Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 285 Eylül 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  
Çeviri
Bir Dergi-Alıntı
Sanat Edebiyat

Tutarlı Bir Şiire Doğru

Filistin Şiirleri Antolojisi

Sayıklama ve Şiir

Herkesin Uykusu Nereye Kaçıyor?

Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

 

 

Sayıklama ve Şiir

 

Cuma KELEBEK

 

Hüseyin Haydar E dergisindeki (S. 41, s. 34) "Çığlık, Sayıklama, Acı ve Şiir" başlıklı denemesinde ‘şiirsel etkinliğin niçin gerilediği’ni sorguladı. Haydar, şiirin bağırma, çığlık, mırıldanma, sayıklama, öfke vb. gibi insan halleriyle ilişkisini araştırdıktan sonra, asıl konu olarak belirlediği şiirsel etkinliğin gerileme sebeplerine yöneliyor. Hüseyin Haydar’ın görüşlerini şöyle sıralayabiliriz:

1. Ülkemiz insanına son 10 yılda dayanılması zor belalar  dayatılmıştır. Türkiyeli şair birey egemen güçlerin sözkonusu dayatmaları karşısında çelişkiye düşmüş, ‘garip başı’nın derdine düşmüş, kendi varoluşunun kaygılarına düşmüştür.

2. Bu durum, ‘duyumsamazlık’ ‘tepkisizlik’, ‘duymazlık’ gibi kavramlarla açıklanabilecek ‘bireyci’ anlayışı getirmiş, sonuçta şair birey ‘nefsini tatmin duygusu’na doğru yönelmiştir.

3. Bu yöneliş zamanla ‘acıma’ (‘merhamet’) duygusunun yitirilmesini de sağlamış, ‘herhangi bir sıkıntı duyumsamaz olduklarından, şairlerin de bir talepleri, beklentileri’ kalmamıştır. Böylece ‘zavallı şair’, ‘özne’ durumundan ‘nesne’ konumuna gelmiştir.

Yazısının bütünlüğü içinde zaman zaman yanlışlara düşen Hüseyin Haydar’ın çarpıcı görüşlerini şu alıntıyla noktalayalım:

"Ne yazık ki, acınan nesne olma durumundan hoşlanan ve  bu edilgen duruşu benimseyen şairin geleceği hiç de parlak görünmüyor: Kapitalist sistemin ekonomi politiğine uygun olarak kendini bir mal, bir marka olarak pazara sunmak, sonra da, tüketicisinin cebindeki son kuruşa, son beğeni zerresine gözünü dikmiş bekleyen deterjanların, çocuk bezlerinin, kedi mamalarının safında insanlığını yitirmek!"

E dergisinde yer alan ve dikkatimizi çeken bir başka yazı Gürel Ormancı’nın "Divan Şiiri-Sembolizm" (s. 80) başlıklı incelemesidir. Yer yer Divan şiiri ile ilgili söylenen yanlışları ihtiva etmekle birlikte, Ormancı’nın yazısında  cesurca dile getirilmiş doğru bilgiler de bulunuyor: Divan şiirinin edebî bir derinliğe ve özgünlüğe sahip olduğu, imge ve ses bakımından zirveye çıktığı, pek çok bakımdan Dünya şiirine kaynaklık ettiği vb...

İNTİHAR  ETMEK=  "ŞAİR HASSASİYETİ"!

Genç bir şairin (Hüseyin Alacatlı), birkaç ay önce tercih ettiği ölüm tarzı, ‘intihar’ olgusunun edebiyat dünyasında tekrar gündeme gelmesine yol açtı. Konu kuşkusuz şairler arasında daha fazla yankı buldu. Başta müntehir şairin arkadaşları kaleme sarıldı. Bunlar arasında en dikkat çekici olan Nazir Akalın’dı: "Ben de varlığımı idrak ettiğimden beri Hüseyin’in akıbetine mütemayil bir insan olarak inanmaya başladım ki, Hüseyin benim hayatıma ve sonuma da ‘ayna’ tutmuştur. Evet, hem ‘kendi’si hem de aynı anda ‘herkes’ olan Hüseyin’in açtığı kapıdan bir gün ben de gireceğim. Çünkü bu olayla bir basamak daha çıktığımı hissettim elinden tutmak için çâresizliğimin. Şimdi kendimi daha korkusuz, daha cesur hissediyorum." (Dergâh, S. 149, s. 16) İnsanı ürperten bu cümlelerin Dergâh gibi bir dergide yer alması, Mustafa Kutlu’nun dikkatinden kaçması pek çokları için şaşırtıcı olabilir!

Nazir Akalın’ın bu marazi söylemine eklenen bir diğer isim, Mehmet Aycı’ydı. Genç şair, müntehir arkadaşının tercihini "Yaşamak bir zindan olunca galiba yalnızca ölüm kapısı açık kalıyor; duvarlaşmaya tepki... Teşvik etmek, tasvip etmek, özendirmek babında söylemiyorum ama, kişinin bile isteye ölümü seçmesi cesurluk doğrusu. Bir de sanatçı hassasiyeti var, başkalarının sıradan bildiği şeylerin aslında sıradan olmadığının farkına varması. Bu süreç sanatçıyı kendi oluşunu sorgulamaya götürüyor. Sonuçta vadeli bir hayatı yaşıyorsunuz, ölümsüz değilsiniz. Ruhumuzu azat etmeniz, onu bedenden kendi iradenizle ayırmanız sonucu değiştirmiyor. O muhteşem dönüşüme yine katılıyorsunuz." (Yitik Düşler, S. 22, s. 2) diyerek yorumluyor. Böylece, aksini iddia etse de, ‘teşvik’, ‘tasvip’ ve ‘özendirme’ye doğru yol alıyor. İntiharı, ecelî ölümle eş  tutuyor.  Bu yolu seçenleri cesur buluyor. Daha da ötede, işi ‘sanatçı hassasiyeti’ olarak isimlendiriyor. Bu hassasiyeti, "ölümüyle açılım getiriyor şiirine" diyerek kendince artistik hale getiriyor.

Mehmet Aycı’nın, "inançlı sanatçı, inançsız sanatçı tasnifi bana çok sağlıklı gelmiyor" şeklindeki ifadesinin de bizi hayretlere düşürdüğünü söylemeliyiz.

Alıntıladığımız ifadeler kuşkusuz bir şuuraltı karışıklığının göstergesidir. Ya da aslî kaynağa düşülen uzaklığı ifade ediyor. Bilemiyoruz, belki de, sevilen bir dostun yitirilişi sonrası söylenen ‘acıklı’(!) ve fakat bir ‘Müslüman’ın ağzından çıkmayacak cümlelerdir.

Bu arada,  Mehmet Aycı’nın yukarıdaki görüşlerini  aktaran Yitik Düşler dergisi, önsözünü aynı konuya ayırmış ve olumlu satırlarla yüreğimize su serpmiştir: "Genç şairlerimizi şimdilik bir söz cazibesi şeklinde etkilemeye başlayan ‘intihar’ saplantısı, onların iradelerini içten içe ele geçirmeye istidatlı bir virüs gibi işliyor. Bundan kaygı duymamak elde değil. (...) Her şeye rağmen sağduyulu inançlı bir sanatçı yere sağlam basmalı, sanat binasını meşru ve sahih kaynaklara dayandırmalı."

FOLKLOR VE ŞİİR, YENİDEN...

Ağustos ayında gündem oluşturan bir başka konu, 1950’lerden bu yana tartışılan "şiir ve folklor" konusuydu. Bilindiği gibi, 1956 yılında Cemal Süreya "Folklor Şiire Düşman" başlıklı bir deneme yazmış ve uzun yıllar edebiyat muhitlerinde tartışılmıştı. İş o derece ileriye götürülmüştü ki, bir ara Cemal Süreya kendi maksadının yanlış anlaşıldığını söylemiş, ilk görüşlerini tamir etmek yoluna gitmişti.

Yücel Feyzioğlu, Hürriyet Gösteri’nin Ağustos (S. 240, s. 44) sayısında konuya yeniden değinen isim olmuş. Feyzioğlu çalışmasında, aynı derginin Aralık 2001 tarihli nüshasında yer alan ve "Folklor şiire hâlâ düşman" anafikri etrafında oluşturulan Baki Asiltürk’e ait  yazıya  duyduğu tepkiyi dile getirmiş. Konuyla ilgili daha önceki gelişmeleri de dikkate alan Feyzioğlu, verdiği çeşitli örneklerden sonra, yazısını "Demek ki folklor şiire düşman olamaz. Cemal Süreya’nın 1956’da daha gençken yazdığı o yazı, tartışma açmak, ses getirmek, kendinden önceki ustalara saldırarak edebiyat dünyasında kendinden söz ettirmek için yazılmış masum bir yazı olmaktan öteye bir şey değildir" şeklinde makul bir sonuçla bağlamış.

Folklor ile şiir ilişkisini ay içinde sorgulayan bir başka isim İhsan Deniz oldu. Temmuz’un son günlerinde Yeni Şafak gazetesindeki köşesinde Cemal Süreya’nın yukarıda andığımız yazısını alıntılayan Deniz, 5 Ağustos tarihli gazete köşesinde ise "Halk Şiiri, Günümüz Şiirini Besleyebilir mi?" diye sordu. İhsan Deniz’e göre Halk Şiiri ‘arkaik’ bir nitelik taşıyordu ve ‘köylülük ideolojisi’nin, ‘taşralılık psikolojisi’nin ‘tipik bir taşıyıcısı’ konumundaydı. Dolayısıyla, bu şiirin ‘modern şiire’ katkısı mümkün değildi. Yazısında İlhan Berk ve Mehmet Ragıp Karcı’nın tanıklıklarına da müracaat eden İhsan Deniz, sanırız Cemal Süreya’nın kendi kendisini tashihini ve adı geçen her iki şairin folklor ve şiir ilişkisi konusunda farklı zamanlarda birbiriyle çelişen değişik görüşler öne sürdüklerini bilmiyor. Oysa, bunu tespit etmek hiç de zor değil. Cemal Süreya ve İlhan Berk’in nesir kitaplarına (söyleşi, mektup, makale, deneme vb.), Karcı’nın ise şiirlerine göz gezdirmek o kadar zor olmasa gerektir.

ECE AYHAN ÖLDÜ MÜ / ISIZ ACUN KALDI MI?

Rejimin iç muhaliflerinden şair Ece Ayhan 13 Temmuz 2002 tarihinde ölmüştü. Haliyle, Ağustos dergileri ona geniş yer vermeliydi, verdiler. Hatta, onun ölüm gününe tarih düşürenler dahi vardı. Süreyya Berfe (Ay Edebiyat dergisi), Orhan Alkaya (E dergisi) ve Cahit Koytak (Hece) gibi.. İşte Cahit Koytak, Hece’nin ilk şiirinde "Ece Ayhan’ın Öldüğü Gün" ile karşımızda: "demek sonunda oldu bu/demek seni de çağırdılar" İlginç, Cahit Koytak, onu ‘mistik’ bir sesle ‘çağır’ttırıyor. Ölmemiş olsa, Ece Ayhan’ın  bile reddedeceği tarzla...

Neyse, Ece Ayhan konulu diğer yazılara geçelim. Bunlar da tam beklenildiği gibi. Düzeysiz, derinliksiz, baştan savma, savruk, yığma, çelişik, içeriksiz, bulanık... Bazılarını sayalım: Varlık’ta Sabit Kemal Bayıldıran, küçük İskender; E dergisinde Nilüfer Kuyaş; Gösteri’de Haydar Ergülen, Refik Durbaş; Islık’ta Ahmet Ada; Ay Edebiyat’ta Hüseyin Peker, Ahmet Günbaş, Veysel Çolak, Mehmet Kâzım, Fergun Özelli... Bu anma yazılarının yukarıda sıraladığımız özelliklerini görmek için, Ahmet Ada’nın Islık dergisinde yazdıklarından birbiriyle tezat oluşturan cümleleri aktaralım:

Ahmet Ada’ya göre Ece Ayhan ‘şiirin müziğini sıfırla’mıştır. Hayır hayır, "Ece Ayhan’ın şiiri için ‘ritimsizdir’ de diyemeyiz"! 

Çelişki şu iki cümle arasında da yok mu? "Ece Ayhan toplumun alt kültürünün insanlarının sözcüsüdür."  "Kentli bir şiirdir onunki."

ÖVGÜYE DEĞERLER

Ağustos dergilerinde yayımlanan bazı edebî çalışmaları ‘övgüye değer’ başlığı altında analım:

Melike Türkdoğan’ın Dergâh’taki (S. 150, s. 7) "Son Hikaye" başlıklı hikayesi. Her şey ustaca: Edebî birikim, edebî oyunlar, merak, psikoloji, tarih, coğrafya, siyaset, ideoloji, bilinç, ilginç bir sentez. Umarız ki ‘öykü değerlendirmecileri’ görür.

Dergâh’tan iki çalışma daha:  Dursun Ali Tökel’in "Bir Gazel Anlambilimle Nasıl Anlaşılır" (s. 10) başlıklı makalesi.  Ve Osman Özbahçe’nin "Dergilerde Şiir" başlıklı değerlendirmesinin Hüseyin Ferhat ile ilgili bölümü. Şiirseverler bunlarla ilgilenmelidir deriz.

Ağustos ayının şiiri: Varlık’ta, son sayfada yayımlanan Teoman Erten imzalı  "Sokaksız Kent/ 1. Düşünce Suçu" (s. 88) başlıklı şiiri Ağustos dergilerinde yayımlanan manzum metinler arasından öne çıkarabiliriz.: ".../ tüysüz bileklerde çiçeklenirken kelepçeler/ ipin ucunu gösterir oklar tek yol odur diye/..."

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin