|
Günah
Günah, bir
ideoloji ya da dinin yasakladığı fiilin adıdır. Her din
veya ideolojide, ‘yasak’ sayılan alanlar doğal olarak
varolduğu için, ‘günah’ kavramına sahip olmayan
din/ideoloji yoktur. Bununla birlikte,
dinlerin/ideolojilerin günahı yorumlayış biçimleri
farklıdır ve bu farklılığa göre uygulanan ‘yaptırım’lar
da farklı olagelmiştir. Bazı dinler/ideolojiler için
günah, dünyanın (varlıkların) özünde vardır ve bu yüzden
günah karşılığında yaptırım uygulamak anlamsızdır;
bazıları içinse günah, insanın hevasına/arzularına tabi
olmasının sonucudur ve (affedilmezse) cezası vardır.
Buna göre insan, ya bilgisizliği ya da gurur, bencillik,
kin, hırs, hased gibi nefsi (beşeri) özellikleri
nedeniyle günah işler.
Günahlar
genel olarak iki ana kategoride toplanmaktadır: 1)
büyük, 2) küçük günahlar. Bu tasnif, bizzat Kur’an’da
yer almaktadır (Necm:32). Fakat Kur’an bunları açıkça ve
ismen saymamıştır. Bazılarınca, Allah’ın yasakladığı ve
kasd unsuru içeren, kimilerince Allah’ın Cehennem
azabıyla korkuttuğu, bazılarınca da dünyada had cezası
gerektirenler, ‘büyük günahlar’dır. Bunlar, genel
olarak, Allah’ın rahmetinden ümit kesmek, azabından emin
olmak, yalancı şahitlik, zina iftirası, yalan yemin,
büyü, içki içmek, yetim malı ve faiz yemek, hırsızlık,
adam öldürme, zina, homoseksüellik, savaştan kaçmak,
anne-babaya isyan etmek ve günahta ısrar olarak
sıralanmaktadırlar. Ayrıca bazı koşullarda küçük günahın
da büyük günaha dönüşebileceği ifade edilmiştir. Bu
koşullar şunlardır: küçük günahta ısrar, işlenilen
günahı önemsememek, işlenilen günahtan dolayı üzüntü
duymamak, işlenilen günahı başkalarına anlatarak
yaygınlaşmasına sebep olmaktır. Kur’an, bunun dışında
günah kategorilerinden de bahsetmektedir. Bunlar lemem,
seyyie, nefse zulm, hatie, fahşa ve ism’dir. Kur’an’ın
ifadesine göre, fahşa ve ism günahlarının bağışlanma
ihtimali diğer dört kategoriye göre daha azdır. Bunun
dışında, fısk, fücur, bağy, isyan, zulm, cürm, münker,
vizr, şikak, hıns gibi, günah kavramı kapsamında
değerlendirilebilecek fiiller de vardır. Fakat bunlar
günah kategorileri değildir. Şu halde günahlar, küçükten
büyüğe doğru sıralanabilir. Bu, Kur’an’ın açık beyanıyla
sabittir. Kur’an’da bu bağlamda 3 ayet vardır ve ikisi
müminlerin özelliklerini açıklarken: "onlar büyük
günahlardan (kebair’el-ism) ve çirkin hayasızlıklardan
(fevahişe) kaçınırlar" ifadesini kullanır (Şura: 37 ve
Necm: 32). Diğer ayette ise "kebair’den kaçınırsanız,
kusurlarınızı (seyyiat) örteriz" buyurulmaktadır. İşte
bu noktada ‘büyük günah’ kavramına açıklık getirilmesi
büyük önem arz etmektedir. Büyük günah kavramını
tanımlamak önemlidir, zira, eğer doğruysa, imanı iptal
edecek suçu/eylemi, en iyi bu kategori açıklayabilir.
Küçük günahın imanı iptal etmeyeceği konusu genel olarak
kabul görmüştür ancak günah büyük olduğu halde yine de
imanı iptal etmiyorsa, o zaman tartışmanın mahiyeti
değişmiş olacaktır. İşte bu sorunun cevabını verebilmek
için öncelikle ‘insan’ ve ‘nefs’ kavramlarının izahı
gerekmektedir.
‘İnsan’
terimi, çoğunlukla, beşerin negatif boyutuna atıfta
bulunulurken kullanılmaktadır. Kur’an, insana takva ve
fücur’un ilham edildiğini (Şems:8), onun zalum ve cehul
olduğunu (çok haksızlık yaptığını ve çoklukla bilgisizce
davrandığını) (Ahzab:72), aceleci yaratıldığını (İsra:11
ve Enbiya: 37), zaif olduğunu (Nisa: 28), çabucak
ümitsizliğe düşüp (Hud:9 ve İsra:83), çok nankörlük
yaptığını (Şura:48; Abese:17, Hacc:66 ve İsra: 27) ve
genel olarak Şeytan’ın tuzaklarına aldandığını (Nisa:28)
beyan eder. Bütün bu özellikleriyle insan "günah işleme
potansiyeli"ne sahip bir varlıktır. Kur’an’ın insan
tasviri konusunda çizdiği tablo özetle şöyledir: insan,
zayıf yaratılmıştır; zorluklar karşısında çabuk
umutsuzlanır; zorluk anında Allah’tan yardım diler sonra
bunu inkar eder (Hud:9, İsra:27, Şura:48, Abese:17).
Nimet verildiğinde yan çizer; şer dokunduğunda yeise
kapılır; pek cimridir; herşeyde çok tartışır (Kehf:54).
Aceleci yaratılmıştır (İsra:11, Enbiya:37). Pek
nankördür (Kehf:66). Hayır istemekten bıkmaz; ama bir
şer dokunduğunda ümidini keser (Fussilet:49) ve hemen
dua etmeye, Allah’tan yardım istemeye koyulur (Fussilet:
51). Bencil ve haristir; bir şer dokunduğunda feryadı
basar; bir hayır dokunduğunda engelleyici olur
(Mearic:19-21). Önündeki (geleceği)ni fücurla sürdürmek
ister (Kıyame:5). Sık azar (Alak:6). Rabbine karşı
şükredici değil, inkar edici -kenud-dir (Adiyat:6) ve bu
özellikleriyle apaçık bir hüsran içindedir (Asr:2).
Dolayısıyla insan nefsi bencil tutkulara ve kıskançlığa
elverişli olarak yaratılmıştır (Nisa: 128).
Nefs, insanın
Allah’ın emirleri hilafına hareket etmesinin potansiyel
kaynağı olarak işlev görür. Burada mümin/kafir ayırımı
önemli değildir, bilakis beşerin zaafları söz konusudur.
Beşer ‘aceleci’ yaratılmıştır ve bu yüzden, örneğin
‘sabır’ sahipleri her toplumda azdır. İlkeli ve kişilik
sahibi insanlar her toplumda sayıca az olmuştur, çünkü
istikrarlı bir kişilik, sabır ister. Bu sabrı
gösterenler ise daima azdır. Daha da basit düzeyde,
doktor, hakim, profesör vs. olmak için dahi sabır
gereklidir; ama yine aynı nedenle, bir mesleği gereği
gibi icra edecek kadar sabrı dahi pek çok insan
gösterememektedir. Örneğin, insan ‘zaif’ yaratıldığı
için, akarsudan bir avuçtan başka içmemeleri konusunda
uyarılan Talut’un ‘mümin’ askerlerinin pek çoğu,
nefslerinin arzularına karşı koyamamış (sabredememiş) ve
kaybedenlerden olmuşlardır. Günlük yaşamda da insanın bu
özelliğinin pekçok yansımasını görmek mümkündür. Ve
insan ‘cehul’dür; çoğunlukla "zannına tabi olur" (En’am:
116) ve "bilmediği şeyin ardına düşer" (İsra:36).
Nihayet çok hata yapar ve cahilce hareketlerinin sonucu
olarak hüsrana uğrar.
İşte bu
noktada bir ‘nefs’ sahibi olarak, ‘mümin’in ‘günah’
işleyebilme durumu izaha kavuşturulmalıdır. Bilinmelidir
ki mümin’in de nefsi vardır ve o da hata işlemeye müsait
bir fıtrat üzere yaratılmıştır. Mü’min elbette diğer
‘insan’lardan farklı olmalıdır; zira O, Allah’a iman
etmiştir ve O’nun emirleri doğrultusunda hareket
edeceğine söz vermiştir. Fakat bu, mümin’in günah
işleyebileceği düşüncesini iptal etmez. Mü’min aslen,
imanın sonucu olarak ortaya çıkan tüm güzel hasletlerin
sahibidir, ancak o, insani zaaflarının sonucu olarak
günah da işleyebilir. Her ne kadar, ‘mümin’ denince,
insanların zihninde canlanan tipoloji, baskın şekilde,
ilk boyutun ağır bastığı özellikleri ihtiva ediyorsa da,
Kur’an, mümin’in "günah işleyebilirliği" vasfını inkar
etmez. Kur’an, bir yandan mümin’i, "hayırda yarışan"
(Bakara: 148, Fatır: 32), "ahidleştiğinde ahdine vefa
gösteren" (Bakara: 177), "ölçüde ve tartıda adaleti
gözeten" (En’am:152), "emanete ihanet etmeyen" (Meraic:
32) "yoksula, yetime ve esirlere yardım eden" (İnsan:8),
"mütevazi olan" (Lokman:19), "haksız yere cana kıymayan"
(En’am:151) "ana-babaya iyi davranan" (En’am:151),
kısaca, "insanlar arasından çıkarılmış en hayırlı
ümmet"in bir ferdi olarak tanımlarken; öte yandan, onu,
"tevbe eden" (Bakar: 160), "günahları için bağışlanma
dileyen" (Ali İmran: 135), "öfkelendiğinde bağışlayan"
(Şura:37), hatta "hata ile bir başka mümin’i
öldürebilen" (Nisa: 92) ve sonuçta "şirke düşmeksizin
tüm günahları bağışlanabilecek" (Nisa: 116) bir kişi
olarak da tasvir etmektedir. Öyle ki Kur’an, müminlerin
birbirleriyle ‘savaşabilecekleri’nden dahi
bahsetmektedir (Hucurat:9) Dolayısıyla mümin de, bir
beşer olarak günah işleyebilir.
Bu böyle
olmakla birlikte, İslam tarihinde, mü’minin günah
işleyebilirlik özelliğini kabul etmeyen gruplar da var
olagelmiştir ve özellikle büyük günah işlemesi
durumunda, onu, dinden çıkarma yolunu tercih
etmişlerdir. İtikadi veya siyasi mezheplerin bu konuda
genel olarak 3 farklı yaklaşım sergiledikleri
görülmektedir. Bunlardan ikisi, zıt kutupları temsil
ederken, üçüncüsü ortayolu tercih etmektedir. Hariciler
büyük günah işleyeni dinden çıkarırken, Ehl-i Sünnet ve
Şia’nın mutedil kolları büyük günahın kişiyi dinden
çıkarmadığını savunmuşlardır. Mutezile ise, büyük günah
işleyeni mü’min olarak nitelememekle birlikte kafir
olarak da görmez. Bu ihtilafın nedeni, iman ve amel
arasındaki ilişkinin tanımında anlaşmazlığa
düşülmesidir. Burada soru şudur: "amel, imandan bir cüz
müdür?" Basit mantıkla, şayet amel, imandan bir cüz ise,
günah, imanı zedeleyecek (ya da tümüyle ortadan
kaldıracak), değilse, günahın imana bir zararı
dokunmayacaktır.
Bilinmelidir
ki her din/ideoloji, başta bir inanç sistemidir. Yani
‘inanılacak ilkeler’ dinlerin/ideolojilerin
temelidirler. Bir din/ideoloji, pratiğe aktarılmadan
önce, inanç ilkeleriyle ortaya çıkar. Her
dine/ideolojiye, rengini, onun akidesi verir. Bir diğer
deyişle iman (teori) asıldır; amel (pratik) ondan sonra
gelir. Amel, ‘anlam’ını imandan alır. Yani "amel imanı
doğurmaz; iman ameli doğurur". O halde hiyerarşik
düzende, iman önceliklidir. Zira insan, uyku, unutkanlık
ve cebr halleri hariç, ancak inandığı şeyi pratize eder.
Örneğin kişi, namaz kılıyorsa, namaz kılmanın
farziyetine inandığı için kılar; namaz kılıyor olduğu
için iman etmiş olmaz. İman, akıl/kalb işidir; amel
uzuvlara aittir. Uzuvlar ise akla/kalbe tabidir. O halde
amel imana tabidir, onsuz bir değeri olmaz. "İman eden
kullarıma söyle, namazı dosdoğru kılsınlar"
(İbrahim:31), "ey iman edenler! kısas size farz kılındı"
(Bakara: 178) ve "ey iman edenler! Allah’ı çok anın"
(Ahzab: 41) ayetleri, Allah’ın müminlere farz olan
şeyleri, onların dini kabul etmelerinden sonra
emrettiğini göstermektedir. Dolayısıyla burada bir
öncelik-sonralık ilişkisi olduğu kabul edilmelidir.
Nitekim "İman eden ve salih amel işleyenler" (Asr:2),
"hayır, kim mümin olarak imanıyla bütün varlığını
Allah’a teslim ederse..." (Bakara: 112), "kim de mümin
olarak ahireti diler ve onun için çalışırsa..."
(İsra:19) ayetleri, bunu ispatlamaktadır. Bu durum,
üzerinde borç bulunan bir kimsenin haline benzer. Borçlu
önce borcunu kabul eder, sonra öder. Önce ödeyip, sonra
da borcunu kabul etmez. Aynı şekilde köleler de
efendilerinin kölesi olduklarını bildiklerinden dolayı,
onların namına hizmet ederler, yoksa onlara hizmet
ettiklerinden dolayı, onların kölesi olduklarını kabul
etmezler. Kişi, inandıktan sonra, iman dairesi içine
girer; imanın gereği olan ameli işlemediğinde derhal o
dairenin dışına çıkmış sayılmaz. Köleliği kabul ettiği
halde çalışmayan kişi, nasıl efendisi tarafından
cezalandırılabilirse, mümin de, iman ettiği halde,
imanın gereklerini yerine getirmiyorsa, Allah tarafından
cezalandırılabilir. Ama cezalandırma, ne köleliği ne de
imanı iptal etmez; bilakis kölelik ve imanın
geçerliliğinin ikrarı anlamını taşır.
O halde iman
başka bir şey, amel başka bir şeydir. İkisi arasındaki
ilişkinin yönü, "imandan amele doğru" şeklinde
tanımlanmalıdır. Münafıkların ‘amel’lerinin, onları
imana sevk etmemesi gerçeği de bunu kanıtlamaktadır.
Zira münafık, ‘inanmadığı halde’ işlediği amellerin
karşılığını göremez. Kafirlerin iyiliklerinin kabul
edilmeyişi de böyledir. O halde amelin geçerliliğini
sağlayan, ona anlamını kazandıran şey, iman olmalıdır.
Kişi öncelikle Allah’a inanmalıdır. Amel, ancak bu süreç
tamamlandıktan sonra devreye girmelidir. Yani örneğin
başörtüsü, Allah’ın emri olduğuna inanıldıktan sonra
takılıyorsa bir anlam ifade eder. Allah’ın emri değil
de, moda gereğince türban takanlar sevap kazanamazlar.
Oruç, Allah’ın emri olduğuna inanıldıktan sonra
tutuluyorsa bir değeri vardır; perhiz amacıyla gün boyu
aç kalan kişi, Allah’ı razı edemez. Tüm ibadetlerde de
aynı kural geçerlidir.
İşte bu
noktada yine çok önemli ve tartışmalı bir konu olarak,
imanın artıp-azalması konusu çözüme kavuşturulmalıdır.
Burada kimileri "amel, imandan bir cüzdür, artar ve
azalır" görüşünü savunurken, kimileri de "iman
artmaz-azalmaz" kanaatindedirler. Kur’an, "imanın
artması" tabirini 12 yerde kullanmıştır ancak bu
ifadeden kastedilenin ne olduğu konusunda görüş
ayrılıkları vardır. Allah’ın adı anıldığında kalpleri
titreyen ve böylece "imanları artan" müminlerin, bu anma
halinden önce imanları eksik midir ki, kalpleri
titredikten sonra imanları artarak istenilen düzeye
gelmiş olsun? Eğer böyle düşünülürse, ‘şüphe’ ile imanın
aynı anda bir arada bulunabileceği de kabul edilmelidir
ki, böyle bir şeyin olması asla düşünülemez. Zira iman
varken şüphe yoktur; şüphe varken de imandan
bahsedilemez. O halde mümin için, bazı şeylere iman
ederken, bazı şeylere de iman etmeme diye bir şey söz
konusu olamaz. Mümin vahiyle gelen her şeye iman eden
kişidir. Nitekim, Allah’ın birliği, Rablığı, kudreti ve
vahyin bildirdiği diğer hususlarda, müminin imanı ile
peygamber ve meleklerin imanı arasında fark yoktur. İman
edilecek şeyler sabittir, değişmez, artmaz-azalmaz.
Ancak sevaplar farklı olabilir, o da İlahi adaletin
gereğidir. Müminlerin amelleri karşılığında nail
olacakları mükafatlar farklıdır ve Kur’an bunu, Vakıa
suresinde açıkça ifade etmiştir. "Hayırlarda
yarışanlar"ın nail olacakları mükafatlar,
"Ashab’ul-Yemin"in nail olacağı nimetlerden daha farklı
ve üstündür. Bu da onların amellerinin daha çok
oluşundandır. İbadet ve taat hususunda, resuller, diğer
insanlardan üstündür ve Ahiret’te Allah, onlara, diğer
müminlere göre daha çok ihsanda bulunacaktır. İmanın
artma-azalma kabul ettiğinin delili olarak sunulan ve
Bedevilerin iman iddialarını reddeden ayette (Hucurat:
14) onların iman iddialarını geçersiz kılan şey, iman
edilecek hususlarda henüz itminana ulaşmamış olmaları ve
sadece teslim olmalarıdır. İman dairesi içine girmek,
ancak, iman edilecek hususlarda yakin hasıl olmasıyla
mümkündür. Zira yakin, şek ve şüphe etmeksizin
bilmektir. Mümin zorluk ve sıkıntı anlarında dahi,
Allah, Kitaplar ve Resuller konusunda şüpheye düşmez. O
halde bu ayet, artma-azalmanın delili olarak
gösterilemez. Öte yandan ‘bilgi’nin belirli bir süreç
içerisinde arttığı bilinen hususlardandır ve ilim
tahsili yapan bir talebenin, başlangıçtaki konumu ile,
‘alim’ mertebesine ulaştığı noktada sahip olduğu bilgi
düzeyinin aynı olmayacağı açıktır. Ancak bu durum,
imanın zaman içinde ‘farklılaştığı’nın kanıtı olarak
gösterilemez. Zira bu bilgi artışı, iman edilecek
hususlarda bir artma-azalma doğurmaz. Talebenin bilgisi,
ister öğrencilik aşamasında olsun, isterse alimlik
aşamasında olsun, onu, asla örneğin Allah’ın varlığı ve
birliği konusunda farklı bir inanca götürmez. İlim
tahsilinin başında da Allah vardır ve birdir; sonunda da
vardır ve birdir. Fakat burada sadece imanın ‘icmali’ ve
‘tafsili’ olmasından bahsedilebilir. Evet Kur’an,
"ilimde derinleşenler" (Ali İmran: 7), "fıkhedenler"
(Tevbe: 122), "hikmet sahipleri" (Bakara: 269)nden
övgüyle bahseder; ancak ilmin artmasıyla, imanın da
artacağından bahsetmez. "Allah’tan ancak alimler korkar"
(Fatır: 28) ayeti ise, ancak, korkunun (haşyetin)
derecesinin ilim derecesiyle farklılaştığını gösterir.
Sonuç itibarıyla söylenmelidir ki, iman edilecek
hususların sabit olması, ister tafsili olsun, isterse
icmali olsun, imanın da sabit olduğunu (değişmeyeceğini,
artıp-azalmayacağını) gösterir. Şu halde vahiyle
bildirilmiş hususlara iman eden herkes, mümindir.
Dolayısıyla
iman, aslında kalb (veya akıl) işidir; mümin de kalben
inanmış kişidir. İkrar , insanlar arasındaki
muamelelerde sorun çıkmaması için şart olarak
koşulmuştur. Zira kalben inandığı halde, inancını
deklere etmeyen (ya da amelleri ile bu inancını açığa
vurmayan) kişiye, insanlar arasında mümin muamelesi
yapmak imkansızdır. Ama şayet kalben inanıyorsa, o,
Allah katında mümindir. Ayrıca münafıkların ‘aslında’
mümin olmadıklarının delili de, kalben inanmamalarıdır.
Halbuki münafık, ‘ikrar’ şartını yerine getirmekte yani
diliyle mümin olduğunu söylemektedir. Ona, bu beyanı
nedeniyle, dünya hayatında mümin muamelesi yapılır,
fakat o Allah katında kafirdir. Bu sonuç, bir kişinin
nasıl mümin sıfatını kazanacağını açıklamaktadır. Ancak
burada önemli bir sorun daha vardır ki, o da müminin, bu
sıfatı nasıl kazanacağından ziyade, bu sıfatı nasıl
kaybedeceğidir. Zira kişi eğer ‘tekfir’ edilecek olursa,
nikahlama, miras, cenazesinin kaldırılması,
kestiklerinin yenmesi ve benzeri konularda mümin
topluluğun o kişiyle ilişkisi kalmayacaktır. Allah,
müminlere, birbirlerinin can ve mallarını haram kıldığı
için, bu husustaki kararın ciddiyetle verilmesi gerekir.
Bu noktada,
mümini iman dairesi dışına çıkaracak şeyin ne
olabileceğinin tartışılması gerekmektedir. İmanı iptal
edecek şey, ya irtidadtır ya da ‘şirk’tir. Kişi, bir
şeye ya inanır ya da inkar eder. İnanç ya da inkar,
kalbidir/aklidir. Kişi, inancından dönüyorsa, daha
önceki akidesini terkediyor demektir. Örneğin, "Allah
birdir"e inanıyorsa, ancak "Allah yoktur" veya "Allah
üçtür" şeklinde inancını tebdil ediyorsa, kafir (mürted)
olur. Bunun dışındakiler, imanı iptal etmez. Ebu
Hanife’nin bu konudaki kıyası çok yerindedir: "mümin,
tevhidi terketmediği müddetçe, bütün günahları da
işlemiş olsa, yine Allah düşmanı olmaz. Zira düşman,
düşmanına buğz ve nefret besler, noksanlık izafe eder.
Halbuki mümin, büyük günah irtikab etmesine rağmen,
Allah’ı herşeyden daha çok sever. Keza mümin, ateşte
yakılması yahut da Allah’a kalbinden iftirada bulunması
hususunda muhayyer bırakılsa, ateşte yakılmayı, Allah’a
gönülden iftira etmeye tercih eder." Ayrıca Nur:2’de
"zina eden kadın ve erkek" ile Nisa:16’da: "sizden fuhşu
irtikab edenlerin her ikisine de..." ayetlerinde zina
fiilini işleyenlerin müminliklerinin nefyedilmemiş
olması da, günahın imanı iptal etmediğinin delili olarak
gösterilebilir. Görüldüğü gibi, imanı iptal edecek şey,
yine ‘imani’ olmalıdır. Amel, bu noktada ölçüt olamaz.
Zira amelin işlenmesinin bir takım nedenleri olabilir ve
bu noktada mazaret ileri sürülebilir. Ancak iman
hususunda işlenecek hatanın (şirk veya küfrün) mazareti
olamaz (Kehf:102).
Peki şu halde
mümin nasıl olur da günah işleyebilir? İman eden kişi,
madem ki Allah’ı herşeyden aziz bilmekte ve herşeyden
çok sevmektedir, nasıl olur da bu sevgisine rağmen ona
itaatsizlik gösterebilmektedir? Seven sevdiğine isyan
eder mi? Bu soru, günah meselesinin çözümünde hayati
önemi haizdir ve insan tabiatı gözönünde tutularak
cevaplanmalıdır. Zira insanda arzular baskın çıkar;
insan, zaif yaratılmıştır, acelecidir, çok hata işler,
nankördür, çabuk öfkelenir. Nitekim nice ibadetine
düşkün insanlar vardır ki, arzularına tabi olarak günah
işlemişlerdir. Evet, mümin, Allah’ı herşeyden çok
sevmesine rağmen (Bakara: 165), kimi zaman O’nun emrine
itaatsizlik edebilir. Buna dair hayatın içinden pekçok
örnek verilebilir: çocuk, babasını sevmesine rağmen ona
isyan edebilir, ama bu, çocuğun babasını inkarı anlamına
gelmez. Kadın, doğum esnasında büyük sıkıntılar
çekmesine rağmen, iyileştikten sonra yeniden doğurmak
ister. Bütün bunlar arzuların insana galip gelmesiyle
hasıl olan sonuçlardır ve imanı iptal etmez. Zaten
mümin, işlediği günahı, azaba çekileceğini bilerek
işlemez. Yani Mümin, işlediği günahı ‘teammüden’
işlemez. Dolayısıyla mümin, günah irtikab etmekle küfre
düşmez. Zira küfrde inkar özelliği vardır. Mümin bir
farizayı red ve inkar etmeksizin terkederse, ‘günahkar’
olur. Ancak inkar ederek terketmek, küfrü gerektirir.
Nitekim alacaklı-borçlu ilişkisinde borçlu, borcunu
kabul edip ödeyemezse, alacaklı onun için "borcunu inkar
ediyor" demez, "borçlu olduğunu biliyor ama benden
mühlet istedi" der. Fakat borçlu, borcunu inkar ederek
ödemezse, o zaman "kaferani" (borcunu inkar ediyor)
tabirini kullanır. Borçlu olduğu halde, borcunu inkar
edene karşı yapılacak muamele farklıdır, mühlet isteyene
karşı yapılacak muamele daha farklıdır. İşte müminin
durumu mühlet isteyenin durumu gibidir. O Allah’a borçlu
olan, ama borcunu inkar etmeyen kişidir. Alacaklı
(Allah) dilerse, onun borcunu dilerse siler, dilerse de
(zorla da olsa) tahsil eder (yani azab eder).
Alacaklının, ceza vermeme ihtimalinin olması, imanın bir
değeri olduğunu gösterir. Amellere değer veren şey, işte
bu imandır. Onsuz amel, bir değer ifade etmez (nitekim
kafirlerin amelleri boşa gitmiştir). Onunla işlenen
günah ise, azaba uğrama ihtimalini beraberinde getirse
dahi, onu iptal etmez.
Sonuç olarak,
hangi türde günah olursa olsun, şirk olmadığı sürece,
Allah günahı bağışlayabilir (Nisa: 116). Mümin’in büyük
günah işleme ihtimali, küçük günah işleme ihtimaline
göre daha azdır. Büyük günah işleyen de bağışlanabilir
ancak büyük günah işleyenin azaba uğrama ihtimali, küçük
günah işleyene göre daha fazladır. Ve Mü’min günahta
ısrar etmez (Ali İmran: 135). Günahta ısrar, kalbin
zaman içinde kararması sonucunu doğurabilir ki, bu imanı
da tehlikeye atar. Müminin bariz vasfı, hangi türde
olursa olsun, hiç günah işlememek değil; günah
işlememeye çalışmak, işlediğinde de bağışlanma dilemek
ve tevbe etmektir. Mümin, "havf ve reca arasında"
teyakkuz halinde olmalıdır. O, günah işlese de Allah’tan
ümidini kesmemelidir; zira Allah’ın rahmetinden ümit
kesmemek de, mümin olmanın bir başka özelliğidir.
(Zümer: 53). Ancak bu ümid, ‘garanti’ anlamına
alınmamalıdır. Mümin, Allah’a gönülden bağlı kişidir ve
bu bağlılığı kural olarak amellerine yansır. Ve müminin
diğer günahkar müminlere karşı tavrı, beddua yerine o
müminin mağfiretini dilemek şeklinde olmalıdır. Sonuçta,
günahkar mümin, şirk işlememiştir, bilakis ecir
getirecek en büyük sevabı (şehadet) işlemiştir. O halde
müminin, günahkar kardeşi için mağfiret dilemesi daha
uygundur. Zira Allahu Teala, şirk için kullandığı ağır
ifadeleri, hiçbir günah için kullanmamıştır. (Hacc:31;
Meryem: 88).
© 2002 İktibas |