|
Seçim, IMF ve Derviş...
Meclis’in 3 Kasım’da erken genel seçimlerin yapılması
yönünde aldığı karar, Nisan ayında Kemal Derviş’in erken
genel seçimlerin yapılması doğrultusunda yaptığı ilk
açıklama ile başlayan sürecin hızlı bir şekilde
işlediğini gösteriyor. Başbakan’ın sağlık durumunun
bozulmasının ardından ivme kazanan gelişmeler, MHP’nin
erken seçim yapılması yönünde kullandığı inisiyatif ve
DSP’nin içinin boşaltılmasıyla birlikte, önü alınamaz
bir boyut kazanmıştı. Nihayet Meclis, erken seçim kararı
aldı ve Derviş’in istediği oldu. İşte bu süreç zarfında
yaşanan gelişmeleri iyi anlayabilmek için, evvelemirde,
Derviş’in işlevleri ve IMF programının hedefleri
konusunda kuşatıcı bir değerlendirme yapmak
gerekmektedir.
Hatırlanacağı üzere, Türkiye, erken seçim
tartışmalarına, Kemal Derviş’in: "bir erken genel
seçimin maliyeti, belirsizliğin doğurduğu reel faiz
yükünden daha azdır" yönünde Nisan ayında yaptığı ilk
açıklama ile başladı. O dönemde kimse, seçimlerin 2003
Nisan’ından önce yapılabileceğini düşünmüyordu. Çünkü
2002 yılının ilk üç ayında ekonomik göstergeler büyümeye
geçildiğinin işaretlerini veriyor ve bu yüzden iktidar
ortakları "erken seçimin lafının bile ağza alınmaması
gerektiği, aksi halde ekonomik dengelerin
bozulabileceği" uyarısında bulunuyorlardı. Fakat
özellikle Derviş, bu iddianın aksi yönünde bir açıklama
daha yaptı ve tam tersi bir gerekçe ile, erken seçimin
artık bir zaruret haline geldiğini ima etti. Derviş’e
göre, "erken genel seçimin yıllık maliyeti 2.5 milyar
dolar iken, siyasi belirsizliğin yıllık maliyeti 8.5
milyar dolardı". Bu rakamlar karşısında artık hükümet
ortaklarının söyleyebileceği fazla bir söz kalmıyordu.
Bu arada özellikle Başbakan Ecevit, bu yöndeki
açıklamaların doğurabileceği olumsuz gelişmelerin önüne
set çekebilmek için, liderler zirvesini toplayıp,
seçimin 2004 yılından önce olmayacağı yönünde
açıklamalar yapma ihtiyacı duyuyordu. Fakat Ecevit’in
sağlık durumunun ciddi anlamda bozulması ve 2 aya yakın
bir süre fiilen hükümet faaliyetlerine katılamaması,
işin tuzu biberi oldu ve toplumun hemen her kesiminde bu
başbakanla daha fazla gidilemeyeceği yönündeki kanaat
güç kazandı. Bunun akabinde DSP’nin içini boşaltma planı
devreye sokuldu ve İsmail Cem ve Hüsamettin Özkan’ın
marifetleriyle, Ecevit’in partisinin içi boşaltıldı.
Bütün bu gelişmeler olurken, MHP bir taktik kararla,
seçimlerin 3 Kasım’da yapılmasını önerdi. Artık bu
aşamadan sonra seçimden dönüş mümkün değildi. 3 Kasım’da
yapılacak bir seçimde kaybedeceği neredeyse kesin olan
partilerin seçimi erteletme yönündeki denemelerinin de
sonuç vermesi zordu. Türkiye hızla bir erken seçime
doğru yol alıyordu.
İşte bu noktada şu sorunun cevabı önem kazanıyor: Derviş
niçin bir erken seçim yapılması yönünde ısrarlı
davrandı? Bilinmelidir ki, bu sorunun cevabı, IMF
programının akıbetiyle doğrudan alakalıdır. Malum olduğu
üzere, Kemal Derviş, 21 Şubat krizinden sonra IMF
çevrelerinin önerisi ile Türkiye’ye geldi. Görevi vardı
ve bu görevi elinden geldiğince yaptı. Bu görev, artık
sadece kendisine değil, küresel ekonomiye de zarar
verebilecek ölçüde bozulan Türk ekonomisini yeniden
dizayn etmekti. Bu görevin ifası için, hükümetin ona
ihtiyacı olduğu gibi, onun da hükümete ihtiyacı vardı.
Çünkü 21 Şubat krizinden sonra hükümet fiilen bitmişti.
Fakat muhalefetin iktidarı devralma gücü elinden
alındığı için, Derviş mevcut hükümetle işe devam etmek
zorundaydı. Bu nedenle, bir yandan Ecevit hükümetinin
cankurtaranı olan Derviş, öte yandan, icraat yapabilmek
için mevcut hükümeti kullandı. IMF’nin Meclis’ten
çıkarılmasını istediği yasaları çok kısa bir sürede
çıkarttı, Hazine ve Merkez Bankası’nı siyasilerin
müdahalelerinden kurtaracak bir yapıya kavuşturdu,
bankacılık sistemini özerkleştirdi. Kısacası ekonomiyi,
kendi deyimiyle, "makro dengeleri"ne oturttu. Bu program
da, önceki IMF programı gibi, önce halkı değil, devleti
kurtarmayı hedeflediği için, geniş kitleler önceki
programdan olduğu gibi bu programdan da büyük ölçüde
olumsuz etkilendiler. Fakat amaç zaten devlete
çeki-düzen vermek, ekonomik sistemi felçli halinden
kurtarmak olduğu için, halkı düşünen elbette
olmayacaktı. Nihayet 2002 yılının ilk üç ayına ilişkin
ekonomik veriler, ülkenin bir "büyüme" trendine
girdiğini gösterdiğinde, Kemal Derviş, erken seçim
sürecini başlatan açıklamasını yaptı ve koalisyon
hükümetinin bitişini resmen ilan etti. Çünkü
"belirsizliğin maliyeti, erken seçimin maliyetinden kat
kat fazladır" demek, "artık bu hükümete ihtiyaç
kalmamıştır" demekti. Bu mesaj o kadar açık verilmişti
ki, hemen her kesim, kendisini olabilecek en erken
sürede bir erken seçime hazırlamak üzere harekete geçti.
Açıktır ki, Derviş, tüm bu süreçte koalisyon hükümetine
IMF programının ihtiyacı olduğu kadar bağlı kaldı. Bu
ihtiyacın bittiğini gördüğünde de derhal erken genel
seçim istedi. Bu isteğin de elbette çok önemli ve makul
bir gerekçesi vardı. Zira IMF programı "güçlü" hükümete
ihtiyaç duyuyordu. Mevcut koalisyon hükümeti, 21 Şubat
krizinden sonra, muhalefet olmadığı için hayatiyetini
sürdürebilmişti. Derviş de, sonuçta IMF programını
uygulamak için öyle ya da böyle bir hükümete muhtaçtı.
Bu yüzden belli bir süre hükümetin meşruiyetine yönelik
hiçbir açıklama yapmadı. Bilakis hükümetin dağılmasını
önlemek için çalıştı. Bunu da başardı. Bu arada, bir
siyasi partinin rozetini de takmamalıydı. Çünkü o
taktirde, Türkiye’deki siyasetçi-ekonomi ilişkisine bir
biçimde bulaşmış olur, böylece ekonomide yapmayı
düşündüğü revizyonları istediği ölçüde
gerçekleştiremezdi. Bu nedenle, bilinçli bir şekilde
herhangi bir partiye girmedi. Fakat ekonomik dengelerin
oturduğuna dair ilk işaretlerin alınmasının hemen
ardından, erken seçimi zorlayan açıklamasını yaptı. Zira
onun asıl isteği "güçlü hükümet"ti. Koalisyonun bu
aşamadan sonra ekonomiyi yeniden dizayn sürecinde
yapacağı fazla bir icraat da kalmamıştı. Bu yüzden
mevcut koalisyonun bozulması programa ciddi anlamda bir
zarar veremezdi. Dolayısıyla, erken seçim, güçlü hükümet
arayışında en iyi seçenek olarak ortada duruyordu.
Derviş de, bütün bunları hesab ederek, hiç kimsenin
beklemediği bir anda (Nisan ayı sonunda), erken seçimi
zorlayan açıklamasını yaptı.
Bu arada DSP’nin içinin boşaltılması süreci de başlamış
oldu. Bu süreçte Kemal Derviş’in aktif bir rol aldığı
artık açıktır. Her ne kadar DSP Genel Başkan Yardımcısı
Emrehan Halıcı, aradan aylar geçtikten ve DSP’nin içi
boşaltıldıktan sonra: "bütün bunların sorumlusu
Derviş’tir" suçlamasında bulunduysa da, tabir-i caizse
"atı alan Üsküdar’ı geçmişti." Derviş yapacağını yapmış,
İsmail Cem ve Hüsamettin Özkan’la birlikte DSP’nin
içinin boşaltılması planında aktif rol almıştı. Ancak
burada ince bir nokta vardır ki, atlanmaması gerekir.
Derviş’in hiçbir zaman "her ne olursa olsun, Cem ve
Özkan’la birlikteyim" tarzı bir açıklaması olmamıştır.
Bilakis Derviş, sürekli "güçlü bir liberal-sol sentez
oluşması için Cem ve Özkan’la birlikteyim" demiştir.
Burada, Derviş, Cem ve Özkan’la birlikte oluşunu,
ısrarla "solu toparlamak" gerekçesine dayandırmıştır.
YTP’nin DSP’den ayrılmasının ardından bu yönde
çalışmalarına da devam etmiş, ancak Cem’in CHP ile
birleşmeye kapılarını kesin olarak kapatmasından sonra,
o da, YTP’ye kapılarını kapamıştır. Zira kendisine,
solda en büyük parti olarak CHP’nin yükselişe geçtiğine
dair sürekli bilgi gelmektedir ve o da bunları
değerlendirmiştir. Yani açıktır ki, Derviş’in bütün
amacı, seçimlerden sonra IMF programını garantiye alacak
bir "güçlü hükümet"in kurulmasıdır. Bu amaçla, solu
birleştirmeye, hatta sol üzerinden sağı dahi toparlamaya
çalışmaktadır. Nitekim, YTP’den ayrılma gerekçesini
basın toplantısında açıklarken: "ben istedim ki solda
bir birlik olsun; böylece sağı da toparlamış oluruz"
diyebilmiştir. Bütün bu beyanları açıkça göstermektedir
ki, Derviş’in sonuna kadar bağlı olduğu tek hedef vardır
o da IMF programının devamıdır. Solun birleşmesi amacı
da buna yöneliktir, güçlü hükümet arayışı da. Bu yüzden
seçimlerden sonra eğer sağda ve solda iki büyük parti
kalırsa, ikisi arasında bir koalisyon yapılması
arayışına dahi girebilir. Fakat Derviş’in ilk etapta
denediği model, solu toparlamak suretiyle, sistemin sağ
unsurlarının da toparlanmasıdır. Zaten bu seçimler, bir
anlamda Türk siyasetinin de toparlanması ve yeniden
dizaynı sürecinin bir aşaması olarak da görülmelidir.
Burada amaç, merkezde çekim gücü oluşturmuş iki büyük
partiye dayalı bir siyasi yapı oluşturabilmektir.
Derviş’in bu süreçte önemli bir rolü bulunduğu, yaşanan
gelişmelerden rahatlıkla anlaşılabilmektedir. Zaten bu
nedenledir ki, Derviş, YTP’yi değil, CHP’yi tercih
etmiştir. O, öncelikle solda "diyalog" yoluyla bir
birliktelik oluşturmaya çalışmış; ancak bunu
başaramayınca, soldaki en büyük partiye girmek suretiyle
bir çekim gücü oluşturup, diğer unsurları bu partiye
eklemleme yolunu tercih etmiştir. Derviş’in CHP’ye
girişinin ardından, CHP’nin oylarını artırdığı açıktır.
Hatta bugünkü tabloya göre, seçimin AKP ve CHP arasında
geçeceği dahi söylenebilir. Eğer CHP, solda ciddi
anlamda bir çekim gücü oluşturursa, diğer bazı
partilerle yapılacak ittifak sonucunda, AKP’yi zorlaması
dahi mümkün olabilir.
Bütün bunlara ek olarak, Derviş’in CHP’ye girişinin,
AKP’nin muhtemel bir seçim zaferini önleyici bazı
boyutları olduğu da düşünülmelidir. Zira IMF programının
geleceğinin garantisi olarak görülen bir şahsın
tercihini soldan yana kullanmış olmasını, sadece
Derviş’in kişisel bir tercihi olarak değerlendirmek
mümkün değildir. Hele hele bu tercihi, Derviş’in
"siyasal tecrübesizliği" ile açıklamak hiç mümkün
değildir. Dolayısıyla, Derviş’in CHP’yi tercih edişini,
4 Kasım’dan sonra, uluslararası iradenin bir "sol
iktidar"a sıcak baktığı şeklinde de yorumlanabilir.
Dolayısıyla eğer CHP, AKP’ye yakın bir oy alırsa, barajı
geçen diğer bir ya da iki partinin katılımıyla,
koalisyon hükümeti de kurabilir. Elbette bu ihtimalin
gerçekleşmesi için, CHP’nin oyunun, AKP’ye yakın çıkması
gerekmektedir. Eğer bu gerçekleşebilirse, AKP en çok oyu
alsa bile, muhalefette kalabilir. Zira Demirel döneminde
de görüldüğü gibi, bu ülkenin siyasi hayatında,
ağırlıklı olarak "sayısal çoğunluğa değil, siyasal
çoğunluğa göre" kararlar alınmaktadır. AKP aleyhine
başlatılacak bir "irtica kampanyası" ile, Cumhurbaşkanı,
hükümeti kurma görevini, tıpkı Refah Partisi döneminde
olduğu gibi, "siyasal çoğunluğu" temsil eden
partiye/partilere verebilir. Bu yüzden tepki oylarını
toplayacak olan AKP’nin başarısını şimdiden garanti
görenler, bu konuda çok da fazla ümitvar olmamalıdırlar.
Çünkü tepkiler "yönlendirilebilirler", fakat
uluslararası ve yerel iktidar ortaklıklarının
tercihlerini zorlayabilmek, sistem-içi aktörler için pek
mümkün değildir.
MHP’nin erken seçimin 3 Kasım’da yapılması yönündeki
taktik kararı da bu arada yorumlanmalıdır. Hatırlanacağı
üzere, seçimlerin 3 Kasım tarihinde yapılması kararının
Meclis’ten çıkmasında en büyük pay MHP’nindi. Hatta
Derviş bile, muhtemel erken seçimin 2003 Nisan’ında
yapılabileceğini düşünüyordu. Fakat MHP burada, bir
inisiyatifte bulundu. AB yasalarının oylanması
sürecinde, elindeki kozları rahat oynayabilmek için 3
Kasım tarihini telaffuz etti. Böylece koalisyona olan
bağımlılığını azaltacak ve özellikle idam cezasının
kaldırılması yönündeki yasa teklifine red cevabı
verebilecekti. Bu MHP için önemliydi; zira erken seçim
kararını öne aldırmamış olsaydı, Abdullah Öcalan’ı
idamdan kurtaracak kararın altına, hükümet ortaklarıyla
birlikte imza atması yönünde büyük bir baskı altında
kalacaktı. Bu baskıya karşı fazla direnemeyeceği için
de, ya hükümeti bozmak durumunda kalacak, ya da yasa
teklifine "kerhen" de olsa onay vermek durumunda
olacaktı. İşte bu ikilemi yaşamamak için, seçimlerin
olabilecek en erken tarihe alınması yönünde Meclis’e
teklif verdi ve ardından da AB yasalarına karşı muhalif
bir tavır takındı. Bunun ötesinde, bu muhalif duruşu,
seçimlerde oya tahvil etme amacı da vardı. Zira MHP,
erken seçim sürecinde yürüteceği propaganda faaliyeti
sonucunda, AB’ye karşı olan kesimlerin oylarını
alabileceğini hesab ediyordu. Ayrıca 3 yıllık koalisyon
hükümeti döneminde, parti önemli ölçüde yıpranmıştı.
Muhalefet, MHP için kendini toparlama imkanı da
sağlayacaktı. Bu nedenle, erken seçimde geçen seçimlere
göre daha az oy alacağını bile bile, 3 Kasım tarihini
telaffuz etti. Bu değerlendirmelerden sonra, MHP’nin,
seçimlerden sonra hükümete girmeyeceği neredeyse kesin
gibidir. MHP, muhalefette kalacaktır. Bu yüzden, erken
seçim kararının alınması sürecindeki MHP inisiyatifini,
bir "partiyi kurtarma" operasyonu olarak görmek de
mümkündür.
Seçim sürecinde YTP’nin rolü ise ayrıca
değerlendirilmelidir. Bu partinin oluşumunda başlıca
amil, Kemal Derviş’tir. Onun işaretiyle, Hüsamettin
Özkan ve İsmail Cem harekete geçmişler ve DSP’nin içini
boşaltmışlardır. Derviş’in buradaki amacı, DSP’nin içini
boşaltarak, partinin erken seçime karşı çıkabilme gücünü
kırmak; bu arada, içerden bir inisiyatif kullanarak,
dağılmış partiyi yeni ve yıpranmamış bir isim etrafında
toparlayabilmekti. Aslında Derviş, YTP’yi, solda birlik
için ilk adres olarak da düşünmüştü. Fakat gelişmeler,
bu ihtimalin imkansızlığını gösterince, bu seçenekten
vazgeçmiş ve CHP’ye yönelmişti. Bu yüzden, YTP’ye
katılma tartışmaları sırasında takındığı tavır yüzünden
Derviş’i "sözünü tutmamakla" itham etmek mümkün değildir
Burada asıl Cem ve Özkan’ın, gelişmeleri doğru
okuyamadıkları görülmektedir. Cem ve Özkan, CHP’yi
hesaba katmadan, DSP’nin külleri üzerinde yeni bir
siyasi oluşum tasarladıklarında hata etmişlerdi. Zira
Derviş, asla "ideolojik" gerekçelerle hareket etmiyordu.
Solun toparlanması amacı da sonuçta "pragmatik"ti. Fakat
Cem ve Özkan bunu göremediler ve Derviş’i kendi
bünyelerine katamadılar. Bu yüzden, YTP’nin bu seçim
sürecindeki işlevi, DSP’yi parçalayıp erken seçime
mecbur etmenin ötesine geçemedi. Ancak ilerde "solun
birleşmesi" projesi, arkasına uluslararası iradeyi de
alabilirse, bu durumda, YTP’nin de bir başka manevra
ile, bu bütünleşme projesine eklemlenmesi mümkündür.
Zira Derviş, seçimlerden sonra dahi, solun bütünleşmesi
için çalışmaya devam edeceğini ısrarla söylemektedir. Bu
açıklama ilginçtir ve bundan sonraki süreçte somut bir
takım gelişmelerin habercisi olarak da
değerlendirilebilir.
Son olarak, bir erken seçimi zorlayan şartlar arasında
sayılan Irak Operasyonu da değerlendirilmelidir.
Bilinmelidir ki, ABD, bir operasyon yapacaksa, bunun
belirleyici şartları, öncelikle uluslararası dengeler ve
ABD iç politikasıdır. Bölgesel etmenler bunun ardından
gelir. Dolayısıyla, Türkiye’deki siyasi yapının
mahiyeti, Amerika’nın gerçekleştirmeyi düşündüğü bir
operasyon için belirleyici bir etkiye sahip değildir.
Daha açık bir ifadeyle söylenecek olursa, Türkiye’de
hangi türde bir yönetim olursa olsun, eğer ABD bir
operasyon kararı almışsa, bu yönetimin çok fazla
yapabileceği bir şey yoktur. Daha önceki pek çok örnekte
görüldüğü gibi, göstermelik birkaç çıkış yapılır, fakat
iş ciddiye bindiğinde ABD’nin isteklerine çok fazla
direnç gösterilmez. Bunun en yakın örneği Afganistan
operasyonudur. Ecevit hükümeti, önceleri bu operasyona
karşı olduğunu açıklamış olmasına rağmen, operasyondan
hemen sonra kararını değiştirmiş ve desteğini
açıklamıştır. Yerel hükümetlerin bu tür bir siyaset
izlemelerinin elbette iç siyasete ilişkin boyutları
vardır. Böylece kendi halklarına karşı: "önce direndik,
ama yapabilecek bir şeyimiz yoktu" diyebileceklerdir.
Fakat aslında bu yönetimler de gayet iyi bilmektedirler
ki, uluslararası iradeye karşı direnmenin yolları çok
farklıdır ve mevcut yerel yönetimler bu işi zaten göze
alamazlar. Hatta bu yönetimler, bizatihi bu iradeye
göbeklerinden bağlıdırlar. Dolayısıyla Irak Operasyonu
da ciddiye bindiğinde, şu anda karşıt görünen pek çok
Avrupa ülkesi gibi, Türkiye de, çark edecek ve
operasyona destek verecektir. Bu ülkeler içinde elbette
Türkiye’nin rolü daha farklı ve anlamlı olacaktır. Zira
eğer Saddam rejimi devrilecekse, Türkiye’nin bu ikinci
operasyonda üstleneceği "görevler", 1991 operasyonundan
daha farklı ve geniş-boyutlu olacaktır. Evet Bush
hükümeti, Irak’ta bir yönetim değişikliği istemektedir;
ama bunu, öncelikle ABD’nin tek süpergüç olarak
kaldığını ihsas ettirmek ve ardından da iç siyasetteki
dengeleri lehine çevirmek için yapmaktadır. Zira
Afganistan operasyonu, dünya halklarının ABD’nin yeni
imajını benimsemesi için "küçük gelmiştir." Irak ise, bu
imajı yerleştirebilmek için iyi bir denek olarak
görülmektedir. Saddam devrilirse, ABD, dünyaya yeni bir
gözdağı vermiş olacaktır. Ve eğer Saddam devrilirse, ABD
kamuoyu, Bush’a ek bir kredi çıkacaktır! Bu iki etmen,
ABD’nin operasyon kararını doğrudan etkilemektedir.
Türkiye’nin bir erken seçime gidiyor oluşu, sonucu çok
fazla etkileyecek önemde değildir.
Bütün bu değerlendirmelerden çıkacak olan sonuç ise
şudur: Türk siyasi hayatı, büyük ölçüde "dış etkenlere"
bağlı olarak işlemektedir. Amerika ve Avrupa’nın
vazgeçilmezleri, Türk siyasi hayatına yön vermeye devam
etmektedir. Bu durumda, iç siyasetteki bütün partiler ve
onların sivil uzantıları, basit birer "aktör"
rolündedirler. Kendilerine verilen senaryoyu oynamanın
ötesinde bir değerleri yoktur. Bu durum, Türk halkının
gerçek anlamda siyasi ihtiyaçlarının "sahte gıdalar"la
giderilmeye çalışıldığını göstermektedir. Demokratik
değerler üzerine oturan bir siyasetin ise zaten Batı
güdümünden çıkması mümkün değildir. 3 Kasım seçimlerinde
ortaya çıkacak tablo da, bunu değiştirmeyecektir. Zira
Türk halkının asli kimlik belirleyeni olan İslam, yasal
ve medyatik engellerle aktif siyasi hayattan uzak
tutulmaktadır. Türk siyaseti bu yapısını
değiştirmedikçe, siyasi hayat "sahte" bir zeminde ve
zorlama önlemlerle sürdürülmeye devam edecektir. Böylesi
bir siyasi yapıdan ise sağlıklı bir sonucun çıkması
mümkün değildir. Türk siyasetini, AB normlarına
uydurarak demokratik bir zemine oturtmak da çözüm
olamaz. Zira aslında bu değerler de, tüm dünyada
erozyona uğramıştır. Batı, şu anda, ideolojik
üstünlüğünü yitirmiştir. Ekonomik ve askeri üstünlüğü
sayesinde dünyadaki hegemonyasını sürdürmektedir. Fakat
ideolojik üstünlüğünü yitiren uygarlıkların zaman içinde
ekonomik ve askeri üstünlüklerini de kaybedeceklerini
bize tarih söylemektedir. Şu halde Türkiye’nin, sahici
bir siyasi dengeyi yakalaması için, geleceği şimdiden
görüp, çöldeki serap misali, asli hiçbir değeri olmayan
demokrasi oyunundan vazgeçmesi gerekmektedir.
AB YASALARI VE YENİ SÜREÇ...
Erken seçim kararının alınmasından hemen sonra, uzun
süredir Meclis’te bekletilen AB’ye uyum yasası
teklifinin de bir çırpıda yasalaşmasıyla, Türkiye, AB
macerasında yeni ve önemli bir sürece girmiş oldu.
Gerçekten kabul edilen yasalar, Türk siyasi elitinin
uzun süredir direndiği hususlarda "yasal düzeyde" bir
kırılmayı ifade etmektedir ve bu açıdan önemlidir.
Türkiye’nin "batıcı" aydınları için ise bu yasaların
kabulü, 200 yıllık modernizasyon sürecinde bir "devrim"
mahiyetindedir. Bu yüzden, bu kesimler, yasaların
çıkmasından sonra tam bir bayram sevinci yaşamışlardır.
Osmanlı Devleti’nin 1839 yılında yüzünü Batı’ya
çevirmesiyle başlayan süreçte, 2002 yasalarının yeri
şudur: Türkiye, artık sadece ideolojik olarak değil,
yasal olarak da AB ile bütünleşme yönünde bir irade
beyanında bulunmuştur. Bu önemlidir ve yakın dönemde
etkileri de görülecektir. Bu yüzden, örneğin idam
cezasının kaldırılmasını, sadece Abdullah Öcalan
hadisesiyle bağlantılı görmek yanıltıcıdır; aksine bu
karar, Avrupa idealinin artık yasal olarak da kayıt
altına alındığını göstermektedir. "Sivil özgürlükler"
alanında da yasal anlamda açılımlar sağlanmaktadır. Bu
alandaki "özgürlükler"in kısa vadede uygulamada asgari
düzeyde yer bulabileceği açık olmasına rağmen, Avrupa
değerlerinin içselleştirilmesini temsil etmesi yönüyle
bu kararlar da önemlidir. Siyasi partilerin
kapatılmasına getirilen sınırlamaları da aynı kapsam da
değerlendirmek mümkündür. Dolayısıyla Meclis’in aldığı
bu kararları, "zaten uygulanmayacak, o yüzden önemli
değil" şeklinde değerlendirmek mümkün değildir. Türkiye,
bu kararlarla birlikte, AB ile bütünleşmek ideali
yönünde önemli bir adım atmıştır ve AB de bu kartı
görecek ve ona uyumlu bir adım atacaktır. Bu, gösterilen
iradenin takdir edilmesi de olabilir, adaylık
müzakerelerine başlamak için Türkiye’ye bir takvim
sunmak da olabilir. Fakat Meclis’in çıkardığı bu
yasalardan sonra, AB’nin, Aralık ayında Kopenhag’da
yapacağı zirvede, Türkiye’nin Birliğe kabulünü
kolaylaştıracak bir karar alması kuvvetle muhtemeldir.
Elbetteki bundan sonraki gelişmelerin yönü de,
Türkiye’nin Birlik’le olan ilişkilerini belirlemede
hayati önemi haiz olacaktır. Fakat ne olursa olsun,
Türkiye’nin bu alınan kararları iptal edecek bir yola
girmesi, en azından şu minvalde, mümkün değildir. Yani
Türkiye, artık AB’ye bir adım daha yaklaşmış olmaktadır.
Seçim atmosferini yaşayan ülkede bu yasaların günlük
yaşamdaki somut yansımalarını görmek pek mümkün olmasa
bile, seçimlerden sonra bu yasaların etkisi yavaşa yavaş
hissedilecektir. Özellikle Kürt unsurların, bu yasaları
kendi siyasi amaçları doğrultusunda kullanma iradeleri,
siyasal gündemde önemli bir yer tutacağa benzemektedir.
Ayrıca İslami unsurların da "görece" serbest bir ortam
arayışına gireceği ve bir takım inisiyatiflerde
bulunacağı beklenebilir. Resmi otoritelerin bu
gelişmelere karşı, kısa vadede "kısıtlayıcı" bir tutum
takınması ise olağan görülmelidir. Fakat özellikle AB
ülkelerinin, yasaların uygulanışını "teftiş etmesiyle"
birlikte, resmi otoritenin geri adım atacağı da açıktır.
AB ülkeleri, işin peşini bırakmaz ve daha ileri adımlar
atması için Türkiye’yi sıkıştırırlarsa, ki bu kuvvetle
muhtemeldir, Türkiye’deki siyasi yapının "görece"
rahatlaması imkan dahilindedir. Ancak bu özellikle
İslamcılar için yanıltıcı olmamalıdır. Zira Türkiye
AB’ye tam üye olsa bile, İslamcılar yine "tehdit" olarak
algılanacaktır. Çünkü Türkiye’deki bütün diğer ideolojik
gruplar, şu veya bu şekilde "AB ideali" ile örtüşen
değerlere sahiptir. Sadece İslamcıların duruşu, AB
değerlerini kökten red özelliği taşımaktadır. Bunu
yalnız Türkiye değil, AB ülkeleri de gayet iyi
bilmektedir. Bu yüzden mevcut yasaların kabulü ile
birlikte, diğer bütün ideolojik gruplar üzerindeki baskı
görece zayıflasa bile, İslamcılar için durum farklı
olacaktır. Hatta bizzat Avrupa ülkeleri, İslamcılar
üzerindeki baskının başka bir formda ama daha da
artırılmasını teşvik edici inisiyatifler dahi
kullanabilirler. Özellikle 11 Eylül’den sonra bu yöndeki
gelişmeler dikkate alınırsa, AB ülkelerinin, "demokratik
değerler" olarak niteledikleri putlarını, yine kendi
elleriyle yiyebilecekleri ihtimalini göz ardı etmemek
gerekmektedir.
© 2002
© 2002 İktibas |