|
Sayıklama ve
Şiir
Cuma KELEBEK
Hüseyin
Haydar E dergisindeki (S. 41, s. 34) "Çığlık, Sayıklama,
Acı ve Şiir" başlıklı denemesinde ‘şiirsel etkinliğin
niçin gerilediği’ni sorguladı. Haydar, şiirin bağırma,
çığlık, mırıldanma, sayıklama, öfke vb. gibi insan
halleriyle ilişkisini araştırdıktan sonra, asıl konu
olarak belirlediği şiirsel etkinliğin gerileme
sebeplerine yöneliyor. Hüseyin Haydar’ın görüşlerini
şöyle sıralayabiliriz:
1. Ülkemiz
insanına son 10 yılda dayanılması zor belalar
dayatılmıştır. Türkiyeli şair birey egemen güçlerin
sözkonusu dayatmaları karşısında çelişkiye düşmüş,
‘garip başı’nın derdine düşmüş, kendi varoluşunun
kaygılarına düşmüştür.
2. Bu durum,
‘duyumsamazlık’ ‘tepkisizlik’, ‘duymazlık’ gibi
kavramlarla açıklanabilecek ‘bireyci’ anlayışı getirmiş,
sonuçta şair birey ‘nefsini tatmin duygusu’na doğru
yönelmiştir.
3. Bu yöneliş
zamanla ‘acıma’ (‘merhamet’) duygusunun yitirilmesini de
sağlamış, ‘herhangi bir sıkıntı duyumsamaz
olduklarından, şairlerin de bir talepleri, beklentileri’
kalmamıştır. Böylece ‘zavallı şair’, ‘özne’ durumundan
‘nesne’ konumuna gelmiştir.
Yazısının
bütünlüğü içinde zaman zaman yanlışlara düşen Hüseyin
Haydar’ın çarpıcı görüşlerini şu alıntıyla noktalayalım:
"Ne yazık ki,
acınan nesne olma durumundan hoşlanan ve bu edilgen
duruşu benimseyen şairin geleceği hiç de parlak
görünmüyor: Kapitalist sistemin ekonomi politiğine uygun
olarak kendini bir mal, bir marka olarak pazara sunmak,
sonra da, tüketicisinin cebindeki son kuruşa, son beğeni
zerresine gözünü dikmiş bekleyen deterjanların, çocuk
bezlerinin, kedi mamalarının safında insanlığını
yitirmek!"
E dergisinde
yer alan ve dikkatimizi çeken bir başka yazı Gürel
Ormancı’nın "Divan Şiiri-Sembolizm" (s. 80) başlıklı
incelemesidir. Yer yer Divan şiiri ile ilgili söylenen
yanlışları ihtiva etmekle birlikte, Ormancı’nın
yazısında cesurca dile getirilmiş doğru bilgiler de
bulunuyor: Divan şiirinin edebî bir derinliğe ve
özgünlüğe sahip olduğu, imge ve ses bakımından zirveye
çıktığı, pek çok bakımdan Dünya şiirine kaynaklık ettiği
vb...
İNTİHAR
ETMEK= "ŞAİR HASSASİYETİ"!
Genç bir
şairin (Hüseyin Alacatlı), birkaç ay önce tercih ettiği
ölüm tarzı, ‘intihar’ olgusunun edebiyat dünyasında
tekrar gündeme gelmesine yol açtı. Konu kuşkusuz şairler
arasında daha fazla yankı buldu. Başta müntehir şairin
arkadaşları kaleme sarıldı. Bunlar arasında en dikkat
çekici olan Nazir Akalın’dı: "Ben de varlığımı idrak
ettiğimden beri Hüseyin’in akıbetine mütemayil bir insan
olarak inanmaya başladım ki, Hüseyin benim hayatıma ve
sonuma da ‘ayna’ tutmuştur. Evet, hem ‘kendi’si hem de
aynı anda ‘herkes’ olan Hüseyin’in açtığı kapıdan bir
gün ben de gireceğim. Çünkü bu olayla bir basamak daha
çıktığımı hissettim elinden tutmak için çâresizliğimin.
Şimdi kendimi daha korkusuz, daha cesur hissediyorum."
(Dergâh, S. 149, s. 16) İnsanı ürperten bu cümlelerin
Dergâh gibi bir dergide yer alması, Mustafa Kutlu’nun
dikkatinden kaçması pek çokları için şaşırtıcı olabilir!
Nazir
Akalın’ın bu marazi söylemine eklenen bir diğer isim,
Mehmet Aycı’ydı. Genç şair, müntehir arkadaşının
tercihini "Yaşamak bir zindan olunca galiba yalnızca
ölüm kapısı açık kalıyor; duvarlaşmaya tepki... Teşvik
etmek, tasvip etmek, özendirmek babında söylemiyorum
ama, kişinin bile isteye ölümü seçmesi cesurluk doğrusu.
Bir de sanatçı hassasiyeti var, başkalarının sıradan
bildiği şeylerin aslında sıradan olmadığının farkına
varması. Bu süreç sanatçıyı kendi oluşunu sorgulamaya
götürüyor. Sonuçta vadeli bir hayatı yaşıyorsunuz,
ölümsüz değilsiniz. Ruhumuzu azat etmeniz, onu bedenden
kendi iradenizle ayırmanız sonucu değiştirmiyor. O
muhteşem dönüşüme yine katılıyorsunuz." (Yitik Düşler,
S. 22, s. 2) diyerek yorumluyor. Böylece, aksini iddia
etse de, ‘teşvik’, ‘tasvip’ ve ‘özendirme’ye doğru yol
alıyor. İntiharı, ecelî ölümle eş tutuyor. Bu yolu
seçenleri cesur buluyor. Daha da ötede, işi ‘sanatçı
hassasiyeti’ olarak isimlendiriyor. Bu hassasiyeti,
"ölümüyle açılım getiriyor şiirine" diyerek kendince
artistik hale getiriyor.
Mehmet
Aycı’nın, "inançlı sanatçı, inançsız sanatçı tasnifi
bana çok sağlıklı gelmiyor" şeklindeki ifadesinin de
bizi hayretlere düşürdüğünü söylemeliyiz.
Alıntıladığımız ifadeler kuşkusuz bir şuuraltı
karışıklığının göstergesidir. Ya da aslî kaynağa düşülen
uzaklığı ifade ediyor. Bilemiyoruz, belki de, sevilen
bir dostun yitirilişi sonrası söylenen ‘acıklı’(!) ve
fakat bir ‘Müslüman’ın ağzından çıkmayacak cümlelerdir.
Bu arada,
Mehmet Aycı’nın yukarıdaki görüşlerini aktaran Yitik
Düşler dergisi, önsözünü aynı konuya ayırmış ve olumlu
satırlarla yüreğimize su serpmiştir: "Genç şairlerimizi
şimdilik bir söz cazibesi şeklinde etkilemeye başlayan
‘intihar’ saplantısı, onların iradelerini içten içe ele
geçirmeye istidatlı bir virüs gibi işliyor. Bundan kaygı
duymamak elde değil. (...) Her şeye rağmen sağduyulu
inançlı bir sanatçı yere sağlam basmalı, sanat binasını
meşru ve sahih kaynaklara dayandırmalı."
FOLKLOR VE
ŞİİR, YENİDEN...
Ağustos
ayında gündem oluşturan bir başka konu, 1950’lerden bu
yana tartışılan "şiir ve folklor" konusuydu. Bilindiği
gibi, 1956 yılında Cemal Süreya "Folklor Şiire Düşman"
başlıklı bir deneme yazmış ve uzun yıllar edebiyat
muhitlerinde tartışılmıştı. İş o derece ileriye
götürülmüştü ki, bir ara Cemal Süreya kendi maksadının
yanlış anlaşıldığını söylemiş, ilk görüşlerini tamir
etmek yoluna gitmişti.
Yücel
Feyzioğlu, Hürriyet Gösteri’nin Ağustos (S. 240, s. 44)
sayısında konuya yeniden değinen isim olmuş. Feyzioğlu
çalışmasında, aynı derginin Aralık 2001 tarihli
nüshasında yer alan ve "Folklor şiire hâlâ düşman"
anafikri etrafında oluşturulan Baki Asiltürk’e ait
yazıya duyduğu tepkiyi dile getirmiş. Konuyla ilgili
daha önceki gelişmeleri de dikkate alan Feyzioğlu,
verdiği çeşitli örneklerden sonra, yazısını "Demek ki
folklor şiire düşman olamaz. Cemal Süreya’nın 1956’da
daha gençken yazdığı o yazı, tartışma açmak, ses
getirmek, kendinden önceki ustalara saldırarak edebiyat
dünyasında kendinden söz ettirmek için yazılmış masum
bir yazı olmaktan öteye bir şey değildir" şeklinde makul
bir sonuçla bağlamış.
Folklor ile
şiir ilişkisini ay içinde sorgulayan bir başka isim
İhsan Deniz oldu. Temmuz’un son günlerinde Yeni Şafak
gazetesindeki köşesinde Cemal Süreya’nın yukarıda
andığımız yazısını alıntılayan Deniz, 5 Ağustos tarihli
gazete köşesinde ise "Halk Şiiri, Günümüz Şiirini
Besleyebilir mi?" diye sordu. İhsan Deniz’e göre Halk
Şiiri ‘arkaik’ bir nitelik taşıyordu ve ‘köylülük
ideolojisi’nin, ‘taşralılık psikolojisi’nin ‘tipik bir
taşıyıcısı’ konumundaydı. Dolayısıyla, bu şiirin ‘modern
şiire’ katkısı mümkün değildi. Yazısında İlhan Berk ve
Mehmet Ragıp Karcı’nın tanıklıklarına da müracaat eden
İhsan Deniz, sanırız Cemal Süreya’nın kendi kendisini
tashihini ve adı geçen her iki şairin folklor ve şiir
ilişkisi konusunda farklı zamanlarda birbiriyle çelişen
değişik görüşler öne sürdüklerini bilmiyor. Oysa, bunu
tespit etmek hiç de zor değil. Cemal Süreya ve İlhan
Berk’in nesir kitaplarına (söyleşi, mektup, makale,
deneme vb.), Karcı’nın ise şiirlerine göz gezdirmek o
kadar zor olmasa gerektir.
ECE AYHAN
ÖLDÜ MÜ / ISIZ ACUN KALDI MI?
Rejimin iç
muhaliflerinden şair Ece Ayhan 13 Temmuz 2002 tarihinde
ölmüştü. Haliyle, Ağustos dergileri ona geniş yer
vermeliydi, verdiler. Hatta, onun ölüm gününe tarih
düşürenler dahi vardı. Süreyya Berfe (Ay Edebiyat
dergisi), Orhan Alkaya (E dergisi) ve Cahit Koytak
(Hece) gibi.. İşte Cahit Koytak, Hece’nin ilk şiirinde
"Ece Ayhan’ın Öldüğü Gün" ile karşımızda: "demek sonunda
oldu bu/demek seni de çağırdılar" İlginç, Cahit Koytak,
onu ‘mistik’ bir sesle ‘çağır’ttırıyor. Ölmemiş olsa,
Ece Ayhan’ın bile reddedeceği tarzla...
Neyse, Ece
Ayhan konulu diğer yazılara geçelim. Bunlar da tam
beklenildiği gibi. Düzeysiz, derinliksiz, baştan savma,
savruk, yığma, çelişik, içeriksiz, bulanık... Bazılarını
sayalım: Varlık’ta Sabit Kemal Bayıldıran, küçük
İskender; E dergisinde Nilüfer Kuyaş; Gösteri’de Haydar
Ergülen, Refik Durbaş; Islık’ta Ahmet Ada; Ay
Edebiyat’ta Hüseyin Peker, Ahmet Günbaş, Veysel Çolak,
Mehmet Kâzım, Fergun Özelli... Bu anma yazılarının
yukarıda sıraladığımız özelliklerini görmek için, Ahmet
Ada’nın Islık dergisinde yazdıklarından birbiriyle tezat
oluşturan cümleleri aktaralım:
Ahmet Ada’ya
göre Ece Ayhan ‘şiirin müziğini sıfırla’mıştır. Hayır
hayır, "Ece Ayhan’ın şiiri için ‘ritimsizdir’ de
diyemeyiz"!
Çelişki şu
iki cümle arasında da yok mu? "Ece Ayhan toplumun alt
kültürünün insanlarının sözcüsüdür." "Kentli bir
şiirdir onunki."
ÖVGÜYE
DEĞERLER
Ağustos
dergilerinde yayımlanan bazı edebî çalışmaları ‘övgüye
değer’ başlığı altında analım:
Melike
Türkdoğan’ın Dergâh’taki (S. 150, s. 7) "Son Hikaye"
başlıklı hikayesi. Her şey ustaca: Edebî birikim, edebî
oyunlar, merak, psikoloji, tarih, coğrafya, siyaset,
ideoloji, bilinç, ilginç bir sentez. Umarız ki ‘öykü
değerlendirmecileri’ görür.
Dergâh’tan
iki çalışma daha: Dursun Ali Tökel’in "Bir Gazel
Anlambilimle Nasıl Anlaşılır" (s. 10) başlıklı
makalesi. Ve Osman Özbahçe’nin "Dergilerde Şiir"
başlıklı değerlendirmesinin Hüseyin Ferhat ile ilgili
bölümü. Şiirseverler bunlarla ilgilenmelidir deriz.
Ağustos
ayının şiiri: Varlık’ta, son sayfada yayımlanan Teoman
Erten imzalı "Sokaksız Kent/ 1. Düşünce Suçu" (s. 88)
başlıklı şiiri Ağustos dergilerinde yayımlanan manzum
metinler arasından öne çıkarabiliriz.: ".../ tüysüz
bileklerde çiçeklenirken kelepçeler/ ipin ucunu gösterir
oklar tek yol odur diye/..."
© 2002 İktibas |