Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 282 Haziran 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  
Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

 

İnsan Hakları, Özgürlük ve Demokrasi

 

 

Konuşmacı: M. Kürşad ATALAR

 

 

Yüzyılı aşkın bir süredir devam eden batılılaşma serüveninin son çeyrek yüzyılında özellikle "aydın" Müslümanların içinde yer aldığı çevrelerin benimsediği ve sahip çıktığı kavramlarla, Müslüman zihinler teşevvüş olmakta ve İslami safiyetlerini giderek yitirmektedirler. "Karşı duruşta" ilkesizliğin de getirdiği çözülme ile Batı uygarlığı karşısında bir varlık gösteremeyen bu "aydın" Müslümanlar,  yıllarca "küfür" olarak gördükleri kavramları şimdi aklamaya çalışarak bu yenilgiden kurtulmaya çalışıyorlar. Sonuç olarak İslamı kendi bağlamından koparan bu gidişat, giderek savrulmalara da yol açmaktadır.

İslamın kendi başına bir değer olmaktan, bir uygarlık olmaktan uzaklaştıracak ve varlık alanını yitirmesi sonucunu doğuracak olan bu tutuma karşın, İslam’ın kendini ifade etmek için ödünç kavramlara ihtiyacı olmadığına, onun tek başına hayatı kuşatabileceğine ve anlamlandırabileceğine; "insan hakları, özgürlük ve demokrasi" kavramları bağlamında değinen Kürşad Atalar, dergimizin lokalindeki konferansında görüşlerini açıkladı. Dergi hacmi açısından oldukça uzun sayılabilecek konuşmayı özetlemek, konunun bütünlüğünü korumayı oldukça zorlaştırdı. Ancak biz bu konferansı mümkün olduğunca özet bir şekilde sizlere sunmaya çalıştık.

Konuşmasına "demokrasi, insan hakları ve özgürlük kavramlarına İslami açıdan nasıl bir yaklaşım getirebiliriz, bu kavramlar çerçevesinde yapılan tartışmalara bir Müslüman gözüyle nasıl bakabiliriz, bu kavramları içselleştirebilir miyiz, içlerine İslam pompalayabilir miyiz?" sorularına  cevap arayacağını ve bu kavramları, bunların belli bir dünya görüşünün ve yaşam tarzının çok temel kavramları oldukları için seçtiğini açıklayarak başlayan Atalar, bu bağlamda şunları söyledi:  "Batı düşüncesinin temel siyasi nosyonlarını içinde barındıran bu kavramları batıcı laik kesimlerin yanında Müslüman kesim, hatta "İslamcı" kesimden bazıları, son zamanlarda çok yoğun bir şekilde tartışma konusu yapmaktadır. Bu kesimler, bırakın tartışmayı, bunları İslam açısından yorumlayıp içselleştirmeye çalışıyorlar. Bunların İslam açısından kullanılmasında ve kabul edilmesinde bir sakınca olmadığı şeklinde bir yaklaşım ortaya koyabiliyorlar. Bunun doğru olup olmadığını sorgulamaya çalışacağım.

İnsan hakları, demokrasi ve özgürlük kavramları birbirleriyle çok yakın anlam içerikleri olan kavramlardır. Bunların bir kaynaktan neşet eden, türeyen, üreyen kavramlar olarak görülmeleri gerekir. Batı düşüncesinin köklerini çok gerilere götürmek mümkün. Helen/Yunan düşüncesine kadar geri götürebiliriz. Ancak özellikle Aydınlanma ve onun ön aşamaları olan Reform, Rönesans dönemleri bir kriter/ başlangıç olarak alınabilir. Bu dönemde temel bir paradigmal değişim yaşanıyor. Buna, İslami anlamda "din" değişimi de denilebilir. Bir mentalite değişimi, bir zihniyet değişimi tezahür ediyor Avrupa’da. İlk emarelerini 1400’lü ve 1500’lü yıllarda gösteren bu paradigmal/zihinsel değişim, Avrupa’da evren/hayat tasavvurunun bütünüyle değişmesi sonucunu doğuruyor. Kanaatimce üzerinde tartışacağımız siyasi kavramları da üreten paradigmal değişimin kökeninde, İslami terimlerle ifade edilecek olursa, Tanrı kavramına ilişkin farklı yaklaşımlar yatıyor. Tanrı kavramında bir değişim olduğu zaman doğaya bakış, insana bakış, evrene bakış bunlar tamamen değişiyor. Bunların "tanım"ları değişiyor. Örneğin, insanlar günlük lisan içinde, insan, insancıllık, insanı sevmek gibi kavramları, kavramsal içeriklerinden soyutlayarak sık sık kullanıyorlar. Ama Avrupa’da paradigma değişimi yaşandıktan sonra bu kavramlarla kast edilen anlamlar farklılaşıyor. O zaman insanlar, insanı sevmek/insancıllık kavramlarını, sıradan bir insanın düşündüğü kullandığı gibi düşünmüyor artık. İşte bu yüzden, bu paradigmal değişimden sonra, insancıl olmak, hümanizmin belirlediği anlam içeriği ile kullanılıyor artık. "Hümanistim" dediğiniz zaman; "bu insan da, insanları seviyormuş, iyi, güzel, hoş bir şey" demiyorsunuz artık bir Müslüman gözüyle. Çünkü hümanizm, "insan" terimini kavramsallaştırıyor ve onu tanımlıyor. Özetlemek gerekirse, bu paradigmal değişim sonrasında, Avrupa insanı, Tanrı ile insan arasında kopmaz ve özden bir ilişki olduğu düşüncesini terk ediyor. Bu, aslında, İncil veya başka kutsal metinlerin, insan, evren ve Tanrıya ilişkin açıklamalarının bağlayıcılığının kalmaması demektir. Bu yüzden, Hümanizm, salt anlamda insan sevgisinin  ötesinde , ideolojik anlamları haiz bir kavramsallaştırmadır.

İnsan hakları kavramı da hümanizmin bir sonucudur. Batılı jargonla "ben hümanistim" diyen kişi, aslında, bir anlamda, "Tanrı’nın insana ve evrene ilişkin olarak söylediği sözlerin bağlayıcılığını kabul etmiyorum" demiş olmaktadır. Yani hümanizm ve insan hakları kavramları, ideolojik ve siyasi boyutları olan kavramlardır. "Özgürlük" kavramını da aynı bağlamda ele almak mümkündür. Tamamen felsefi ve siyasi içeriğiyle kullanılan bir kavramdır.  Salt kullanımında dahi siyasi içeriğin etkisini görmek mümkündür. Buna rağmen, bu üç kavrama ilişkin olarak, kamuoyunun genelde eleştirel yaklaşamadığını da gözlemliyoruz. Örneğin başörtüsü eylemlerinde çok yoğun bir biçimde görülüyor. Başörtülü kardeşlerimiz eylem yaparken "başörtülü olarak okuma hakkımızı istiyoruz", hatta daha da ileri giderek, "demokratik hakkımızı istiyoruz"a varacak kadar yanlış ve mesuliyet getirici sözler sarfedebiliyorlar. Daha doğrusu bu sözlerinin nereye varabileceğinin pek farkında olmadan, bu tür klişe sözleri kolaylıkla söyleyebiliyorlar. Aynı yaklaşımı, "hak" terimi için de geliştirmek mümkün. Bu kavram da, içeriği Batılı/modern anlamlarla doldurulmuş bir terimdir. Avrupa’da zihniyet değişimi yaşanmadan önce, (dünyanın pek çok coğrafyasında olduğu gibi) insan, evren içerisinde Tanrı’nın yarattığı bir varlık olarak, Tanrı’ya karşı bir takım yükümlülükleri ve görevleri olan bir varlık olarak tanımlanırdı. İslami terminolojide buna biz "kul" diyoruz. Kul ne demektir? Kul, Tanrı’dan bir takım haklar talep eden varlık olarak değil, bilakis, Allah’ın kendisine görevler yüklediği, onları yapmakla yükümlü kıldığı bir varlıktır. Peki Batıda bu kavram hangi anlamda kullanılıyor. Aydınlanma döneminde yaşanan temel zihinsel değişim sonucunda Batılı artık şuna inanıyor ki bizim Tanrı’ya karşı böyle bir yükümlülüğümüz, böyle bir görevimiz yok. Biz Tanrı’nın sözlerine riayet etmek gibi bir yükümlülük altında değiliz, hatta bizim Tanrı’dan bir şey alma "hak"kımız var diyor. Bu hak, dini metinlerde olumlanan "hak" değildir. Bunlar, insan aklının ürettiği haklardır ki, doğal hukuk kavramından neşet eder ve Tanrısal hak kavramının inkarını beraberinde getirir.

"İnanç ve düşünce özgürlüğü" kavramı da Batı düşüncesinin tanımladığı hak kavramının doğal sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bazı başörtülü öğrenciler veya kapatılan partiler, bu kavrama sıkı sıkıya yapışarak, kurulu düzene karşı "din ve vicdan özgürlüğü yok mu bu ülkede?" "bizim de hakkımız yok mu? Neden partimizi kapatıyorsunuz, biz inancımızı serbestçe söyleyemeyecek, yaşayamayacak mıyız?" tarzında itirazlar geliştiriyorlar. Fakat, bunların içeriğinin İslam’la çelişip çelişmediğine hiç dikkat etmiyorlar. Örneğin içki, zina, uyuşturucu kullanımı gibi hususların, "hak" kavramının içeriğine girdiği gerçeğini gözardı ediyorlar. Halbuki Batı insanının bu konudaki yaklaşımı çok açıktır. Elbette onlar da bunların zararlarını biliyor, tümden çok güzel şeyler demiyorlar; hatta bazı müeyyideler bile uyguluyorlar. Ancak sonuçta "başkalarına zarar vermedikçe" bu alanların meşruiyetini kabul ediyorlar. Örneğin uyuşturucu kullanımı, kişinin kendi tercihi ise, buna genel olarak karışmıyorlar. Hatta bazı ülkelerde uyuşturucu kullanımının serbest olduğu özel mekanlar dahi tahsis ediyorlar. Kimse onlara karışmıyor orada. Burada temel yaklaşımları şudur: rasyonel birey, kendi tercihinin sonuçlarına kendisi katlanır. Bu konuda ona "akıl verecek" hiçbir merci olamaz. Tanrı da buna dahildir. İşte bu yaklaşımın kökleri ta hümanizmaya kadar gider. Modern dönem ise, bunun mücessem ifadesidir sadece...

İslam’ın "kul" kavramsallaştırmasında ise, uyuşturucuyu kullanan başkasına zarar vermiyor olsa bile, kendisine zarar verdiği için, ve bu maddenin aklı iptal etme özelliği olduğu için, Allah hem üretenden hem de kullanandan hesap sorar. Batıda böyle bir düşünce yoktur. Neden? İnsan kendi tercihi olarak yaptığı şeyden dolayı kural olarak sorumlu tutulmaz da ondan. İslam ise, burada ferdi de istisna tutmaz. Ayrıca, içki örneği de önemlidir. İçkinin zararlı olmadığını kimse söylemiyor. Aklı başında olan her insan içkinin zararlarını bilir. Bu yüzdendir ki, mesela kişi, içkili bir şekilde trafiğe çıktığı zaman, hangi kanunda olursa olsun, cezaya mahkum edilir. Bu bilinmesine rağmen, Batıda içki içmenin temelde bir müeyyidesi yoktur. Zira bu da kişinin "özgürlük alanı"na girmektedir!

Bir başka örnek de, şeriat tartışmalarında çok sık sorulan "Müslümanlar iktidara geldikleri zaman neye izin verecek, neye izin vermeyecek?" sorusuyla ilgili olarak verilebilir. Bugün modern jargonu kullanan "insan hakları" dernekleri var şu anda Türkiye’de. Biliyorsunuz onları. Onlar sık sık bu soruyu soruyorlar. Haklı olarak diyorlar ki: "demokratik hak talebiniz olduğunu söylüyorsunuz. Peki İslam iktidara gelince ne olacak? Aynı hakları İslam’a inanmayanlara siz tanıyacak mısınız? Yoksa takiyye mi yapıyorsunuz?" Aslında sordukları soru şudur: "sokakta açık saçık gezilemeyecek mi?  İsteyen içki içebilecek mi? Denize mayo ile girilebilecek mi? Mirasta kadın erkekle eşit olacak mı?..." Müslümanların pek çoğunun bu soruya şu cevabı verdiğini görüyoruz. "Biz kimseye karışmayacağız, insan haklarına riayet edeceğiz. Herkes dilediği gibi giyinecek, dilediği gibi yaşayacak." Buna gerekçe olarak da "insan hakları, inanç ve düşünce özgürlüğü" kavramları gösteriliyor. İşte bu cevaplar, bu kavramların, bu kesimler tarafından içselleştirildiğini gösteren örneklerdir. Hatırlanacağı gibi, "sivil toplumcu proje"nin savunucuları da zamanında benzer şeyler söylemişlerdi. Bu kesimler, "Helsinki İnsan Hakları Beyannamesi"ne de aynı nedenlerle imza atmışlardı. Mesela bu beyannamede modern/rasyonalist zihniyeti çok açık şekilde yansıtan ifadeler çok var. Ne diyor: "bir arada yaşamak için ihtiyacımız olan tek şey, özgür iradelerimiz ve aklımızdır Bu bağ, bütün bağların üzerindedir..." Bu sözler, çok açıktır ki, rasyonel felsefenin yansımalarıdır. Bu tür ifadeleri laik, demokrat kesimlerin söylemesi çok normal, çünkü onlar buna inanıyor. Fakat buna imza koyan İslamcılar (!) için problem olduğu açıktır. Laik birisi, bu sözü söylediğinde, "Tanrı’nın sözleri bizim için bağlayıcı değildir. Biz yolumuzu akılla buluruz" diyor. Müslüman "aydın" ise kalkıp, bu bildirinin altına imza atabiliyor. Öte yandan, "milli görüş"çü partilerin "Müslüman başörtülü olacak; açık gezen de açık gezebilecek" diyebilmesi bu kavramları içselleştirdiklerini ya da bu konularda hiç düşünmediklerini gösteriyor. Halbuki bir İslami iktidarın, her şeyi serbest bırakmasının mümkün olmadığı çok açıktır. 

"Özgürlük" kavramı, son dönemlerde daha yoğun olarak kullanıldığı için, bu kavramın anlam içeriğine ilişkin daha detaylı çözümlemeler yapmak gerekiyor. Bu kavram, İslam dünyasına 19. Yüzyılın başında girmiştir. Yani türedidir. Osmanlı’nın "Batı hayranı" aydınları, "liberty" kavramının anlam içeriğini karşılamak için "hürriyet" kavramını ürettiler. Modern Cumhuriyet döneminde ise, kelime, kendisinde beklenen işlevi zaman içinde tam olarak yerine getiremediği için "özgürlük" olarak tercüme edildi Yeni Türkçe’ye... Burada  "Öz" Batı hümanizminin "self"ini karşılıyordu ki, bunun İslami terminolojideki karşılığı "heva" veya "nefs" terimleridir. İşte özgürlük, bu "öz"ün "gürleşmesi"ni sembolleştiren bir kavram olarak yeni Türkçe’ye sokuldu.   Dikkat edilirse, bu anlam içeriği ile "özgürlük", İslami terminolojide nefsin/hevanın ilahlaştırılmasına denk düşer. Öte yandan, "özgürlük" görece bir kavramdır. Yani özünde bir değer de taşımaz. İslam’ın bu alana ilişkin olarak, kul ve ibadet kavramlarını öne çıkarır. Dikkat ediniz, İslam düşüncesinde de, hukuk literatüründe de "insan hakları" diye bir kavram yok. Ama "Hukuk’ul-ibad" kavramsallaştırması var... Dikkat edin çok önemli bir ayrıntıdır bu. Neden "kul hakları" denmiş de "insan hakları" denmemiş.  Çok açıktır nedeni. Kul dediğiniz zaman zaten tanımlıyorsunuz insanı. Kul nedir? O, Allah’a karşı yükümlülükleri olan bir varlıktır. Bütün hukuki veya siyasi metinlerde bu kavram geçer. Ben sizi ve kendimi "kul" olarak tanımlarsam benim hukukum da sizlerle ilişkilerim de ona göre şekillenecektir. Burada "hak" kavramının da içeriği farklılaşacaktır. Zira kişi, "kul" ise, o taktirde, Allah’ın dediğine göre hareket edecektir. Ama bu kişi, "birey" ise ya da "vatandaş" ise, o zaman "doğal hukuk" vs. gibi kavramsallaştırmalar belirleyici olacaktır. Bir başka örnek verelim. İslam’ın model insan tipi, kul kavramı temelinde "mü’min"dir. İslam, mü’min’i, "ideal insan" tipi olarak tanımlar. Marksist devlet için "işçi", ulus devlet için "vatandaş", liberalizm için ise "birey" benzer anlamları haizdir. Bilinmelidir ki, bu kavramların anlam dünyalarında yığınla birbirine zıt anlam vardır. Örneğin ne deniliyor: "Müslümanlar henüz ‘birey’ olma aşamasına ulaşamadı." Müslümanlar bu tür ifadeleri çok kullanıyor. Halbuki böyle bir sözü kullanamaz Müslüman. Çünkü siz insanı ‘birey’ olarak kabul ederseniz, onu liberal gözle tanımlamış olursunuz.  Liberalizm ise, temel nosyonları itibarıyla İslam’la çelişir. Bu ‘birey’ ayrıca, Arapça’daki ‘ferd’i de karşılamaz; Tıpkı ‘human’ kavramının, Arapçadaki ‘beşer’ yada ‘insan’, ‘nas’ kelimelerinin karşılığı olmaması gibi... Birey, vatandaş, işçi vb. kavramlar, İslam’ın tanımladığı "kul" ya da "mü’min" kavramlarından işte bu yüzden farklıdır ve çelişirler. Hatta mesela mezheplere bile girseniz, aynı tanımsal farklılığı görürsünüz. Mesela, Protestan, Katolik’ten farklıdır her ikisi de Hıristiyan olmasına rağmen. Aynı şekilde Hanefi, Şafii’den, Şafii’de Şii’den farklıdır. Çünkü bu kavramlar tanımlanmıştır ve aynı insan modelini karşılamazlar. Şu halde, örneğin ulus-devletin "vatandaş"ı, İslam’ın "mü’min"i ile pek çok açıdan örtüşmez. Bunların anlam içerikleri çok farklıdır. Dolayısıyla bugün bizim özellikle siyasi gündemde çok sıklıkla kullandığımız insan hakları ve özgürlük kavramlarının anlam içerikleri de İslam’a aykırı ögelerle doludur.

"Demokrasi" de yine aynı ideolojik temelden hareketle üretilmiş bir siyasal kavramdır ve modernitenin temel yaklaşımlarının izini üzerinde taşır. Demokratik mantıkta ne vardır? Çok basit ifadelerle söyleyecek olursak, halkın kendi kendisini idare etmesi vardır. Bunun nasıl olacağına ilişkin modeller var tabii. Temsili demokrasi, çoğunluk idaresi gibi kavramlar var. Ancak bunlar işin tali kısımlarıdır. Yani metazori olarak %51  %49’a ağır basıyorsa orada siz % 51’i tercih ediyorsunuz. Fakat özellikle hukuksal ve yasal alanda bu yaklaşımın İslam tarafından onaylanması mümkün değildir. Neden? Çünkü halkın tercihine bırakılamayacak hususlar vardır İslam’da. Demokratik mantıkta sonuçta, her alanda halkın dediği olur, olmak durumundadır.  Şimdi bunu nasıl tespit ediyorsunuz? Referandum ya da seçim yoluyla. İnsanlara bir şey soruyorsunuz. Onların %51 şu doğrudur, seçelim diyor. Bu seçtikleri şeyi, İncil ya da Kur’an’a vuruyorsunuz; % 51, bu kutsal metinlere aykırı düşüyor. Peki ne olacak? Demokratik rejimlerde, bu sorunu cevabı, "halkın dediği olacak" şeklinde tezahür ediyor. Peki "mü’min"in bu soruya cevabı, doğal olarak, "öyle olmaz" olacak. "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletin mi değil mi?" meselesi buradan çıkıyor.  Mümin için, Allah’ın hakimiyeti konusunda hiçbir kuşku olmadığı için, hukukun temel esaslarının Allah tarafından belirlenmesi hususu çok açıktır. Demokratik mantıkta ise, insan aklı ve tercihleri belirleyici olmaktadır.  İşte bu noktana bakıldığında, demokrasi islam’la çelişir.

Kur’an her şeyi detaylarıyla bildirmediği için, örneğin yöneticiyi kim seçecek? Bu önemli bir soru. Sünniler "halk seçecek" der. Peki, halk seçecekse, bunun adı demokrasi mi dir? Hayır. İşte bu ayırımı iyi yapabilmek lazım. Halkın bir tercihte bulunuyor oluşu demokrasi anlamına gelmez. Eğer öyle olsaydı, Batılı rejimlerin İran’ı demokratik bir ülke olarak tanımlamaları gerekirdi. Rusya da öyle. Totaliter rejimlerde bile seçim yapılıyor. Seçmek/seçilmek, demokratik olmaya yetmez. Siyasal bilimci Fred M. Frohock, "Siyasetin Yapısı" (1976) adlı makalesinde, bir rejimin demokrasi olup olmadığını test etmeni mümkün olduğunu söyler. Ona göre, burada bir kavramsal ayrım yapılmalıdır. Bu ayrım  herhangi bir nesne için dahi yapılabilir. Frohock, "elma" kavramını tahlil ederken, bu nesneyi "özü itibariyle" elma yapan unsurlar ve "tali" unsurlar ayrımına gider. Örnek olarak da, "su" kavramını verir. Su, iki hidrojen ve bir oksijenden meydana gelen maddenin adıdır. Bu iki maddenin bilinen şekliyle terkibi, bir nesneyi su olarak tanımlamak için "olmazsa olmaz" şartlardır. Ama "kirli su" da sonuç itibarıyla sudur. "Kirlilik" burada tali özelliktir. "Elma" örneğinde de, kimyevi tahlil sonucunda, elmayı elma yapan maddeler tespit edilir.  Bunlar, bir portakalın kimyevi bileşenlerinden mutlaka farklıdır. Ama mesela elmanın yeşil ya da sarı renkli oluşu, tali özelliktir. Bu tartışmayı, "demokrasi" kavramına taşıyan Frohock bu kavram içinde "öz" ve "tali" özellikler arayışına gider ve şu sonuca ulaşır: demokrasi kavramının anlam içeriklerini iki ana kategoride toplamak mümkündür: 1) Çoğunluk idaresi, 2) inanç özgürlüğü, serbest Pazar ekonomisi, sivil toplum özellikleri gösteriyor oluşu, kapitalist gelişim modelini izlemiş olması vs... Frohock, 2. kategorideki bütün özellikler bir rejimde olmasa bile, eğer 1. özellik varsa, o rejimi, "demokrasi" olarak tanımlamak mümkündür demektedir. Fakat çoğunluk idaresinin olmadığı rejimleri, diğer bütün özellikler olsa bile, demokrasi olarak tanımlayamayız der. Ben de bu görüşe katılıyorum. Tabi çoğunluk idaresi nasıl tecessüm edecek? Elbette, yaygın biçimde kullanılan temsili demokrasi yöntemiyle. Burada demokrasi teorisine, azınlık haklarına saygı temelinde bazı açılımlar getirilmek istenmişse de, sonuç itibarıyla, çoğunluk idaresi kavramından vazgeçilemediği açıktır. Şu halde, demokrasi, rasyonel, hümanist insanın, akılcı tercihlerinin siyasal platformda meşru addedildiği bir rejimin adıdır ve bu temel özelliği nedeniyle İslam’ın kimi temel kavramlarıyla açıkça çelişir.

Konuşmacının sözlerinin ardından, soru-cevap bölümüne geçildi. Dinleyicilerden birisi, kavramsal bir tartışma başlattı ve kavramların içeriğinin zaman içinde değişebildiğini söyleyerek, demokrasi, özgürlük gibi kavramların anlamlarının da zaman içinde değişeceğinin dikkate alınmasını gerekli gördüğünü söyledi. Ayrıca Müslümanların, bu kavramları, modern içerikleri ile değil, kendi anladıkları biçimde kullandıklarını söyleyen dinleyici, konuşmacının bu konuya ilişkin görüşlerine itiraz etti. Konuşmacı ise, dinleyicinin kanaatine katılmadığını, burada saf anlamda bir kavramsal tahlil yapılmadan sorunun çözümlenemeyeceğini söyledi. Konuşmacı, son dönemlerde Müslümanlar arasında "kavramlar boş kaplar gibidir; içine hangi maddeyi koyarsanız, onun özelliğini alır" anlayışın yaygınlaştığını ve bunun doğru olmadığı kanaatinde olduğunu ifade etti. Atalar, burada, kabuk ve öz mukayesesi yaptı ve domates kabuğu ile fındık kabuğunu karşılaştırdı. Ona göre, domatesin özünü koruması için yeterli olan ince kabuğun, fındığın özünü koruması için gerekli olan kabuktan farklı olmasını, öz ile kabuk arasındaki "belirleyici" ilişkiyi göstermektedir. Buradan hareketle, kavramların formunun korunup, içine İslam pompalama yaklaşımının bazan abesle iştigal bazen de bulamaç yapmak anlamına geleceğini söyleyen Atalar, bu yöndeki çabaların zihinlerin bulanıklaşması sonucunu doğuracağına işaret etti. Kavramların kullanımında hassas olunması gerektiğini söyleyen Atalar, bir toplumun kendi kavramlarını doğru bir şekilde kullanabilme yetisinin olması gerektiğini, aksi halde, toplumsallaşma şansını yitireceği değerlendirmesini yaparak konuşmasını tamamladı.

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin