|
Arif KAYA
MEKTUP-1
Muhakkak
bütün mü’minler kardeştirler. (Kur’an; Hucurat/10)
Kardeşim;
evvela Allah’ın selam, rahmet ve bereketinin
senin-benim-hepimizin üzerine olmasını dileyerek
başlamak istiyorum mektubuma. Mektuplaşmanın kaybolmaya
yüz tuttuğu ya da elektronik ortama taşındığı günümüzde,
bir nev’i açık mektup niteliğindeki bu mektubumda,
istedim ki bizden önceki ümmetlere olduğu gibi bize de
farz kılınan oruçla geçirdiğimiz Ramazan ayında, bu
aydaki gecelerden bir gece olan Kadir gecesinde
indirilmeye başlanan Kur’an’da yer alan surelerin
isimlerinden hareketle seninle biraz hasbihal edelim.
Birlikte Kur’an pınarının o arı-duru, tertemiz suyundan
birkaç yudum alarak susuzluğumuzu bir nebzecik olsun
giderelim.
Asırlardır
kelime anlamı "okuma" olan Kur’an, okunmadan,
anlaşılmadan, okunup anlaşılmasına gerek de görülmeden
müslüman-mü’min olunabilmiş(!), Kur’an’a saygı adı
altında öpüp alına götürme, anlamadan yüzeyinden okuma,
abdestsiz mushafa dokunmama gibi anlayışlar ne yazık ki
bu ümmette, ümmetin bir parçası olan bu toplumda yer
bulabilmiş, tutunabilmiştir. Peygamberin ümmi oluşu onun
Allah’ın elçisi olduğuna dair bir delil teşkil ederken,
ümmetin çoğunluğunun hala Kur’an konusunda ümmi oluşu
herhalde cehaletlerine delil teşkil edebilir ancak.
Halbuki müslümanım diyen insanların bile birbirlerine
"ma’rufu(iyiyi, doğruyu) tavsiye, münkerden(kötülükten,
yanlıştan) sakındırma" konusunda zaaf ve ihmal içinde
olduğu şu toplumda, Kur’an’la bağlantıyı bir gün bile
koparmadan, her vesileyle ve abdestli-abdestsiz,
otururken-yan yatarken yani her ahval ve şeraitte onu
tekrar tekrar okumamız ve ayetleri üzerinde tefekkür
etmemiz olmazsa olmaz bir gerekliliktir. Ancak o zaman
"hayat kitabı" dediğimiz Kur’an, düşünce ve
davranışlarımızı etkileyerek hayatımızı biçimlendirip
"hayatımız Kitap" olabilecektir. Akıl o zaman kendini
ilahlaştırmaktan vazgeçecek, yerde de ilah, gökte de
ilah olan Allah’ın gönderdiği vahyin rehberliğinde
kainattaki her şeye daha isabetle ve hakiki bir nazarla
bakabilecektir.
Sözümüze
halkın geleneksel din anlayışında var olan mübarek gece
konusunda birkaç söz söyleyerek başlangıç, giriş(fatiha)
yapalım izin verirsen. Din, özellikle de İslam hayatı,
bilinçli bir şekilde bütünüyle, aşırılığa da kaçmadan
istikrarlı bir şekilde yaşayarak Allah’a kulluk etmeyi,
Allah’ı razı etmeyi hedeflemiştir. Kandil,
hıristiyanlıktan gelme bir şey olup Kadir(kudretli)
gecesi veya mübarek gece denilen diğer gecelerin,
herhangi bir geceden hiçbir farkı yoktur. Üstelik
İsra(gece yolculuğu) geçmesine rağmen, Kur’an’da
geçmeyen ve peygamberi göklere çıkararak Allah’la bizzat
görüştüğü varsayılarak mi’raç gecesi ve yine peygamberin
gününde hatta vefatından sonra da kutlanmamasına rağmen
doğumuna izafe edilen mevlid gecesi gibi türlü geceler
ihdas edildi, uyduruldu. Bilesin ki bir Mü’minin
kaçındığı bir haram veya yerine getirdiği bir farz
sebebiyle kazanacağı sevab hangi gün ve gece olursa
olsun değişmeyecektir.
Konu konuyu
açarmış, aynı zamanda açış demek olup Kitab’ın açılış
suresi olan Fatiha suresi Kur’an’ın esası, temeli, özü
ve bir nevi onun önsözü iken "filanın-falanın ruhuna
el-fatiha" denilerek; aynen içinde "diri olan kimseyi
uyarasın" geçtiği halde tam aksine ölülerin ruhuna
hediye edilen Yasin suresi gibi anlamından, özünden
uzaklaştırıldı, saptırıldı. Anlaşılan diri olanların
uyarılmaya ihtiyaçları yoktu(!) ki bu iki sure de
ölülere tahsis edildi.
Rabbimiz biz
insanlara ilettiği mesajlarından bazılarında söze
Leyl(gece) suresinde olduğu gibi "andolsun" diyerek
başlamaktadır. Yeminle başlayıp düşünmemizi istediği bu
kelimeleri bir bir sayalım istersen. Zariyat(rüzgarlar),
Tur(Sina dağı), Necm(yıldız), Kalem, Nazi’at(söküp
çıkaranlar), Büruc(burçlar), Tarık(karanlığı delip
geçen), Fecr(şafak), Beled(belde), Şems(güneş),
Duha(kuşluk vakti), Tin(incir), Adiyat(atlar) ve’l
Asr(çağ, zaman).
Kardeşim;
A’la(yüce), Fatır(yaratıcı), göklerin ve yerin Nur’u,
Mülk(egemenlik)’ün sahibi olan Rahman(merhametli olan);
sözlerinin bir kısmına Ya Sin’de olduğu gibi Ta Ha, Sad,
Kaf gibi bazı harflerle başlamaktadır "kelam-ı
kadim"inde. Ne yazık ki "huruf-u mukatta" adı da verilen
bu ve benzeri harflerden hareketle bazı insanlar
tarafından hurafeler ortaya konulabilmiştir. Oysa tam
tersine akl-ı selim sahipleri gibi "ona inandık, hepsi
Rabbimiz katındandır" demeleri gerekirken.
Elçi olarak
seçtiği Muhammed’e inen ilk vahiyler olan Alak suresinin
ilk beş ayetindeki ilk söz olan ikra(oku) elbette yazılı
bir metni okumadan öte mecazi anlamda "düşünüp
duruyorsun, o halde söyle! konuş!" anlamındadır. "Ben
okuma bilmem, ne okuyayım(söyleyeyim)" sözü üzerine de
"Yaratan Rabbinin ismiyle oku. O insanı alak’tan
yarattı" buyuran kerem sahibi Rabbimiz sonrasında 23 yıl
süresince gönderilenler(Mürselat) ile biz İnsanlara
apaçık bildirerek(Fussilet) bilmediklerimizi öğretti.
Yarattığı mahlukat arasında akıl sahibi kılarak
bildiklerimizi de öğrenme imkanı lütfeden Rabbimiz, açık
Beyyine(delil)lerle dolu Furkan’ında(hakk’ı batıl’dan
ayıran) Yunus, Hud, Yusuf, İbrahim, Nuh ve diğer
Enbiyaya(nebiler); ayrıca Hicr ve Ahkaf’ta oturanlara,
Seb’e halkına, Al-i İmran’a(İmran ailesi), Meryem’e ve
Ashab-ı Kehf’e(mağara arkadaşları) dair en güzel
kıssa(Kasas)ları dosdoğru bir şekilde anlattı, "kıssadan
hisse" almamıza imkan verdi. Ayrıca Bakara(sığır),
Nahl(arı), Neml(karınca) ve Ankebut(örümcek) gibi
yarattığı bazı En’am(hayvanlar) ile bize güzel misaller
verdi. Ve bizi bütün insanların diz çökmüş
olacağı(Casiye), gökyüzünde bir duman tabakasının
belireceği(Duhan), ayın yarılacağı(Kamer), güneşin
dürülüp ışığının giderileceği(Tekvir), gökyüzünün
yarılacağı(İnfitar) ve parçalara ayrılacağı(İnşikak),
kabus gibi çöküp(Ğaşiye), olacak olanın olduğu(Hakka),
gerçekleşecek olanın sonunda gerçekleştiği(Vakı’a),
yeryüzü o müthiş sarsıntı ile sarsıldığı(Zilzal),
apansız kopup gelecek musibet(Kaari’a) ve o müthiş
haber(Nebe) ile yani bütün insanların öldükten sonra
tekrar diriltilip ayağa kalktığı(Kıyamet), kayıp ve
kazanç günü(Teğabün) ile uyardı.
O gün
gelmezden evvel Secdeye kapanmamızı ve Tevbe(demokratik
tevbe değil elbette) etmemizi öğütleyen Allah, ümmet
olarak üzerinde önemle durmamız gereken Hac ve Cum’a
mevzularına "eğer bilirseniz, bu sizin için daha
hayırlıdır" diyerek dikkat çekti. Muvahhidlerin(Allah’a
ortak koşmayanların) Tevhid’in yeryüzündeki sembolü olan
Beytullah’a doğru gerek yaya gerek uzak yollardan,
dünyanın dört bir yanından gelip yılda bir kez
toplanmaları demek olan Hac çağrısına ve yine haftada
bir kez toplantı(Cum’a) günü namaz için yapılan çağrıya
dikkatle kulak kesilmek ve her iki toplantının da
ibadi-fıkhi yönü kadar siyasi-içtimai yönü üzerine de
eğilmek ve tefekkür etmek lüzumludur.
Kadın(Nisa)ların Mücadele etmesine gerek kalmadan
haklarının gözetilmesini, her konuda olduğu gibi bu
konuda da kendisinden korkulmasını öğütleyen Rabbimiz,
Talak(boşanma), Enfal(ganimetler) ve benzeri birçok
konuda hükümlerine itibar etmeyenleri kafirler(Kafirun)
zümresine (Zümer) dahil etmektedir. Mearic(dereceler)
sahibi olan Allah katında, hakikati işitip arınacak
kimseye surat asmak(Abese) ve bir kimseyi memnun etmek
için dahi olsa Allah’ın helal kıldığı bir şeyi(kendisine
bile olsa) haram kılmak(Tahrim) hoş karşılanmayan işler
cümlesindendir. Altın(Zuhruf) gibi şeylerin, dünya
hayatının gelip geçici zevklerinden başka bir şey
olmadığını, insanların bunlarla sınandığını(Mümtehine),
insanlara en ufak bir yardımdan(Ma’un) bile imtina
edenlerin kıldıkları namazdan gafil olduklarını, bu
fiillerinin gösterişten öteye geçmeyeceğini bildiren
Rabbimiz, veyl(vay haline, yazıklar olsun) o
Hümeze(diliyle çekiştirip iftira atan, başkalarında
ayıp-kusur arayanlar) ve Mutaffifin’e(eksik ölçüp
tartanlar) buyurmakta ve celallenmektedir.
Hiziplere(Ahzab) ayrılmadan kenetlenmiş(Saf), saflar
halinde(Saffat) O’nun dini uğrunda cihad edenlere
yardım(Nasr) ve apaçık bir zafer(Fetih) vaad etmektedir
Mevlamız. O’nun yolunda, O’nun adı yücelsin(ilay-ı
kelimetullah) diye cehd eden ve işlerini aralarında
Şura(danışma) ile yapan mü’minler tarihe baktığımızda
gün gelip Rum(Bizans) devletinin kapılarına kadar
dayanmışlardır.
Geçmiş vahyin
mensuplarını (savaş için) toplandıklarında(Haşr)
yurtlarından çıkaran; Kur’an’da mü’minlerin(Mü’minun)
olduğu kadar münafıkların(Münafikun) özelliklerini de
belirten ve küfrün önderlerinden biri olan Ebu Leheb’in
yanacağı ateşe karısının boynunda bükülmüş iplerden bir
halat(Mesed) ile odun taşıyacağını bildiren Rabbimiz,
Kabe’yi yıkmaya gelen Ebrehe’nin içinde Filler de
bulunan ordusunu mahv-ı perişan edip Kureyş’in
emniyetinin sağlandığını açıklamaktadır.
Kendisine
hikmet verilen Lokman’ın diliyle mü’minlere "güzel
ahlak"ın diğer bir deyişle İslam ahlakı’nın nasıl olması
gerektiği anlatılırken, peygamber’e evinin
odalarının-hücrelerinin(Hucurat) dışından bağırarak onu
dışarı çağıranların şahsında verilen örnekte "kızım sana
söylüyorum, gelinim sen anla" kabilinden, bu ve benzeri
davranışların güzel ahlak sahibi olması gereken
mü’minlere yakışmadığı vurgulanıyor.
Kendisine
halisane(İhlas) kulluk eden İsa(a.s)’ın havarilerinin
gökten bir sofra(Maide) talep ettiklerini bildiren
Rabbimiz, sahih iman ve salih amel sahiplerinin
şairler(Şuara) dahil A’raf’ta(Cennetliklerle
Cehennemlikler arasında yüksekçe bir yerde) olmayıp razı
olduğu kullar cümlesine dahil olup Cennet’e nail
olacaklarını müjdelemektedir.
Kur’an, gök
gürlemesi(Ra’d)’nin Allah’ın sınırsız kudret ve
yüceliğini övgüyle andığını, içinde müthiş bir güç ve
birçok faydalar bulunan demiri(Hadid) insanlar için
O’nun yarattığını, insanları yarattığı gibi Kur’an’ı
dinleyip de "biz olağanüstü güzellikte bir hitabe
dinledik" diye birbirlerine haber veren ve insan
duyularıyla algılanılamayan varlıkları(Cin) da
yarattığını haber vermektedir.
Allah
tarafından kendisine Kevser nimeti verilen son elçiye;
Ey Müzzemmil-Ey Müddessir(örtülere bürünen-bürünmüş
olan) diye hitap edilerek ondan gece kalkıp Kur’an
üzerinde tefekkür etmesi, kendisine sorumluluğu ağır bir
mesajın tevdi edileceği söylenerek etrafındaki insanları
uyarması istenmiştir.
Ne yapacağını
bilmez halde olup daralıp sıkılan göğsü vahiy sayesinde
ferahlayan(İnşirah) peygamberin çok sonraları az
akledenlerce çölde göğsünün yarılıp kalbi çıkarılarak
temizlendiği rivayeti uydurulabilmiştir. Yine Kur’an o
toplumun mal ve insan çokluğuyla, çoğaltmayla
övünmesini(Tekasür), oyalanmasını "hayır, yakında
bileceksiniz" sözleriyle eleştirmiş, bu konumları
nedeniyle onların haklı ve doğru yolda oldukları
iddiasını ise reddetmiştir. Bütün insanlara o yakın
hesap gününde, gerçeği yakinen görüp bileceklerini,
bütün nimetlerden sorguya çekileceklerini haber
vermiştir.
Evet
kardeşim; seninle Kur’an’da kısa bir gezintiye çıktık.
Gel beraber Rabbimizin "O, bir şairin sözü değildir. Ne
de az inanıyorsunuz! Bir kahinin sözü de değildir. Ne de
az düşünüyorsunuz!"(Hakka/41,42) ikazını dikkate alıp
O’nun katından indirilmiş olan Kur’an’ı anladığımız
dilde defaatle bir "el kitabı" gibi okuyup üzerinde
tefekkür edelim, kalbimizi O’na açalım. Allah
Rasulü(a.s)’nün "Ya Rabbi, kavmim(ümmetim) bu Kur’an’ı
terketti"(Furkan/30) diye yakınacağı topluluk içinde yer
almayalım. Kur’an okumaya başlarken olduğu gibi, gel
birlikte kovulmuş şeytanın ve insanların(Nas) şerrinden,
yükselen şafağın(Felak) Rabbine, o sığınakların en emini
olup aslında kendisinden başka sığınağın olmadığı
Allah’a sığınalım. O’ndan yine O’na sığınalım. Ve şunu
da asla aklımızdan çıkarmayalım.
Kalpler ancak
Allah’ı anmakla huzura kavuşur. (Kur’an; Ra’d/28)
Not:
Kur’an’da yer alan 114 surenin adı ve türkçe anlamı bu
mektupta yer almıştır.
MEKTUP-2
De ki: "Bana,
dini yalnız Allah’a halis kılarak O’na kulluk etmem ve
müslümanların ilki olmam emredildi." (Kur’an; Zümer/11,
12)
Kudretinin
bir nişanesi olarak renklerimiz, dillerimiz farklı olsa
da (30/22); bizi bir erkekle bir dişiden yaratıp sonra
da birbirimizle tanışıp bilişelim diye kavimlere,
kabilelere ayıran (49/13) ve bizi her bağın ötesinde ve
üstünde olan inanç bağı ile dininde kardeş kılan (49/10)
rabbimiz Allah’ı överek, O’na şükrederek başlamak
istiyorum mektubuma.
Kardeşim;
bizi yoktan vareden ve sahip olduğumuz herşeyi bize
lütfeden Rabbimiz, biz "insanlara bir öğüt, göğüslerde
olana bir şifa, inananlara bir yol gösterici ve rahmet
olan" (10/57) kitabı Kur’an’da, yolunun yolcusu olan
bizlere "Ya eyyuhelmüslimun-Ey teslim(İslam) olanlar; Ya
eyyuhelmü’minun-Ey emin olanlar(iman edenler)" diye
hitap ederken; yaşadığımız topraklarda ve dünyada, bütün
hayatını din(islam)e göre tanzim etmeye çalışan, kula
kulluk etmeyi reddeden, Allah’ı göklerde olduğu gibi
yeryüzünde de tek ilah olarak tanıyıp egemenliği O’ndan
başkasına vermeyen, İslam’dan başka dinlerle, dünya
görüşleriyle uyuşma ve uzlaşmaya yanaşmayan bizleri bak
hangi isim ve sıfatlarla tanımlıyor, kategorize ediyor
onlar.
...Muhammedçi, Muhammedi; fitneci, ikilik çıkaran,
bölücü, sapık, mecnun, meczub; ehl-i sünnet ve’l cemaat
harici, zındık; kökü dışarda, vahhabi, mezhepsiz,
modernist; mürteci, irticacı, gerici, çağdışı; yobaz,
bağnaz, tutucu, kara sesli, karanlık düşünceli;
muhafazakar, mukaddesatçı, mutaassıb; takunyalı, çember
sakallı, hacı-hoca takımı, molla, sofu, sıkmabaş,
türbanlı, türbancı; İslamcı, siyasal islamcı, yeşil
komonist; dinci, aşırı dinci, şeriatçı; Humeynici,
İrancı, Hizbullahçı, Taliban; köktendinci,
fundamentalist, radikal, terörist, şer eksenindekiler,
evil (kötü), devil (şeytan),...
Fişlenmişiz,
adımız eşkalimiz belli imiş onlara göre. Bu tür
yaftalarla, yakıştırmalarla bizi insanların nezdinde
mahkum etmek, tahkir ve tezyif etmek, alay etmek,
küçümsemek, gözden düşürmek, yalnız bırakmak, marjinal
kılmak, izole etmek, haksız kılmak yani senin
anlayacağın hakkın üstünü batılla örtmek, güneşi
balçıkla sıvamak istiyor onlar. Kim mi onlar? Onlar
dünya kurulalı beri ilk insandan bu yana varlar ve
ondört asır öncesinden haber veriyor "külli şey’in
alim-her şeyi bilen" Rabbimiz onları. "Gerek sizden önce
kitap verilenlerden ve gerekse Allah’a ortak koşanlardan
birçok incitici sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve
Allah’tan korkarsanız işte bu, azmedilmesi gereken
şerefli işlerdendir" (3/186) diyor Mevlamız.
Nasıl ki
tevhid kelimesinde "illallah-ancak ve sadece Allah"
demeden önce "la" deyip bütün "ilah"ları reddediyor,
elimizin tersiyle itip onlardan uzak olduğumuzu ilan
ediyorsak; bilinsin ki biz onların isimlendirmelerinden,
tanımlamalarından, iftiralarından uzağız. Biz biricik
ilahımız, rabbimiz, melikimiz Allah’ın bize verdiği ismi
benimsiyoruz. Bize "müslüman ismini veren O’dur."
(22/78) "İnsanları Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve ben
müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim
olabilir?" (41/33) "Rabbi ona(İbrahim’e) -Teslim (İslam)
ol- demişti de o da, alemlerin rabbi’ne -Teslim
oldum(ben müslümanım) demişti." (2/132) İbrahim gibi
"Yakub’un da oğullarına tavsiye ettiği üzre müslüman
olarak -yaşamak ve- ölmeyi" (2/132) düşmez kalkmaz bir
Allah’tan diliyoruz.
Müslüman (ve
mü’min) ismi dışındaki isimler bize Rabbimizin verdiği
isimler değil, O’nu inkar edenlerin ve O’na ortak
koşanların uydurduğu, takıp takıştırdığı isimlerdir.
Kardeşim bizler bir yana, "en güzel isimler rabbimiz
Allah’ın olduğu halde, O’nun isimlerinde bile eğri yola
sapanlar, O’nu gereği gibi tanımayanlar olmuştur. Onlar
yapmakta olduklarının cezasını çekeceklerdir." (7/180)
elbette, hiç kuşkun olmasın. Allah ihmal etmez, imhal
eder (süre tanır).
Allah
(yüceler yücesi).
Yar ve
yardımcı olarak o bize yeter. (4/132)
Muhammed
(Allah’ın selamı üzerine olsun).
Güzel bir
örnek olarak o bize yeter. (33/21)
Kur’an.
Muttakiler(Allah’tan gereği gibi korkup sakınanlar) için
doğru yol rehberi olarak o bize yeter. (2/2)
İslam.
Din,
ideoloji, dünya görüşü, hayat tarzı, yaşam felsefesi,
kimlik olarak o bize yeter. (3/19, 83, 85)
Kardeşim;
"Göklerde ve yerde olanların hepsi ister istemez O’na
teslim olmuşken" (3/83) biz neden teslim olmayalım ki?
Onlar bizimle İslam konusunda tartışmaya girerlerse
sözümüz aynen rabbimiz Allah’ın şu sözlerinden başkası
olmayacak. Zira biz O’nun sözünden daha doğru ve daha
güzel başka bir söz bilmiyoruz. " De ki: Bana, ilahınız
tek bir ilahtır, diye vahyolunuyor. Artık siz müslüman
olacak, O’na teslim olacak mısınız?; Azab size gelmezden
önce, Rabbinize dönün ve O’na teslim olun, sonra yardım
görmezsiniz; Ben de kendimi Allah’a teslim ettim, bana
uyanlar da. Ve yine kendilerine kitap verilenlere ve
ortak koşanlara de ki: Siz de İslam oldunuz mu? Eğer
İslam olurlarsa doğru yolu bulurlar. Yok eğer
dönmezlerse bize düşen yalnızca duyurmaktır. Allah
kullarını görücüdür." (21/108; 39/54; 3/20)
Varsın
eller(onlar) ne derse desin, Allah bize ne diyor, ne
isim veriyor önemli olan bu. Gerisi lafı güzaf, hava
civa, fasa fiso. Hasım da, hısım da bunu böyle bilsin.
Zaten kem(kötü-evil) söz de sahibine ait değil mi?
"Allah’a,
elçisine, Allah’a ve elçisine itaat edenlere itaat eden;
doğru olan; sabreden; Allah’a gönülden boyun eğen;
sadaka veren; oruç tutan; ırzlarını koruyan; Allah’ı
çokça zikreden -yeryüzünün yüz akı olan- müslüman ve
mü’min olan erkek ve kadınlara" selam olsun. "Allah
onlar için bağışlama ve büyük bir mükafat
hazırlamıştır." (Kur’an; Ahzab/35)
© 2002 İktibas |