Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 285 Eylül 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  
Çeviri
Bir Dergi-Alıntı
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

 

Seçim, IMF ve Derviş...

 

 

Meclis’in 3 Kasım’da erken genel seçimlerin yapılması yönünde aldığı karar, Nisan ayında Kemal Derviş’in erken genel seçimlerin yapılması doğrultusunda yaptığı ilk açıklama ile başlayan sürecin hızlı bir şekilde işlediğini gösteriyor. Başbakan’ın sağlık durumunun bozulmasının ardından ivme kazanan gelişmeler, MHP’nin erken seçim yapılması yönünde kullandığı inisiyatif ve DSP’nin içinin boşaltılmasıyla birlikte, önü alınamaz bir boyut kazanmıştı. Nihayet Meclis, erken seçim kararı aldı ve Derviş’in istediği oldu. İşte bu süreç zarfında yaşanan gelişmeleri iyi anlayabilmek için, evvelemirde, Derviş’in işlevleri ve IMF programının hedefleri konusunda kuşatıcı bir değerlendirme yapmak gerekmektedir.

Hatırlanacağı üzere, Türkiye, erken seçim tartışmalarına, Kemal Derviş’in: "bir erken genel seçimin maliyeti, belirsizliğin doğurduğu reel faiz yükünden daha azdır" yönünde Nisan ayında yaptığı ilk açıklama ile başladı. O dönemde kimse, seçimlerin 2003 Nisan’ından önce yapılabileceğini düşünmüyordu. Çünkü 2002 yılının ilk üç ayında ekonomik göstergeler büyümeye geçildiğinin işaretlerini veriyor ve bu yüzden iktidar ortakları "erken seçimin lafının bile ağza alınmaması gerektiği, aksi halde ekonomik dengelerin bozulabileceği" uyarısında bulunuyorlardı. Fakat özellikle Derviş, bu iddianın aksi yönünde bir açıklama daha yaptı ve tam tersi bir gerekçe ile, erken seçimin artık bir zaruret haline geldiğini ima etti. Derviş’e göre, "erken genel seçimin yıllık maliyeti 2.5 milyar dolar iken, siyasi belirsizliğin yıllık maliyeti 8.5 milyar dolardı". Bu rakamlar karşısında artık hükümet ortaklarının söyleyebileceği fazla bir söz kalmıyordu. Bu arada özellikle Başbakan Ecevit, bu yöndeki açıklamaların doğurabileceği olumsuz gelişmelerin önüne set çekebilmek için, liderler zirvesini toplayıp, seçimin 2004 yılından önce olmayacağı yönünde açıklamalar yapma ihtiyacı duyuyordu. Fakat Ecevit’in sağlık durumunun ciddi anlamda bozulması ve 2 aya yakın bir süre fiilen hükümet faaliyetlerine katılamaması, işin tuzu biberi oldu ve toplumun hemen her kesiminde bu başbakanla daha fazla gidilemeyeceği yönündeki kanaat güç kazandı. Bunun akabinde DSP’nin içini boşaltma planı devreye sokuldu ve İsmail Cem ve Hüsamettin Özkan’ın marifetleriyle, Ecevit’in partisinin içi boşaltıldı. Bütün bu gelişmeler olurken, MHP bir taktik kararla, seçimlerin 3 Kasım’da yapılmasını önerdi. Artık bu aşamadan sonra seçimden dönüş mümkün değildi. 3 Kasım’da yapılacak bir seçimde kaybedeceği neredeyse kesin olan partilerin seçimi erteletme yönündeki denemelerinin de sonuç vermesi zordu. Türkiye hızla bir erken seçime doğru yol alıyordu.

İşte bu noktada şu sorunun cevabı önem kazanıyor: Derviş niçin bir erken seçim yapılması yönünde ısrarlı davrandı? Bilinmelidir ki, bu sorunun cevabı, IMF programının akıbetiyle doğrudan alakalıdır. Malum olduğu üzere, Kemal Derviş, 21 Şubat krizinden sonra IMF çevrelerinin önerisi ile Türkiye’ye geldi. Görevi vardı ve bu görevi elinden geldiğince yaptı. Bu görev, artık sadece kendisine değil, küresel ekonomiye de zarar verebilecek ölçüde bozulan Türk ekonomisini yeniden dizayn etmekti. Bu görevin ifası için, hükümetin ona ihtiyacı olduğu gibi, onun da hükümete ihtiyacı vardı. Çünkü 21 Şubat krizinden sonra hükümet fiilen bitmişti. Fakat muhalefetin iktidarı devralma gücü elinden alındığı için, Derviş mevcut hükümetle işe devam etmek zorundaydı. Bu nedenle, bir yandan Ecevit hükümetinin cankurtaranı olan Derviş, öte yandan, icraat yapabilmek için mevcut hükümeti kullandı. IMF’nin Meclis’ten çıkarılmasını istediği yasaları çok kısa bir sürede çıkarttı, Hazine ve Merkez Bankası’nı siyasilerin müdahalelerinden kurtaracak bir yapıya kavuşturdu, bankacılık sistemini özerkleştirdi. Kısacası ekonomiyi, kendi deyimiyle, "makro dengeleri"ne oturttu. Bu program da, önceki IMF programı gibi, önce halkı değil, devleti kurtarmayı hedeflediği için, geniş kitleler önceki programdan olduğu gibi bu programdan da büyük ölçüde olumsuz etkilendiler. Fakat amaç zaten devlete çeki-düzen vermek, ekonomik sistemi felçli halinden kurtarmak olduğu için, halkı düşünen elbette olmayacaktı. Nihayet 2002 yılının ilk üç ayına ilişkin ekonomik veriler, ülkenin bir "büyüme" trendine girdiğini gösterdiğinde, Kemal Derviş, erken seçim sürecini başlatan açıklamasını yaptı ve koalisyon hükümetinin bitişini resmen ilan etti. Çünkü "belirsizliğin maliyeti, erken seçimin maliyetinden kat kat fazladır" demek, "artık bu hükümete ihtiyaç kalmamıştır" demekti. Bu mesaj o kadar açık verilmişti ki, hemen her kesim, kendisini olabilecek en erken sürede bir erken seçime hazırlamak üzere harekete geçti.

Açıktır ki, Derviş, tüm bu süreçte koalisyon hükümetine IMF programının ihtiyacı olduğu kadar bağlı kaldı. Bu ihtiyacın bittiğini gördüğünde de derhal erken genel seçim istedi. Bu isteğin de elbette çok önemli ve makul bir gerekçesi vardı. Zira IMF programı "güçlü" hükümete ihtiyaç duyuyordu. Mevcut koalisyon hükümeti, 21 Şubat krizinden sonra, muhalefet olmadığı için hayatiyetini sürdürebilmişti. Derviş de, sonuçta IMF programını uygulamak için öyle ya da böyle bir hükümete muhtaçtı. Bu yüzden belli bir süre hükümetin meşruiyetine yönelik hiçbir açıklama yapmadı. Bilakis hükümetin dağılmasını önlemek için çalıştı. Bunu da başardı. Bu arada, bir siyasi partinin rozetini de takmamalıydı. Çünkü o taktirde, Türkiye’deki siyasetçi-ekonomi ilişkisine bir biçimde bulaşmış olur, böylece ekonomide yapmayı düşündüğü revizyonları istediği ölçüde gerçekleştiremezdi. Bu nedenle, bilinçli bir şekilde herhangi bir partiye girmedi. Fakat ekonomik dengelerin oturduğuna dair ilk işaretlerin alınmasının hemen ardından, erken seçimi zorlayan açıklamasını yaptı. Zira onun asıl isteği "güçlü hükümet"ti. Koalisyonun bu aşamadan sonra ekonomiyi yeniden dizayn sürecinde yapacağı fazla bir icraat da kalmamıştı. Bu yüzden mevcut koalisyonun bozulması programa ciddi anlamda bir zarar veremezdi. Dolayısıyla, erken seçim, güçlü hükümet arayışında en iyi seçenek olarak ortada duruyordu. Derviş de, bütün bunları hesab ederek, hiç kimsenin beklemediği bir anda (Nisan ayı sonunda), erken seçimi zorlayan açıklamasını yaptı.

Bu arada DSP’nin içinin boşaltılması süreci de başlamış oldu. Bu süreçte Kemal Derviş’in aktif bir rol aldığı artık açıktır. Her ne kadar DSP Genel Başkan Yardımcısı Emrehan Halıcı, aradan aylar geçtikten ve DSP’nin içi boşaltıldıktan sonra: "bütün bunların sorumlusu Derviş’tir" suçlamasında bulunduysa da, tabir-i caizse "atı alan Üsküdar’ı geçmişti." Derviş yapacağını yapmış, İsmail Cem ve Hüsamettin Özkan’la birlikte DSP’nin içinin boşaltılması planında aktif rol almıştı. Ancak burada ince bir nokta vardır ki, atlanmaması gerekir. Derviş’in hiçbir zaman "her ne olursa olsun, Cem ve Özkan’la birlikteyim" tarzı bir açıklaması olmamıştır. Bilakis Derviş, sürekli "güçlü bir liberal-sol sentez oluşması için Cem ve Özkan’la birlikteyim" demiştir. Burada, Derviş, Cem ve Özkan’la birlikte oluşunu, ısrarla "solu toparlamak" gerekçesine dayandırmıştır. YTP’nin DSP’den ayrılmasının ardından bu yönde çalışmalarına da devam etmiş, ancak Cem’in CHP ile birleşmeye kapılarını kesin olarak kapatmasından sonra, o da, YTP’ye kapılarını kapamıştır. Zira kendisine, solda en büyük parti olarak CHP’nin yükselişe geçtiğine dair sürekli bilgi gelmektedir ve o da bunları değerlendirmiştir. Yani açıktır ki, Derviş’in bütün amacı, seçimlerden sonra IMF programını garantiye alacak bir "güçlü hükümet"in kurulmasıdır. Bu amaçla, solu birleştirmeye, hatta sol üzerinden sağı dahi toparlamaya çalışmaktadır. Nitekim, YTP’den ayrılma gerekçesini basın toplantısında açıklarken: "ben istedim ki solda bir birlik olsun; böylece sağı da toparlamış oluruz" diyebilmiştir. Bütün bu beyanları açıkça göstermektedir ki, Derviş’in sonuna kadar bağlı olduğu tek hedef vardır o da IMF programının devamıdır. Solun birleşmesi amacı da buna yöneliktir, güçlü hükümet arayışı da. Bu yüzden seçimlerden sonra eğer sağda ve solda iki büyük parti kalırsa, ikisi arasında bir koalisyon yapılması arayışına dahi girebilir. Fakat Derviş’in ilk etapta denediği model, solu toparlamak suretiyle, sistemin sağ unsurlarının da toparlanmasıdır. Zaten bu seçimler, bir anlamda Türk siyasetinin de toparlanması ve yeniden dizaynı sürecinin bir aşaması olarak da görülmelidir. Burada amaç, merkezde çekim gücü oluşturmuş iki büyük partiye dayalı bir siyasi yapı oluşturabilmektir. Derviş’in bu süreçte önemli bir rolü bulunduğu, yaşanan gelişmelerden rahatlıkla anlaşılabilmektedir. Zaten bu nedenledir ki, Derviş, YTP’yi değil, CHP’yi tercih etmiştir. O, öncelikle solda "diyalog" yoluyla bir birliktelik oluşturmaya çalışmış; ancak bunu başaramayınca, soldaki en büyük partiye girmek suretiyle bir çekim gücü oluşturup, diğer unsurları bu partiye eklemleme yolunu tercih etmiştir. Derviş’in CHP’ye girişinin ardından, CHP’nin oylarını artırdığı açıktır. Hatta bugünkü tabloya göre, seçimin AKP ve CHP arasında geçeceği dahi söylenebilir. Eğer CHP, solda ciddi anlamda bir çekim gücü oluşturursa, diğer bazı partilerle yapılacak ittifak sonucunda, AKP’yi zorlaması dahi mümkün olabilir.

Bütün bunlara ek olarak, Derviş’in CHP’ye girişinin, AKP’nin muhtemel bir seçim zaferini önleyici bazı boyutları olduğu da düşünülmelidir. Zira IMF programının geleceğinin garantisi olarak görülen bir şahsın tercihini soldan yana kullanmış olmasını, sadece Derviş’in kişisel bir tercihi olarak değerlendirmek mümkün değildir. Hele hele bu tercihi, Derviş’in "siyasal tecrübesizliği" ile açıklamak hiç mümkün değildir. Dolayısıyla, Derviş’in CHP’yi tercih edişini, 4 Kasım’dan sonra, uluslararası iradenin bir "sol iktidar"a sıcak baktığı şeklinde de yorumlanabilir. Dolayısıyla eğer CHP, AKP’ye yakın bir oy alırsa, barajı geçen diğer bir ya da iki partinin katılımıyla, koalisyon hükümeti de kurabilir. Elbette bu ihtimalin gerçekleşmesi için, CHP’nin oyunun, AKP’ye yakın çıkması gerekmektedir. Eğer bu gerçekleşebilirse, AKP en çok oyu alsa bile, muhalefette kalabilir. Zira Demirel döneminde de görüldüğü gibi, bu ülkenin siyasi hayatında, ağırlıklı olarak "sayısal çoğunluğa değil, siyasal çoğunluğa göre" kararlar alınmaktadır. AKP aleyhine başlatılacak bir "irtica kampanyası" ile, Cumhurbaşkanı, hükümeti kurma görevini, tıpkı Refah Partisi döneminde olduğu gibi, "siyasal çoğunluğu" temsil eden partiye/partilere verebilir. Bu yüzden tepki oylarını toplayacak olan AKP’nin başarısını şimdiden garanti görenler, bu konuda çok da fazla ümitvar olmamalıdırlar. Çünkü tepkiler "yönlendirilebilirler", fakat uluslararası ve yerel iktidar ortaklıklarının tercihlerini zorlayabilmek, sistem-içi aktörler için pek mümkün değildir.

MHP’nin erken seçimin 3 Kasım’da yapılması yönündeki taktik kararı da bu arada yorumlanmalıdır. Hatırlanacağı üzere, seçimlerin 3 Kasım tarihinde yapılması kararının Meclis’ten çıkmasında en büyük pay MHP’nindi. Hatta Derviş bile, muhtemel erken seçimin 2003 Nisan’ında yapılabileceğini düşünüyordu. Fakat MHP burada, bir inisiyatifte bulundu. AB yasalarının oylanması sürecinde, elindeki kozları rahat oynayabilmek için 3 Kasım tarihini telaffuz etti. Böylece koalisyona olan bağımlılığını azaltacak ve özellikle idam cezasının kaldırılması yönündeki yasa teklifine red cevabı verebilecekti. Bu MHP için önemliydi; zira erken seçim kararını öne aldırmamış olsaydı, Abdullah Öcalan’ı idamdan kurtaracak kararın altına, hükümet ortaklarıyla birlikte imza atması yönünde büyük bir baskı altında kalacaktı. Bu baskıya karşı fazla direnemeyeceği için de, ya hükümeti bozmak durumunda kalacak, ya da yasa teklifine "kerhen" de olsa onay vermek durumunda olacaktı. İşte bu ikilemi yaşamamak için, seçimlerin olabilecek en erken tarihe alınması yönünde Meclis’e teklif verdi ve ardından da AB yasalarına karşı muhalif bir tavır takındı. Bunun ötesinde, bu muhalif duruşu, seçimlerde oya tahvil etme amacı da vardı. Zira MHP, erken seçim sürecinde yürüteceği propaganda faaliyeti sonucunda, AB’ye karşı olan kesimlerin oylarını alabileceğini hesab ediyordu. Ayrıca 3 yıllık koalisyon hükümeti döneminde, parti önemli ölçüde yıpranmıştı. Muhalefet, MHP için kendini toparlama imkanı da sağlayacaktı. Bu nedenle, erken seçimde geçen seçimlere göre daha az oy alacağını bile bile, 3 Kasım tarihini telaffuz etti. Bu değerlendirmelerden sonra, MHP’nin, seçimlerden sonra hükümete girmeyeceği neredeyse kesin gibidir. MHP, muhalefette kalacaktır. Bu yüzden, erken seçim kararının alınması sürecindeki MHP inisiyatifini, bir "partiyi kurtarma" operasyonu olarak görmek de mümkündür.

Seçim sürecinde YTP’nin rolü ise ayrıca değerlendirilmelidir. Bu partinin oluşumunda başlıca amil, Kemal Derviş’tir. Onun işaretiyle, Hüsamettin Özkan ve İsmail Cem harekete geçmişler ve DSP’nin içini boşaltmışlardır. Derviş’in buradaki amacı, DSP’nin içini boşaltarak, partinin erken seçime karşı çıkabilme gücünü kırmak; bu arada, içerden bir inisiyatif kullanarak, dağılmış partiyi yeni ve yıpranmamış bir isim etrafında toparlayabilmekti. Aslında Derviş, YTP’yi, solda birlik için ilk adres olarak da düşünmüştü. Fakat gelişmeler, bu ihtimalin imkansızlığını gösterince, bu seçenekten vazgeçmiş ve CHP’ye yönelmişti. Bu yüzden, YTP’ye katılma tartışmaları sırasında takındığı tavır yüzünden Derviş’i "sözünü tutmamakla" itham etmek mümkün değildir Burada asıl Cem ve Özkan’ın, gelişmeleri doğru okuyamadıkları görülmektedir. Cem ve Özkan, CHP’yi hesaba katmadan, DSP’nin külleri üzerinde yeni bir siyasi oluşum tasarladıklarında hata etmişlerdi. Zira Derviş, asla "ideolojik" gerekçelerle hareket etmiyordu. Solun toparlanması amacı da sonuçta "pragmatik"ti. Fakat Cem ve Özkan bunu göremediler ve Derviş’i kendi bünyelerine katamadılar. Bu yüzden, YTP’nin bu seçim sürecindeki işlevi, DSP’yi parçalayıp erken seçime mecbur etmenin ötesine geçemedi. Ancak ilerde "solun birleşmesi" projesi, arkasına uluslararası iradeyi de alabilirse, bu durumda, YTP’nin de bir başka manevra ile, bu bütünleşme projesine eklemlenmesi mümkündür. Zira Derviş, seçimlerden sonra dahi, solun bütünleşmesi için çalışmaya devam edeceğini ısrarla söylemektedir. Bu açıklama ilginçtir ve bundan sonraki süreçte somut bir takım gelişmelerin habercisi olarak da değerlendirilebilir.

Son olarak, bir erken seçimi zorlayan şartlar arasında sayılan Irak Operasyonu da değerlendirilmelidir. Bilinmelidir ki, ABD, bir operasyon yapacaksa, bunun belirleyici şartları, öncelikle uluslararası dengeler ve ABD iç politikasıdır. Bölgesel etmenler bunun ardından gelir. Dolayısıyla, Türkiye’deki siyasi yapının mahiyeti, Amerika’nın gerçekleştirmeyi düşündüğü bir operasyon için belirleyici bir etkiye sahip değildir. Daha açık bir ifadeyle söylenecek olursa, Türkiye’de hangi türde bir yönetim olursa olsun, eğer ABD bir operasyon kararı almışsa, bu yönetimin çok fazla yapabileceği bir şey yoktur. Daha önceki pek çok örnekte görüldüğü gibi, göstermelik birkaç çıkış yapılır, fakat iş ciddiye bindiğinde ABD’nin isteklerine çok fazla direnç gösterilmez. Bunun en yakın örneği Afganistan operasyonudur. Ecevit hükümeti, önceleri bu operasyona karşı olduğunu açıklamış olmasına rağmen, operasyondan hemen sonra kararını değiştirmiş ve desteğini açıklamıştır. Yerel hükümetlerin bu tür bir siyaset izlemelerinin elbette iç siyasete ilişkin boyutları vardır. Böylece kendi halklarına karşı: "önce direndik, ama yapabilecek bir şeyimiz yoktu" diyebileceklerdir. Fakat aslında bu yönetimler de gayet iyi bilmektedirler ki, uluslararası iradeye karşı direnmenin yolları çok farklıdır ve mevcut yerel yönetimler bu işi zaten göze alamazlar. Hatta bu yönetimler, bizatihi bu iradeye göbeklerinden bağlıdırlar. Dolayısıyla Irak Operasyonu da ciddiye bindiğinde, şu anda karşıt görünen pek çok Avrupa ülkesi gibi, Türkiye de, çark edecek ve operasyona destek verecektir. Bu ülkeler içinde elbette Türkiye’nin rolü daha farklı ve anlamlı olacaktır. Zira eğer Saddam rejimi devrilecekse, Türkiye’nin bu ikinci operasyonda üstleneceği "görevler", 1991 operasyonundan daha farklı ve geniş-boyutlu olacaktır. Evet Bush hükümeti, Irak’ta bir yönetim değişikliği istemektedir; ama bunu, öncelikle ABD’nin tek süpergüç olarak kaldığını ihsas ettirmek ve ardından da iç siyasetteki dengeleri lehine çevirmek için yapmaktadır. Zira Afganistan operasyonu, dünya halklarının ABD’nin yeni imajını benimsemesi için "küçük gelmiştir." Irak ise, bu imajı yerleştirebilmek için iyi bir denek olarak görülmektedir. Saddam devrilirse, ABD, dünyaya yeni bir gözdağı vermiş olacaktır. Ve eğer Saddam devrilirse, ABD kamuoyu, Bush’a ek bir kredi çıkacaktır! Bu iki etmen, ABD’nin operasyon kararını doğrudan etkilemektedir. Türkiye’nin bir erken seçime gidiyor oluşu, sonucu çok fazla etkileyecek önemde değildir.

Bütün bu değerlendirmelerden çıkacak olan sonuç ise şudur: Türk siyasi hayatı, büyük ölçüde "dış etkenlere" bağlı olarak işlemektedir. Amerika ve Avrupa’nın vazgeçilmezleri, Türk siyasi hayatına yön vermeye devam etmektedir. Bu durumda, iç siyasetteki bütün partiler ve onların sivil uzantıları, basit birer "aktör" rolündedirler. Kendilerine verilen senaryoyu oynamanın ötesinde bir değerleri yoktur. Bu durum, Türk halkının gerçek anlamda siyasi ihtiyaçlarının "sahte gıdalar"la giderilmeye çalışıldığını göstermektedir. Demokratik değerler üzerine oturan bir siyasetin ise zaten Batı güdümünden çıkması mümkün değildir. 3 Kasım seçimlerinde ortaya çıkacak tablo da, bunu değiştirmeyecektir. Zira Türk halkının asli kimlik belirleyeni olan İslam, yasal ve medyatik engellerle aktif siyasi hayattan uzak tutulmaktadır. Türk siyaseti bu yapısını değiştirmedikçe, siyasi hayat "sahte" bir zeminde ve zorlama önlemlerle sürdürülmeye devam edecektir. Böylesi bir siyasi yapıdan ise sağlıklı bir sonucun çıkması mümkün değildir. Türk siyasetini, AB normlarına uydurarak demokratik bir zemine oturtmak da çözüm olamaz. Zira aslında bu değerler de, tüm dünyada erozyona uğramıştır. Batı, şu anda, ideolojik üstünlüğünü yitirmiştir. Ekonomik ve askeri üstünlüğü sayesinde dünyadaki hegemonyasını sürdürmektedir. Fakat ideolojik üstünlüğünü yitiren uygarlıkların zaman içinde ekonomik ve askeri üstünlüklerini de kaybedeceklerini bize tarih söylemektedir. Şu halde Türkiye’nin, sahici bir siyasi dengeyi yakalaması için, geleceği şimdiden görüp, çöldeki serap misali, asli hiçbir değeri olmayan demokrasi oyunundan vazgeçmesi gerekmektedir.  

AB YASALARI VE YENİ SÜREÇ...

Erken seçim kararının alınmasından hemen sonra, uzun süredir Meclis’te bekletilen AB’ye uyum yasası teklifinin de bir çırpıda yasalaşmasıyla, Türkiye, AB macerasında yeni ve önemli bir sürece girmiş oldu. Gerçekten kabul edilen yasalar, Türk siyasi elitinin uzun süredir direndiği hususlarda "yasal düzeyde" bir kırılmayı ifade etmektedir ve bu açıdan önemlidir. Türkiye’nin "batıcı" aydınları için ise bu yasaların kabulü, 200 yıllık modernizasyon sürecinde bir "devrim" mahiyetindedir. Bu yüzden, bu kesimler, yasaların çıkmasından sonra tam bir bayram sevinci yaşamışlardır. Osmanlı Devleti’nin 1839 yılında yüzünü Batı’ya çevirmesiyle başlayan süreçte, 2002 yasalarının yeri şudur: Türkiye, artık sadece ideolojik olarak değil, yasal olarak da AB ile bütünleşme yönünde bir irade beyanında bulunmuştur. Bu önemlidir ve yakın dönemde etkileri de görülecektir. Bu yüzden, örneğin idam cezasının kaldırılmasını, sadece Abdullah Öcalan hadisesiyle bağlantılı görmek yanıltıcıdır; aksine bu karar, Avrupa idealinin artık yasal olarak da kayıt altına alındığını göstermektedir. "Sivil özgürlükler" alanında da yasal anlamda açılımlar sağlanmaktadır. Bu alandaki "özgürlükler"in kısa vadede uygulamada asgari düzeyde yer bulabileceği açık olmasına rağmen, Avrupa değerlerinin içselleştirilmesini temsil etmesi yönüyle bu kararlar da önemlidir. Siyasi partilerin kapatılmasına getirilen sınırlamaları da aynı kapsam da değerlendirmek mümkündür. Dolayısıyla Meclis’in aldığı bu kararları, "zaten uygulanmayacak, o yüzden önemli değil" şeklinde değerlendirmek mümkün değildir. Türkiye, bu kararlarla birlikte, AB ile bütünleşmek ideali yönünde önemli bir adım atmıştır ve AB de bu kartı görecek ve ona uyumlu bir adım atacaktır. Bu, gösterilen iradenin takdir edilmesi de olabilir, adaylık müzakerelerine başlamak için Türkiye’ye bir takvim sunmak da olabilir. Fakat Meclis’in çıkardığı bu yasalardan sonra, AB’nin, Aralık ayında Kopenhag’da yapacağı zirvede, Türkiye’nin Birliğe kabulünü kolaylaştıracak bir karar alması kuvvetle muhtemeldir. Elbetteki bundan sonraki gelişmelerin yönü de, Türkiye’nin Birlik’le olan ilişkilerini belirlemede hayati önemi haiz olacaktır. Fakat ne olursa olsun, Türkiye’nin bu alınan kararları iptal edecek bir yola girmesi, en azından şu minvalde, mümkün değildir. Yani Türkiye, artık AB’ye bir adım daha yaklaşmış olmaktadır.

Seçim atmosferini yaşayan ülkede bu yasaların günlük yaşamdaki somut yansımalarını görmek pek mümkün olmasa bile, seçimlerden sonra bu yasaların etkisi yavaşa yavaş hissedilecektir. Özellikle Kürt unsurların, bu yasaları kendi siyasi amaçları doğrultusunda kullanma iradeleri, siyasal gündemde önemli bir yer tutacağa benzemektedir. Ayrıca İslami unsurların da "görece" serbest bir ortam arayışına gireceği ve bir takım inisiyatiflerde bulunacağı beklenebilir. Resmi otoritelerin bu gelişmelere karşı, kısa vadede "kısıtlayıcı" bir tutum takınması ise olağan görülmelidir. Fakat özellikle AB ülkelerinin, yasaların uygulanışını "teftiş etmesiyle" birlikte, resmi otoritenin geri adım atacağı da açıktır. AB ülkeleri, işin peşini bırakmaz ve daha ileri adımlar atması için Türkiye’yi sıkıştırırlarsa, ki bu kuvvetle muhtemeldir, Türkiye’deki siyasi yapının "görece" rahatlaması imkan dahilindedir. Ancak bu özellikle İslamcılar için yanıltıcı olmamalıdır. Zira Türkiye AB’ye tam üye olsa bile, İslamcılar yine "tehdit" olarak algılanacaktır. Çünkü Türkiye’deki bütün diğer ideolojik gruplar, şu veya bu şekilde "AB ideali" ile örtüşen değerlere sahiptir. Sadece İslamcıların duruşu, AB değerlerini kökten red özelliği taşımaktadır. Bunu yalnız Türkiye değil, AB ülkeleri de gayet iyi bilmektedir. Bu yüzden mevcut yasaların kabulü ile birlikte, diğer bütün ideolojik gruplar üzerindeki baskı görece zayıflasa bile, İslamcılar için durum farklı olacaktır. Hatta bizzat Avrupa ülkeleri, İslamcılar üzerindeki baskının başka bir formda ama daha da artırılmasını teşvik edici inisiyatifler dahi kullanabilirler. Özellikle 11 Eylül’den sonra bu yöndeki gelişmeler dikkate alınırsa, AB ülkelerinin, "demokratik değerler" olarak niteledikleri putlarını, yine kendi elleriyle yiyebilecekleri ihtimalini göz ardı etmemek gerekmektedir.

 

 

© 2002

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin