|
Plastik
Aşklara İnat
Nahir Aydın
GÖKDUMAN
Kompartımanın
penceresinden perondaki kalabalığı kolaçan edip
duruyordu gözleriyle. Trenin hareket saatine dakikalar
vardı. Her an kalkış düdüğünü duyabileceği endişesiyle
ürperiyordu. Dün akşam bildirmişti gideceği saati. Gelir
miydi? Vazgeçebilir miydi? Tutkularıyla ülküsünü
ayrıştırabildiği adımlarla girer miydi gara? Günlerdir,
aylardır bunun muhasebesini yapıp durmuştu. Son kozunu
da devreye soktuğunda her şeyin yoluna gireceğine
inandırmak istemişti kendini. İşte dakikalar kalmıştı
düğümün çözülmesine. Perondaki kalabalığın
kompartımanların önüne yığılarak pencerelerden sarkan
yakınlarına el sallayışları, kâh ağlayıp kah buruk
tebessümlerle melül melül bakınmaları sinirine
dokunuyordu. Kendini bildiğinden beri sevmezdi sanki
dünyanın sonu gelmiş gibi yapılan hazin vedalaşmaları...
Birkaç gün
daha beklemez miydim, diye düşündü. Enine boyuna her
şeyi bir kez daha konuşamaz mıydım? Aşka, gerçek aşka
inandığımı ispatlayamaz mıydım ona? Yüzünde artık çok
geç der gibi beliren ifadenin yerini, fazlasıyla
yapmadın mı diyen bir sorgulama kovaladı. Bir yılı aşkın
zamandır uğraşmış, dil dökmüş; fakat emeklerinin
karşılığında hep olduğu gibi kabullenilmesi istenen o
iğreti haliyle bulmuştu Nilüfer’i; "Bunca yıllık
emeğimi bir çırpıda silip atamam." demişti, her
cümlesine bir misilleme yapar gibi. Doğru adımın tek
olmadığından alternatiflerin çok ve çeşitli olduğundan
sözetmişti. Önceleri, ihtisasının geri kalan kısmını
yurt dışında tamamlamak isteğini dolamıştı diline.
Semih’e birlikte gidelim diye tutturmuştu. Hatta önce
onun gitmesinin daha doğru olacağına, puanlarının
yüksekliği sayesinde istediği elçiliğe başvurması
dahilinde bir kapı aralayabileceğine inandırmıştı
Semih’i. Tavsiyelerinde haksız sayılmazdı. Bir şekilde
yurt dışına çıkabilirse, sevdiği kız için de ortam
araştırabilir, düştüğü ikilemleri ayrıştırabilirdi.
Fakat bunun çözüm olmadığını bir iş çıkışı oturdukları
parkta ondan duyduğu birkaç cümleyle anlayıvermişti.
"İstanbul’dan da, bu memleketin loş atmosferinden de
sıkıldım," demişti, Nilüfer. Nefes alamadığından, her
şeyin bir kısırdöngüden ibaret olduğundan, kendini
kandırmaktan bıktığından dert yanmıştı uzun uzun. Yurt
dışı, alternatiften ziyade bir düş dünyası gibi
çağıldıyordu dudaklarında. Amerika’ya gidebilirlerse New
york’un meşhur caddesi, Times Squire’nde mutlaka bir
gece yürüyüşü yapmak istediğinden, Avusturya’ya gidecek
olurlarsa Viyana kapılarını yeniden fethetmekten, eğer
Fransa’ya kabul edilirlerse Notre Dame Katedrali’ni
ziyaret etmekten bahsediyordu özlemi sesinin her
hecesine vuran titreşimlerle...
Sırf onun
gönlü olsun diye birkaç elçiliğe dilekçeyle başvurmuş,
gerekli sınavlara girmiş fakat istenen puanı
tutturamamıştı. Hemen pes etmemesini başarıncaya kadar
denemesini söyleyen Nilüfer’in ısrarları irrite edici
bir boyuta ulaşınca da "Ben bu ülkeden gitmek
istemiyorum," diye resti çekmekte bulmuştu çareyi. Yurt
dışı fikri ailelerinin de çok onayladıkları bir şey
değildi. Fakülteyi bitirdikleri günden beri düğün
tarihinde bir uzlaşma isteyip duruyorlardı. "Doktoraydı,
doçentlikti derken otuz yaşında mı evleneceksin, ölürsem
torun hasretinden gözlerim açık gidecek," diyordu
annesi. Nilüfer’inkiler ise kararı tamamıyla kızlarına
bırakmışlardı. "Kızımız ne zaman kendini evliliğe hazır
hissederse o zaman düğün dernek kurarız," diyorlardı;
her seferinde hiç acelelerinin olmadığını
vurgulayarak... Fakültenin ilk yılında tanışıp,
evlenmeye karar vermişlerdi oysa. Aileleri de okudukları
kentte yaşadığından tanışıp kaynaşmaları, birbirlerine
alışmaları kolay olmuştu zaman içinde. Altı yılı aşkın
zamandır ufak tefek kırgınlıklar haricinde önemli bir
sorun yaşamamışlarken, son bir yıl içinde yavaş yavaş
seyri değişmişti ilişkilerinin. Sanki yıllardır içlerini
kaplayan huzur, birden bire bir sabun köpüğü gibi
erimeye, sönmeye yüz tutmuştu da Semih’e yapılacak
hiçbir şey bırakılmamıştı geriye. Ailesine defalarca
aralarındaki gerginlikten söz etmeyi denemişti. Fakat
her seferinde, "Kızı kendi haline bırak," demişlerdi.
"Şimdiden böylesine sık boğaz edersen, sonunu
getiremezsin. Hele evlenin, birbirinizi iyice anlayın
dinleyin, ortak bir karara varırsınız elbette." Anlamak
istemiyorlardı. Sonradan pişmanlık duyabileceğini
kabullenmek imkânsız geliyordu onlara. Aynı kültürden,
aynı tahsilden iki insanın anlaşamaması için bir neden
yoktu ki ortada. Üstelik yıllardır tanışıyorlardı. Aynı
üniversitede, aynı sınıfta okumuşlardı. Birbirinin
derdiyle dertlenip, sevinciyle gülümsemişlerdi. Aileleri
bile gele gide akraba gibi olmuşlardı şimdiden.
Nilüferin dilinden, ‘anne, baba’ sözlerini duymak
hoşlarına giderdi anne-babasının. "Bu kız yüksek
tahsilli ama yüksek burunlu değil," derdi babası.
Kayınbiraderi Servet’in on senelik gelininin, ona ya
bir, ya da iki kere baba dediğini, sülalede adının soğuk
nevaleye çıktığını anlatırdı. Nilüfer öyle miydi?
Konuşkan ve samimi tavırlarıyla ilk günden kendini
sevdirmişti. Evlerine geldiğinde aile tarafından kapıda
karşılanır, gidinceye kadar el üstünde tutulurdu. Öyle
ki Semih, nişanlısının yanında üvey evlat konumuna
düşerdi kendi evinde. Nilüfer de bu fırsatı sonuna kadar
kullanmayı iyi bilirdi. Kariyerinde çok güzel bir konuma
geldiğini, üniversite hocalarının kendine gösterdiği
itibarı mütevazı fakat mağrur ifadelerle sıralardı
peşpeşe. ‘Semih bunların farkında değil ama bu böyle’
der gibi ona bakmayı da unutmazdı. "Şimdilik başörtüme
bir şey demiyorlar," derken sesi bulutlanır, gözlerine
matemin gölgesi düşerdi ama başını dik tutmayı bilirdi
yine de.
Başörtüsü
yasağı bütün üniversiteyi kuşattığı günden beri tavizsiz
olmayı önermişti ona. Nasıl olsa okulu bitirmişti. Sanat
tarihi diplomasıyla istediği gibi olmasa bile kendini
oyalayabilecek bir iş bulabilirdi. Ama olasılıklarla
hareket etmeyi hiç sevmemişti Nilüfer. İhtisas hakkı
elde etmişken sırf başörtüsü nedeniyle geri çekilmeyi
göze alamamıştı. Eve kapanıp kalmak korkulu rüyası gibi
bir şeydi. Eve dönüş, ya bitmez tükenmez ev işleriyle
boğuşmaktı ona göre ya da can sıkıntısıyla oflayıp
puflayış... Semih onun ev fobisini yıkmak için
isteyenin, her halükarda bulunduğu ortamı
güzelleştirebileceğini örneklendirmişti defalarca.
Fakat anlamak istemezdi Nilüfer; "Ne yani bu yaştan
sonra oturup evdeki koltuklara kırlent mi öreyim," diye
burun kıvırırdı her tartışmanın sonunda. Ancak büyük bir
şirketle anlaşıp dolgun ücretli, garantili bir iş
bulabilirse mastır hakkından vazgeçebileceğini
söylüyordu. Semih sırf onu ikna edebilmek için büyük bir
resim atölyesinde hocalık işi bulmuştu uzun uğraşlar
sonrası. Fakat beğendirememişti. Atölyenin tuvallerini,
kara kalem çalışmasının sönüklüğünü bahane edip işi
reddetmişti. İhtisasını bitirirse kendi atölyesini
kendisi kurmaktan söz etmişti bir de alay eder gibi.
Aynı bölümde
çalışıyor olmaları apayrı yaralar açıyordu Semih’in iç
evinde. Onun başörtüsüyle girdiği odasından peruğuyla
çıkması ve hiçbir şey yokmuşçasına işine yönelmesi
anlaşılır gelmiyordu. Bütün mesele maddiyatsa evin
geçimini, onun istediği refah düzeyini sağlayabileceğini
anlatmıştı defalarca. "Gerekirse mesai dışında
işportacılık bile yapar sana sıkıntı yaşatmam," demeye
kadar getirmişti lafı. Yalnızca gülmüştü. Türk filmi
edebiyatı yapma der gibi bakmıştı. Peruk takmak bu kadar
kötü müydü ki? Binlerce insan aynı yöntemi kullanmıyor
muydu? Takmayıp da evlerine dönenler ne yapıyorlardı
sanki! Antropolojiden Nalân, mastırının son senesinde
taviz vermemek adına bölümünü terketmişti de şimdi
üçüncü sınıf bir kreşte onun bunun çocuğuna bakıcılık
yapıyordu. Fransız Edebiyatı’ndan ayrılan Meltem hidayet
romanları yazmakla meşguldü. Ya Sosyal bilimlerden
ayrılan Selda’nın durumuna ne demeli; güç bela aldığı
sertifikayla zihinsel özürlü çocuklara özel eğitim
veriyordu. İğneyle kuyu kazmak gibi bir şeydi
yaptıkları. Kendi branşlarında en iyiye uzanmak varken
çerçöple uğraşmak mıydı realite? Üstelik ilk etapta
başlarını açmamakta direnen yüzlercesi girdikleri çıkmaz
sokağı farkedince geri dönmemişler miydi? İşte Betül,
işte Ayşen, işte Rana...
Her gün biraz
daha geriliyordu aralarındaki ipler. Yasak öncesine
dayanan güçlü dostlukları gitgide yıpranıyordu. Oysa
fakültenin ilk yıllarında evlenmeye karar verdikleri o
ilk günlerde düşledikleri özge çağı dillendirirken nasıl
da umutvardılar. Nilüfer’in her seferinde gözleri
dolardı sahranın ortasında bir başına kalan Hacer’i
anımsadığında. Öyle kimseleri beğenmezdi. Müslüman bir
kıza yakışmayacak söz ve hareketlerden uzak dururdu.
Başörtülerini gösterişsiz renklerden seçmeye ve büyükçe
takmaya özen gösterirdi. Seyyid Kutub’un bir sözünden
etkilenip yıllarca ağzına meşrubat koymamıştı. Daha
birkaç yıl öncesi başörtüsü mitinglerinde ön
saflardaydı. Aileleriyle cedelleşen fakülteli kızlarla
odasını, harçlıklarını paylaşırdı. Parasının önemli bir
kısmını kitaba yatırır, annesi görmesin diye de yatak
altlarında saklardı. Peki ne olmuştu da değişmişti bu
kadar? Semih, "Seni 28 Şubat çarptı," diye yüzüne
vurmuştu bir keresinde. Eleştiriye gelemezdi. Son
günlerde yakınlaştığı grubun etkisinde kaldığını açıkça
dillendirmese de onların söylemlerini pelesenk etmişti
diline. Bir türlü boş bırakılamayan fakat içi de
doldurulamayan meydanlar onun da avuntusu olmuştu.
Kendini kurtaramadan evreni kurtarma yanılgısını diline
dolamıştı. Sanat denen abide zaten sistemin oyunu
oyuncağı haline getirilmişti. O da sanata ihanet
ederse!.. Bu konu da ailesinden de destek görüyordu.
Başörtüsü yasağı üniversitede son hız ilerleyince
babası ve annesi kızlarının okul idaresinin isteklerini
harfiyen uygulaması için ellerinden geleni yapmışlardı.
Nilüfer, Semih’le, ailesinin arasında kalmıştı ilkin. O
peruk kararını aldığı gün, "Bu günler için mi?" demişti
Semih parmağındaki yüzüğü göstererek. Bu günler için
sözleşmediklerini anlatmak istercesine. Nilüfer
kararsızlık aşamasında birkaç hafta üniversiteye
uğramamış, sonra çantasına tıktığı siyah renkli perukla
çıkagelmişti bir mesai başlangıcı... Semih onun
elindekini farkedince boğazına tıkılan yumruyla
karşısına dikilmişti. Nişanlısının, başörtüsünü çözerek
başına geçirdiği plastik nesneye iğrenerek bakışı, gayri
ihtiyari peruğuna uzanarak çöpe fırlatmak isteyişi,
Nilüfer’in kararlı tutumu ve parmağındaki yüzüğü
çıkararak masanın üzerine bırakıp, birkaç kelimelik
anlatıyla, "Olduğum gibi kabullenmezsen..." deyişi ve
kapıyı açıp koridora süzülüşü; kapkaranlık bir dehlizin
başlangıç noktasıydı sanki.
Tren uzun
uzun kalkış düdüğünü çalarken delici bakışlarla
kalabalığı taradı bir kez daha. Herkesin bir uğurlayanı
vardı. Yan kompartımandaki adam, kucağındaki küçük
çocuğa sımsıkı sarılmış perondaki gözü yaşlı karısına,
"Çabuk döneceğim, üzülme, oğlumuza iyi bak," deyip
duruyordu. Çocuk bir yaşlarında olmasına rağmen
gözlerine babasından ayrılmanın hüznü sinmişti. Onun,
çocukları ne çok sevdiğini anımsadı çocuğun kara
gözlerini süzerken. Çocukları severdi Nilüfer; sokakta
gördüklerinin bile başını okşamadan geçmezdi ama çoluk
çocuğa karışmış, kendini çocuklarının bakımına ve
eğitimine adamış kadınları da pek anlayamazdı. Annelik
elbette her kadının özlemini çektiği duyguydu. Zamanı
geldiğinde, hatta fazla gecikmeden o da anne olmayı
isterdi. Fakat anne olacağım derken ideallerinden taviz
verenleri, analık vasıflarını daima önceleyenleri ya da
çocukları için bir dönemliğine de olsa dört duvar
arasına kapananları gördükçe, onlara benzeme kaygısına
kapılmaktan alıkoyamazdı kendini. Birkaç kez bu konuda
da tartışmışlardı; nişanlandıklarının haftasında hem de.
Başarılamayanları hep yarına ertelemekten açılmıştı söz.
Semih, "Biz ulaşamasak bile çocuklarımız başarır
inşallah," demişti. Çocuklarımız sözü incinmeyle
karışık, bir hüzün yaymıştı Nilüfer’in içine. Hiçbir
şeyi yarına bırakmak istememesinden kaynaklanan bir
ironiyle, "Avuntu" diye söylenmişti. "Her şeyi
çocuklardan ve yarından beklemek avuntu. Bu gün
başarabildiğince varsın. Belki yarım, belki eksik, belki
taviz dense de adına durduğun noktada varolabildiğince
varsın... Aksi takdirde..." Semih daha fazla
dayanamayarak susturmuştu onu. "Nasıl olursa olsun, ne
olursa olsun mantığı bize uymaz," demişti. "Durduğun
noktada ne için bulunduğunu sorgulamak zorundasın!"
Tartışma hız alacak olursa susmayı yeğlerdi Nilüfer.
Gözlerini çoğu zaman uzaklara diker ve Semih’in
sözlerini dinler görünse de bambaşka alemlere dalar
giderdi.
Bu şehrin her
santimi onunla olan hatıralarının girdabına dönüşebilir
miydi? Daha geçen sene Malatya’dan gelen ortak bir
tanıdıklarını karşılamak için gelmişlerdi gara.
Dokuzuncu peronda beklemiş, karşıdaki büfeden bir memba
suyu almış, şu banka reklamının yazılı olduğu bankta
oturup geleceğe dair tasarımlar yapmışlardı. İkisi de
doğma büyüme İstanbulluydular. Semih zaman zaman
metropolün karmaşasından yılıp memleketin güney
illerinden birinde yaşama arzusuna kapılsa da Nilüfer
İstanbul dışına çıkma fikrine sıcak bakmazdı hiç. Hatta
başörtüsü yasağı yaygınlaşınca okudukları bölümleri
terkedip taşradaki ailelerinin yanına dönen
arkadaşlarını anımsadığında içi burkulurdu hâlâ.
Eminönü’nde balık-ekmek, Sarıyer’de börek, Çamlıca’da
simit yemek, Florya’ da çay içip Marmara’nın engin
dalgalarını seyretmek, her şeyden de önemlisi
memleketin nabzının attığı İstanbul’da yaşadığını
bilmek önemsiz gibi görünse de kıymetliydi onun için.
İstanbul, hayatın tüm renkleriyle akışkanlığını
yitirmediği; her an her saniye yeni gelişim ve
değişimlerin yaşandığı kentti. İnsan bu şehirde aradığı
her şeyi bulabilirdi. Dilediği her yere gidebilirdi.
İstediği pek çok şeyi yapabilirdi. Durağanlık ve
sıkılganlık yoktu İstanbul’un literatüründe.
Çantasındaki perukla kampüsten adımını atarken bile
içindeki sıkıntıyı gideremese de severdi bu kentin
havasını teneffüs etmeyi. Semih’in tafraları, görüyorsun
ya gözünde büyüttüklerin çözümleyemiyor hiçbir şeyi
diyen bakışları İstanbul’un cazibesini öldüremezdi.
İstanbul eve kapanıp kalanların şehri olamazdı. Ufkunun
gittikçe daraldığını söyleyen Semih bile İstanbul’u
özümseyenler kervanına ait değilmiş gibi geliyordu
hanidir. "Özüne dönmek bu kadar zor geliyorsa başka
coğrafyaları düşünelim," demişti Semih. "Eğer ailense
üzüp kırmak istemediğin, ya da etrafındakilerin yersiz
sorgulamalarıysa direnemediğin uzaklaşmayı düşün bir
de." Her seferinde düşünmeye gerek bile duymadan,
"Olmaz!" diye kestirip atmıştı. Üstelik korkak değilim
ki kaçayım dercesine burun kıvırarak.
Trenin
kalkmasına saniyeler kalmıştı. Perondaki kalabalık
gözünde gitgide kapkaranlık bir tabloya dönüşüyordu.
Nerede olduğunu, nereye gideceğini, ardında neyi
bıraktığını, kendini nelerin beklediğini unutmuş
gibiydi. Yan taraftaki pencereden sarkan adamın
yüzündeki tebessüm, elindeki kâğıt mendilleri satabilmek
için peronları veryansın turlayıp duran yeşil elbiseli
küçük kız, mendilleriyle gözlerini kurulayıp duran
kadınlar, genç kızlar, simit istediği ve duymazdan
gelindiği için yerlerde debelenip duran çocuklar cansız
birer objeye dönüşmüşlerdi de, yüreğindeki sıkıntı
evrenin her zerresinde vuku bulmuştu sanki. Gelmemesinin
nedeni, olduğu gibi kabullenilmemesinden miydi; yoksa
yüreğindeki en büyük güzelliği yaraladığı günden beri,
aralarındaki sevginin de darbe almasından mı? Artık
sevmiyor olabilir miydi gerçekten? Gerçi sevgilerini
hiçbir zaman açık açık dile getirmemişlerdi. İlk günden
bu yana beraberliklerine yozlaşmış hiçbir sözü,
davranışı yansıtmamaya dikkât etmişlerdi ikisi de. Fakat
sevgi söylenmese de hayatın her zerresine sirayet
etmiyor muydu? Onun yüzündeki hüznün kendi yanlış bir
davranışından ya da sözünden olduğunu vehmederek kaç
gecesini uykusuz geçirmemiş miydi? Ya da Nilüfer aynı
hislerle onun gönlünü almak için kaç kez dil dökmemiş
miydi öğrencilik günlerinde? Neden gelmiyordu peki?
Mazinin dehlizlerinde oyalanmayı bırakıp realist olmayı
ilke edindiğinden mi? Bir sohbet sırasında, kariyerini
yarım bırakıp sevdiği adamla evlenen fakat mutlu
olamayan bir arkadaşını örnek göstererek, aynı kaygıları
taşıdığını vurgulamak istemişti. Öyle güvensizdi ki
hayata karşı, her şeyi garantilemek elinde olsaydı
ömrünün bütün saniyelerini sigortalamaktan geri
durmazdı. "Karşılıklı hoşgörü ve anlayış olduktan sonra
neden mutsuz olalım ki?" demişti Semih. Evliliklerinin
yalnızca dava birlikteliğine değil, aşka ve sevgiye de
dayanacağını anlatmak istercesine. Seven insan neden
üzsündü sevdiğini? Onların ocaklarında yetmedi bitmedi
kavgaları, tuzu az olan çorba tantanaları ya da oraya
gitme, buradan geçme kıskançlıkları neden yer bulsundu?
Biriktirdikleri hangi günler içindi? Oku, depola fakat
kullanma mantığı mıydı yüreklerindeki sıcaklığı
buzullaşmaya terkeden.
Nilüfer
geleceğe dair kaygılarıyla peruğunu her geçen gün biraz
daha benimsedikçe İstanbul yaşanılırlığını yitirmişti
Semih için. Onu çalıştığı bölümde o halde görmek
yüreğini tarifsiz hüzünlere boğuyordu. İhtisasının
dönüm noktasında başka bir üniversiteye geçiş yapma ve
her şeye sil baştan başlama kararını ailesi hâlâ
anlayamamışsa da o, dün akşam mesai çıkışı, fakültenin
önünde durdurmuştu Nilüfer’i. Perukla çalışmaya
başladığı ve yüzükleri çıkardıkları günden beri ilk yüz
yüze gelişleriydi. Bölümde günde belki yüz defa omuz
omuza, gelseler de birbirlerine dönüp bakmamaya özen
gösterirlerdi halbuki. Aradan aylar geçmesine rağmen
henüz ailelerinin haberi yoktu nişanı bozduklarından.
Semih akşam eve girerken annesinin sorgusundan kurtulmak
için nişan yüzüğünü parmağına taksa da sabah evden
ayrılır ayrılmaz çıkarıyordu. Nilüfer de öyle yapıyor
olmalıydı. Çünkü iki aile de olaydan haberdar olsa
aralarını bulmak için ellerinden geleni yaparlardı.
Semih’inkiler sorup duruyorlardı, Nilüfer’in artık neden
kendilerini ziyarete gelmediğini. Her seferinde yeni
bir yalan uydurmak zorunda kalıyordu. Mesai saatlerinin
yoğunluğundan, iş çıkışlarında hemen kararan havadan, ya
da Nilüfer’in kronikleşen soğuk algınlıklarından
sözediyordu. Bitti demeye dili varmıyordu. Hem
yüreğine, hem annesine laf anlatamayacağını bildiği
için, onun yaptığı yanlıştan döneceği günü bekliyordu
belki de. Ama içindeki ses o günün hiç gelmeyeceğini
fısıldıyordu. Günden güne boşa kürek çektiğine
inanıyordu. Dün akşam onunla yüzleşirken biraz daha
kesinleşmişti yargısı. Nilüfer onun bölümden
ayrılacağını öğrenince şaşkınlığını örtbas etse de iri
mavi gözlerine vuran hüznü gizlemeyi başaramamıştı.
Yüzündeki acı, Semih’in bölümden ayrılacağını kırk yıl
düşünse aklına getiremeyeceğinin sinyallerini yansıtıyor
gibiydi. İki yabancıya dönüşmek, yaşanan onca güzelliği
plastik bir nesneye değişmek nasıl bir titreşim yayardı
ki insanın iç evine. Parmaktaki yüzüğü çıkarmak kadar
kolay olabilir miydi yürektekini söküp atmak... Hâlâ geç
değildi. Hatanın neresinden dönülse kârdı. Semih kısa
birkaç tümceyle; "Yarın!" gibi, "Saat on’da" gibi,
"İstersen" gibi... bir şeyler söyledi. Nilüfer’den hiç
olmazsa "belki" çıkar umuduyla bekledi. Hiçbir şey
söylemedi genç kız. Gitme dese kalır mıydı? Bir dakika
öncesine kadar kalmazdım, kesinlikle kalmazdım diye
tekrarlayıp dururken son saniyeleri ikircikli tüketmenin
alemi neydi peki?
Trenin
rayların üzerindeki salınımını hissetmek son umut
kırıntısını da törpüleyince öylesine bıraktı kendini
boş koltuğun üzerine. Gelmeyeceğini zaten tahmin
ettiğini, aylardır bu sona hazırlanıp durduğunu
bilmiyor muydu? Sımsıcak bir çay olsaydı şimdi
boğazındaki yumruyu çözümleyecek. Genzinden gözlerine
doğru yükselen yaşların önünü kesecek. Ya da çelikten
bir zırha doldurup bütün duygularını rayların üzerine
bırakabilseydi. Çeliğin üzerinden geçen trenin sevimsiz
çığlığıyla yeni hayatına merhaba diyebilseydi. Kahretsin
miydi en çok terennüm etmek istediği kelime? Yüreğinde
çağıldayıp duran sevgiye inat, DEĞMEZMİŞ diyebilmeyi,
hemen şimdi, sıcağı sıcağına söyleyebilseydi... İnsanın
kendine söz geçirmesi en zoruymuş meğer. Önce
fotoğraflardan başlasa...Sonra en yakındaki anıdan en
uzağına doğru hepsini budasa... Neden ille de trenden
atlamak geliyordu ki içinden? Kazanan güya kendisi
olacaktı. Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamadığı
kalmıştı bir... İyi ve doğru olanı yüklenmek buydu işte.
İçinde volkanlar kaynarken hüzünlü gözlerle bozkırı
seyredip yakamoz görmüşçesine gülümsemek... Kaç insan
başarabilir ki bunu? Mutsuzluğun doruğunda mutluluğa
meydan okumayı kaç insan gerçek kazanım olarak
algılayabilir. Ve hakikatin izinde huzurla noktalanan
kaç ömür vardır evrende. Plastik nesnelere inat başını
dimdik tutabilen kaç muteber çehre!
Gözlerinden
iki damla yaş süzüldü... Hüzünden olsa da huzur getiren
gözyaşlarını kimse görmesin diye ayağa kalkıp yeniden
pencereye yaslandı. Ilık bir mayıs meltemi vurdu yüzüne.
Kainatta en bedbaht an bile birkaç saniye sürüyordu.
Kesinlikle birkaç saniye. İnsanın hiçbir anı birbirinin
aynı değildi. Ya az, ya çok, ya normal, ya da bir başka
tonlama; sesine, dudaklarına, bakışlarına, yüreğine
sinerdi. Kesinlikle... Hep bedbin ya da hep mutlu
olduklarını iddia edenler yalan söylerlerdi o yüzden.
Yüzünü okşayan rüzgar bile içine bir serinlik
katabildikten sonra hangi nedenle sonsuza kadar mutsuz
olabileceğine inandırabilirdi ki kendini. Öyleyse dua
etmenin ne önemi vardı; umut şiirleri yazmanın ne
gereği... Duygu sağanağı dakikalarca sürdü. Yeniden
yerine oturdu. Şakaklarına yayılan ağrıya aldırmaksızın
bavulunu açtı ve en üstteki fotoğraf albümünden bir
fotoğraf çıkardı. Parmakları fotoğrafın üst orta
boyutunda birleşip aşağı doğru hızla ineceği sırada
kompartımanın kapısı açıldı aniden. Koridorda
koşuşturan çocuklardan biri-ikisi olmalıydı gelen, ya
da trende bile insanı rahat bırakmayan işportacılardan
herhangisi... Gözlerini gayri ihtiyari kapıya
çevirdi... Kainatta hiçbir şeyin durağan olmadığını
fısıldayan yürek kıpırtısı gördüğü manzarayla coşkuya
büründü...Az önce inandığı saniye zincirinin tezahürüyle
büyülenmiş gibi kalakaldı öylece...
“Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi”
Üzerine
Halil S.
BEKİROĞLU
Bilgilerimizin kaynaklarını kitaplardan okurken şimdi
CD’ler çıktı. Kitap derken, eskiden ulaşılması zor,
imkansız görünenler bugün bilgisayarlarınızın klavyesine
dokunmakla bilgisayar ekranınızda hemen beliriveriyor.
İnsanlar,
"Tezkiret-uş Şuara, Sicil-i Osmani, Osmanlı Müellifleri,
Son Asır Türk Şairleri vb. kitaplardan şairler,
yazarlar, alimler hakkındaki bilgileri edinirlerdi.
Bugünkü gibi ansiklopediler yoktu. Osmanlı döneminde bu
bilgiler el yazması eserlerin çoğaltılıp dağıtılması ile
mümkün olabiliyordu. Zor bir uğraştı. Tek tek yazıp
çoğaltmak, dile kolay (Neredeyse elimizle mektup
yazmak-dolmakalemle- nostalji oldu…)
Şimdilerde
çağı yakalamak uğruna teknoloji nasıl da gelişti. Dün
yeni sanılan bugün demode olabiliyor. İnternet siteleri
sadece evimizde değil, cebimizde taşıyoruz. Bu bilgileri
küçük cep telefonumuzla bile elde etmemiz mümkün
olabiliyor.
Ansiklopedi,
19. asır ile 20. asrın gözde bilgi kaynakları idi.
Bilginin derli-toplu bir şekilde kütüphanemizde ciltli
kitaplar içinde gözükmesi güzeldi. Her evde mutlaka bir
ansiklopedi bulunurdu. Bir ihtiyaçtı bu, ülkemizde
İngilizceden, Fransızcadan yapılan tercümeler bile
yaygınlık kazandı. "Hayat, Türk, İslam" ansiklopedileri
bunlardan bir kaçı. Altmışlı yıllardan itibaren gittikçe
çoğalmaya başladı. Konularına göre teknik bilimlerden,
sosyal bilimlere, görsel sanatlardan sağlığa kadar
çeşitli ansiklopediler yayınlandı. Artık bilgilerin
sıhhat derecesi aranmıyordu. Doğru-yanlış ansiklopediler
çoğalarak gazetelerin promosyonlarına dönüştü. Dün kesin
dedikleri bilgileri, bugün reddettiler. Deneysel
bilgiler için bütün yapılanlara artık şüphe ile
bakılmaktaydı. Ansiklopediler çağı nasıl yakalayacaktı?
Bu zor bir iş; üstesinden gelinebilir gözükmüyor bence.
İhsan Işık,
kendisinin hazırladığı "ansiklopedi" için belli ki
epey emek sarfetmiş, hani kolay olmuyor bu işler. Bu
tür çalışmalar ekip işi, bir iş bölümü gerekir. Sağlıklı
bilgileri tek başına uğraş vererek elde etmek hayi
zordur. Yazarlar hakkında yazılan eserleri, hatta kimlik
bilgliere bile çoğu zaman yanlışlıkları da beraberinde
getiriyor.
Ansikopediler
genellikle klasik bir usulle alfabetik sıraya göre
tasniflendirilerek yapılır. Bazen bu isimler kişini
şöhretiyle de başlar. Soyadı baş harflerine göre tasnif
edilmeyebilir.
Eser
incelendiğinde ciddi hataların olduğu görünüyor.
Öncelikle birçok bilim adamından söz dahi edilmemiş.
Oysa bunlar sadece bilim adamı olarak kalmayıp çeşitli
eserleri, makaleleri olan insanlardır. Yurtdışında
tebliğler sunmuş, sempozyumlara katılmış bilim
adamlarına yer vermemek büyük bir eksiklik. Prof. Mikail
Bayram sahasında otorite bir kişi, üniversitede bölüm
başkanı. Ayrıca yayınlanmış eserleri var. Makaleleri
edebiyat dergilerinde yayınlanmış, şiirleri olan bir
bilim adamı. Tek bir satır bile bahsedilmemiş. Eserin
güvenilirliğine gölge düşürüyor.
Nasreddin
Hoca bahsinde ise klasik anlayışların ötesine gidemiyor
İ.Işık. Oysa ciddi bir araştırma yapmış olsaydı,
Nasreddin Hoca’nın aynı zaman Ahi Evren’in kendisi
olduğunu görebilirdi. Mevcut yanlış bilgilerle devam
ederek onu klasik güldürü ustası gibi göstermesi, esere
ciddi bir görünüm vermiyor. Nasreddin Hoca döneminde
alim bir kişi, II. İzzeddin Keykavus döneminde vezirlik
yaptığını –biraz araştırsaydı- görürdü. Nasreddin Hoca
ile ilgili bilgiler sağlıklı değil, sadece ucuz piyasa
kitaplarından edinilmiş bilgiler (*) Burada sayın Işık’a
şahsı ile ilgili değil bir edebiyatçı kimliği olduğu
için daha titiz olması gerekirdi düşüncesini taşıyorum.
Belki de yeterince takip edememiştir. Nasreddin Hoca ile
ilgili yayınları.
Bir diğer
konu da belki de en önemlisi; bu tür çalışmalarda
yazarın fikri yapısı, ideolojisi, sanat anlayışı ortaya
konması gerekirdi. Okuyucunun asıl merak ettiği konu
budur. Sanatçının etkilendiği ortam kadar, fikri dünyası
okuyucunun ilgi alanıdır. Siz tutar, form bilgilerini
okuyucuya aktarırsanız, bunun ne önemi kalır ?
Ansiklopedik, çalışma bunun neresinde ? Emek
veriyorsanız eserinize, ciddi bir etüd çalışması olara
görmek gerekirdi. Bunca isim kalabalığından ziyade daha
sağlam bilgiler, yorumlar, okuyucuya güven aşılar.
M. Said
Çekmegil’den, Ercümend Özkan’dan bahsediliyorsa onların
eselerinden örnekler verilebilirdi.
İktibas
Dergisi’nin Ercümend Özkan tarafından kurulduğu
bilinmektedir. Ayrıca İslami Hareketin içinde yıllarca
mücadele vermiştir. Bütün bunlara rağmen ayrılan
satırlar 4-5 cümleyi geçmiyor. Yine M. Sait Çekmegil’in
eserlerinden bahsederken, onun hakkında yazılan
"Çekmegil’in Eseri Neyi Anlatır" kitapta yer
almamaktadır.
Eserin
içerisinde hiç de hak etmeyen kişilere yer verildiğini
görüyoruz. Üstelik yazar mı, şair mi; o da belli değil…
Daha çok
hatalar olsa da kitap ansiklopedik özellikler taşıyor
mu, bu tartışılır. İ. Işık bunu kendisine sormalı "Türk
Dili ve Edebiyat" öğrenimi görmüş biri olarak,
"ansiklopedi" yerine daha uygun uyumlu bir cümle kuramaz
mıydı ? Bu soruyu –bence- başta sormalıydı kendine.
·
Prof. Dr.
Mikail Bayram, “Tarihin Işığında Nasreddin Hoca ve Ahi
Evren”
© 2002 İktibas |