Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 282 Haziran 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  
Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

AHMET ALTINOK / HOLLANDA

 

Soru-1: Kur’an’da mü’minlerin özelliklerini araştırırken Furkan 64, Zariyat 17-18, ayetlerini okuyunca bende şöyle bir kanaat oluştu: Gece namazı mü’minler içinde kılınması istenen bir namazdır. Halbuki daha önceki yazılarınızda okumuştum "Gece namazı peygamberin nev’i şahsına ait bir namazdır diye" bu ayetler ışığında konuyu yeniden ele alırsanız memnun olurum.

Cevap: Bu konuyu birkaç defa dile getirmiştik: namazla ilgili ayetlere baktığımızda Müzemmil suresinde peygamberimize hitap ederek; "Ey örtünüp bürünen gece yarısı kalk ve gece yarısından biraz az veya üçte biri kadar bir zaman Kur’an’ı tertil ile (ağır ağır) oku " (73/1-4) buyuruluyor. Aynı surenin yirminci ayetinde ise bu kalkışın ve okumanın sadece peygamberimiz tarafından yapılmadığını, onunla birlikte bir taifenin de aynı şeyi yaptığı belirtiliyor. Ancak gecenin belli vaktini ibadetle geçirme işi, bazıları için hafifletiliyor. Hastalar yolcular, mücahitler ve rızık arayanlar için "Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyunuz " buyuruluyor. Daha sonraki yıllarda namaz beş vakte çıkartılınca (17/78) Gece namazını peygamberimizin kılması açıkça istenerek şöyle buyuruluyor: "Gecenin bir kısmında uyanıp, yalnız sana mahsus olarak fazladan namaz kıl. Böylece Rabbin seni övülecek bir makama yükseltir." (17/79). "Rabbi’nin hükmüne boyun eğip sabret; onların ne günah işleyenlerine ve ne de kafir olanlarına asla uyma" (76/24). "Rabbinin ismini sabah akşam zikret." "Geceleyin O’na secde et, namaz kıl. O’nu geceleri uzun uzun tesbih et." (76/25-26)

Peygamberimiz nev’i şahsına mahsus olarak kıldığı bu gece namazının kıyam, rüku ve secdelerini o kadar uzun yapıyordu ki gece mescidine gelen bir sahabe şöyle anlatıyor;

"Mescide geldiğimde peygamberi namaz kılarken buldum ve bende ona tabî oldum. Öyle bir kıyam yaptı ki hiç rükuya gitmeyeceğini zannettim: sonra öyle bir rüku yaptı ki hiç doğrulmayacak zannettim; sonra yine öyle bir kıyam yaptı ki hiç secdeye gitmeyecek zannettim; sonra bir secde yaptı ki hiç kalkmayacak zannettim. Neredeyse namazı bırakıp gidecektim." Peygamberimizin kıldığı bu namaz 76/26 da bahsedilen "O’nu uzun uzun tesbih etmenin" ifadesidir ve onun şahsına mahsustur. Böyle ibadet etme diğer mü’minlerden istenmemektedir. Ancak bilindiği gibi, namazların bir kısmı gece bir kısmı da gündüz eda edilir. Müminler için, gece namazlarını ve fecr namazlarını eda için yanlarını yataklarından ayırırlar; korkarak ve umarak Allah’a ibadet ederler denilmektedir. Furkan 62. Ayetten itibaren "ibret almak veya şükretmek için dileyen kimseler için gece ve gündüzü birbiri ardına getiren O’dur" diye başlayıp altmış sekizinci ayete kadar olan kısımda, bu zaman içerisinde Rahmanın kullarının neler yapmaları gerektiği sayılmaktadır. Bunu yapanlar o kullar içerisinde öncü olanlardır. Allah peygamberi için gece kalkışının daha etkili ve daha uygun olduğunu beyan ediyor.

İşte övgüyle bahsedilen zümre "afak da ve enfüs de" ki Allah’ın ayetlerinden ders alarak dünyada peygamber yolunun zor şartlarına dayanan, Ahirette de Allah’ın kesin hesabına kendilerini hazırlamada öne geçenlerdir. (25/64-68) Bunlar "seher vaktinde istiğfar eden, geceleri az uyuyan, mallarından muhtaçlara pay ayıran kimselerdir. " (51/15-19). Zengin müminler için zekat, fakir mü’minler için namaz emredilir. Yapanların karşılığını da Allah’ın eksiksiz olarak vereceği de beyan edilir. Bununla birlikte nafile namaz kılan ve sadaka veren övülürken, terk eden de kınanmaz. Bu cümleden olarak gece kalkıp namaz kılan Rabbini tesbih ve tenzih edenler övülmektedir. Bununla beraber tüm mü’minler yatsı ve vitr namazını gece, sabah namazını da seher vaktinde kıldıklarından ayetlerdeki ifadeleri sadece özel gece ibadeti yapanlara hasretmek de doğru değildir. Bu ifadelerin namaz kılan tüm mü’minleri kapsadığına inanıyoruz.

Soru-2: Fetih suresinin 29. ayetinin işaret ettiği "secde izlerinin" oluşması için uzun süre secdede mi kalmamız gerekir? Aksi halde bu izler insanda nasıl oluşur? Ya da bu insanları secde izlerinden nasıl tanınacağız?

Cevap: Bu ayette ifade edilen Hz. Muhammed (A.S)’ın yanında bulunan mü’minlerin özellikleridir. Bu özelliklerin ise vücudun herhangi bir bölgesinde bir işaret veya nasırla olmayacağı ise izaha muhtaç olmayacak kadar açıktır. "Secde izi " kelime anlamında değil mecazi anlamda kullanılmıştır. "Sücud " secde etme, yere kapanma anlamındadır. İmanın insana verdiği güzellikler insanın yüzüne ve yaşayışına yansır. Yüz Kur’an’da çoğu kez insanın tüm benliği için kullanılmıştır. İnsandaki ruh halinin onun yüzüne yansıması dolayısıyla bu ifade kullanılmıştır. İnsanın içindeki kin, öfke, sevgi ve merhametin onun yüz ifadelerine de yansıdığını görürüz. Bu, ifade, imanın insana verdiği güzelliklerin de müminlerin yüzlerinden okunacağını anlatmaktadır. Yüz ifadesi, kalbin aynası gibidir. Düşünce her halükarda yüze yansıdığından müminler, "kafirlere karşı çetin ve şiddetli, kendi aralarında ise gayet merhametlidirler." Bir diğer ayette, Kur’an, müminlerin ibadetlerini tasvir ederek: "onları rükuya varırken ve secde ederken görürsün" der. Bir başka özellikleri olarak kalbî durumlarını dile getirerek: "Allah’dan lütuf ve rıza isterler" buyurur. Ayrıca onların yüz çizgilerine işaretle: "Onları yüzlerindeki secde izlerinden tanırsın" der. Bunlar, mü’minin içinin güzelliğinin dışına yansımasıdır. Bunu "secde izi" şeklinde tasvir etmek anlam bakımından zenginlik ve fikri bakımdan derinlik ifade etmektedir. Yoksa fazla secde etmekten doğan fiziki bir nasır değildir. Bunun Tevrat’ta anlatılan bir özellik olduğu, İncil’de ise mü’minlerin halinin teşbih sanatıyla ifadelendirdiği gerçeği, yukarıdaki "secde izleri" ifadesini, mecazen almanın doğruluğunun delilidir.

"İncildeki vasıfları da filizini yarıp çıkarmış gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzer ki bu ekincilerinde hoşuna giderken, kafirleri de öfkelendirir." Ekinlerin, bir anda tarlayı doldurarak çoğalması, peygamberi sevindirirken; kafirleri de öfkelendirmektedir. Bu konuda, Muhammed Esed’in başından geçen olayı hatırlamakta fayda vardır: İskenderiye’den Kahire’ye giderken, ara istasyonlardan birinde bulunduğu  kompartımana binen bir Mısırlı köylünün, kim olduğunu bilmediği kompartıman arkadaşlarına çıkınından çıkardığı çörekleri ikram edişi ve onun yüzündeki tebessümü Esed’i o kadar etkilemiştir ki, bu olayın, onun müslüman olmasında büyük bir payının olduğunu ifade etmek gereğini duymuştur. Batıda tanıdığı, yüzü asık ve babasına bile bir şey ikram etmeyen insanların yanında, bu Mısır’lı köylünün sevecenliği ve ikram duygusu onu derinden etkilemiştir. İşte, imandan kaynaklanan bu asil davranışlar, o kişinin yüzündeki "secde izleri"dir. İçinde yaşadığınız toplumu bu manada ciddi bir gözleme tabî tuttuğunuzda bu ifadenin ne kadar yerinde olduğunu teslim edeceğinize inanıyoruz.

Fetih suresi 29. ayetini şimdi bu açıdan bakarak okuyalım: "Muhammed Allah’ın Rasulüdür. Beraberinde bulunanlarda kafirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükuya varırken, secde ederken görürsün. Allah’tan lütuf ve rıza isterler. Onlar yüzlerindeki secde izlerinden tanınırlar. İşte onların Tevrat’ta ki vasıfları budur. İncil’de de şöyle vasıflandırılmışlardı: Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzer ki, bu ekicilerinde hoşuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp güçlendirerek kafirleri öfkelendirir. Allah iman edip salih amelde bulunanlara hem mağfiret hem de büyük bir mükafat vaâd etmiştir. " (48/29). Bu konuda Seyyid Kutup’un şu sözlerini hatırlamayı yararlı buluyoruz. "Abdullah’ın oğlu Muhammed davasında muvaffak olduysa (ki olduğuna inanıyoruz.) O’nun arkadaşları yaşayan birer Kur’an idi. Kur’an canlanmış sanki çarşıda pazarda (evde ve cephede savaşta ve barışta insanlar arasında ) dolaşıyordu." İşte onların sahip olduğu bu güzel hasletler, Kur'an'a uygun bir hayat sürmeleri ve inandıkları gibi davranıp yaşamalarının birer sonucuydu. Yalnız Allah’a kulluk etmenin ve sadece O’ndan yardım dilemenin, O’na dayanıp güvenmenin, O’nun adına hareket etmenin insanda meydana getirdiği huzur, mutluluk, güven, emniyet ve merhamet, mü’min’in taşıdığı secde izleridir diyoruz. Doğru kaynaktan, doğru bakış açısıyla bakarak doğru anlamak, doğru yaşamanın vazgeçilmez ilkesidir. Allah sizlerin ve tüm insanların çalışmalarına bereket, hanelerine saadet, hayatlarına afiyetler ihsan eylesin diyor, sizi Allah’a emanet ediyoruz.

CEBRAİL DURAN / KAYSERİ

Soru-1: İktibas’a bu yıl abone oldum. Beğenerek okuyorum. Gerçek İslam’ı anlatanlara selam olsun diyorum. Öğrenmek istediğim bir konuyu da size sormak istiyorum.

Müslümanlar nişan ve evlilik törenlerinde çalgı (davul, zurna vs.) çaldırabilirler mi?

Cevap: Nişan, evlenmek isteğinin taraflarca takdiminden sonra bu istek kabul edilirse bunu yakınlar ve şahitler huzurunda belgelemektir. Bundan böyle bu iki insanın evlenme tarihine kadar suizandan kurtulması için yapılan bir törendir. Bu bir takım takılarla da pekiştirilerek niyetin ciddiyeti ortaya konulur. Evlilik için yapılan ön hazırlık safhasıdır. Bunun süresi iki günde olabilir, iki yılda. Sürenin uzun veya kısa olması önemli değildir. Evlilik ise nişanda belirtilen isteğin gerçekleştirilmesi için gerekli şartları yerine getirerek nikahla kadının kocasının evine getirilmesidir. Nikah merasimi olarak, Müslümanların nasıl bir kutlama, şenlik ve eğlenme ile hemhal oldukları meselesine gelince, öncelikle bu dinin peygamberi Hz. Muhammed (A.S)’in, bu konuyla ilgili olarak, "nikahı tef çalarak ilan edin"sözlerini hatırlatmakta fayda görüyoruz. Toplumların sevinçli ve kederli günleri elbette olacaktır. İnsanlık tarihi boyunca da hep olagelmiştir. Toplumlar inandıkları doğrular ışığında bu duygularını dile getirmişler ve buna bağlı bir yaşam tarzı oluşturmuşlardır. Bilim ve teknolojinin ürünü olan ve içine dünya görüşünün girmediği şeyler her toplum için alınıp kullanılabilir. Örneğin araba, radyo, televizyon ve çeşitli makine vs. bunlar arasındadır. Toplumun dünya görüşünün ürünü olup içine gelenek ve göreneklerini katarak oluşturduğu yaşam tarzı ise topluma özeldir. Ve bir başka inanca mensup olan toplumlarca kullanılması doğru değildir. Buna o toplumun hadareti denir ki İslam hadareti, İslam dünya görüşünün bir sonucudur. Batının hadareti ise teslis inancına dayalı sekülerleşmiş Hıristiyan dünya görüşünün bir sonucudur. Bunlar birbirine tevhid ve teslis kadar yabancı ve ayrı şeylerdir. Asla bağdaşması mümkün değildir. Fert veya toplumun sahip olduğu inancı onun her hareketini yönlendirici, biçimlendirici ve sınırlarını tesbit edicidir. Kişi ve toplum gerçekten inanıyor ise bu kalıp içinde şekillenir ve gelişip büyümesini sürdürür. Zamanla inançlar değişirse fert ve toplumdaki gidişatının da buna bağlı olarak değiştiğini görmemiz mümkündür. Bunun en yakın örneği, kendi toplumumuzdur. Üstü kapalı değişen düşüncelere paralel olarak devlet eliyle yapılan dayatmaların sonucu toplumun görüntüsü değişmiş, gidişatı değişmiş, öncelikleri değişmiş, kısacası toplum değişmiştir. Bu arada cenaze törenlerinden düğün törenlerine varıncaya kadar da bir değişim yaşanmıştır.

Konumuz olan düğün merasimlerinin dinimizden kaynaklanan on dört asırlık, ırkımızdan kaynaklanan on asırlık bir geçmişi vardır. Biz türedi ve köksüz bir millet değiliz. Bin yıl önce müslüman olan atalarımız kabullendikleri inanç doğrultusunda bir hadaret ortaya koymuşlardır. Nur suresi otuz birinci ayetinde ; "Mahreminizi kapatın, ırzınızı koruyun ve gözünüzü haramdan çevirin" buyurulduğu için; ırzın korunmasını, gözün haramdan çevrilmesini temin için kadınlar gelinle birlikte, erkekler damatla birlikte düğünlerini yapmayı adet edinmişlerdir. Bu törenlerde kadınlar tef vb. şeylerle kendi aralarında kutlarken, erkekler de davul zurna eşliğinde çeşitli oyunlarla (halay, güreş, cirit gibi) bu kutlamayı sürdürmüşlerdir. Toplumdaki değişimle birlikte bu töre de değişmiş, geniş salonlarda kadın erkek birlikte kutlamaya başlanmıştır. Bu iş için yapılmış salonlarda gelin, damat ve salonda bulunanlar orkestra eşliğinde topluca dans etmeye başlamışlardır. Alkol almak, şampanyalar açmakda işin aksesuarı olarak icra edilmektedir. Bunlar değişenlerin icraatı iken değişmeyenler veya değişimi eğriden doğruya doğru yaptığını söyleyenler de bir başka stille bu işi yapmaya çalışmaktadırlar. Ortaya çıkan manzarada tabir-i caizse, düğün ile cenaze evi ayırt edilmez olmuştur. Biz bunların her ikisini de doğru bulmuyoruz. Müslümanlar olarak Allah’ın meşru kıldığı sınırlar çerçevesinde kalarak düğünde düğün evine yakışır gibi, cenazede de cenaze evine yakışır davranışlar sergilemenin doğruluğuna inanıyoruz. Peygamberimizin (A.S) "tef çalarak nikahı ilan ediniz" buyurduğunu biliyoruz. Bizler de buna dayanarak tef veya uygun aletlerle bu ilanı yapmakta bir beis görmüyoruz. Burada önemli olan icranın mahiyetidir. Müslüman olarak kazanırken, yerken, içerken, konuşurken ve dinlerken helal ve harama dikkat ettiğimiz gibi, yaptığımız her işin ve bulunduğumuz ortamın da meşruiyetine dikkat etmek zorundayız. Örneğin kağıt, kalem ve yazmak mübah iken, yalan, iftira, küfür ve yanlış yazmak gibi bir hakkımız olamaz. İnisiyatifi elinizde bulundurmak ve meşru sınırlar içinde kalmak şartıyla, düğünümüzde çalgı, cenazemizde hoca bulunabilir. Bu hiçbir zaman şu anlama gelmez. Düğün yapmanın şartı çalgı tutmak, cenazeyi kaldırmanın şartı da hoca bulundurmak değildir. Eğer inisiyatif elinizde ise bunlar olmadan da bu işler yapılırsa olur. İnsanların eksik fazla demesinden asla kurtulamazsınız. Sizler onların takdirine değil Hakkın rızasına layık olmaya çalışın diyor, Allah’a emanet ediyoruz...

 

 

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin