|
İsrail ve
Filistin Hakkında 12 Yaygın Yalan
Uri Avneri*
Çeviren :
Kamil CENGİZ
Gush Shalom
21.10.2002, www.uni-kassel.de
Yalan No. 1:
‘Barak barışı sağlayabilmek için elinden geleni ardına
koymadı.’
Hakikatte ise
yeni yerleşim birimleri kurabilmek için çabaladı durdu.
İşbaşına gelişinin ilk gününden itibaren yeni yerleşim
birimlerinin (mevcut yerleşim birimlerini ‘genişletme’
bahanesiyle) inşa edilmesindeki, toprak ilhaklarındaki,
Filistinlilerin kendilerine ait evlerinin imhasındaki ve
(ana hedefi Filistin arsalarını İsrail’e ilhak etmek
gayesiyle ‘yerleşim birimi bloklarına’ katmak olan)
çevre yolunun inşasındaki hızı artırdı. Bütün bu
konularda Barak, Netanyahu’dan daha fazla uğraş
gösterdi. Siyasi bakımdan da Netanyahu’yu geçti: Bibi
Filistinli’lere Hebron kentinin büyük bir bölümünü geri
verdi. Barak işgal edilmiş bölgelerde tek bir
santimetrekare toprağı geri vermedi.
Yalan No. 2:
‘Camp David’de Barak barış için kendinden önceki bütün
başbakanlardan daha ileri gitti.’
Bu doğru olsa
bile pek bir şey ifade etmez. Eğer bir maraton koşucusu
(Netanyuhu) 1 kilometre diğeri
*İsrail’li
gazeteci ve barış eylemcisi.
(Barak) 3
kilometre koşarsa ve sonra pes ederse fark pek
önemsenecek derecede sayılmaz. Kayda değer husus
ikisinden hiç birisinin hedefin (42 km) yakınına dahi
yaklaşamamalarıdır. Barak’ın Camp David’deki teklifleri
Filistin halkı ve bütün Arap dünyasıyla barış yapabilmek
için gerekli olan asgari düzeyin çok altında kalıyor:
Doğu Kudüs üzerinde, özellikle Süleyman Mabedi (Harem-i
Şerif) Filistin’lilerin egemenliğini kabul etmek. Barak
Camp David’de bazı kozmetik değişiklikleri ‘göze
alabileceğini’ göstermişti ve bu hususta gerçekten
Kudüs’le alakalı İsrail’lilere ait bazı tabuları
yıkıyordu. Olaya soğukkanlı baktığımızda ise
Filistinlilerin, Arapların ve Müslümanların Süleyman
Mabedi ve eskişehire komşu olan Arap bölgelerinin büyük
bölümü üzerindeki egemenlik haklarını reddetti. Bu
sebepten dolayı zirve başarıya ulaşamadı, şiddet
tırmanmaya başladı ve neticede ‘El-Aksa-İntifadası’na
yol açtı.
Yalan No. 3:
‘Arafat Camp David’i fiyaskoyla sonuçlandırdı.’
Barak Camp
David’e gitmeden bir gün önce, hiç bir surette
çiğnemeyeceği, “dokunulmazlar” denilen beş hususu
kamuoyuna açıkladı: Kudüs’ün eskişehri üzerindeki
İsrail’in egemenliği, 1967 sınırına geri dönüşün
olamayacağı, yerleşimcilerin %80’inin nerede
oturuyorlarsa orada kalmaları gerektiği, hiç bir
mültecinin bir kişi dahi olsa İsrail’e geri
dönemeyeceği! Daha sonra kimi maddeleri biraz yumuşattı,
ancak bu bir anlaşmaya yaklaşabilmek için bile yeterli
değildi.
Yalan No. 4:
‘Hep biz mi vermek zorundayız. Arafat hiç bir şey
vermiyor.’
Filistin’liler
1967 öncesi belirlenmiş sınırlara dayanan barış
düzenlemesini kabul etmekle, ta baştan Akdeniz ve Ürdün
arasındaki ülkelerinin %78’inden vazgeçtiler. Onlar
kendi devletlerini geri kalan %22’si üzerinde kurmaya
hazırlar. Bizim hükümetimiz ise, bu bölge üzerinde adeta
‘benim olan benimdir, senin olana gelince, bunun üzerine
tartışalım’ şiarıyla hareket ederek bir ‘uzlaşma’
sağlamak istiyor (arkaplanla ilgili: BM’nin bölünme
kararı 21.11.1974’de Yahudi devletine Filistin’in
%55’ini ve Arap devletine %45’ini verdi. Arapların
başlattığı bir sonraki savaşta Arap devletine verilen
bölgenin yarısını işgal etmiştik. Bu sayede ülkenin
%78’ini bizim elimize bırakan ‘yeşil çizgi’ oluştu.)
Problem sadece yüzdelik rakamlarla bitmiyor. Barak işgal
altındaki bölgenin %10’unu istiyor görünüyor. Fakat
büyük alan Kudüs’de ilhak etmek istediği bölgeleri ve
Ürdün Vadisi’nde kendi ‘emniyet kontrolü’ altına almak
istediği bölgeleri dikkate aldığımızda, hakikatte bu
rakam %30’u bulmaktadır. Daha kötü olan: Filistinlilerin
önüne koyduğu haritaya göre bu yüzdelik oranlar ülkeyi
Doğudan Batıya ve Kuzeyden Güneye kesiyorlar, ki bu
surette Filistin-Devleti her biri İsrail’li
yerleşimciler ve askerler tarafından çevrili sayısız
adalardan oluşur.
Yalan No. 5:
‘Her anlaşmayı bozan Filistinlilerle nasıl bir barış
yapılabilir.’
Şimdi,
Filistinlilerin bozdukları anlaşmalar bizim
bozduklarımızın yanında sönük kalır. (Mayıs 1998’de
biten) beş senelik geçici sürenin bitiminden önce
İsrail’e ait kuvvetlerin bütün Batı Şeria ve Gazze’den
çıkmaları gerekiyordu – belirli askeri üs, yerleşim ve
Kudüs istisna olmak üzere. Barak bugüne değin bu kararı
uygulamaya karşı direniyor. Ve yine bundan çok önce de,
dört ‘emin transit geçiş yolu’nun Gazze ve Batı Şeria
arasında açılması gerekiyordu. Bunlardan sadece bir
tanesi açıldı ve bu Filistinliler tarafından sadece
büyük eziyetlere katlanmak suretiyle kullanılabiliyor.
Yalan No. 6:
‘Barak, Rabin’in vasiyetinin infaz memuru’
Çok uzağa
düşüldü. Barak birkaç ay içinde sadece Rabin’in değil
Begin’in de bütün kazanımlarını tahrip etmeyi başardı. O
(ta başından beri karşı çıktığı) Oslo-Anlaşmasını mezara
gömdü ve İsrail’in bir dizi Arap devletleri ile büyük
emeklerle kurulan ilişkilerini bozdu. İsrail’deki Arap
vatandaşları arasında hoşnutsuzluk tohumları ekti. O
bizi birçok bakımdan 1948, hatta 1936’ya geri götürdü.
Yalan No. 7:
‘Ramallah’daki linç girişimi, Arapların vahşi
olduklarını gösterdi.’
Bu tip
çatışmalarda, her taraf, karşı tarafın cani
davranışlarını gündeme getiriyor ve bu arada kendi
tarafının işlediği suçları ‘unutuyor’. İsrail korkunç
linç girişimine dikkatleri çekiyor, Filistinliler
babasının kucaklarında kurşunlanan 12 yaşındaki Muhammed
el-Dira’yı ve İsrail ordusunun keskin nişancılarının,
taş atan çocukların kafalarını hedef alan kurşunlarını
gösteriyorlar. Bizim şiddet eylemlerimiz Filistinlilerin
eylemlerine karşı bir reaksiyon, onların şiddet
eylemleri bizimkilere bir cevap. Bu bir kısır döngü.
Yalan No. 8:
‘Filistin medyası, tahrik propagandasının aracı’
Bu doğru,
fakat maalesef bu açıdan bizim medyayla arasında fazla
bir fark yok. Bizim ve onların medyası aynı dili
konuşuyor, yukarıdan gelen aynı talimatlara uyuyor.
Filistin televizyonu her defasında babasının kucağında
ölen çocuğu gösterince bu bir propaganda oluyor. Bizim
televizyon sayısız defa, gün be gün Ramallah’daki linç
olayını gösterince bu da bir propaganda.
Yalan No. 9:
‘Onlar bize ateş açıyor, İsrail ordusu ise çekingen
durmaya çalışıyor.’
İki haftalık
‘çekingenlik’ içinde, 110 Filistin’li ve 3 İsrail’li
askerinin öldürülmesi gerçekten tuhaf. Bu acayip mantığı
şimdiye kadar hiç bir İsrail’li subay açıklayamadı
(ayrıca hiç kimsede onlardan bu konuda bir açıklama
talep etmedi.) Bunun bir açıklaması da şu gerçekte
saklı: İsrail ordusu uzun zamandan beri keskin
nişancılarına göstericiler arasından belirli kişileri
tesbit edip, onları nişan dürbünleriyle hedef almaları
ve özel bir öldürücü yüksek sürat kurşunuyla vurmaları
konusunda eğitim veriyor. Topluluğun ‘pasifize’ edilmesi
amaçlanmasına karşın, bu metod atmosferi daha da
elektriklendiriyor. Her cenaze yeni bir çatışmanın
başlangıç noktası oluyor.
Yalan No. 10:
‘Araplar kendi çocuklarını bizim askeri birliklerimizin
önüne atıyor, ölmelerini sağlıyor ve sonra da
resimlerini dünya kamuoyuna gösterip, bunu
kullanıyorlar’
Bu iğrenç bir
ırkçılığın dışa vurumu olan korkunç bir suçlama. Bu
suçlama Arap velilerin çocuklarının ölümüne kayıtsız
kaldıkları inancını içeriyor. 1948 öncesinde bize ait
yeraltı örgütlerinin verdiği mücadele ve bağımsızlık
savaşı sırasında, genç oğlan ve kızların önemli bir
rolleri vardı. Filistin’li gençlerin askeri eğitiminin
bizim Gadna-Gençlik-Taburunun eğitiminden hiç bir farkı
yok. 1948’de Kibbuz Deganya’da bir Suriye’li tankı imha
eden genç, bir ulusal kahramandı. Bir halk kendi
mevcudiyeti ve hürriyeti için savaşıyorsa gençliği
dışlayamaz. Ben bile Britanyalılar tarafından terörist
kabul edilen İrgun örgütüne katılmıştım. O zaman 14
buçuk yaşındaydım. 15 yaşında silah bile taşıyordum.
Korkunç bir işgal altında yaşayan ve gencecik insanların
kahramanlık ve kurban olma cesaretini gösterdikleri
vasatta, Filistinli velilerin, çocuklarını, sokağa çıkıp
taş atmaktan alıkoyabileceklerini düşünmek bir
illüzyondur. Filistin halkının onlarla gururlanmaları
çok doğal. Jeanne d’Arc bile Fransız ordusunun başında
savaşa gittiğinde daha 16 yaşında idi.
Yalan No. 11:
‘Bütün dünyanın bize karşı olduğu bir kez daha
görülmüştür. Hepsi yahudi düşmanı’
Kamuoyu hep
ezilmişlerin yanındadır. Bu mücadelede biz Calutuz onlar
Davud. Dünyanın gözünde Filistinliler yabancı bir işgal
gücüne karşı bir bağımsızlık savaşı veriyorlar. Biz
onların topraklarındayız, onlar bizim değil. Biz onların
ülkesinde yerleşim birimleri kuruyoruz, onlar bizim
ülkemizde değil. Biz işgalciyiz, onlar kurban. Bu
objektif durumdur ve hiçbir propaganda bakanı (Bay
Nachman Shai gibi) bu gerçeği değiştiremez.
Yalan No. 12:
‘Bizim barış için hiç bir ortağımız yok.’
Doğru, bizim
Filistinlilerden İsrail’in ültimatomları karşısında
teslim bayrağını çekmelerini bekleyen bir barışa imza
koyacak ortağımız yok. Ancak eşitlik ve karşılıklı
saygıya dayanan bir barış için imza koyacak bir
ortağımız her halde var. Çözüm çok açık: Filistin
devleti’nin 1967 öncesi yürürlükte olan sınırlar
dahilinde kurulması gerekiyor, her iki devlet için
başkent Kudüs’le beraber. Süleyman Mabedi (Harem-i
Şerif) ile beraber Doğu Kudüs Filistinlilere ait olmalı;
Ağlama duvarı ile beraber Batı Kudüs ve Yahudi semti
İsrail’e ait olmalı. Çözüm temelde kabul edilirse, diğer
problemler hakkında müzakereler başlayabilir: karşılıklı
emniyet, bölgelerin takası, mülteci sorununun ahlaki ve
pratik çözümü, suya ulaşım vs. Bu barış bir gün gelecek;
çünkü "dediğim dedikçi" tavır, her iki taraf için bir
cehennemdir.
© 2002 İktibas |