|
AHMET
ALTINOK / HOLLANDA
Soru-1:
Kur’an’da mü’minlerin özelliklerini araştırırken Furkan
64, Zariyat 17-18, ayetlerini okuyunca bende şöyle bir
kanaat oluştu: Gece namazı mü’minler içinde kılınması
istenen bir namazdır. Halbuki daha önceki yazılarınızda
okumuştum "Gece namazı peygamberin nev’i şahsına ait bir
namazdır diye" bu ayetler ışığında konuyu yeniden ele
alırsanız memnun olurum.
Cevap: Bu
konuyu birkaç defa dile getirmiştik: namazla ilgili
ayetlere baktığımızda Müzemmil suresinde peygamberimize
hitap ederek; "Ey örtünüp bürünen gece yarısı kalk ve
gece yarısından biraz az veya üçte biri kadar bir zaman
Kur’an’ı tertil ile (ağır ağır) oku " (73/1-4)
buyuruluyor. Aynı surenin yirminci ayetinde ise bu
kalkışın ve okumanın sadece peygamberimiz tarafından
yapılmadığını, onunla birlikte bir taifenin de aynı şeyi
yaptığı belirtiliyor. Ancak gecenin belli vaktini
ibadetle geçirme işi, bazıları için hafifletiliyor.
Hastalar yolcular, mücahitler ve rızık arayanlar için
"Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyunuz " buyuruluyor.
Daha sonraki yıllarda namaz beş vakte çıkartılınca
(17/78) Gece namazını peygamberimizin kılması açıkça
istenerek şöyle buyuruluyor: "Gecenin bir kısmında
uyanıp, yalnız sana mahsus olarak fazladan namaz kıl.
Böylece Rabbin seni övülecek bir makama yükseltir."
(17/79). "Rabbi’nin hükmüne boyun eğip sabret; onların
ne günah işleyenlerine ve ne de kafir olanlarına asla
uyma" (76/24). "Rabbinin ismini sabah akşam zikret."
"Geceleyin O’na secde et, namaz kıl. O’nu geceleri uzun
uzun tesbih et." (76/25-26)
Peygamberimiz
nev’i şahsına mahsus olarak kıldığı bu gece namazının
kıyam, rüku ve secdelerini o kadar uzun yapıyordu ki
gece mescidine gelen bir sahabe şöyle anlatıyor;
"Mescide
geldiğimde peygamberi namaz kılarken buldum ve bende ona
tabî oldum. Öyle bir kıyam yaptı ki hiç rükuya
gitmeyeceğini zannettim: sonra öyle bir rüku yaptı ki
hiç doğrulmayacak zannettim; sonra yine öyle bir kıyam
yaptı ki hiç secdeye gitmeyecek zannettim; sonra bir
secde yaptı ki hiç kalkmayacak zannettim. Neredeyse
namazı bırakıp gidecektim." Peygamberimizin kıldığı bu
namaz 76/26 da bahsedilen "O’nu uzun uzun tesbih
etmenin" ifadesidir ve onun şahsına mahsustur. Böyle
ibadet etme diğer mü’minlerden istenmemektedir. Ancak
bilindiği gibi, namazların bir kısmı gece bir kısmı da
gündüz eda edilir. Müminler için, gece namazlarını ve
fecr namazlarını eda için yanlarını yataklarından
ayırırlar; korkarak ve umarak Allah’a ibadet ederler
denilmektedir. Furkan 62. Ayetten itibaren "ibret almak
veya şükretmek için dileyen kimseler için gece ve
gündüzü birbiri ardına getiren O’dur" diye başlayıp
altmış sekizinci ayete kadar olan kısımda, bu zaman
içerisinde Rahmanın kullarının neler yapmaları gerektiği
sayılmaktadır. Bunu yapanlar o kullar içerisinde öncü
olanlardır. Allah peygamberi için gece kalkışının daha
etkili ve daha uygun olduğunu beyan ediyor.
İşte övgüyle
bahsedilen zümre "afak da ve enfüs de" ki Allah’ın
ayetlerinden ders alarak dünyada peygamber yolunun zor
şartlarına dayanan, Ahirette de Allah’ın kesin hesabına
kendilerini hazırlamada öne geçenlerdir. (25/64-68)
Bunlar "seher vaktinde istiğfar eden, geceleri az
uyuyan, mallarından muhtaçlara pay ayıran kimselerdir. "
(51/15-19). Zengin müminler için zekat, fakir mü’minler
için namaz emredilir. Yapanların karşılığını da Allah’ın
eksiksiz olarak vereceği de beyan edilir. Bununla
birlikte nafile namaz kılan ve sadaka veren övülürken,
terk eden de kınanmaz. Bu cümleden olarak gece kalkıp
namaz kılan Rabbini tesbih ve tenzih edenler
övülmektedir. Bununla beraber tüm mü’minler yatsı ve
vitr namazını gece, sabah namazını da seher vaktinde
kıldıklarından ayetlerdeki ifadeleri sadece özel gece
ibadeti yapanlara hasretmek de doğru değildir. Bu
ifadelerin namaz kılan tüm mü’minleri kapsadığına
inanıyoruz.
Soru-2: Fetih
suresinin 29. ayetinin işaret ettiği "secde izlerinin"
oluşması için uzun süre secdede mi kalmamız gerekir?
Aksi halde bu izler insanda nasıl oluşur? Ya da bu
insanları secde izlerinden nasıl tanınacağız?
Cevap: Bu
ayette ifade edilen Hz. Muhammed (A.S)’ın yanında
bulunan mü’minlerin özellikleridir. Bu özelliklerin ise
vücudun herhangi bir bölgesinde bir işaret veya nasırla
olmayacağı ise izaha muhtaç olmayacak kadar açıktır.
"Secde izi " kelime anlamında değil mecazi anlamda
kullanılmıştır. "Sücud " secde etme, yere kapanma
anlamındadır. İmanın insana verdiği güzellikler insanın
yüzüne ve yaşayışına yansır. Yüz Kur’an’da çoğu kez
insanın tüm benliği için kullanılmıştır. İnsandaki ruh
halinin onun yüzüne yansıması dolayısıyla bu ifade
kullanılmıştır. İnsanın içindeki kin, öfke, sevgi ve
merhametin onun yüz ifadelerine de yansıdığını görürüz.
Bu, ifade, imanın insana verdiği güzelliklerin de
müminlerin yüzlerinden okunacağını anlatmaktadır. Yüz
ifadesi, kalbin aynası gibidir. Düşünce her halükarda
yüze yansıdığından müminler, "kafirlere karşı çetin ve
şiddetli, kendi aralarında ise gayet merhametlidirler."
Bir diğer ayette, Kur’an, müminlerin ibadetlerini tasvir
ederek: "onları rükuya varırken ve secde ederken
görürsün" der. Bir başka özellikleri olarak kalbî
durumlarını dile getirerek: "Allah’dan lütuf ve rıza
isterler" buyurur. Ayrıca onların yüz çizgilerine
işaretle: "Onları yüzlerindeki secde izlerinden
tanırsın" der. Bunlar, mü’minin içinin güzelliğinin
dışına yansımasıdır. Bunu "secde izi" şeklinde tasvir
etmek anlam bakımından zenginlik ve fikri bakımdan
derinlik ifade etmektedir. Yoksa fazla secde etmekten
doğan fiziki bir nasır değildir. Bunun Tevrat’ta
anlatılan bir özellik olduğu, İncil’de ise mü’minlerin
halinin teşbih sanatıyla ifadelendirdiği gerçeği,
yukarıdaki "secde izleri" ifadesini, mecazen almanın
doğruluğunun delilidir.
"İncildeki
vasıfları da filizini yarıp çıkarmış gittikçe onu
kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş
bir ekine benzer ki bu ekincilerinde hoşuna giderken,
kafirleri de öfkelendirir." Ekinlerin, bir anda tarlayı
doldurarak çoğalması, peygamberi sevindirirken;
kafirleri de öfkelendirmektedir. Bu konuda, Muhammed
Esed’in başından geçen olayı hatırlamakta fayda vardır:
İskenderiye’den Kahire’ye giderken, ara istasyonlardan
birinde bulunduğu kompartımana binen bir Mısırlı
köylünün, kim olduğunu bilmediği kompartıman
arkadaşlarına çıkınından çıkardığı çörekleri ikram edişi
ve onun yüzündeki tebessümü Esed’i o kadar etkilemiştir
ki, bu olayın, onun müslüman olmasında büyük bir payının
olduğunu ifade etmek gereğini duymuştur. Batıda
tanıdığı, yüzü asık ve babasına bile bir şey ikram
etmeyen insanların yanında, bu Mısır’lı köylünün
sevecenliği ve ikram duygusu onu derinden etkilemiştir.
İşte, imandan kaynaklanan bu asil davranışlar, o kişinin
yüzündeki "secde izleri"dir. İçinde yaşadığınız toplumu
bu manada ciddi bir gözleme tabî tuttuğunuzda bu
ifadenin ne kadar yerinde olduğunu teslim edeceğinize
inanıyoruz.
Fetih suresi
29. ayetini şimdi bu açıdan bakarak okuyalım: "Muhammed
Allah’ın Rasulüdür. Beraberinde bulunanlarda kafirlere
karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları
rükuya varırken, secde ederken görürsün. Allah’tan lütuf
ve rıza isterler. Onlar yüzlerindeki secde izlerinden
tanınırlar. İşte onların Tevrat’ta ki vasıfları budur.
İncil’de de şöyle vasıflandırılmışlardı: Onlar filizini
yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek
kalınlaşmış gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzer
ki, bu ekicilerinde hoşuna gider. Allah böylece onları
çoğaltıp güçlendirerek kafirleri öfkelendirir. Allah
iman edip salih amelde bulunanlara hem mağfiret hem de
büyük bir mükafat vaâd etmiştir. " (48/29). Bu konuda
Seyyid Kutup’un şu sözlerini hatırlamayı yararlı
buluyoruz. "Abdullah’ın oğlu Muhammed davasında muvaffak
olduysa (ki olduğuna inanıyoruz.) O’nun arkadaşları
yaşayan birer Kur’an idi. Kur’an canlanmış sanki çarşıda
pazarda (evde ve cephede savaşta ve barışta insanlar
arasında ) dolaşıyordu." İşte onların sahip olduğu bu
güzel hasletler, Kur'an'a uygun bir hayat sürmeleri ve
inandıkları gibi davranıp yaşamalarının birer sonucuydu.
Yalnız Allah’a kulluk etmenin ve sadece O’ndan yardım
dilemenin, O’na dayanıp güvenmenin, O’nun adına hareket
etmenin insanda meydana getirdiği huzur, mutluluk,
güven, emniyet ve merhamet, mü’min’in taşıdığı secde
izleridir diyoruz. Doğru kaynaktan, doğru bakış açısıyla
bakarak doğru anlamak, doğru yaşamanın vazgeçilmez
ilkesidir. Allah sizlerin ve tüm insanların
çalışmalarına bereket, hanelerine saadet, hayatlarına
afiyetler ihsan eylesin diyor, sizi Allah’a emanet
ediyoruz.
CEBRAİL DURAN / KAYSERİ
Soru-1:
İktibas’a bu yıl abone oldum. Beğenerek okuyorum. Gerçek
İslam’ı anlatanlara selam olsun diyorum. Öğrenmek
istediğim bir konuyu da size sormak istiyorum.
Müslümanlar
nişan ve evlilik törenlerinde çalgı (davul, zurna vs.)
çaldırabilirler mi?
Cevap: Nişan,
evlenmek isteğinin taraflarca takdiminden sonra bu istek
kabul edilirse bunu yakınlar ve şahitler huzurunda
belgelemektir. Bundan böyle bu iki insanın evlenme
tarihine kadar suizandan kurtulması için yapılan bir
törendir. Bu bir takım takılarla da pekiştirilerek
niyetin ciddiyeti ortaya konulur. Evlilik için yapılan
ön hazırlık safhasıdır. Bunun süresi iki günde olabilir,
iki yılda. Sürenin uzun veya kısa olması önemli
değildir. Evlilik ise nişanda belirtilen isteğin
gerçekleştirilmesi için gerekli şartları yerine
getirerek nikahla kadının kocasının evine
getirilmesidir. Nikah merasimi olarak, Müslümanların
nasıl bir kutlama, şenlik ve eğlenme ile hemhal
oldukları meselesine gelince, öncelikle bu dinin
peygamberi Hz. Muhammed (A.S)’in, bu konuyla ilgili
olarak, "nikahı tef çalarak ilan edin"sözlerini
hatırlatmakta fayda görüyoruz. Toplumların sevinçli ve
kederli günleri elbette olacaktır. İnsanlık tarihi
boyunca da hep olagelmiştir. Toplumlar inandıkları
doğrular ışığında bu duygularını dile getirmişler ve
buna bağlı bir yaşam tarzı oluşturmuşlardır. Bilim ve
teknolojinin ürünü olan ve içine dünya görüşünün
girmediği şeyler her toplum için alınıp kullanılabilir.
Örneğin araba, radyo, televizyon ve çeşitli makine vs.
bunlar arasındadır. Toplumun dünya görüşünün ürünü olup
içine gelenek ve göreneklerini katarak oluşturduğu yaşam
tarzı ise topluma özeldir. Ve bir başka inanca mensup
olan toplumlarca kullanılması doğru değildir. Buna o
toplumun hadareti denir ki İslam hadareti, İslam dünya
görüşünün bir sonucudur. Batının hadareti ise teslis
inancına dayalı sekülerleşmiş Hıristiyan dünya görüşünün
bir sonucudur. Bunlar birbirine tevhid ve teslis kadar
yabancı ve ayrı şeylerdir. Asla bağdaşması mümkün
değildir. Fert veya toplumun sahip olduğu inancı onun
her hareketini yönlendirici, biçimlendirici ve
sınırlarını tesbit edicidir. Kişi ve toplum gerçekten
inanıyor ise bu kalıp içinde şekillenir ve gelişip
büyümesini sürdürür. Zamanla inançlar değişirse fert ve
toplumdaki gidişatının da buna bağlı olarak değiştiğini
görmemiz mümkündür. Bunun en yakın örneği, kendi
toplumumuzdur. Üstü kapalı değişen düşüncelere paralel
olarak devlet eliyle yapılan dayatmaların sonucu
toplumun görüntüsü değişmiş, gidişatı değişmiş,
öncelikleri değişmiş, kısacası toplum değişmiştir. Bu
arada cenaze törenlerinden düğün törenlerine varıncaya
kadar da bir değişim yaşanmıştır.
Konumuz olan
düğün merasimlerinin dinimizden kaynaklanan on dört
asırlık, ırkımızdan kaynaklanan on asırlık bir geçmişi
vardır. Biz türedi ve köksüz bir millet değiliz. Bin yıl
önce müslüman olan atalarımız kabullendikleri inanç
doğrultusunda bir hadaret ortaya koymuşlardır. Nur
suresi otuz birinci ayetinde ; "Mahreminizi kapatın,
ırzınızı koruyun ve gözünüzü haramdan çevirin"
buyurulduğu için; ırzın korunmasını, gözün haramdan
çevrilmesini temin için kadınlar gelinle birlikte,
erkekler damatla birlikte düğünlerini yapmayı adet
edinmişlerdir. Bu törenlerde kadınlar tef vb. şeylerle
kendi aralarında kutlarken, erkekler de davul zurna
eşliğinde çeşitli oyunlarla (halay, güreş, cirit gibi)
bu kutlamayı sürdürmüşlerdir. Toplumdaki değişimle
birlikte bu töre de değişmiş, geniş salonlarda kadın
erkek birlikte kutlamaya başlanmıştır. Bu iş için
yapılmış salonlarda gelin, damat ve salonda bulunanlar
orkestra eşliğinde topluca dans etmeye başlamışlardır.
Alkol almak, şampanyalar açmakda işin aksesuarı olarak
icra edilmektedir. Bunlar değişenlerin icraatı iken
değişmeyenler veya değişimi eğriden doğruya doğru
yaptığını söyleyenler de bir başka stille bu işi yapmaya
çalışmaktadırlar. Ortaya çıkan manzarada tabir-i caizse,
düğün ile cenaze evi ayırt edilmez olmuştur. Biz
bunların her ikisini de doğru bulmuyoruz. Müslümanlar
olarak Allah’ın meşru kıldığı sınırlar çerçevesinde
kalarak düğünde düğün evine yakışır gibi, cenazede de
cenaze evine yakışır davranışlar sergilemenin
doğruluğuna inanıyoruz. Peygamberimizin (A.S) "tef
çalarak nikahı ilan ediniz" buyurduğunu biliyoruz.
Bizler de buna dayanarak tef veya uygun aletlerle bu
ilanı yapmakta bir beis görmüyoruz. Burada önemli olan
icranın mahiyetidir. Müslüman olarak kazanırken, yerken,
içerken, konuşurken ve dinlerken helal ve harama dikkat
ettiğimiz gibi, yaptığımız her işin ve bulunduğumuz
ortamın da meşruiyetine dikkat etmek zorundayız. Örneğin
kağıt, kalem ve yazmak mübah iken, yalan, iftira, küfür
ve yanlış yazmak gibi bir hakkımız olamaz. İnisiyatifi
elinizde bulundurmak ve meşru sınırlar içinde kalmak
şartıyla, düğünümüzde çalgı, cenazemizde hoca
bulunabilir. Bu hiçbir zaman şu anlama gelmez. Düğün
yapmanın şartı çalgı tutmak, cenazeyi kaldırmanın şartı
da hoca bulundurmak değildir. Eğer inisiyatif elinizde
ise bunlar olmadan da bu işler yapılırsa olur.
İnsanların eksik fazla demesinden asla kurtulamazsınız.
Sizler onların takdirine değil Hakkın rızasına layık
olmaya çalışın diyor, Allah’a emanet ediyoruz...
© 2002 İktibas |