|
ALİ
KAYA/İNEGÖL
Soru 1:
İslam’da ekonomik yapı ve anlayış nedir? İslami olmayan
bir ekonomiden İslam’a geçiş nasıl mümkün olur?
Cevap: Bir
dünya görüşü insana yaklaşırken en temel düşünceden,
akideden başlar. Sebebi ise şudur: hayat hakkındaki
bütün fikirler akideden çıkar ve ona asla ters düşmez.
Çünkü akide; insan hayat ve kainat, insan hayat ve
kainatın öncesiyle ilgisi, insan hayat ve kainatın
sonrasıyla ilgisi hakkında genel bir düşünüştür. Bu
nedenle hiçbir davranış akideye aykırı olmadığı gibi hep
akidenin cinsinden olmak zorundadır. Tevhid inancı,
akide ve davranış bütünlüğünü hayati bir şart olarak
öngörür. Bu nedenle İslam, insanlar üzerinde öncelikle
imanın mayalanmasını ve o genel kabulün gerçekleşmesini
ister. Allah’tan başka ilah olmadığına, her şeye kadir
olan, her şeyi bilen, gören, gözetenin Allah olduğuna;
her şeyin hükmünü koyan, insandan itaat isteyen,
yaşatan, yaratan, öldüren ve dirilten, hesaba çekecek
olanın Allah olduğuna kesinlikle inanmasını ister.
İşte bu
inanca sahip olana "teslim olan" anlamında "müslüman"
ismini verir. Müslüman olan insan için hayat hakkında
kurallar koyar. Müslüman inanır ki "Allah ve Rasulü bir
konuda hüküm verirse kadın ve erkek mü’minlerin
muhayyerliği yoktur." Emredilene emrolunduğu gibi
dosdoğru uymak zorundadır. Bu konuda kar-zarar hesabı
yapmaz, onun meşru olup olmadığına bakar. Allah yolunda
ölmenin, Allah için harcamanın, infakın materyalist
ölçüler açısından ne anlamı olabilir? Ancak bunun,
Allah’a ve ahirete inananlar açısından en büyük kazanç
olduğunu kabul eder. İnandığı varlığın doğru dediğini
doğru, yanlış dediğini de yanlış kabul eder. İşte bu
insanlar için yapılması gerekenler konusunda Allah'ın
"yapınız", terk edilmesi gerekenler konusunda da
"yapmayınız" emri yeterli olacaktır. Bu emirlerin
inançla, siyasetle, ekonomiyle, aile hukukuyla ilgili
olmasının farkı yoktur. Hepsine uymanın bir ibadet
olduğu bilinciyle yerine getirmeye çalışır. İnsan işin
başında Allah'a teslim olma sözü vermiştir. Günü ve
zamanı gelince de sözünde durması ve ona teslimiyetini
göstermesi de kaçınılmazdır. Bu çizgiye gelen insan ve
insanlar topluluğunun oluşturacağı yapılanmalarda helal
ve haram sınırları gözetilerek konuyla ilgili prensipler
ortaya konulur.
İnananlar
için bu prensiplere uygun davranmak ise akidelerinin
gereğidir. Bu konuda zorlama söz konusu olamaz. Namazı
kılmak, orucu tutmak, zekatı vermek, yoksullara infak
etmek nasıl kolay geliyor ise ekonomi alanındaki ilahi
prensiplere uymak da öyle kolay ve vazgeçilmez ilkeler
olarak kabul görür. "Ey iman edenler! Allah'a saygılı
olun inanıyorsanız faizi bırakın. Eğer bunu yapmazsanız
Allah'a ve peygamberine savaş açmış olursunuz. Eğer faiz
almaktan vazgeçerseniz ana paranız sizindir. Böylece ne
haksızlık etmiş olursunuz ne de haksızlığa uğramış
olursunuz." (2/278-279). "Ey iman edenler! Mallarınızı
aranızda haksızlıkla yemeyin. Karşılıklı rızaya dayanan
ticaret yoluyla yiyin. Kendinizi öldürmeyin, Allah size
karşı çok merhametlidir." (4/29). "Faiz yiyenler kıyamet
günü şeytan çarpmış gibi kalkarlar. Bu onların "faiz
alış veriş gibidir" demelerinden dolayıdır. Halbuki
Allah faizi haram, alış verişi helal kılmıştır." (2/275)
İslami
uygulamaya nasıl geçileceğine gelince işin zor kısmı
düşünce de yapılması gereken değişim idi. Onu yaptıktan
sonra ameldeki değişim kolaydır. Tebük seferinden dönen
peygamberimiz; "Küçük cihad dan büyük cihada dönüyoruz."
Arkadaşları; "Ya Rasulullah daha büyük bir düşmanla mı
karşılaşacağız?" diye hayretle sorunca peygamberiniz;
"hayır şimdi nefislerimizle cihad edeceğiz,
nefislerimizle cihad düşmanla cihaddan daha büyüktür"
buyuruyor. Çünkü kendinizi bir işi yapmaya razı
ederseniz o iş ne kadar büyük olursa olsun azim ve
kararlılıkla üstüne gider üstesinden gelmeye
çalışırsanız, sizi yolunuzdan kimse döndüremez. İçinizde
bir şüphe varsa, o zaman da sizi kimse tutamaz.
Bu nedenle
fikren mutmain olduğunuz bir konuda uygulamaya geçmek
kadar tabi bir şey olamaz. İslam’ın ilk günlerini
hatırlatmaya çalışırsak, ilk muhacirlerin konumu ne ile
izah edilebilir? Mekke de her şeylerini bırakarak hicret
etmeyi sadece Allah'ın dinini yaşamak uğruna kabul
ediyor ve katlanıyorlar. Gittikleri yerde ne ile
karşılaşacaklarını da bilmeden. Fikren ve ruhen bu
değişime hazır olan insan için amelen değişmenin daha
kolay olacağı muhakkaktır. Gerisi işin uzmanlarına
kalmaktadır. Temel ilkeler doğrultusunda gerekli
değişiklikler yapılır ve uygulamaya konulur. Toplum bu
değişikliği beklediği için uygulamada sorun çıkmaz.
Çünkü nefislerindekileri değiştirenlerin halini de
Allah'ın değiştireceği vaadi vardır (Rad-11). O ise
vaadinden asla dönmez, biz bize düşeni yapalım. Allah'ta
kendine düşeni mutlaka yapacaktır. Bu konudaki bütün
mesele insanlar, konuya mevcut hallerini değiştirmeden
bakıyorlar olması iş imkansız görünüyor. Müslüman
olmadan Allah için ölmenin, Allah için infakın, Allah
için fedakarlığın ne olduğunu nasıl anlayacaklar? Suyun
karşı yakasından bakıyor olmak yetmiyor, meseleyi
anlamak için bir de bu tarafa geçip bakmak gerekir,
olaylar buradan nasıl görünüyor anlamak için? Gerçekten
teslim olmayan kimseler bunu asla anlayamaz, bu güne
kadar da anlayamamışlardır.
Modern çağda
gençlerin uğruna her türlü konforu, keyfince yaşamayı
koyanlar bu çağda İslam’ın gençlere cennet vadiyle bir
şey yaptıramayacağını, bu nedenle İslam’ın işinin
bittiğini zannediyorlar iken, İran Irak savaşında
Fransa’da tahsilini bırakıp cepheye savaşmaya gelenleri
görünce, bu düşüncelerinde yanıldıklarını görüp
paniklediklerini itiraf ediyorlar. Allah her şeye
kadirdir. Kişiyle kalbi arasına gireceğini bir gecede
kalpleri birleştireceğini söyleyen Allah’ın her şeye
kadir olduğuna inancımız asla sarsılmadı
sarsılmayacakta. Biz bize düşeni yapalım, Allah'ta
kendine düşeni yapacaktır.
Soru 2:
Kur’an’da geçen Allah ve resulünün yasakladığı faizi
biraz açar mısınız?
Cevap:
Tefecilik, murabaha ve faiz aynı amaçla kullanılan
kelimelerdir. Tefecilik; gayri resmi olarak bu işi
pazarlıkla payını belirleyenlerin yaptığı işe verilen
isimdir. Murabaha, risk almadan sadece kazanç üzerine
yapılan alış veriş, faiz ise, resmi kurumların
resmiyetle yaptığı payı belli olan ancak perdenin
arkasında yine tefecilikte olduğu gibi payını
belirlemede pazarlık yapabilen bir uygulamanın adıdır.
Bunların hepsinde de aynı mantık hakimdir. Risk almadan
kazanç elde etme. Kur’an’ın geldiği dönemde bunun adı
"Riba" dır. Bir kısım insanlar kelimeye takılarak
"Kur’an’da faiz yoktur" iddiasında bulunma cür’etini
gösterseler de bu kelimeyi Türkçe’ye tercüme ettiğimizde
karşılığını faiz olarak ifade etmek zorundayız. Bu
nedenle aynı amaç ve mantıkla bugün yapılan işin adı
faizdir. O gün bunun riba olarak ifade edilmiş olması bu
gün kullanıldığı maksadı kamufle etmek için yeterli
değildir. Faiz, cahili anlayışların ekonomik düzenini
üzerine bina ettiği bir kazanç yoludur. Allah bu kazanç
yolunu zulüm olarak nitelendirir. "Ne zulmediniz, nede
zulme uğrayınız" (2/279) buyurarak müminleri uyarır.
Peygamberimiz veda hutbesinde özellikle faiz üzerinde
durarak; "Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın
altındadır. İlk kaldırdığım faiz amcam Abbas’ın
faizidir." Bu ifadeden anlaşılacağı gibi birden fazla
yollarla faiz alınıp verilmektedir. Bunların her
çeşidinin yasaklandığını ifade etmektedir. O dönemde
faiz alma yöntemleri şu şekilde olduğu nakledilmektedir:
a) Borç para
verilip belli bir vade konarak vade sonunda ödenecek
miktarın borcun yarısı veya misli yahut üçte biri kadar
artırarak tahsil edilmesi.
b) Vade
koymadan takas esnasında benzeri olan gıda ve tahılları
aynı ölçüde değil de yine bire bir buçuk veya bire iki
gibi artırarak alınması.
c) Borç veren
kimse her ay belli miktar para talebinde bulunur, yıl
sonunda da parasını tam olarak alır, her ay tahsil
ettikleri ise paranın faizi olarak kabul edilir idi.
Şayet borcu, vade sonunda ödeyemez ise yine vadeyi
uzatır alacağını da belli miktarda artırırdı.
Bunların
hepsinde borç alanın belli miktar fazla ödemesini
öngören uygulamalardır ki bunların kaldırılıp, adalet
ilkesine bağlı kalarak "alacağınızı değeri ile alın,
satacağınızı da değeri ile satın takas yapmayın." "Eğer
borçlu ödeyemez durumda ise ödeyecek zamana kadar süre
verin. Eğer sadaka olarak bağışlarsanız bunun sizin için
daha hayırlı olduğunu bilin" (2/280) emirlerine
uyulmalıdır. Biliriz ki her ekonomik yapının çıktığı
temel bir akide vardır. Teferruata boğulmadan bu
akidelere bakarak sistemler hakkında kanaat sahibi
olmamız mümkündür. Cahili anlayışların temelinde
bencillik vardır. Şahsi ihtiraslar vardır, kişisel
çıkarlar vardır. Sistem bu anlayış üzerine
oturtulmuştur. Şahısların kişisel çıkarları neyi
gerektiriyor ise onu meşrulaştırmak esastır.
Bu nedenle
İslam-dışı ekonomilere ve anlayışlara bunu göz ardı
etmeden bakmak zorundayız. İslam’ın, ilahi adaletin
insanlar üzerindeki tezahürü olması nedeniyle cahili
anlayışlarla hiçbir bağı benzerliği ve ortak noktası
yoktur. Ne ekonomide, ne siyasette nede akidede diğer
dünya görüşleriyle bağdaşması söz konusu değildir. Durum
böyle olunca onların sofrasına oturmanın müslüman için
çok pahalıya mal olacağını bilmek zorundayız. Düşünelim
"Allah’tan başkası adına kesilen hayvanın etleri
müslümana haram kılınmıştır" ayetinin hikmeti nedir?
Allah adına kesilince helal, gayrısı adına kesilirse
haram. Bu bir müslümanın onların şölenlerine iştirak
etmemesini, onların meşru saydıklarını meşru görmemesini
temine yönelik bir ayrıştırmadır.
Ayrıca faize
devam etmeyi Allah ve resulüne savaş açmak olarak ifade
eden ayetin "şayet (faiz hakkında söylenenleri)
yapmazsanız Allah ve resulü tarafından ilan edilmiş bir
harp ile karşı karşıya olduğunuzu iyi bilin. Eğer tevbe
edip faizcilikten vazgeçerseniz sermayeniz sizindir.
Böylece haksızlık etmezsiniz ve haksızlıkta
edilmezsiniz" (2/279) ifadesinin anlatmak istediği
hakikatte bu olsa gerek. Bugünün ekonomisinde neyin faiz
olduğu neyin olmadığı gayet açık ifade edilmektedir.
Enflasyonun altında da olsa üstünde de olsa faiz
faizdir. Haram kılınışı miktarından dolayı değil,
felsefesinden ve yönteminden dolayıdır. Bazı konularda
faiz oranın düşük tutulması bile bile aldanmaktır. Aksi
halde sistem yürümez. Sömürdüğü kaynağı tüm kaybetme
yerine ucundan biraz koklatarak sömürü düzeninin devamı
sağlanmak istenmektedir. Bu cümleden olarak konut
kredileri, tüketici kredisi, araba kredisi vesairelerin
arkasında belli maslahatlar vardır. Onların dozu aşağı
çekilirken diğer kredilerde yüzde üç yüze varan oranlar
tatbik edilmesinin hikmeti işte budur.
"Sizler uzak
durmanız gereken tağutun yanında şeref mi arıyorsunuz?
İyi bilin ki şerefin tümü Allah’ın yanındadır" uyarısına
kulak vermek zorunda olduğumuza inanıyoruz. Çoğu haram
olan şeyin azı da haramdır. Tümü haram olanın cüz’ide
haram olduğu gibi. Azına tenezzül ederseniz, çoğundan
asla vazgeçmez, fıtratınızı bozarsınız.
Soru 3: Evli
olan insanların nikahı nasıl düşer? Nikah tazelemesinin
anlamı nedir? Erkeğin eşine, annesine küfür etmesiyle
nikah bozulur mu?
Cevap: Nikah
iki insan arasında şahitler huzurunda belli şartlara
uyarak yapılan bir akitleşmedir. Bunun toplumda bir
anlam ifade etmesi için tescil edilmesi gereklidir. Bu
işlere bakan kurumca tescilinden sonra evlilik yürümez
hale gelmiş veya yürümesi mümkün olmayan bir sebep
ortaya çıkmışsa; taraflardan biri mahkemeye müracaat
ederek gerekçesiyle birlikte bu evliliğin bitirilmesini
ister ve gereği yapılarak ya devamına yada
devamsızlığına karar verilir. Bu safhaya gelmeden önce
tarafların kararlarını iki kez gözden geçirme ve geri
dönme imkanı vardır. "Boşanma iki defadır. Sonra ya
iyilikle tutmak yada güzellikle bırakmak gerekir..."
(2/229) üçüncüden sonra mahkemeye müracaat etmeleri
gerekir artık birbirlerine haram olmuşlardır. Kısacası
evliliğin başlaması da son bulması da tarafların kesin
kararlarıyla başlar veya biter. Başladığını da bittiğini
de ilan etmek gereklidir. Bunların hiç birisi iki kişi
arasında olup bitmez.
Nikahı
tazeleme konusu ise, eskime özelliği olmayan bir şeyi
tazelemeye de ihtiyaç yoktur. Eğer taraflar nikahı
bozacak bir iş yaptıysa bu bir evlilik için iki defa
olur. Üçüncüsünde nikah bir daha dönmemek kaydıyla
biter. Teamüldeki her Cuma gecesi tazeleme eylemi ile
bozulan nikahlar yenilenmiş olmaz. Bu tamamen
bilinçsizce yapılan bir uygulamadır. Bir insanın eşine
ve eşinin annesine küfretmesi ise çirkin bir olay
olmakla birlikte nikahı düşürücü bir olay değildir.
Günah başka, nikahı bozmak başkadır. Ancak gizli dost
tutmak, Allah’a şirk koşma nikahlanmaya manidir:
"Allah’a ortak koşan kadınlarla inanmadıkları sürece
evlenmeyin. İman etmiş bir cariye, beğenseniz bile
müşrik bir kadından daha hayırlıdır. İman edinceye kadar
da müşrik bir erkekle de mümin kadınları evlendirmeyin.
İnanmış bir köle hoşunuza gitse de müşrik bir erkekten
daha hayırlıdır. Onlar ateşe çağırır. Allah ise izniyle
ve inayeti ile cennete ve mağfirete çağırır. Ayetlerini
böyle açıklar ki düşünüp ibret alabilesiniz." (2/221)
Bunun sebebi insanların küfür (inkar anlamında) ile
günahı birbirine karıştırmalarıdır. İnsan eşinin
annesine babasına "sin kaf" derse eşi kendisine haram
olur. Çünkü kayın validesi ile zina etmiş demektir, gibi
çirkin bir iddia ile böyle sonuçlar çıkarmaya kadar işi
ilerletmişlerdir. Bu düşünceler onların sadece kötü
zanlarıdır. Allah zıhar ayetiyle şöyle cevap veriyor.
"Allah bir adamın içinde iki kalp yaratmadığı gibi
"zıhar" yaptığınız eşlerinizi de analarınız yerinde
tutmadı. Evlatlıklarınızı da öz oğullarınız olarak
tanımadı. Bunlar sizin ağızlarınıza gelen sözlerdir.
Allah ise gerçeği söyler ve doğru yola eriştirir."
(33/04)
Sonuç olarak
bir kimse dinini değiştirmediği sürece, kayın validesine
sarf ettiği çirkin sözden dolayı nikahı bozulmaz. Nikah,
iki tarafın anlaşarak verdikleri bir karardır; yine iki
tarafın veya taraflardan birinin bu kararını bozmak
istemesiyle süreç başlar, hakimin kararıyla son bulur.
Hiç kimse kendine ve keyfine göre bu işleri yapamaz.
Kişisel anlayışlar ve bölgesel kabuller İslam’da
meşruiyyet ölçüsü değildir.
Soru 4:
Bayanların mahkemede erkeklerle eşitliği nasıldır. Bir
erkek iki bayan mı? Bununla ilgili ayeti açar mısınız?
Cevap: "Ey
iman sahipleri bir süre için birbirinize borç
verdiğinizde onu yazın. Aranızda bir yazıcı adaletle
yazsın. Yazıcı, Allah’ın kendisine öğrettiği şekilde
yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Borç altına giren kişi de
onu kayda geçirtsin ve Rabbinden korksun da borcundan
hiçbir şey eksiltmesin. Borç altına giren, aklı ermez
yahut zayıf çaresiz biri ise yahut yazdırmaya gücü
yetmiyorsa, velisi adaletle yazdırsın. Erkeklerinizden
iki kişiyi de tanık tutun. Eğer iki erkek yoksa
rızanızla kabul edeceğiniz tanıklardan bir erkek ve iki
kadın gerekir. Bu kadınlardan biri şaşırırsa/unutursa
ötekisi ona hatırlatsın diyedir. Tanıklar,
çağrıldıklarında çekimser davranmasınlar. Küçük veya
büyük, borcu, süresine kadar yazmaktan üşenmeyin. Böyle
yapmanız Allah katında adalete daha yakın, tanıklık için
daha sağlam, kuşkuya düşmemeniz için daha elverişlidir.
Ancak aranızda döndürüp durduğunuz tamamen peşin bir
ticaret söz konusu ise onu yazmamanızda sizin için bir
sakınca yoktur. Karşılıklı alış veriş yaptığınızda da
tanık bulundurun. Yazıcıya da tanığı da zarar
verilmesin. Böyle bir şey yaparsanız bu, kendinize
kötülük olur. Allah’tan korkun. Allah size öğretiyor.
Allah, her şeyi en iyi biçimde bilendir.(2/282)
Ayetin
tamamında insanların hukukunu korumak, şüpheye düşmemek,
adaletten ayrılmamak, kötü sonuçlara sürüklenip günahkar
olmamak için Allah'ın tavsiyesidir. Özellikle "iki erkek
bulamazsanız rızanızla seçeceğiniz bir erkek iki kadın
şahit yazdırın bu biri unutur veya yanılır ise diğeri
ona hatırlatsın diyedir..." ifadesine dikkat edilir ise
kendi iradeniz ve rızanızla seçtiğiniz kimselerle sizin
işinizi sağlama almak içindir. Yarattığı kulların
özelliğini bilen doğru olanı tavsiye eden ise insanın
yaratıcısıdır. Konuşan herhangi biri değil, Allah’tır.
İşini ona öğretmeye kalkan iblis gerekli cevabı
almıştır. Adem’in çocuklarına ise ona teslim olmak
yakışır. Bu nedenle iş senin işin istersen hiç
yazmazsın, şahitte tutmazsın, rehinde almazsın. Sonucuna
katlanmakta sana düşecektir. Allah burada kadını
aşağılamıyor bilakis onun yükünü hafifletiyor,
sorumluluğu ikiye bölerek. O, onların haleti ruhiyesini
çok daha iyi bilmektedir. Biz onun hükmüne rıza
göstermeyi kulluğumuzun gereği olarak kabul ediyoruz.
Hiçbir çağdaş yoruma da katılmıyoruz. Çünkü doğru
bulmuyoruz. Bunların dili o kadar uzuyor ki Kuran’ın
hukukunu tümüyle değiştirmeye kadar. Rabbimiz iki erkek
bir kadın deseydi itiraz mı edeceğiz, mirasta iki kadın
bir erkek deseydi itiraz mı edeceğiz ne hakla, Ne
zamandan beri Allah’ın adına hüküm koyuculuk hakkı
kullara teslim edildi? Onlarca ayette tekrar edilen
"Hüküm Allah’a aittir"ifadesini nereye koyacaksınız? Biz
koyacak yer bulamıyor, Allah’a sığınıyor ve hüküm
Allah’ındır, kullar ise ona uymaya mahkumdur diyoruz.
Soru 5:
Dinimizde eti yenen ve yenmeyen hayvanlar hangisidir?
Bununla ilgili ayet var mıdır? Bu durum evrensel midir?
Mesela penguen eti yenilir mi?
Cevap: Eşyada
aslolan mübahlıktır. Aksine delil olmayan her şey
yenilir, içilir ve yapılır. O konuyu bağlayan bir hüküm
varsa ona uyulur. Bu konuyla ilgili ayet şöyledir: "Eğer
Allah’ın hükümlerine inanıyorsanız, Allah’ın adını
üzerine andığınız şeylerden yiyiniz. Allah’ın adının
üzerine anıldığı şeylerden niye yemiyorsunuz? Oysa O,
darda kalmanız dışında size haram kıldığı şeyleri
açıklamıştır. Doğrusu çokları bilmeden hevalarına uyarak
insanları saptırıyorlar. Senin Rabbin aşırı gidenleri
çok iyi bilmektedir.(6/118-119) "Hayvanlardan yük
taşıyanlar vardır ve kesimlik olanlar vardır. Allah’ın
size verdiği rızıktan yiyin. Şeytanın adımlarına tabi
olmayın. Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır." (6/142)
"Ey Muhammed! De ki: bana vahyolunanlar arasında leş,
akıtılmış kan, domuz eti ki pistir ya da Allah’tan
başkası adına kesilmiş hayvandan başkasının haram
olduğunu bulamıyorum. Ancak darda kalan haddi aşmadan ve
istekli olmadan ölmeyecek kadar bunlardan yemesinde
üzerine günah yoktur. Rabbin çok bağışlayıcı ve çok
merhametlidir." (6/145) "....Size bildirilmiş olanların
dışındaki hayvanlar size helal kılınmıştır. Putların
pisliğinden kaçının. Yamuk sözden de kaçının." (22/30)
"De ki: Ne derseniz, Allah’ın size indirdiği rızkın bir
kısmını helal bir kısmını haram kıldığınıza göre; Allah
mı size izin verdi? Yoksa Allah’a karşı yalan mı
uyduruyorsunuz?"
Ayetlerde
görüldüğü gibi sayılan hayvanların dışında midenin
kaldırdığı her şeyi yiyebilirsin. Pengueni de, fok
balığını da. Bunlardan başka darda kalınca açıkça haram
kılınanlardan bile yemeye müsaade eden Allah, temiz olan
her şeyi bize helal, pis olanı da haram kılmıştır.
Gönlünüzün istediğini yiyebilirsiniz. Herhangi bir engel
yoktur. Her toplum damak zevkine göre yiyeceği şeyleri
belirlemiştir. Yemedikleri pis veya haram anlamına
gelmez. Peygamberimize tarla faresi kızartıyorlar fakat
o yemiyor. "Siz yeyin ama ben yemem" buyuruyor. Haram
olduğundan değil midesi almadığı için yemiyor.
Yakın tarihe
kadar Anadolu’nun iç kesimlerinde balık etinden
tiksinilir idi. Tatmadığını insan nereden bilsin.
Şimdilerde ise, aranan yemek türü oldu. Sizlerde
pengueni tadınca karar vermelisiniz. Leziz ise devam,
değilse tamam. Buna hakkınız olduğuna inanıyoruz.
Soru 6:
Kadından lider veya başbakan olur mu? Dinen bir
sakıncası var mıdır?
Cevap:
Kadınlar bu ümmetin diğer yarısını oluşturmaktadırlar.
Bir toplumun yarısını oluşturan bir cinsin yok sayılması
akıl karı değildir. Devleti yönetecek liyakata ulaşır ve
Allah’ın hudutlarını koruyacağından emin olur ve de
ümmet bu liyakatı onda görür ve seçerse olabilir. Hz.
Aişe validemiz devesine binerek "Cemel Vakası" diye
bilinen olayda ordu yönetmiş, Hz. Ali’ye karşı savaşmaya
gitmiştir. Ancak Allah Kur’an’da; "Biz erkeklerden
başkasından elçi göndermedik" buyuruyor. Bir de
Kur’an’da Belkıs kıssası vardır. Hz. Süleyman (a.s.) onu
teslim alıyor. Müslüman olan bu kadın Kraliçeyi bir
Kralla değiştirmiyor. Bu işinin ehli kadını görevine
iade ediyor. Toplumda cinsiyetiyle değil şahsiyetiyle
yer aldığı sürece hak ettiği her şey olabilir
kanaatindeyiz.
Soru 7: Bir
sohbette birileri Kur’an’da baş örtüsü olmadığını
savunuyordu. 5/6 ayetinde geçen "biruusikum" ifadesinde
baş ifadesi olduğu halde 24/31. ayetinde "bi humuri
hinne" ifadesi geçtiğini baş ifadesi geçmediğini
söylüyor ne derece doğrudur. Açar mısınız?
Cevap: Son
dönemin moda iddialarından biri haline gelen bu konu
anlaşılmayacak kadar karmaşık bir olay olduğundan değil,
ortamı karıştırıp zihinleri bulandırmak için beyaza
siyah demek kadar abesle iştigalden başka bir şey
değildir. Birilerine destek çıkmak ve pirim vermeye
yönelik olmaktan başka amacı yoktur. Arapça’nın
alfabesini bilen iz’an sahibi herkes bilir ki; bahsini
ettiğiniz iki ayette ifade edilen biri "baş" diğeri
"örtü" dür. Yani başa bağlananın adıdır. Elbette baş
ifadesi geçmeyecektir.
Abdest
ayetinde (5/6) ifade edilen "başınızı meshedin"
ifadesinde meshedilecek olan başın kendisidir. Tesettür
ayetinde (24/31) ise yakaların üzerine kadar indirilmesi
istenen başa konan örtüdür. Bunun adı ise o dilde tekili
"hımar " çoğulu "humur" olarak ifade edilen örtüdür.
Ayette geçen kelime cem’i müennes olduğu için "humuru
hinne" yani çoğul kadınlar için
"eşarbınızı/örtülerinizi" anlamına gelen bir ifadedir.
Bunun böyle olduğunu anlamak için basit bir
Arapça-Türkçe lügata bakarsanız görürsünüz. Fakat olay
bilinmediğinden, bilinmezliğinden değil; politik bir
malzeme yapılmak istendiğindendir. Dillerini kitaba
yaklaştırarak eğip bükenlerin hesabının çetin olacağını
vaad eden Allah’a durumu havale ediyoruz. İnanıyoruz ki,
o hiçbir şeyi kaybetmez ve ihmal etmez. Onun intikamı
çok çetindir ve mutlaka alır. "Azizün züntikamdır o." Bu
"hımar" kelimesiyle arabın ifade ettiği şeye Anadolu
insanı kendi yöresine göre isim takmıştır. Yeşmak,
Yazma, Eşarp, Bürüncek, Çember, Yapık, Dolama vs.
bunların hiçbirinde de baş kelimesi geçmiyor oluşu
bunların başa bağlanmayan şeyler olduğunu göstermez.
Aksine her Türk kadını bunların başa bağlanan örtü
olduğunu bilir. Her Arabın da "Hımar"ın başa bağlanan
bir örtü olduğunu bilmesi gayet doğaldır. Buna göre
ayetin anlamı şöyledir. "....Baş
örtülerini/eşarplarını/yeşmaklarını/yazmalarını
yakalarının üzerine kadar örtsünler...." (24/31) "Afakta
ve enfüste insanlara ayetlerimizi göstereceğiz ki onun
gerçek olduğu iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit
olması yetmez mi?" (41/53) "Allah her şeye yeter. O ne
güzel Mevla ve ne güzel yardımcıdır."
© 2002 İktibas |