|
İnsan Hakları, Özgürlük ve Demokrasi
Konuşmacı: M.
Kürşad ATALAR
Yüzyılı aşkın
bir süredir devam eden batılılaşma serüveninin son
çeyrek yüzyılında özellikle "aydın" Müslümanların içinde
yer aldığı çevrelerin benimsediği ve sahip çıktığı
kavramlarla, Müslüman zihinler teşevvüş olmakta ve
İslami safiyetlerini giderek yitirmektedirler. "Karşı
duruşta" ilkesizliğin de getirdiği çözülme ile Batı
uygarlığı karşısında bir varlık gösteremeyen bu "aydın"
Müslümanlar, yıllarca "küfür" olarak gördükleri
kavramları şimdi aklamaya çalışarak bu yenilgiden
kurtulmaya çalışıyorlar. Sonuç olarak İslamı kendi
bağlamından koparan bu gidişat, giderek savrulmalara da
yol açmaktadır.
İslamın kendi
başına bir değer olmaktan, bir uygarlık olmaktan
uzaklaştıracak ve varlık alanını yitirmesi sonucunu
doğuracak olan bu tutuma karşın, İslam’ın kendini ifade
etmek için ödünç kavramlara ihtiyacı olmadığına, onun
tek başına hayatı kuşatabileceğine ve
anlamlandırabileceğine; "insan hakları, özgürlük ve
demokrasi" kavramları bağlamında değinen Kürşad Atalar,
dergimizin lokalindeki konferansında görüşlerini
açıkladı. Dergi hacmi açısından oldukça uzun
sayılabilecek konuşmayı özetlemek, konunun bütünlüğünü
korumayı oldukça zorlaştırdı. Ancak biz bu konferansı
mümkün olduğunca özet bir şekilde sizlere sunmaya
çalıştık.
Konuşmasına
"demokrasi, insan hakları ve özgürlük kavramlarına
İslami açıdan nasıl bir yaklaşım getirebiliriz, bu
kavramlar çerçevesinde yapılan tartışmalara bir Müslüman
gözüyle nasıl bakabiliriz, bu kavramları
içselleştirebilir miyiz, içlerine İslam pompalayabilir
miyiz?" sorularına cevap arayacağını ve bu kavramları,
bunların belli bir dünya görüşünün ve yaşam tarzının çok
temel kavramları oldukları için seçtiğini açıklayarak
başlayan Atalar, bu bağlamda şunları söyledi: "Batı
düşüncesinin temel siyasi nosyonlarını içinde barındıran
bu kavramları batıcı laik kesimlerin yanında Müslüman
kesim, hatta "İslamcı" kesimden bazıları, son zamanlarda
çok yoğun bir şekilde tartışma konusu yapmaktadır. Bu
kesimler, bırakın tartışmayı, bunları İslam açısından
yorumlayıp içselleştirmeye çalışıyorlar. Bunların İslam
açısından kullanılmasında ve kabul edilmesinde bir
sakınca olmadığı şeklinde bir yaklaşım ortaya
koyabiliyorlar. Bunun doğru olup olmadığını sorgulamaya
çalışacağım.
İnsan hakları,
demokrasi ve özgürlük kavramları birbirleriyle çok yakın
anlam içerikleri olan kavramlardır. Bunların bir
kaynaktan neşet eden, türeyen, üreyen kavramlar olarak
görülmeleri gerekir. Batı düşüncesinin köklerini çok
gerilere götürmek mümkün. Helen/Yunan düşüncesine kadar
geri götürebiliriz. Ancak özellikle Aydınlanma ve onun
ön aşamaları olan Reform, Rönesans dönemleri bir kriter/
başlangıç olarak alınabilir. Bu dönemde temel bir
paradigmal değişim yaşanıyor. Buna, İslami anlamda "din"
değişimi de denilebilir. Bir mentalite değişimi, bir
zihniyet değişimi tezahür ediyor Avrupa’da. İlk
emarelerini 1400’lü ve 1500’lü yıllarda gösteren bu
paradigmal/zihinsel değişim, Avrupa’da evren/hayat
tasavvurunun bütünüyle değişmesi sonucunu doğuruyor.
Kanaatimce üzerinde tartışacağımız siyasi kavramları da
üreten paradigmal değişimin kökeninde, İslami terimlerle
ifade edilecek olursa, Tanrı kavramına ilişkin farklı
yaklaşımlar yatıyor. Tanrı kavramında bir değişim olduğu
zaman doğaya bakış, insana bakış, evrene bakış bunlar
tamamen değişiyor. Bunların "tanım"ları değişiyor.
Örneğin, insanlar günlük lisan içinde, insan,
insancıllık, insanı sevmek gibi kavramları, kavramsal
içeriklerinden soyutlayarak sık sık kullanıyorlar. Ama
Avrupa’da paradigma değişimi yaşandıktan sonra bu
kavramlarla kast edilen anlamlar farklılaşıyor. O zaman
insanlar, insanı sevmek/insancıllık kavramlarını,
sıradan bir insanın düşündüğü kullandığı gibi düşünmüyor
artık. İşte bu yüzden, bu paradigmal değişimden sonra,
insancıl olmak, hümanizmin belirlediği anlam içeriği ile
kullanılıyor artık. "Hümanistim" dediğiniz zaman; "bu
insan da, insanları seviyormuş, iyi, güzel, hoş bir şey"
demiyorsunuz artık bir Müslüman gözüyle. Çünkü hümanizm,
"insan" terimini kavramsallaştırıyor ve onu tanımlıyor.
Özetlemek gerekirse, bu paradigmal değişim sonrasında,
Avrupa insanı, Tanrı ile insan arasında kopmaz ve özden
bir ilişki olduğu düşüncesini terk ediyor. Bu, aslında,
İncil veya başka kutsal metinlerin, insan, evren ve
Tanrıya ilişkin açıklamalarının bağlayıcılığının
kalmaması demektir. Bu yüzden, Hümanizm, salt anlamda
insan sevgisinin ötesinde , ideolojik anlamları haiz
bir kavramsallaştırmadır.
İnsan hakları
kavramı da hümanizmin bir sonucudur. Batılı jargonla
"ben hümanistim" diyen kişi, aslında, bir anlamda,
"Tanrı’nın insana ve evrene ilişkin olarak söylediği
sözlerin bağlayıcılığını kabul etmiyorum" demiş
olmaktadır. Yani hümanizm ve insan hakları kavramları,
ideolojik ve siyasi boyutları olan kavramlardır.
"Özgürlük" kavramını da aynı bağlamda ele almak
mümkündür. Tamamen felsefi ve siyasi içeriğiyle
kullanılan bir kavramdır. Salt kullanımında dahi siyasi
içeriğin etkisini görmek mümkündür. Buna rağmen, bu üç
kavrama ilişkin olarak, kamuoyunun genelde eleştirel
yaklaşamadığını da gözlemliyoruz. Örneğin başörtüsü
eylemlerinde çok yoğun bir biçimde görülüyor. Başörtülü
kardeşlerimiz eylem yaparken "başörtülü olarak okuma
hakkımızı istiyoruz", hatta daha da ileri giderek,
"demokratik hakkımızı istiyoruz"a varacak kadar yanlış
ve mesuliyet getirici sözler sarfedebiliyorlar. Daha
doğrusu bu sözlerinin nereye varabileceğinin pek
farkında olmadan, bu tür klişe sözleri kolaylıkla
söyleyebiliyorlar. Aynı yaklaşımı, "hak" terimi için de
geliştirmek mümkün. Bu kavram da, içeriği Batılı/modern
anlamlarla doldurulmuş bir terimdir. Avrupa’da zihniyet
değişimi yaşanmadan önce, (dünyanın pek çok
coğrafyasında olduğu gibi) insan, evren içerisinde
Tanrı’nın yarattığı bir varlık olarak, Tanrı’ya karşı
bir takım yükümlülükleri ve görevleri olan bir varlık
olarak tanımlanırdı. İslami terminolojide buna biz "kul"
diyoruz. Kul ne demektir? Kul, Tanrı’dan bir takım
haklar talep eden varlık olarak değil, bilakis, Allah’ın
kendisine görevler yüklediği, onları yapmakla yükümlü
kıldığı bir varlıktır. Peki Batıda bu kavram hangi
anlamda kullanılıyor. Aydınlanma döneminde yaşanan temel
zihinsel değişim sonucunda Batılı artık şuna inanıyor ki
bizim Tanrı’ya karşı böyle bir yükümlülüğümüz, böyle bir
görevimiz yok. Biz Tanrı’nın sözlerine riayet etmek gibi
bir yükümlülük altında değiliz, hatta bizim Tanrı’dan
bir şey alma "hak"kımız var diyor. Bu hak, dini
metinlerde olumlanan "hak" değildir. Bunlar, insan
aklının ürettiği haklardır ki, doğal hukuk kavramından
neşet eder ve Tanrısal hak kavramının inkarını
beraberinde getirir.
"İnanç ve
düşünce özgürlüğü" kavramı da Batı düşüncesinin
tanımladığı hak kavramının doğal sonucu olarak ortaya
çıkmıştır. Bazı başörtülü öğrenciler veya kapatılan
partiler, bu kavrama sıkı sıkıya yapışarak, kurulu
düzene karşı "din ve vicdan özgürlüğü yok mu bu ülkede?"
"bizim de hakkımız yok mu? Neden partimizi
kapatıyorsunuz, biz inancımızı serbestçe söyleyemeyecek,
yaşayamayacak mıyız?" tarzında itirazlar
geliştiriyorlar. Fakat, bunların içeriğinin İslam’la
çelişip çelişmediğine hiç dikkat etmiyorlar. Örneğin
içki, zina, uyuşturucu kullanımı gibi hususların, "hak"
kavramının içeriğine girdiği gerçeğini gözardı
ediyorlar. Halbuki Batı insanının bu konudaki yaklaşımı
çok açıktır. Elbette onlar da bunların zararlarını
biliyor, tümden çok güzel şeyler demiyorlar; hatta bazı
müeyyideler bile uyguluyorlar. Ancak sonuçta
"başkalarına zarar vermedikçe" bu alanların meşruiyetini
kabul ediyorlar. Örneğin uyuşturucu kullanımı, kişinin
kendi tercihi ise, buna genel olarak karışmıyorlar.
Hatta bazı ülkelerde uyuşturucu kullanımının serbest
olduğu özel mekanlar dahi tahsis ediyorlar. Kimse onlara
karışmıyor orada. Burada temel yaklaşımları şudur:
rasyonel birey, kendi tercihinin sonuçlarına kendisi
katlanır. Bu konuda ona "akıl verecek" hiçbir merci
olamaz. Tanrı da buna dahildir. İşte bu yaklaşımın
kökleri ta hümanizmaya kadar gider. Modern dönem ise,
bunun mücessem ifadesidir sadece...
İslam’ın "kul"
kavramsallaştırmasında ise, uyuşturucuyu kullanan
başkasına zarar vermiyor olsa bile, kendisine zarar
verdiği için, ve bu maddenin aklı iptal etme özelliği
olduğu için, Allah hem üretenden hem de kullanandan
hesap sorar. Batıda böyle bir düşünce yoktur. Neden?
İnsan kendi tercihi olarak yaptığı şeyden dolayı kural
olarak sorumlu tutulmaz da ondan. İslam ise, burada
ferdi de istisna tutmaz. Ayrıca, içki örneği de
önemlidir. İçkinin zararlı olmadığını kimse söylemiyor.
Aklı başında olan her insan içkinin zararlarını bilir.
Bu yüzdendir ki, mesela kişi, içkili bir şekilde trafiğe
çıktığı zaman, hangi kanunda olursa olsun, cezaya mahkum
edilir. Bu bilinmesine rağmen, Batıda içki içmenin
temelde bir müeyyidesi yoktur. Zira bu da kişinin
"özgürlük alanı"na girmektedir!
Bir başka
örnek de, şeriat tartışmalarında çok sık sorulan
"Müslümanlar iktidara geldikleri zaman neye izin
verecek, neye izin vermeyecek?" sorusuyla ilgili olarak
verilebilir. Bugün modern jargonu kullanan "insan
hakları" dernekleri var şu anda Türkiye’de. Biliyorsunuz
onları. Onlar sık sık bu soruyu soruyorlar. Haklı olarak
diyorlar ki: "demokratik hak talebiniz olduğunu
söylüyorsunuz. Peki İslam iktidara gelince ne olacak?
Aynı hakları İslam’a inanmayanlara siz tanıyacak
mısınız? Yoksa takiyye mi yapıyorsunuz?" Aslında
sordukları soru şudur: "sokakta açık saçık gezilemeyecek
mi? İsteyen içki içebilecek mi? Denize mayo ile
girilebilecek mi? Mirasta kadın erkekle eşit olacak
mı?..." Müslümanların pek çoğunun bu soruya şu cevabı
verdiğini görüyoruz. "Biz kimseye karışmayacağız, insan
haklarına riayet edeceğiz. Herkes dilediği gibi
giyinecek, dilediği gibi yaşayacak." Buna gerekçe olarak
da "insan hakları, inanç ve düşünce özgürlüğü"
kavramları gösteriliyor. İşte bu cevaplar, bu
kavramların, bu kesimler tarafından içselleştirildiğini
gösteren örneklerdir. Hatırlanacağı gibi, "sivil
toplumcu proje"nin savunucuları da zamanında benzer
şeyler söylemişlerdi. Bu kesimler, "Helsinki İnsan
Hakları Beyannamesi"ne de aynı nedenlerle imza
atmışlardı. Mesela bu beyannamede modern/rasyonalist
zihniyeti çok açık şekilde yansıtan ifadeler çok var. Ne
diyor: "bir arada yaşamak için ihtiyacımız olan tek şey,
özgür iradelerimiz ve aklımızdır Bu bağ, bütün bağların
üzerindedir..." Bu sözler, çok açıktır ki, rasyonel
felsefenin yansımalarıdır. Bu tür ifadeleri laik,
demokrat kesimlerin söylemesi çok normal, çünkü onlar
buna inanıyor. Fakat buna imza koyan İslamcılar (!) için
problem olduğu açıktır. Laik birisi, bu sözü
söylediğinde, "Tanrı’nın sözleri bizim için bağlayıcı
değildir. Biz yolumuzu akılla buluruz" diyor. Müslüman
"aydın" ise kalkıp, bu bildirinin altına imza
atabiliyor. Öte yandan, "milli görüş"çü partilerin
"Müslüman başörtülü olacak; açık gezen de açık
gezebilecek" diyebilmesi bu kavramları
içselleştirdiklerini ya da bu konularda hiç
düşünmediklerini gösteriyor. Halbuki bir İslami
iktidarın, her şeyi serbest bırakmasının mümkün olmadığı
çok açıktır.
"Özgürlük"
kavramı, son dönemlerde daha yoğun olarak kullanıldığı
için, bu kavramın anlam içeriğine ilişkin daha detaylı
çözümlemeler yapmak gerekiyor. Bu kavram, İslam
dünyasına 19. Yüzyılın başında girmiştir. Yani
türedidir. Osmanlı’nın "Batı hayranı" aydınları,
"liberty" kavramının anlam içeriğini karşılamak için
"hürriyet" kavramını ürettiler. Modern Cumhuriyet
döneminde ise, kelime, kendisinde beklenen işlevi zaman
içinde tam olarak yerine getiremediği için "özgürlük"
olarak tercüme edildi Yeni Türkçe’ye... Burada "Öz"
Batı hümanizminin "self"ini karşılıyordu ki, bunun
İslami terminolojideki karşılığı "heva" veya "nefs"
terimleridir. İşte özgürlük, bu "öz"ün "gürleşmesi"ni
sembolleştiren bir kavram olarak yeni Türkçe’ye
sokuldu. Dikkat edilirse, bu anlam içeriği ile
"özgürlük", İslami terminolojide nefsin/hevanın
ilahlaştırılmasına denk düşer. Öte yandan, "özgürlük"
görece bir kavramdır. Yani özünde bir değer de taşımaz.
İslam’ın bu alana ilişkin olarak, kul ve ibadet
kavramlarını öne çıkarır. Dikkat ediniz, İslam
düşüncesinde de, hukuk literatüründe de "insan hakları"
diye bir kavram yok. Ama "Hukuk’ul-ibad"
kavramsallaştırması var... Dikkat edin çok önemli bir
ayrıntıdır bu. Neden "kul hakları" denmiş de "insan
hakları" denmemiş. Çok açıktır nedeni. Kul dediğiniz
zaman zaten tanımlıyorsunuz insanı. Kul nedir? O,
Allah’a karşı yükümlülükleri olan bir varlıktır. Bütün
hukuki veya siyasi metinlerde bu kavram geçer. Ben sizi
ve kendimi "kul" olarak tanımlarsam benim hukukum da
sizlerle ilişkilerim de ona göre şekillenecektir. Burada
"hak" kavramının da içeriği farklılaşacaktır. Zira kişi,
"kul" ise, o taktirde, Allah’ın dediğine göre hareket
edecektir. Ama bu kişi, "birey" ise ya da "vatandaş"
ise, o zaman "doğal hukuk" vs. gibi kavramsallaştırmalar
belirleyici olacaktır. Bir başka örnek verelim. İslam’ın
model insan tipi, kul kavramı temelinde "mü’min"dir.
İslam, mü’min’i, "ideal insan" tipi olarak tanımlar.
Marksist devlet için "işçi", ulus devlet için
"vatandaş", liberalizm için ise "birey" benzer anlamları
haizdir. Bilinmelidir ki, bu kavramların anlam
dünyalarında yığınla birbirine zıt anlam vardır. Örneğin
ne deniliyor: "Müslümanlar henüz ‘birey’ olma aşamasına
ulaşamadı." Müslümanlar bu tür ifadeleri çok kullanıyor.
Halbuki böyle bir sözü kullanamaz Müslüman. Çünkü siz
insanı ‘birey’ olarak kabul ederseniz, onu liberal gözle
tanımlamış olursunuz. Liberalizm ise, temel nosyonları
itibarıyla İslam’la çelişir. Bu ‘birey’ ayrıca,
Arapça’daki ‘ferd’i de karşılamaz; Tıpkı ‘human’
kavramının, Arapçadaki ‘beşer’ yada ‘insan’, ‘nas’
kelimelerinin karşılığı olmaması gibi... Birey,
vatandaş, işçi vb. kavramlar, İslam’ın tanımladığı "kul"
ya da "mü’min" kavramlarından işte bu yüzden farklıdır
ve çelişirler. Hatta mesela mezheplere bile girseniz,
aynı tanımsal farklılığı görürsünüz. Mesela, Protestan,
Katolik’ten farklıdır her ikisi de Hıristiyan olmasına
rağmen. Aynı şekilde Hanefi, Şafii’den, Şafii’de Şii’den
farklıdır. Çünkü bu kavramlar tanımlanmıştır ve aynı
insan modelini karşılamazlar. Şu halde, örneğin
ulus-devletin "vatandaş"ı, İslam’ın "mü’min"i ile pek
çok açıdan örtüşmez. Bunların anlam içerikleri çok
farklıdır. Dolayısıyla bugün bizim özellikle siyasi
gündemde çok sıklıkla kullandığımız insan hakları ve
özgürlük kavramlarının anlam içerikleri de İslam’a
aykırı ögelerle doludur.
"Demokrasi" de
yine aynı ideolojik temelden hareketle üretilmiş bir
siyasal kavramdır ve modernitenin temel yaklaşımlarının
izini üzerinde taşır. Demokratik mantıkta ne vardır? Çok
basit ifadelerle söyleyecek olursak, halkın kendi
kendisini idare etmesi vardır. Bunun nasıl olacağına
ilişkin modeller var tabii. Temsili demokrasi, çoğunluk
idaresi gibi kavramlar var. Ancak bunlar işin tali
kısımlarıdır. Yani metazori olarak %51 %49’a ağır
basıyorsa orada siz % 51’i tercih ediyorsunuz. Fakat
özellikle hukuksal ve yasal alanda bu yaklaşımın İslam
tarafından onaylanması mümkün değildir. Neden? Çünkü
halkın tercihine bırakılamayacak hususlar vardır
İslam’da. Demokratik mantıkta sonuçta, her alanda halkın
dediği olur, olmak durumundadır. Şimdi bunu nasıl
tespit ediyorsunuz? Referandum ya da seçim yoluyla.
İnsanlara bir şey soruyorsunuz. Onların %51 şu doğrudur,
seçelim diyor. Bu seçtikleri şeyi, İncil ya da Kur’an’a
vuruyorsunuz; % 51, bu kutsal metinlere aykırı düşüyor.
Peki ne olacak? Demokratik rejimlerde, bu sorunu cevabı,
"halkın dediği olacak" şeklinde tezahür ediyor. Peki
"mü’min"in bu soruya cevabı, doğal olarak, "öyle olmaz"
olacak. "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletin mi değil
mi?" meselesi buradan çıkıyor. Mümin için, Allah’ın
hakimiyeti konusunda hiçbir kuşku olmadığı için, hukukun
temel esaslarının Allah tarafından belirlenmesi hususu
çok açıktır. Demokratik mantıkta ise, insan aklı ve
tercihleri belirleyici olmaktadır. İşte bu noktana
bakıldığında, demokrasi islam’la çelişir.
Kur’an her
şeyi detaylarıyla bildirmediği için, örneğin yöneticiyi
kim seçecek? Bu önemli bir soru. Sünniler "halk seçecek"
der. Peki, halk seçecekse, bunun adı demokrasi mi dir?
Hayır. İşte bu ayırımı iyi yapabilmek lazım. Halkın bir
tercihte bulunuyor oluşu demokrasi anlamına gelmez. Eğer
öyle olsaydı, Batılı rejimlerin İran’ı demokratik bir
ülke olarak tanımlamaları gerekirdi. Rusya da öyle.
Totaliter rejimlerde bile seçim yapılıyor.
Seçmek/seçilmek, demokratik olmaya yetmez. Siyasal
bilimci Fred M. Frohock, "Siyasetin Yapısı" (1976) adlı
makalesinde, bir rejimin demokrasi olup olmadığını test
etmeni mümkün olduğunu söyler. Ona göre, burada bir
kavramsal ayrım yapılmalıdır. Bu ayrım herhangi bir
nesne için dahi yapılabilir. Frohock, "elma" kavramını
tahlil ederken, bu nesneyi "özü itibariyle" elma yapan
unsurlar ve "tali" unsurlar ayrımına gider. Örnek olarak
da, "su" kavramını verir. Su, iki hidrojen ve bir
oksijenden meydana gelen maddenin adıdır. Bu iki
maddenin bilinen şekliyle terkibi, bir nesneyi su olarak
tanımlamak için "olmazsa olmaz" şartlardır. Ama "kirli
su" da sonuç itibarıyla sudur. "Kirlilik" burada tali
özelliktir. "Elma" örneğinde de, kimyevi tahlil
sonucunda, elmayı elma yapan maddeler tespit edilir.
Bunlar, bir portakalın kimyevi bileşenlerinden mutlaka
farklıdır. Ama mesela elmanın yeşil ya da sarı renkli
oluşu, tali özelliktir. Bu tartışmayı, "demokrasi"
kavramına taşıyan Frohock bu kavram içinde "öz" ve
"tali" özellikler arayışına gider ve şu sonuca ulaşır:
demokrasi kavramının anlam içeriklerini iki ana
kategoride toplamak mümkündür: 1) Çoğunluk idaresi, 2)
inanç özgürlüğü, serbest Pazar ekonomisi, sivil toplum
özellikleri gösteriyor oluşu, kapitalist gelişim
modelini izlemiş olması vs... Frohock, 2. kategorideki
bütün özellikler bir rejimde olmasa bile, eğer 1.
özellik varsa, o rejimi, "demokrasi" olarak tanımlamak
mümkündür demektedir. Fakat çoğunluk idaresinin olmadığı
rejimleri, diğer bütün özellikler olsa bile, demokrasi
olarak tanımlayamayız der. Ben de bu görüşe katılıyorum.
Tabi çoğunluk idaresi nasıl tecessüm edecek? Elbette,
yaygın biçimde kullanılan temsili demokrasi yöntemiyle.
Burada demokrasi teorisine, azınlık haklarına saygı
temelinde bazı açılımlar getirilmek istenmişse de, sonuç
itibarıyla, çoğunluk idaresi kavramından vazgeçilemediği
açıktır. Şu halde, demokrasi, rasyonel, hümanist
insanın, akılcı tercihlerinin siyasal platformda meşru
addedildiği bir rejimin adıdır ve bu temel özelliği
nedeniyle İslam’ın kimi temel kavramlarıyla açıkça
çelişir.
Konuşmacının
sözlerinin ardından, soru-cevap bölümüne geçildi.
Dinleyicilerden birisi, kavramsal bir tartışma başlattı
ve kavramların içeriğinin zaman içinde değişebildiğini
söyleyerek, demokrasi, özgürlük gibi kavramların
anlamlarının da zaman içinde değişeceğinin dikkate
alınmasını gerekli gördüğünü söyledi. Ayrıca
Müslümanların, bu kavramları, modern içerikleri ile
değil, kendi anladıkları biçimde kullandıklarını
söyleyen dinleyici, konuşmacının bu konuya ilişkin
görüşlerine itiraz etti. Konuşmacı ise, dinleyicinin
kanaatine katılmadığını, burada saf anlamda bir
kavramsal tahlil yapılmadan sorunun çözümlenemeyeceğini
söyledi. Konuşmacı, son dönemlerde Müslümanlar arasında
"kavramlar boş kaplar gibidir; içine hangi maddeyi
koyarsanız, onun özelliğini alır" anlayışın
yaygınlaştığını ve bunun doğru olmadığı kanaatinde
olduğunu ifade etti. Atalar, burada, kabuk ve öz
mukayesesi yaptı ve domates kabuğu ile fındık kabuğunu
karşılaştırdı. Ona göre, domatesin özünü koruması için
yeterli olan ince kabuğun, fındığın özünü koruması için
gerekli olan kabuktan farklı olmasını, öz ile kabuk
arasındaki "belirleyici" ilişkiyi göstermektedir.
Buradan hareketle, kavramların formunun korunup, içine
İslam pompalama yaklaşımının bazan abesle iştigal bazen
de bulamaç yapmak anlamına geleceğini söyleyen Atalar,
bu yöndeki çabaların zihinlerin bulanıklaşması sonucunu
doğuracağına işaret etti. Kavramların kullanımında
hassas olunması gerektiğini söyleyen Atalar, bir
toplumun kendi kavramlarını doğru bir şekilde
kullanabilme yetisinin olması gerektiğini, aksi halde,
toplumsallaşma şansını yitireceği değerlendirmesini
yaparak konuşmasını tamamladı.
© 2002 İktibas |