filozofları birleştiren ve bir arada
gösteren program, sekülarizm ve insanlık,
kozmopolitanlık ve bir yığın formlarda ortaya çıkan
hürriyet programı"ydı. Aydınlanmaya önemli bir katkı da
Ansiklopedinin yayınlanması olmuştur.
"Aydınlanmanın baskın öğesi hümanizmdir. Hümanizmi
tamamlayan düşünce ise ateizm ve deizmdir. Aydınlanma
düşünürlerinin çoğunluğu ya ateist yada deist idiler.
Bunlara göre tanrı, din (Hıristiyanlık) ve inanç bütün
felaketlerin ve kötülüklerin kaynağıydı. Din ilerlemenin
önündeki en büyük engeldi. Tanrının evrene müdahale
etmesine karşı çıkılmış, aklın ve bilimin evreni en iyi
şekilde düzenleyeceği, bütün bir toplumun insan doğasına
ve hümanizmin değerlerine göre yeniden değerlendirilmesi
gerektiği inancı dinin yerini almıştı."
Bu inanca
göre evren tüm yönleri ile rasyoneldir. "Fiziki evren
rasyonel olduğuna göre onda bir düzen vardır ve bu
düzeni belirleyen şey de, belli sayıda ki rasyonel
ilkelerdir. İnsan ‘akıllı’ bir varlık olduğundan, yada
insan zihninin kendisi de rasyonel olduğundan o bu
ilkeleri keşfetme, evrendeki düzeni anlayabilme
kapasitesine sahip bir varlıktır."
Aydınlanma
ile Avrupa ortaçağının batıl inanç ve bağnazlığı geride
kalmış, bilim ve akıl dine (Hıristiyanlığa) karşı kesin
bir zafer elde etmişti. Bu da kültürel, sosyal ve
ekonomik alanda sürekli ve sınırsız bir ‘ilerleme’nin
önünü açmıştı.
"Fransız
Aydınlanması, Kıta Avrupa’sında kültürlü kesim üzerinde
büyük bir etki yapmış, Voltaire’in dediği gibi
"akıllarda bir devrim” gerçekleştirmişti. Bu devrim,
tanrı düşüncesine, tanrının zihinlerdeki egemenliğine
son vermişti. Ateizmin devrimiydi. Bu devrimin öncüleri
de DePEsprit, Helvetius, d’Holbach’tı. Fransız
aydınlarının düşünceleri daha çok benimsendiğinden
Fransızca Latince’nin yerini aldı ve entelektüellerin
özendikleri bir dil oldu. Öyle ki Fransız düşünürlerine
ait görüşler ve düşünceler peşin olarak kabul görmeye
başladı. Bu durum Avrupa’nın bütün seçkinlerini
etkilemişti. Aydınlanmanın "Fransa da kazandığı muhteva
ve aldığı biçim" hem aydınlanma felsefesinin ruhunu
teşkil etmektedir hem de bu ruhu temsil etmektedir."
"Fransız
Aydınlanmasının belirgin iki özelliği vardı. Birincisi
(aydınların tamamını kapsamasa da genel olarak) dinin
toplumsal mutsuzluğun ana nedeni olduğu, diğeri de
mevcut siyasi idari yapıyı yeniden düzenleme isteğiydi."
Diğer bir yoruma göre de "Aydınlanma, aklın gücüne
duyulan katıksız inancın felsefi ve toplumsal
meşrulaştırılışından başka bir şey değildi. Akıl
insanları bütün sorunlarından kurtarabilir, sonsuz
barışa, ütopyan yönetime ve eksiksiz bir topluma
götürebilir"di.
"Aydınlanma
düşüncesi, "aşkınlığı" "gerçeklikten" önde tutan
metafizik düşünceyi dışlamaktadır. Gerçeklik, fiziki
dünyada ve pratik evrende aranır. İnsanların ve
nesnelerin somut dünyasında hayat vardır. Her şeyin
doğal ve kendine özgü yasaları vardır. Bu yasaların
dogmalardan ve dinin baskıcı kalıplarından kurtulması
gerekmektedir anlayışı Helvetius, Olbach, Diderot gibi
düşünürlerde daha da ileri gidilerek, her türlü
yaradancı güce karşı çıkarak, hareket halindeki maddeden
başka bir şeyin var olmadığı biçiminde tanrıtanımaz bir
materyalizmi savunma şekline dönüşmüştür.
Aydınlanma
çağı aydınlarından, aşkın olanla ve dinle barışık
olanlar da vardı. Onların kabul etmediği tanrı ve dinin
kendisi değil, mevcut tanrı ve din anlayışıydı. Onun
için bu aydınlar tanrı ve dini yeniden tanımladılar.
Aklın kabullerine dayalı yeni bir inanış oluşturdular.
Onlara göre aklın ve bilimin kavradığı ve ulaşabildiği
her gerçeklik, evrenin mükemmelliği ve evrendeki
mükemmel düzen bir düzenleyici aklı/gücü gerekli kılıyor
ve bu da kaçınılmaz olarak yüce bir varlığın
gerçekliğini ortaya koyuyordu. Bu yeni tanrı ve din
anlayışı Hıristiyanlığın tanrısından ve öğretisinden
tamamen farklıydı. İnsanın hayatına müdahale eden, onun
hayatını düzenlemek için kurallar koyan bir tanrı ve
hayata egemen olan bir din değil, yalnızca yaratan ve
yarattığı her şeyi düzenlemeyi insanın aklına bırakan
bir tanrı ve din. Bu aydınlara göre bilimsel
gerçeklikler, tabiat düzeni, doğanın yasaları inanmayı,
tanrıyı kabullenmeyi gerekli kılıyordu. Yanlışlık
inanmada değil inanma biçimindeydi. O bakımdan
kutsalları yok etmek yerine, yeniden tanımlamak
gerekiyordu.
Aydınlanma
felsefesinin temeli laik hümanizmadır. Her şeyin
merkezinde insan, insanın merkezinde de akıl vardır.
Aydınlanma döneminin en büyük yazılı eseri 25 yılda
hazırlanan, 17 ciltten oluşan ve 17818 maddeyi içeren
Ansiklopedidir. Bu ansiklopedi "Aydınlanma düşüncesinin
ete kemiğe bürünmüş halidir."
"Aydınlanmanın insan anlayışı, temelde, insanın
duyumculuktan kaynaklanan ve ilk sıraya yararcılığı
yerleştiren bir doğaya sahip olduğu düşüncesine dayanır;
insan doğası gereği yetkinleşme ve toplumsallaşmasının
motorunu oluşturan kendi çıkarının peşindedir; ne var ki
özel çıkar grupları, zorbalar, papaz takımı, zenci
ticareti yapan gemi işletmecileri, insanların
saflığından yararlanan şarlatanlar, insan kitlelerini
saptırarak, onları kendi özel çıkarları peşinde
koşmaktan, yani kolektif çıkarlara aykırı düşmeyen
bireysel çıkarları peşinde koşmaktan alıkoymuşlardır."
"1776'da
lskoçyalı Adam Smith (1723-1790), kapitalist
liberalizmin kurallarını, bütün dünyada yankı uyandıran
“Ulusların Zenginliği” adlı eserinde sergiliyordu. Ona
göre, zenginleşmenin erdemli sarmalı, basit bir
mekanizmaya tabiiydi; herkesin kendi özel çıkarı peşinde
koşması. Serbest rekabet, uyumu kendiliğinden
getirecekti; özel çıkarların bileşimi toplumun genel
refahına açılıyordu: “Özel çıkarlar ve bireysel tutkular
insanları, sahip oldukları sermayeyi, toplum için en
yararlı alanlara kaydırmaya yöneltir”. Dolayısıyla, iyi
olanı oluşturmaya kalkacağımıza, onun bizim
tutkularımızdan kendiliğinden doğmasına yardımcı
olmalıyız. Serbest piyasanın “görünmez eli”, işte böyle
hareket eder. Dolayısıyla, ticaret serbestisi, Smith'e
göre, ekonomik gelişmenin en etkili etkenidir."
Aydınlanma
her şeyi sekülerleştirdi. Kilise ve İncil’in
"otoritesine" son verilerek bunun yerine akıl ve tabiat
otoriteleştirildi. Aydınlanma düşünürlerinde başat olan
bütün kavramlar (akıl, tabiat, hürriyet vb) dinsel
muhtevalarından soyutlanmış kavramlardı. Aklın güç
yetiremediği ve çözemediği hiç bir şey yoktu. Akıl,
vahiy, gelenek ve otorite üçlüsünün oluşturduğu inanç,
yaşam, siyasal yapı ve bunlara bağlı her şeyi eleştirme
ve sorgulama gücüne ve yetkisine sahipti. Aydınlanmanın
biricik kutsalı olan akıl, kendi dışındaki bütün
kutsalların, mitlerin dokunulmazlıklarına son vermiş,
onların insan aklına vurdukları düşünmeme zincirini
kırmıştı. "Düşüncenin kapsamı dışında olan tanrı, din,
kilise artık insanın dokunabildiği, hatta üzerinde
dilediği gibi tasarruf ettiği, bütün gizemleriyle
önlerine koyup ayrıntılarına varıncaya dek içine nüfuz
edebildikleri, yukardan yere indirilen doğanın ve
tabiatın içine yerleştirilen ve böyle olunca da insanın
hizmet ettiği şeyler olmaktan çıkıp, insanın hizmetine
verilen şeyler oldular."
Aydınlanma
hareketinin faaliyet merkezleri kafeler, salonlar ve
localardı. Özellikle masonik localar aydınlanma
düşünürlerinin gözde yerleriydi. Localar aydınlanma
düşünürlerine ve düşüncesine her türlü katkıyı veren
yerlerdi. Locaların örgütlenme ve çalışma biçimleri, ki
onlar dışarıya kapalı, üyeler için güvenli olan,
çalışmaları "sır" içinde yapılan yerler olduğundan ve
bir tür seçkinlik özelliğine sahip olduklarından bu
yapılarıyla çok uygun mekanlardı. "1717 yılında büyük
bir kısmı modern çağın yeni düşünceleriyle ve bilimin
imkanlarıyla ilgili bir grup insanın kurduğu loca,
masonluğun orijini olarak kabul edilmektedir. Masonlar
Kıta Avrupa’sında bütünüyle aydınlanma düşüncesinin
tartışıldığı kurumlar olarak varolmuşlardır. Avrupa’nın
bütün büyük şehirlerinde varolan mason locaları
aristokrasi ve ruhban sınıfına karşı, aydınlanmış ve
merkezileşmiş otoriteleri destekleme politikaları
gütmüşler, daha kardeşane bir toplumsal düzen ve
liberalleşmiş bir anlayış savunmuşlardır."
"Localar
adeta düşünce laboratuvarlarıydı. Her türlü düşüncenin
serbestçe tartışıldığı, kamuya açıklanmadan önce
eleştiri süzgecinden geçirildiği, devlete karşı nasıl
bir politikanın izlenmesine karar verilen, çalışma
stratejilerinin belirlendiği mekanlar olarak Aydınlanma
hareketine her türlü lojistik desteğin sağlandığı
yerlerdi."
Aydınlanmanın
önemli bir mekanı da localara benzer işlevi olan
salonlardı. Aristokrat ve burjuva olan, prestij sahibi
yada saraya yakın bayanların sahiplik ettikleri yada
üstlendikleri salonlar özellikle filozofların tercih
ettikleri yerlerdi. Burada yeni düşünceler ve eserler
etrafında tartışmalar yapılıyordu, bir düşüncenin veya
eserin kendini kabul ettirebilmesi salonlara
girebilmesine bağlıydı. Filozoflar salonlarda yalnızca
düşüncelerini açıklama imkanı bulmakla kalmıyor aynı
zamanda buralardan geçimlerini de sağlayabiliyorlardı.
Bir madamın
himayesine girmek ve yapay bir ortamda düşünce üretmenin
"tahrifat"a yol açacağı düşüncesiyle bu salonları
eleştiri konusu eden bazı aydın ve düşünürler, çözüm
olarak da ciddi tartışmaların yürütülebileceği özel
salonlar kurulması için harekete geçtiler. Kimi filozof
ve bir takım aristokratların öncülüğünde yeni tür
salonlar açıldı. Filozoflar düşüncelerini bu salonlarda
inşa ettiler. Bu salonlar politikacılar içinde büyük
öneme sahipti. Aydınlanma sadece "düşünsel" temelde
yükselen "bir değer" değildi. Sanat ve edebiyat da
aydınlanmanın çok önemli faktörleriydi. Sanat ve
edebiyat dönemin "felsefi insan kavrayışına" ve
"yükselen değerlerin" savunulmasına yönelik bir tavırla,
toplumun yeni düşünceyi kabullenmesinde kolaylaştırıcı
bir rol oynuyordu. Romanda, şiirde, tiyatroda bilimin,
aklın ve "endüstriyel medeniyetin" övgüsü yapılmaktaydı.
Böylece insanlar yeni düşünceleri kabule
hazırlanıyorlardı.
Eleştirel
aklın ana muhatabı dindi. Felsefedeki sekülarizasyon
sanat ve edebiyatta da başat bir konuydu. Felsefe, sanat
ve edebiyat, dini toplumsal hayattan çıkarmak için
muhatabını; mutlu ve özgür olabilmesi, ilerleyebilmesi
için dinden kurtulması gerektiğine inandırdı. Dinin
bilimin, eşitliğin, özgürlüğün, ilerlemenin önündeki en
büyük engel olduğuna inandırılan toplum, kazandığı yeni
kimliği ile yeni bir toplumsal düzen, yeni bir yaşam
biçimi; insanın merkezde olduğu, din kurallarının yerini
insan aklının kurallarına bıraktığı, her şeyin bu dünya
ve her şeyin insan için olduğu bir dünya kurmanın
peşindeydi artık.
İnsanlar
düşünmeye ve sorgulamaya başlamakla sahip olup da
kullanmadıkları ve kullanmadıkları için de yüzyıllarca
karanlıkta kaldıkları akıllarını kullanmaya başladılar.
Aklın/akletmenin devreye girmesiyle düşünen ve aklını
kullanan insanların artmasıyla, ortaçağ karanlığından
“aydınlanmış” Avrupa doğdu.
Aydınlanmanın
dinle olan mücadelesinin sonucunda, dinin ortadan
kaldırılması, yok edilmesi ve aşılması ile değil, yeni
bir inanç ve din anlayışının ortaya çıkmasıyla
sonuçlandı. Evrene, tabiata, topluma ve insana dair
konularda dinin verdiği karşılıklar yerine, aklın ve
bilimin verdiği karşılıklar benimsendi. "Yeni şekliyle
din, kendisine inanılmayı haklılaştıracak ölçüde
sınırlarına çekilmiş" bir din olmalıydı. Diğer bir
anlatımla, zaten yok edilmesi mümkün olmayan din,
toplumsal iktidarı meşrulaştırıcı bir aygıt olarak
hizmet görmesini sağlayacak bir yapıya dönüştürüldü.
Aydınlanmanın
temel konularından biri de tabiattı. Tabiat insan için
iyi olan her şeye sahipti. İnsanın yaşamını
sürdürebilmesi için tanrıya ihtiyaç yoktu. Tabiat,
insanın ihtiyacını karşılamada Tanrı’nın yerini almıştı.
Tanrı’dan bilinen her şey aslında tabiatın eseriydi.
"Tabiat sistemi, kilise ve vahyin ahlaksal değerlerinin
toptan reddedilişinin belgesi olmak durumundaydı."
"Aydınlanma
yeni bir toplumsal proje önermişti. Bu projede ruhban
sınıfı, aristokrasi, devlet bürokrasisi ve toprak
sahipleri toplumsal erklerini/egemenliklerini yitirmiş,
onların yerine tüccarlar, işçiler, öğrenciler ve
burjuvalar yeni bir toplumsal örgütlenme biçimini
oluşturmuşlardı. Toplumsal hiyerarşi endüstri ve
endüstriye dayalı toplumsal örgütlenmeye göre ortaya
çıkmıştı."
Aydınlanma
düşüncesinin Avrupa dışında en yoğun ilgiyi gördüğü ülke
Amerika’ydı. Amerika bu düşüncenin oluşmasında katkıda
bulunmamış ama ondan yararlanmada bu düşünceyi
gerçekleştirenler kadar pay sahibi olmuştu. Öyle ki
onsekizinci yüzyılda Kıta Avrupası’ndan ödünç aldığı
Aydınlanma düşüncesini siyasi, kültürel ve ahlaki alanda
Avrupa’dan daha iyi uygulamaya başladı. Toplumsal
hayatın bütün alanlarında, aydınlanmadan elde edilen
kazanımların yansıtılmasında oldukça başarılı oldu.
"Amerikan bağımsızlık bildirgesinde insanların eşit
yaratıldığı, doğuştan inkar edilemez bir takım haklara
sahip olduğu, yaşamanın, hürriyetin ve mutluluğun
yaratıcı tarafından verilmiş haklar olduğu
belirtilerek", bu düşünce aydınlanmayla örtüşen bir
reform olarak kitlelere sunuldu.
Amerikan
aydınlanmasının dini ele alış biçimi Avrupa
Aydınlanmasından farklıydı. Avrupa aydınlanmasının
radikal din eleştirisi yerine Amerikan aydınlanması
"liberal öğeleri" daha ağır basan bir din anlayışına
sahipti. Dini inanç bireyin özel hayatına ait alanda
belirleyiciliğini yitirmedi. Bunun topluma yansıması
ise "liberal" ve "dünyevi" bir yansıma oldu.
"Amerikan
Devrimi (1783), Amerika’da kendisini kurmakta olan bir
toplumun, İngiliz devrimi ve Avrupa Aydınlanmasıyla
kurduğu özgül etkileşimin somut bir sonucudur."
Birbirini etkileyen, birbirine güç veren ve doğurduğu
sonuçları itibariyle insan faktörünü her şeyden üstün
hale getiren Avrupa Aydınlanması, insana, tabiata ve
dine yaklaşımları ayrı ayrı hatta kimi zaman karşıtlık
içeren İngiliz, Fransız ve Alman aydınlanmasının ortak
adıdır. Aydınlanmanın başlaması ve kurumsallaşmasını
sağlayan Fransız aydınlanmasıdır. Alman aydınlanması
aydınlanmayı belli bir çerçeveye aldı, onu sınırladı.
Almanya’da, Aydınlanma felsefesinin eleştirisi yeni bir
karşıt düşünce doğurdu. Aydınlanma felsefesinin karşıt
düşüncesi, gösterdiği gelişme ile aydınlanmaya üstünlük
sağladı. Dine karşı eleştiri en alt düzeyde tutuldu.
Romantizm ve idealizm baskın anlayış olarak aydınlanma
projesinin şeklini ve yönünü değiştirdi.
"Fransız
aydınlanmasının her şeyi yeniden rasyonalizme göre
kurma/oluşturma hareketine karşın, Alman aydınlanması
mevcut olanı rasyonelleştirmeyi" tercih etti. Kant
aydınlanma tarihinde bir dönüm noktası oldu. Kant,
geliştirmek istediği yöntemde din, ahlak ve bilim
arasında uzlaşmayı mümkün kılmaya çalıştı. Kant’ın
aradığı uzlaşma özellikle Aydınlanmanın Fransa’da ortaya
konulan biçiminde derin yaralar açtı. Bu özelliği Kant’ı
aydınlanmada bir dönüm noktası yaptı.
Tam
karşılığını bulmasa da İngiliz aydınlanmasını
ampirizmle, Fransız aydınlanmasını rasyonalizmle, Alman
aydınlanmasını idealizmle özdeşleştirmek mümkündür.
Toplumsal düzen olarak İngiliz Aydınlanması parlamenter
bir mutlakiyetçiliğe, Fransız Aydınlanması despotik bir
devlete ve Alman aydınlanması otoriter bir düzene
yaslanıyordu. İngiliz burjuvası iktisadi güç ve itibara,
Fransız burjuvazisi siyasal ve ideolojik meşruiyete
sahipken, Almanya ise bunlara benzer bir burjuva
sınıfına sahip değildi. İngiliz ve Fransız
aydınlanmasının sahip olduğu toplumsal dinamiklerden de
yoksundu.
Kuşkusuz
aydınlanmanın en önemli çıkışı, en büyük gücü akla ve
düşünceye verdiği önemde yatmaktadır. Öyle ki Kıta
Avrupa’sı sahip olduğu ve gerçekleştirdiği her şeyi bu
iki değere verdiği önemden aldığı güçle yapmıştır
denebilir. Bir çok eksikliği ve yanlışlığı içinde
barındırdığı halde, yanlış anlaşılıp, yanlış
kullanılmasına rağmen "akl"ı kullanma, düşünmeye büyük
önem verme ve başta inanç olmak üzere her şeyi
sorgulamaya konu etme, Avrupa’nın Avrupa olmasını
sağlayan temel dinamiklerin başında gelmektedir. Bütün
olumsuzluklarına rağmen, ki olumsuzluklar aklın ve
düşünmenin kendisinde değil, onları yanlış kullanmaktan
kaynaklanmıştır, Avrupa, aklın kullanılmasıyla Ortaçağ
karanlığından kurtulup, dünyanın en gelişmiş, en modern,
en güçlü ve en üstün toplumu olmuştur. Bugünkü Avrupa,
yaşadığı iki yüzyıllık aydınlanma sürecinin sonucudur.
Düşüncede devrim, kültürel ve sanatsal erginlik, bilime
yönelme bugünkü Avrupa’yı doğurmuştur.
Aydınlanmaya
göre eleştiriye konu olmayacak hiçbir şey yoktu.
Aydınlanma hareketi Avrupa coğrafyasında insanın
düşünmeyle, akılla, bilimle buluşmasını sağladı ve bu
ona yeni bir dünya kurma imkanı verdi. Avrupa insanı,
Aydınlanmadan aldığı güçle, özellikle başta kilise olmak
üzere bütün tutsaklıklardan kurtuldu. Ve iki yüz yıllık
aydınlanma sürecinin sonunda ortaya bütün dünyanın
kendisini uydurmaya çalıştığı, diğer toplumlara her
yönden üstünlük kurmuş, halkına eşitliği, zenginliği,
saygınlığı, "özgürlüğü" sağlamış bir dünya çıktı. Bu
yeni dünya aydınlanmanın zihniyetleri değiştirmesinin
ürünüdür.
Bugünün
Avrupası (Amerika da dahil) 18. yüzyıl Aydınlanmasının
pratik sonucudur. Geldikleri bu noktada Avrupa ve
Amerika, başta bugünkü konumları olmak üzere
Aydınlanmaya çok şey borçludur. Ancak teknolojik gelişme
ekonomik zenginlik, uygarlık düzeyi ve sağlıklı yaşam
koşullarına sahip olma gibi konulardaki başarıya bakarak
Aydınlanmayı her yönüyle olumlamak veya benimsemek;
yeryüzünde açlıktan ölenleri, yapılan katliamları,
dökülen gözyaşları ve kanları, çekilen acıları, yer üstü
ve yer altı zenginlik kaynaklarının sömürülmesini, silah
sanayiine yapılan yatırımları yok saymak olur.
Dünya
nimetlerini paylaşmadaki haksızlığın, yoksulluğun,
sömürünün kan ve gözyaşının tek sorumlusu olarak
aydınlanmayı göstermek büyük bir haksızlık olur. "Diğer"
insanlık alemi de özellikle Müslüman dünya da en az
Aydınlanma kadar suçludur. Zira Aydınlanma gücünü
kendinden çok "diğer dünyanın",
"aydınlanmamış/karanlıkta kalmış" dünyanın içinde
bulunduğu durumdan almaktadır.
Aydınlanmanın kullandığı kavramlar ve değerlerin
evrensel olduğu iddia edilmesine rağmen, hareket tamamen
yerel (Avrupa Kıtası kapsamında) bir harekettir. Pratik
sonuçları itibariyle kendi insanına ne vermişse ona ne
kazandırmışsa bunu diğer insanlardan alarak yapmıştır.
Bu yönüyle bencildir. Kendi insanının mutluluğunu dünya
insanının mutsuzluğu üzerine kurmuştur.
Avrupa’nın
gelişmesinin ve ilerlemesinin aydınlanmaya borçlu olduğu
ne kadar doğruysa diğer insanlık aleminin de buna ters
orantıda bir durumda oluşu da o kadar doğrudur. Bu her
iki doğru da aydınlanmanın pratik sonucudur.
Aydınlanmanın
en büyük yanılgısı insanı ve tabiatı tanımlamada
olmuştur. Aydınlanmanın insan tanımı, insanı bir bütün
olarak kuşatmada ve ihtiyaçlarına yanıt vermede, onun
özgün yapısını korumada yetersiz kalmıştır. İnsanı ve
tabiatı ele alış biçiminde onların yaradılış yasalarına
uygunluğunu sağlayamamıştır. Eksik ve yetersiz
kalmıştır. Tabiatın imar edilmesinde, imar edici
gücün(insanın) yapısındaki bozukluk ve eksiklik
nedeniyle büyük bir bozulma yaşanmıştır. Ruhsuz,
duygusuz, inançsız ve imansız, manevi değerlerden
yoksun, mekanik ve maddi bir varlık olarak görülen ve bu
öngörüye göre programlanan insan, sonuç olarak gelinen
noktada kendi canavarı olmuştur.
Aydınlanmayı
hazırlayan ve gerçekleşmesini sağlayan en büyük etken
Hıristiyanlığın Ortaçağ’ıydı. Diğer bir deyimle eğer
ortaçağ ‘karanlığı’ olmasaydı; insanlar insani bütün
haklardan mahrum bırakılmasalardı, Roma’daki kilisenin
yapımı için İngiltere’de Cennete karşılık bağış makbuzu
ile yardım toplanmasaydı, hayvan pazarlarının yanında
insan pazarları kurulmasaydı, insanlar eşya gibi alınıp
satılmasaydı, kısacası her türlü zulüm zirveye çıkmamış
olsaydı, belki de Aydınlanma da gerçekleşmeyecekti. İşte
karanlıktan doğan bu “aydınlık”, bugün modern bir
karanlık olarak insanlık nüfusunun yüzde doksanının
hayatını karartmaktadır.
© 2002 İktibas |