Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 282 Haziran 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  

Diyanet Şurası

Toplum Sözleş(me)mesi

Mektup-1

İrin Küpü  Patladı

Yeni Bir Çerçeve

Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

Toplum Sözleş(me)mesi

 

 

Metin Önal MENGÜŞOĞLU

 

Biz  Türkiye’de yaşayanlar bir topluluk muyuz? Dışarıdan bakarak bize  Türkiye Toplumu yahut Türkler namını münasip görenlerin gözünde belki.. Çünkü bağımsız bir devletimiz, güzel bir yurdumuz, bağımsızlık sembolü bayrağımız var. Tarihimiz, dilimiz, Türk damgalı sanat ürünlerimiz söz konusu gerçekliğin inkar götürmez belgeleridir. Bin yılı aşan bir süreden beri kendimize has bir müslümanlık tercihimiz  bizi ötekilerin nazarında mütecanis bir topluluk olarak gösteren ana unsurlardan en önemlisi..

Peki hakikat de bu minval üzere midir? Biz mütecanis bir topluluk muyuz? İçimizde herkes dinine, devletine, tarihine, diline, bayrağına, toplumuna sadakatle bağlı mıdır? Mütecanis topluluk nitelemesinde liyakatin ön şartları bunlardır. (Bu yazı boyunca millet, ümmet, kavim veya ulus nitelemelerinden özellikle sakındığımı ilgili okuyucularımın bilmesini istediğimi bu parantez içinde belirtme ihtiyacı hissediyorum.)

Bu konuda  hakikat zedelenmiştir. Çünkü sadakat zedelenmiştir. Sadakat ahlaki bir kavramdır ve ne yazık ki ahlak da zedelenmiştir.

Bilmem nice zamanlardan beridir ki Türkiye toplumu düşünme, bilme, inanma, yaşama ve davranma hususundaki sahiciliklerden kopmuştur. Ve bu kopuş her geçen gün biraz daha süratlenerek devam temayülü göstermektedir.

Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir buyruğunu yanlış mı anlamlandırmışız? Ki bahsedilen alanlardaki görüntümüz yapay, sanal veya sahte yüzlerle olmaktadır. Alev Alatlı hanımefendinin biz Türkler için kullandığı  mış gibi yapmak benzetmesi  bir istiare değil mi yoksa? Yani bu biz miyiz? Mesela bu biz’in içinde ben de var mıyım?

Mesela, ne tuhaftır, bu toplumun mutaassıpları en koyu tutucuları, genellikle inanmayanlar arasından çıkıyor; acaba yanılıyor muyum? Müslümanlıkla fikri ve fiili hemen hemen bütün irtibatını kopartmış nice insan biliyorum ki  benim batıl itikatlarım vardır demekten, böyle söyleyerek kendini savunmaktan geri durmamaktadır. İnandığını söyleyenler arasında ise  yıllardır yapıp ettiklerinden usanmış, ibadetlerini geçiştirerek yerine getiren yığınlar, bilinci ve basireti çoktan duvara asmışlardır.

Toplumda sivil bir ruh yok. Neredeyse bütün kesimlerde resmiyet edasının asık suratıyla karşılaşıyorsunuz. Herkes birbirine resmi görevli gibi davranıyor sanki. Devlet kapısına düşen yanıyor, düşmeyen yanıyor. Bu bir intiba değil artık neredeyse bir realite. Asker toplum imajını fazla mı abartmışız bilmiyorum ama bu tutumun yeni bir şey olmadığı, kökünün bir hayli uzak geçmişimizde bulunduğu zannını taşıyorum. Döndüğümüz her istikamette bir resmi surat görmek, yahut bize kendisini öyle hissettiren bir surat görmek artık iç karartıcı bir hal alıyor. Bir sivil yüz bulup rahatlamak istiyorsunuz. Ama siz de bir başkasına rastladığınızda onu aynı muameleye maruz bırakıyorsunuz.

Bu nasıl bir topluluktur? Geçmişte de benzerleri var mıydı?  Yirminci Yüzyılın Cahiliyyeti  diyen müslüman  düşünürlerin koyduğu teşhisi doğrulayan bu klinik vakıanın tedavisi nasıl mümkün kılınacaktır?

Sadakat yitip gitmiş demiştik. Sadakatin yerini ise saplantılar almış. Mesela devleti sevmek, ona tapınmakla kanıtlanmaya çalışılır. Bayrak sevgisinin göstergesi ise sanki toplumu ezip geçmektir. Toplumu önceleyenler ise yurt, bayrak ve devleti hafife alır. Bazı dindarların gözünde yurdu sevmek dinsizlik, bazı laikler için ise din, modası geçmiş kabuller bütünüdür. Çok renkli mozaik bir toplum karşısında mıyız? Yoksa sahiden cahiliyye tezahürleri mi bunlar?

Ne garip bir topluluktur bizim topluluğumuz? Din’lerini, diyanetlerini, dünya görüşleri ve ideolojilerini paramparça etmişlerdir. Çoğunlukla çocuksu ve merdud bir tarafgirliği  kendilerine yol-yordam olarak seçmişlerdir. Üstelik her grup yalnız kendi taraftarlarıyla övünmekte ve yalnız onlar arasında müsterih gözükmektedir. Yani hiçbir grubun gözü başkasını görmemektedir. Herkesin sahip olduklarıyla memnun kalması onların günbegün gerilemesi de demektir aslında.

Bir devlet kurumu olan ama laikliğe (en azından Türkiye toplumunun uygulamasındaki biçimine) aykırılığı her zaman tartışılan Diyanet İşleri Başkanlığı, tarihinde benzeri görülmedik bir oturum düzenledi. Kendi görevlileri ve değişik anlayıştaki ilahiyatçıları bir araya getirdi. İslami yenilenmeyi konuşup tartıştılar.

Katılımcı hocaların ifadelerinden öğrendiğimiz uyum ve memnuniyet normal şartlar altında tüm  inanan kesimleri de memnun etmeliydi. Ama etmedi. Edecek gibi de görünmüyor. Çünkü zihinlerdeki yaman çelişkileri çözecek anahtarları üretmedi bu oturumlar. Çünkü aynı şehirde yani İstanbul’da belki Tarabya’da değil fakat bu sefer Eyüpsultan’da ve aynı saatlerde aynı resmi üslup,  onüç  onbeş yaşlarında ve okumak isteyen imam hatipli kız çocuklarını okul kapılarından kovalama uğraşısını sürdürüyordu. Dünya üzerinde kaç toplum böylesine köklü ama ters orantılı çelişkiler yaşıyordur acaba? Bize ne oluyor dersiniz?

Düşünün ki devletin din işlerine memur kurumu düzenlediği oturumdan gururlu, katılımcı hocalar ise alınan kararları yüzlerce yıllık fetretin ardından neredeyse devrim niteliğinde bir içtihad ve tecdid faaliyeti olarak değerlendirmektedir. Hükûmet ise söz konusu oturumda olup bitenlere olumlu veya olumsuz bir biçimde müdahil değil. Lakin aynı hükûmet , söz konusu oturumda örtük biçimde de olsa, başörtüsü İslam’ın  emridir  fetvasını  yine gündemine alan resmi kurumunun zıddına tavır almayı sürdürerek,  başörtüsünü okullardan kovmaktadır. Hükûmet yaptığından memnun olsa gerek. Diyanet ve ilahiyatçı hocalar da oturumdan memnun. Bir tek kesim kalıyor geriye,  kendilerine reva görülenlerden şikayetçi ahali.. Bir de başörtüsü Allah’ın emridir diye inanmaya devam eden kız çocuklarımız. Ahali dediğime bakmayın, çocuklarının müslümanlaşmasında ellerinden bir şey gelmeyen,  onları imam hatip okullarına vererek okumuş müslümanlar olarak yetiştirmek isteyen bizleri kastediyorum. Bizler ki çocuklarımızın yalnız o mekteplerde müslüman kalacağını sanarak kendimizi ne de yaman aldatmışız. Aldanan kim aldatan kim gerçekten bu sorunun cevabı belli midir?

Biz Türkiye’de yaşayanlar bir topluluk muyuz? Mesela İstanbul bir şehir midir? Tarabya İstanbul’un bir semti ise Eyüpsultan neresidir? Diyanet İşleri Başkanlığı bir devlet kurumu ise hükumet bu ülkenin ne’sidir? İlahiyat hocaları hangi kesimi oluşturur, ilahiyat fakültelerinden mezun edilip de devlet kademelerinde işe alınmayan onların öğrencileri hangi kesimi? Yanlış anlaşılmasın, ben ilahiyat fakültelerinde ve imam hatip okullarında İslamın öğretilmediğini biliyorum. Kimseyi bu okullara teşvik de etmiyorum doğrusu. Ancak ben sözünü ettiğim çelişkiyi çözemiyorum.

Devletler Hususi Hukuku vatandaşı tanımlarken "devlete sadakatle bağlı olmak"tan söz eder.  Eğer benim okuduğum yıllardaki tarif değişmediyse böyleydi. Ancak tarif değişse bile buradaki sadakat kavramının önemsenmesi gerektiğini düşünüyorum. Toplumsal bağ olan bu sadakatin tesisi, yeniden ihya ve inşaı için sadakati yıkan, yok eden unsurların bulunması, bilinmesi zarureti vardır. Topyekun bir toplumsal irade, topyekun bir bilinç ve basiret seferberliği sözü ne kadar idealistçe geliyor bize değil mi? Her şeye, bütün köşeye sıkıştırılmalarına rağmen,  bu konudaki sorumluluk bilincinin ilk adımını ben yine de mü’minlerden ummak, onlardan beklemek  durumundayım. Selamı yaymakla ödevli bir imanın erleri hayır hayır boyun eğerek değil, Allah’tan başkasına boyun eğmeyerek merhametin ve adaletin misyonunun yüklenicileri olduklarını kanıtlamalı, sözleşmemeye  direnen Allah’ın kullarını  yine de sözleşmeye çağırmalılar diye düşünüyorum. Hak’kın ve hakikatin hakemlik edeceği bir toplumsal sözleşmeye...

Kardeşime Mektuplar

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin