|
Toplum
Sözleş(me)mesi
Metin Önal
MENGÜŞOĞLU
Biz
Türkiye’de yaşayanlar bir topluluk muyuz? Dışarıdan
bakarak bize Türkiye Toplumu yahut Türkler namını
münasip görenlerin gözünde belki.. Çünkü bağımsız bir
devletimiz, güzel bir yurdumuz, bağımsızlık sembolü
bayrağımız var. Tarihimiz, dilimiz, Türk damgalı sanat
ürünlerimiz söz konusu gerçekliğin inkar götürmez
belgeleridir. Bin yılı aşan bir süreden beri kendimize
has bir müslümanlık tercihimiz bizi ötekilerin
nazarında mütecanis bir topluluk olarak gösteren ana
unsurlardan en önemlisi..
Peki hakikat
de bu minval üzere midir? Biz mütecanis bir topluluk
muyuz? İçimizde herkes dinine, devletine, tarihine,
diline, bayrağına, toplumuna sadakatle bağlı mıdır?
Mütecanis topluluk nitelemesinde liyakatin ön şartları
bunlardır. (Bu yazı boyunca millet, ümmet, kavim veya
ulus nitelemelerinden özellikle sakındığımı ilgili
okuyucularımın bilmesini istediğimi bu parantez içinde
belirtme ihtiyacı hissediyorum.)
Bu konuda
hakikat zedelenmiştir. Çünkü sadakat zedelenmiştir.
Sadakat ahlaki bir kavramdır ve ne yazık ki ahlak da
zedelenmiştir.
Bilmem nice
zamanlardan beridir ki Türkiye toplumu düşünme, bilme,
inanma, yaşama ve davranma hususundaki sahiciliklerden
kopmuştur. Ve bu kopuş her geçen gün biraz daha
süratlenerek devam temayülü göstermektedir.
Dünya hayatı
bir oyun ve eğlenceden ibarettir buyruğunu yanlış mı
anlamlandırmışız? Ki bahsedilen alanlardaki görüntümüz
yapay, sanal veya sahte yüzlerle olmaktadır. Alev Alatlı
hanımefendinin biz Türkler için kullandığı mış gibi
yapmak benzetmesi bir istiare değil mi yoksa? Yani bu
biz miyiz? Mesela bu biz’in içinde ben de var mıyım?
Mesela, ne
tuhaftır, bu toplumun mutaassıpları en koyu tutucuları,
genellikle inanmayanlar arasından çıkıyor; acaba
yanılıyor muyum? Müslümanlıkla fikri ve fiili hemen
hemen bütün irtibatını kopartmış nice insan biliyorum
ki benim batıl itikatlarım vardır demekten, böyle
söyleyerek kendini savunmaktan geri durmamaktadır.
İnandığını söyleyenler arasında ise yıllardır yapıp
ettiklerinden usanmış, ibadetlerini geçiştirerek yerine
getiren yığınlar, bilinci ve basireti çoktan duvara
asmışlardır.
Toplumda
sivil bir ruh yok. Neredeyse bütün kesimlerde resmiyet
edasının asık suratıyla karşılaşıyorsunuz. Herkes
birbirine resmi görevli gibi davranıyor sanki. Devlet
kapısına düşen yanıyor, düşmeyen yanıyor. Bu bir intiba
değil artık neredeyse bir realite. Asker toplum imajını
fazla mı abartmışız bilmiyorum ama bu tutumun yeni bir
şey olmadığı, kökünün bir hayli uzak geçmişimizde
bulunduğu zannını taşıyorum. Döndüğümüz her istikamette
bir resmi surat görmek, yahut bize kendisini öyle
hissettiren bir surat görmek artık iç karartıcı bir hal
alıyor. Bir sivil yüz bulup rahatlamak istiyorsunuz. Ama
siz de bir başkasına rastladığınızda onu aynı muameleye
maruz bırakıyorsunuz.
Bu nasıl bir
topluluktur? Geçmişte de benzerleri var mıydı? Yirminci
Yüzyılın Cahiliyyeti diyen müslüman düşünürlerin
koyduğu teşhisi doğrulayan bu klinik vakıanın tedavisi
nasıl mümkün kılınacaktır?
Sadakat yitip
gitmiş demiştik. Sadakatin yerini ise saplantılar almış.
Mesela devleti sevmek, ona tapınmakla kanıtlanmaya
çalışılır. Bayrak sevgisinin göstergesi ise sanki
toplumu ezip geçmektir. Toplumu önceleyenler ise yurt,
bayrak ve devleti hafife alır. Bazı dindarların gözünde
yurdu sevmek dinsizlik, bazı laikler için ise din,
modası geçmiş kabuller bütünüdür. Çok renkli mozaik bir
toplum karşısında mıyız? Yoksa sahiden cahiliyye
tezahürleri mi bunlar?
Ne garip bir
topluluktur bizim topluluğumuz? Din’lerini,
diyanetlerini, dünya görüşleri ve ideolojilerini
paramparça etmişlerdir. Çoğunlukla çocuksu ve merdud bir
tarafgirliği kendilerine yol-yordam olarak
seçmişlerdir. Üstelik her grup yalnız kendi
taraftarlarıyla övünmekte ve yalnız onlar arasında
müsterih gözükmektedir. Yani hiçbir grubun gözü
başkasını görmemektedir. Herkesin sahip olduklarıyla
memnun kalması onların günbegün gerilemesi de demektir
aslında.
Bir devlet
kurumu olan ama laikliğe (en azından Türkiye toplumunun
uygulamasındaki biçimine) aykırılığı her zaman
tartışılan Diyanet İşleri Başkanlığı, tarihinde benzeri
görülmedik bir oturum düzenledi. Kendi görevlileri ve
değişik anlayıştaki ilahiyatçıları bir araya getirdi.
İslami yenilenmeyi konuşup tartıştılar.
Katılımcı
hocaların ifadelerinden öğrendiğimiz uyum ve memnuniyet
normal şartlar altında tüm inanan kesimleri de memnun
etmeliydi. Ama etmedi. Edecek gibi de görünmüyor. Çünkü
zihinlerdeki yaman çelişkileri çözecek anahtarları
üretmedi bu oturumlar. Çünkü aynı şehirde yani
İstanbul’da belki Tarabya’da değil fakat bu sefer
Eyüpsultan’da ve aynı saatlerde aynı resmi üslup, onüç
onbeş yaşlarında ve okumak isteyen imam hatipli kız
çocuklarını okul kapılarından kovalama uğraşısını
sürdürüyordu. Dünya üzerinde kaç toplum böylesine köklü
ama ters orantılı çelişkiler yaşıyordur acaba? Bize ne
oluyor dersiniz?
Düşünün ki
devletin din işlerine memur kurumu düzenlediği oturumdan
gururlu, katılımcı hocalar ise alınan kararları yüzlerce
yıllık fetretin ardından neredeyse devrim niteliğinde
bir içtihad ve tecdid faaliyeti olarak
değerlendirmektedir. Hükûmet ise söz konusu oturumda
olup bitenlere olumlu veya olumsuz bir biçimde müdahil
değil. Lakin aynı hükûmet , söz konusu oturumda örtük
biçimde de olsa, başörtüsü İslam’ın emridir fetvasını
yine gündemine alan resmi kurumunun zıddına tavır almayı
sürdürerek, başörtüsünü okullardan kovmaktadır. Hükûmet
yaptığından memnun olsa gerek. Diyanet ve ilahiyatçı
hocalar da oturumdan memnun. Bir tek kesim kalıyor
geriye, kendilerine reva görülenlerden şikayetçi
ahali.. Bir de başörtüsü Allah’ın emridir diye inanmaya
devam eden kız çocuklarımız. Ahali dediğime bakmayın,
çocuklarının müslümanlaşmasında ellerinden bir şey
gelmeyen, onları imam hatip okullarına vererek okumuş
müslümanlar olarak yetiştirmek isteyen bizleri
kastediyorum. Bizler ki çocuklarımızın yalnız o
mekteplerde müslüman kalacağını sanarak kendimizi ne de
yaman aldatmışız. Aldanan kim aldatan kim gerçekten bu
sorunun cevabı belli midir?
Biz
Türkiye’de yaşayanlar bir topluluk muyuz? Mesela
İstanbul bir şehir midir? Tarabya İstanbul’un bir semti
ise Eyüpsultan neresidir? Diyanet İşleri Başkanlığı bir
devlet kurumu ise hükumet bu ülkenin ne’sidir? İlahiyat
hocaları hangi kesimi oluşturur, ilahiyat
fakültelerinden mezun edilip de devlet kademelerinde işe
alınmayan onların öğrencileri hangi kesimi? Yanlış
anlaşılmasın, ben ilahiyat fakültelerinde ve imam hatip
okullarında İslamın öğretilmediğini biliyorum. Kimseyi
bu okullara teşvik de etmiyorum doğrusu. Ancak ben
sözünü ettiğim çelişkiyi çözemiyorum.
Devletler
Hususi Hukuku vatandaşı tanımlarken "devlete sadakatle
bağlı olmak"tan söz eder. Eğer benim okuduğum
yıllardaki tarif değişmediyse böyleydi. Ancak tarif
değişse bile buradaki sadakat kavramının önemsenmesi
gerektiğini düşünüyorum. Toplumsal bağ olan bu sadakatin
tesisi, yeniden ihya ve inşaı için sadakati yıkan, yok
eden unsurların bulunması, bilinmesi zarureti vardır.
Topyekun bir toplumsal irade, topyekun bir bilinç ve
basiret seferberliği sözü ne kadar idealistçe geliyor
bize değil mi? Her şeye, bütün köşeye sıkıştırılmalarına
rağmen, bu konudaki sorumluluk bilincinin ilk adımını
ben yine de mü’minlerden ummak, onlardan beklemek
durumundayım. Selamı yaymakla ödevli bir imanın erleri
hayır hayır boyun eğerek değil, Allah’tan başkasına
boyun eğmeyerek merhametin ve adaletin misyonunun
yüklenicileri olduklarını kanıtlamalı, sözleşmemeye
direnen Allah’ın kullarını yine de sözleşmeye
çağırmalılar diye düşünüyorum. Hak’kın ve hakikatin
hakemlik edeceği bir toplumsal sözleşmeye...
Kardeşime
Mektuplar
© 2002 İktibas |