Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 282 Haziran 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  
Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

Plastik Aşklara İnat

 

 

Nahir Aydın GÖKDUMAN

 

Kompartımanın penceresinden  perondaki kalabalığı kolaçan edip duruyordu gözleriyle. Trenin hareket saatine dakikalar vardı. Her an kalkış düdüğünü duyabileceği endişesiyle ürperiyordu. Dün akşam bildirmişti gideceği saati. Gelir miydi? Vazgeçebilir miydi? Tutkularıyla ülküsünü ayrıştırabildiği adımlarla girer miydi gara? Günlerdir, aylardır bunun muhasebesini yapıp durmuştu. Son kozunu da devreye  soktuğunda her şeyin yoluna gireceğine inandırmak istemişti kendini. İşte dakikalar kalmıştı düğümün çözülmesine. Perondaki kalabalığın kompartımanların önüne yığılarak pencerelerden sarkan yakınlarına el sallayışları, kâh ağlayıp kah buruk  tebessümlerle melül melül bakınmaları sinirine dokunuyordu. Kendini bildiğinden beri sevmezdi sanki dünyanın sonu gelmiş gibi yapılan hazin vedalaşmaları...

Birkaç gün daha beklemez miydim, diye düşündü. Enine boyuna her şeyi bir kez daha konuşamaz mıydım?  Aşka, gerçek aşka inandığımı ispatlayamaz mıydım ona?  Yüzünde artık çok geç der gibi beliren ifadenin yerini, fazlasıyla yapmadın mı diyen bir sorgulama kovaladı. Bir yılı aşkın zamandır uğraşmış, dil dökmüş;  fakat emeklerinin karşılığında hep olduğu gibi kabullenilmesi istenen o iğreti haliyle bulmuştu Nilüfer’i;  "Bunca yıllık emeğimi bir çırpıda silip atamam." demişti, her cümlesine bir misilleme yapar gibi. Doğru adımın tek olmadığından alternatiflerin çok ve çeşitli olduğundan sözetmişti.  Önceleri, ihtisasının geri kalan kısmını yurt dışında tamamlamak isteğini dolamıştı diline. Semih’e birlikte gidelim diye tutturmuştu. Hatta önce onun gitmesinin daha doğru olacağına, puanlarının yüksekliği sayesinde istediği elçiliğe başvurması dahilinde bir kapı aralayabileceğine inandırmıştı Semih’i.  Tavsiyelerinde haksız sayılmazdı.  Bir şekilde yurt dışına çıkabilirse, sevdiği kız için de ortam araştırabilir,   düştüğü  ikilemleri ayrıştırabilirdi. Fakat bunun çözüm olmadığını bir iş çıkışı oturdukları parkta ondan duyduğu birkaç cümleyle anlayıvermişti. "İstanbul’dan da, bu memleketin loş atmosferinden de sıkıldım," demişti, Nilüfer. Nefes alamadığından, her şeyin bir kısırdöngüden ibaret olduğundan, kendini kandırmaktan bıktığından dert yanmıştı uzun uzun. Yurt dışı, alternatiften ziyade bir düş dünyası gibi çağıldıyordu dudaklarında. Amerika’ya gidebilirlerse New york’un meşhur caddesi, Times Squire’nde mutlaka bir gece yürüyüşü yapmak istediğinden, Avusturya’ya  gidecek olurlarsa Viyana kapılarını yeniden fethetmekten, eğer  Fransa’ya kabul edilirlerse Notre Dame Katedrali’ni ziyaret etmekten bahsediyordu özlemi sesinin her hecesine vuran titreşimlerle...

Sırf  onun gönlü olsun diye birkaç elçiliğe dilekçeyle başvurmuş, gerekli  sınavlara girmiş  fakat  istenen puanı tutturamamıştı. Hemen pes etmemesini başarıncaya kadar denemesini söyleyen  Nilüfer’in ısrarları irrite edici bir boyuta ulaşınca da  "Ben bu ülkeden gitmek istemiyorum," diye resti çekmekte bulmuştu çareyi. Yurt dışı fikri ailelerinin de çok onayladıkları bir şey değildi. Fakülteyi bitirdikleri günden beri düğün tarihinde bir uzlaşma isteyip duruyorlardı. "Doktoraydı, doçentlikti derken otuz yaşında mı evleneceksin, ölürsem torun hasretinden gözlerim açık gidecek," diyordu annesi. Nilüfer’inkiler ise kararı tamamıyla kızlarına bırakmışlardı. "Kızımız ne zaman kendini evliliğe hazır hissederse o zaman düğün dernek kurarız," diyorlardı; her seferinde hiç acelelerinin olmadığını vurgulayarak... Fakültenin ilk yılında tanışıp, evlenmeye karar vermişlerdi oysa. Aileleri de okudukları kentte yaşadığından tanışıp kaynaşmaları, birbirlerine alışmaları kolay olmuştu zaman içinde. Altı yılı aşkın zamandır   ufak tefek kırgınlıklar haricinde önemli bir sorun yaşamamışlarken,  son bir yıl içinde yavaş yavaş seyri değişmişti ilişkilerinin. Sanki yıllardır içlerini kaplayan huzur, birden bire bir sabun köpüğü gibi erimeye, sönmeye yüz tutmuştu da Semih’e yapılacak hiçbir şey bırakılmamıştı geriye.  Ailesine defalarca aralarındaki gerginlikten söz etmeyi denemişti. Fakat her seferinde, "Kızı kendi haline bırak," demişlerdi. "Şimdiden böylesine sık boğaz edersen, sonunu getiremezsin. Hele evlenin, birbirinizi iyice anlayın dinleyin, ortak bir karara varırsınız elbette." Anlamak istemiyorlardı. Sonradan pişmanlık duyabileceğini kabullenmek imkânsız geliyordu onlara. Aynı kültürden, aynı tahsilden iki insanın anlaşamaması için bir neden yoktu ki ortada. Üstelik yıllardır tanışıyorlardı. Aynı üniversitede, aynı sınıfta okumuşlardı. Birbirinin derdiyle dertlenip, sevinciyle gülümsemişlerdi. Aileleri bile   gele gide akraba gibi olmuşlardı şimdiden. Nilüferin dilinden, ‘anne, baba’  sözlerini duymak  hoşlarına giderdi anne-babasının. "Bu kız yüksek tahsilli ama yüksek burunlu değil,"  derdi babası. Kayınbiraderi Servet’in on senelik gelininin, ona ya bir, ya da iki kere baba dediğini, sülalede adının soğuk nevaleye çıktığını anlatırdı. Nilüfer öyle miydi? Konuşkan ve samimi tavırlarıyla ilk günden kendini sevdirmişti. Evlerine geldiğinde aile tarafından kapıda karşılanır, gidinceye kadar el üstünde tutulurdu. Öyle ki Semih, nişanlısının yanında üvey evlat konumuna düşerdi kendi evinde. Nilüfer de bu fırsatı sonuna kadar kullanmayı iyi bilirdi. Kariyerinde çok güzel bir konuma geldiğini, üniversite hocalarının kendine gösterdiği itibarı mütevazı fakat mağrur ifadelerle sıralardı peşpeşe. ‘Semih bunların farkında değil ama bu böyle’ der gibi  ona bakmayı da unutmazdı. "Şimdilik başörtüme bir şey demiyorlar,"  derken sesi bulutlanır, gözlerine matemin gölgesi düşerdi ama başını dik tutmayı bilirdi yine de.

Başörtüsü yasağı bütün üniversiteyi kuşattığı günden beri tavizsiz olmayı önermişti ona. Nasıl olsa okulu bitirmişti. Sanat tarihi diplomasıyla istediği gibi olmasa bile kendini oyalayabilecek bir iş bulabilirdi. Ama olasılıklarla hareket etmeyi hiç sevmemişti  Nilüfer. İhtisas hakkı elde etmişken sırf başörtüsü nedeniyle geri çekilmeyi göze alamamıştı. Eve kapanıp kalmak korkulu rüyası gibi bir şeydi. Eve dönüş, ya bitmez tükenmez ev işleriyle boğuşmaktı ona göre  ya da can sıkıntısıyla oflayıp puflayış... Semih onun ev fobisini yıkmak için isteyenin, her halükarda bulunduğu ortamı güzelleştirebileceğini örneklendirmişti defalarca. Fakat  anlamak istemezdi Nilüfer;  "Ne yani bu yaştan sonra oturup evdeki koltuklara kırlent mi öreyim," diye burun kıvırırdı her tartışmanın sonunda. Ancak büyük bir şirketle anlaşıp dolgun ücretli, garantili bir iş bulabilirse mastır hakkından vazgeçebileceğini söylüyordu. Semih sırf onu ikna edebilmek için büyük bir resim atölyesinde hocalık işi bulmuştu uzun uğraşlar sonrası. Fakat beğendirememişti. Atölyenin tuvallerini, kara kalem çalışmasının sönüklüğünü bahane edip işi reddetmişti. İhtisasını bitirirse kendi atölyesini kendisi kurmaktan söz etmişti bir de alay eder gibi.

Aynı bölümde çalışıyor olmaları apayrı yaralar açıyordu Semih’in iç evinde. Onun başörtüsüyle girdiği odasından peruğuyla çıkması ve hiçbir şey yokmuşçasına işine yönelmesi anlaşılır gelmiyordu. Bütün mesele maddiyatsa evin geçimini, onun istediği refah düzeyini sağlayabileceğini anlatmıştı defalarca. "Gerekirse mesai dışında işportacılık bile yapar sana sıkıntı yaşatmam," demeye kadar getirmişti lafı. Yalnızca gülmüştü. Türk filmi edebiyatı yapma der gibi bakmıştı. Peruk takmak bu kadar kötü müydü ki? Binlerce insan aynı yöntemi kullanmıyor muydu? Takmayıp da evlerine dönenler ne yapıyorlardı sanki! Antropolojiden Nalân, mastırının son senesinde taviz vermemek adına bölümünü terketmişti de şimdi üçüncü sınıf bir kreşte onun bunun çocuğuna bakıcılık yapıyordu. Fransız Edebiyatı’ndan ayrılan Meltem hidayet romanları yazmakla meşguldü. Ya Sosyal bilimlerden ayrılan Selda’nın durumuna ne demeli; güç bela aldığı sertifikayla zihinsel özürlü çocuklara özel eğitim veriyordu. İğneyle kuyu kazmak gibi bir şeydi yaptıkları. Kendi branşlarında en iyiye uzanmak varken çerçöple uğraşmak mıydı realite? Üstelik ilk etapta başlarını açmamakta direnen yüzlercesi girdikleri çıkmaz sokağı farkedince geri dönmemişler miydi? İşte Betül, işte Ayşen, işte Rana...

Her gün biraz daha geriliyordu aralarındaki ipler. Yasak öncesine dayanan güçlü dostlukları gitgide yıpranıyordu. Oysa fakültenin ilk yıllarında evlenmeye karar verdikleri o ilk günlerde düşledikleri özge çağı dillendirirken nasıl da umutvardılar. Nilüfer’in her seferinde gözleri dolardı sahranın ortasında bir başına kalan Hacer’i anımsadığında. Öyle kimseleri beğenmezdi. Müslüman bir kıza yakışmayacak söz ve hareketlerden uzak dururdu. Başörtülerini gösterişsiz renklerden seçmeye ve büyükçe takmaya özen gösterirdi. Seyyid Kutub’un bir sözünden etkilenip yıllarca ağzına meşrubat koymamıştı. Daha birkaç yıl öncesi başörtüsü mitinglerinde ön saflardaydı. Aileleriyle cedelleşen fakülteli kızlarla odasını, harçlıklarını paylaşırdı. Parasının önemli bir kısmını kitaba yatırır, annesi görmesin diye de yatak altlarında saklardı.  Peki ne olmuştu da değişmişti bu kadar? Semih, "Seni 28 Şubat çarptı," diye yüzüne vurmuştu bir keresinde. Eleştiriye gelemezdi. Son günlerde yakınlaştığı grubun etkisinde kaldığını açıkça  dillendirmese de onların söylemlerini  pelesenk etmişti diline.  Bir türlü boş bırakılamayan fakat içi de doldurulamayan meydanlar onun da avuntusu olmuştu. Kendini kurtaramadan evreni kurtarma yanılgısını diline dolamıştı. Sanat denen abide zaten  sistemin oyunu oyuncağı haline getirilmişti. O da sanata ihanet ederse!.. Bu konu da ailesinden de destek görüyordu. Başörtüsü yasağı  üniversitede son hız ilerleyince babası ve annesi kızlarının okul idaresinin isteklerini harfiyen uygulaması için ellerinden geleni yapmışlardı. Nilüfer, Semih’le, ailesinin arasında kalmıştı ilkin. O peruk kararını aldığı gün, "Bu günler için mi?" demişti Semih parmağındaki yüzüğü göstererek. Bu günler için sözleşmediklerini anlatmak istercesine. Nilüfer kararsızlık aşamasında birkaç hafta üniversiteye uğramamış, sonra çantasına tıktığı siyah renkli perukla çıkagelmişti bir mesai başlangıcı... Semih onun elindekini  farkedince boğazına tıkılan yumruyla karşısına dikilmişti. Nişanlısının, başörtüsünü çözerek başına geçirdiği plastik nesneye iğrenerek bakışı, gayri ihtiyari peruğuna uzanarak çöpe fırlatmak isteyişi, Nilüfer’in kararlı tutumu  ve parmağındaki yüzüğü çıkararak masanın üzerine bırakıp, birkaç kelimelik anlatıyla, "Olduğum gibi kabullenmezsen..." deyişi ve kapıyı açıp koridora süzülüşü; kapkaranlık bir dehlizin başlangıç noktasıydı sanki.

Tren uzun uzun kalkış düdüğünü çalarken delici bakışlarla kalabalığı taradı bir kez daha. Herkesin bir uğurlayanı vardı. Yan kompartımandaki adam, kucağındaki küçük çocuğa sımsıkı sarılmış perondaki gözü yaşlı karısına, "Çabuk döneceğim, üzülme, oğlumuza iyi bak," deyip duruyordu. Çocuk bir yaşlarında olmasına rağmen gözlerine babasından ayrılmanın hüznü sinmişti. Onun, çocukları ne çok sevdiğini anımsadı çocuğun kara gözlerini süzerken. Çocukları severdi Nilüfer; sokakta gördüklerinin bile başını okşamadan geçmezdi ama çoluk çocuğa karışmış, kendini çocuklarının bakımına ve eğitimine adamış kadınları da pek anlayamazdı. Annelik elbette her kadının özlemini çektiği duyguydu. Zamanı geldiğinde, hatta fazla gecikmeden o da anne olmayı isterdi. Fakat anne olacağım derken ideallerinden taviz verenleri, analık vasıflarını daima önceleyenleri ya da çocukları için bir dönemliğine de olsa dört duvar arasına kapananları gördükçe, onlara benzeme kaygısına kapılmaktan alıkoyamazdı kendini. Birkaç kez bu konuda da tartışmışlardı; nişanlandıklarının haftasında hem de. Başarılamayanları hep yarına ertelemekten açılmıştı söz. Semih, "Biz  ulaşamasak bile çocuklarımız başarır inşallah," demişti. Çocuklarımız sözü incinmeyle karışık, bir hüzün yaymıştı Nilüfer’in içine. Hiçbir şeyi yarına bırakmak istememesinden kaynaklanan bir ironiyle,  "Avuntu"  diye söylenmişti. "Her şeyi çocuklardan ve yarından beklemek avuntu. Bu gün başarabildiğince varsın. Belki yarım, belki eksik, belki taviz dense de adına durduğun noktada varolabildiğince varsın... Aksi takdirde..."  Semih daha fazla dayanamayarak susturmuştu onu.  "Nasıl olursa olsun, ne olursa olsun mantığı bize uymaz," demişti. "Durduğun noktada ne için bulunduğunu sorgulamak zorundasın!" Tartışma hız alacak olursa susmayı yeğlerdi Nilüfer. Gözlerini çoğu zaman uzaklara diker ve Semih’in sözlerini dinler görünse de  bambaşka alemlere dalar giderdi. 

Bu şehrin her santimi onunla olan hatıralarının girdabına dönüşebilir miydi?  Daha geçen sene Malatya’dan gelen ortak bir tanıdıklarını karşılamak için gelmişlerdi gara. Dokuzuncu peronda beklemiş, karşıdaki büfeden bir memba suyu almış, şu banka reklamının yazılı olduğu bankta oturup geleceğe dair tasarımlar yapmışlardı.  İkisi de  doğma büyüme İstanbulluydular. Semih zaman zaman metropolün karmaşasından yılıp memleketin güney illerinden birinde yaşama arzusuna kapılsa da Nilüfer İstanbul dışına çıkma fikrine sıcak bakmazdı hiç. Hatta başörtüsü yasağı yaygınlaşınca okudukları bölümleri terkedip taşradaki ailelerinin yanına dönen arkadaşlarını anımsadığında içi burkulurdu hâlâ. Eminönü’nde  balık-ekmek, Sarıyer’de börek, Çamlıca’da simit  yemek, Florya’ da çay içip Marmara’nın engin dalgalarını seyretmek, her şeyden de  önemlisi memleketin nabzının attığı İstanbul’da yaşadığını bilmek  önemsiz gibi görünse de kıymetliydi onun için. İstanbul, hayatın tüm renkleriyle akışkanlığını yitirmediği; her an her saniye yeni gelişim ve değişimlerin yaşandığı kentti. İnsan bu şehirde aradığı her şeyi bulabilirdi. Dilediği her yere gidebilirdi. İstediği pek çok şeyi yapabilirdi. Durağanlık ve sıkılganlık yoktu İstanbul’un literatüründe. Çantasındaki perukla kampüsten  adımını atarken bile içindeki  sıkıntıyı gideremese de   severdi bu kentin havasını teneffüs etmeyi. Semih’in tafraları, görüyorsun ya gözünde büyüttüklerin çözümleyemiyor hiçbir şeyi diyen bakışları İstanbul’un cazibesini öldüremezdi. İstanbul eve kapanıp kalanların şehri olamazdı. Ufkunun gittikçe daraldığını söyleyen Semih bile İstanbul’u özümseyenler kervanına ait değilmiş gibi geliyordu hanidir. "Özüne dönmek bu kadar zor geliyorsa başka coğrafyaları düşünelim," demişti Semih. "Eğer ailense üzüp kırmak istemediğin, ya da  etrafındakilerin yersiz sorgulamalarıysa direnemediğin uzaklaşmayı düşün bir de."  Her seferinde düşünmeye gerek bile duymadan, "Olmaz!" diye kestirip atmıştı. Üstelik korkak değilim ki kaçayım dercesine burun kıvırarak.

Trenin kalkmasına saniyeler kalmıştı. Perondaki kalabalık gözünde gitgide kapkaranlık bir tabloya dönüşüyordu.  Nerede olduğunu, nereye gideceğini, ardında neyi bıraktığını, kendini nelerin beklediğini unutmuş gibiydi. Yan taraftaki pencereden sarkan adamın yüzündeki tebessüm, elindeki kâğıt mendilleri satabilmek için peronları veryansın  turlayıp duran yeşil elbiseli küçük kız, mendilleriyle gözlerini kurulayıp duran kadınlar, genç kızlar, simit istediği ve duymazdan gelindiği için  yerlerde debelenip duran çocuklar cansız birer objeye dönüşmüşlerdi de, yüreğindeki sıkıntı evrenin her zerresinde vuku bulmuştu sanki. Gelmemesinin nedeni, olduğu gibi kabullenilmemesinden miydi; yoksa yüreğindeki en büyük güzelliği yaraladığı günden beri, aralarındaki sevginin de darbe almasından mı? Artık sevmiyor olabilir miydi gerçekten? Gerçi sevgilerini  hiçbir zaman açık açık dile getirmemişlerdi. İlk günden bu yana beraberliklerine yozlaşmış hiçbir sözü, davranışı yansıtmamaya dikkât etmişlerdi ikisi de. Fakat sevgi söylenmese de hayatın her zerresine sirayet etmiyor muydu? Onun yüzündeki hüznün kendi yanlış bir davranışından ya da sözünden olduğunu vehmederek kaç gecesini uykusuz geçirmemiş miydi? Ya da Nilüfer aynı hislerle onun gönlünü almak için kaç kez dil dökmemiş miydi öğrencilik günlerinde? Neden gelmiyordu peki? Mazinin dehlizlerinde oyalanmayı bırakıp realist olmayı ilke edindiğinden mi? Bir sohbet sırasında, kariyerini yarım bırakıp sevdiği adamla evlenen fakat mutlu olamayan bir arkadaşını örnek göstererek, aynı kaygıları taşıdığını vurgulamak istemişti. Öyle güvensizdi ki hayata karşı, her şeyi garantilemek elinde olsaydı ömrünün bütün saniyelerini  sigortalamaktan geri durmazdı. "Karşılıklı hoşgörü ve anlayış olduktan sonra neden mutsuz olalım ki?" demişti Semih. Evliliklerinin yalnızca  dava birlikteliğine değil,  aşka ve sevgiye de dayanacağını anlatmak istercesine. Seven insan neden üzsündü sevdiğini? Onların ocaklarında yetmedi bitmedi kavgaları, tuzu az olan çorba tantanaları ya da oraya gitme, buradan geçme kıskançlıkları neden yer bulsundu? Biriktirdikleri hangi günler içindi? Oku, depola fakat kullanma mantığı mıydı yüreklerindeki sıcaklığı buzullaşmaya terkeden.

Nilüfer geleceğe dair kaygılarıyla peruğunu her geçen gün biraz daha benimsedikçe İstanbul yaşanılırlığını yitirmişti Semih için. Onu çalıştığı bölümde o halde görmek yüreğini tarifsiz hüzünlere boğuyordu.  İhtisasının dönüm noktasında başka bir üniversiteye geçiş yapma  ve her şeye sil baştan başlama  kararını  ailesi hâlâ anlayamamışsa da o, dün akşam  mesai çıkışı, fakültenin önünde durdurmuştu Nilüfer’i. Perukla çalışmaya başladığı ve yüzükleri çıkardıkları günden beri ilk yüz yüze gelişleriydi. Bölümde günde belki yüz defa omuz omuza, gelseler de birbirlerine dönüp bakmamaya özen gösterirlerdi halbuki. Aradan aylar geçmesine rağmen henüz ailelerinin haberi yoktu nişanı bozduklarından. Semih akşam eve girerken annesinin sorgusundan kurtulmak için nişan yüzüğünü parmağına taksa da sabah evden ayrılır ayrılmaz çıkarıyordu. Nilüfer de öyle yapıyor olmalıydı. Çünkü iki aile de olaydan haberdar olsa aralarını bulmak için ellerinden geleni yaparlardı.   Semih’inkiler sorup duruyorlardı, Nilüfer’in artık neden kendilerini ziyarete gelmediğini. Her seferinde  yeni bir yalan uydurmak zorunda kalıyordu. Mesai saatlerinin yoğunluğundan, iş çıkışlarında hemen kararan havadan, ya da Nilüfer’in kronikleşen soğuk algınlıklarından sözediyordu.  Bitti demeye dili varmıyordu. Hem yüreğine, hem annesine laf anlatamayacağını bildiği için,  onun yaptığı yanlıştan döneceği günü bekliyordu belki de. Ama içindeki ses o günün hiç gelmeyeceğini fısıldıyordu. Günden güne boşa kürek çektiğine inanıyordu. Dün akşam onunla yüzleşirken biraz daha kesinleşmişti yargısı. Nilüfer onun bölümden ayrılacağını öğrenince şaşkınlığını örtbas etse de iri mavi gözlerine vuran hüznü gizlemeyi başaramamıştı. Yüzündeki acı, Semih’in bölümden ayrılacağını kırk yıl düşünse aklına getiremeyeceğinin sinyallerini yansıtıyor gibiydi. İki yabancıya dönüşmek, yaşanan onca güzelliği plastik bir nesneye değişmek nasıl bir titreşim yayardı ki insanın iç evine.  Parmaktaki yüzüğü  çıkarmak kadar kolay olabilir miydi yürektekini söküp atmak... Hâlâ geç değildi. Hatanın neresinden dönülse kârdı. Semih kısa birkaç tümceyle; "Yarın!" gibi, "Saat on’da" gibi, "İstersen" gibi... bir şeyler söyledi. Nilüfer’den hiç olmazsa  "belki" çıkar umuduyla bekledi. Hiçbir şey söylemedi genç kız.  Gitme dese  kalır mıydı? Bir dakika öncesine kadar kalmazdım, kesinlikle kalmazdım diye tekrarlayıp dururken son saniyeleri ikircikli tüketmenin alemi neydi peki?

Trenin rayların üzerindeki salınımını  hissetmek son umut kırıntısını da törpüleyince  öylesine bıraktı kendini boş koltuğun üzerine. Gelmeyeceğini zaten tahmin ettiğini, aylardır bu sona hazırlanıp durduğunu  bilmiyor muydu? Sımsıcak bir çay olsaydı şimdi boğazındaki yumruyu çözümleyecek. Genzinden gözlerine doğru yükselen yaşların önünü kesecek. Ya da çelikten bir zırha doldurup bütün duygularını rayların üzerine bırakabilseydi. Çeliğin üzerinden  geçen trenin sevimsiz çığlığıyla yeni hayatına merhaba diyebilseydi. Kahretsin miydi en çok terennüm etmek istediği kelime? Yüreğinde çağıldayıp duran sevgiye inat, DEĞMEZMİŞ diyebilmeyi, hemen şimdi, sıcağı sıcağına söyleyebilseydi... İnsanın kendine söz geçirmesi en zoruymuş meğer. Önce fotoğraflardan başlasa...Sonra en yakındaki anıdan en uzağına doğru hepsini budasa... Neden ille de trenden atlamak geliyordu ki içinden? Kazanan güya kendisi olacaktı. Çocuklar gibi bağıra çağıra ağlamadığı kalmıştı bir... İyi ve doğru olanı yüklenmek buydu işte. İçinde volkanlar kaynarken hüzünlü gözlerle bozkırı seyredip yakamoz görmüşçesine gülümsemek... Kaç insan başarabilir ki bunu? Mutsuzluğun doruğunda mutluluğa meydan okumayı kaç insan gerçek kazanım olarak algılayabilir. Ve hakikatin izinde huzurla noktalanan kaç ömür vardır evrende.  Plastik nesnelere inat başını dimdik tutabilen kaç muteber çehre!

Gözlerinden iki damla yaş süzüldü... Hüzünden olsa da huzur getiren gözyaşlarını kimse görmesin diye ayağa kalkıp yeniden pencereye yaslandı. Ilık bir mayıs meltemi vurdu yüzüne. Kainatta en bedbaht an bile birkaç saniye sürüyordu. Kesinlikle birkaç saniye. İnsanın hiçbir anı birbirinin aynı değildi. Ya az, ya çok, ya normal, ya da bir başka tonlama; sesine, dudaklarına, bakışlarına, yüreğine sinerdi. Kesinlikle... Hep bedbin ya da hep mutlu olduklarını iddia edenler yalan söylerlerdi o yüzden. Yüzünü okşayan rüzgar bile içine bir serinlik katabildikten sonra hangi nedenle sonsuza kadar mutsuz olabileceğine inandırabilirdi ki kendini.  Öyleyse dua etmenin ne önemi vardı; umut şiirleri yazmanın ne gereği... Duygu sağanağı dakikalarca sürdü. Yeniden yerine oturdu. Şakaklarına yayılan ağrıya aldırmaksızın bavulunu açtı ve en üstteki fotoğraf albümünden bir fotoğraf çıkardı. Parmakları fotoğrafın üst orta boyutunda birleşip aşağı doğru hızla ineceği sırada kompartımanın kapısı açıldı aniden. Koridorda koşuşturan  çocuklardan biri-ikisi olmalıydı gelen, ya da trende bile insanı rahat bırakmayan işportacılardan herhangisi... Gözlerini gayri ihtiyari kapıya çevirdi...  Kainatta hiçbir şeyin durağan olmadığını fısıldayan yürek kıpırtısı gördüğü manzarayla coşkuya büründü...Az önce inandığı saniye zincirinin tezahürüyle büyülenmiş gibi kalakaldı öylece...

“Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi”

Üzerine

 

 

Halil S. BEKİROĞLU

 

Bilgilerimizin kaynaklarını kitaplardan okurken şimdi CD’ler çıktı. Kitap derken, eskiden ulaşılması zor, imkansız görünenler bugün bilgisayarlarınızın klavyesine dokunmakla bilgisayar ekranınızda hemen beliriveriyor.

İnsanlar, "Tezkiret-uş Şuara, Sicil-i Osmani, Osmanlı Müellifleri, Son Asır Türk Şairleri vb. kitaplardan şairler, yazarlar, alimler hakkındaki bilgileri edinirlerdi. Bugünkü gibi ansiklopediler yoktu. Osmanlı döneminde bu bilgiler el yazması eserlerin çoğaltılıp dağıtılması ile mümkün olabiliyordu. Zor bir uğraştı. Tek tek yazıp çoğaltmak, dile kolay (Neredeyse elimizle mektup yazmak-dolmakalemle- nostalji oldu…)

Şimdilerde çağı yakalamak uğruna teknoloji nasıl da gelişti. Dün yeni sanılan bugün demode olabiliyor. İnternet siteleri sadece evimizde değil, cebimizde taşıyoruz. Bu bilgileri küçük cep telefonumuzla bile elde etmemiz mümkün olabiliyor.

Ansiklopedi, 19. asır ile 20. asrın gözde bilgi kaynakları idi. Bilginin derli-toplu bir şekilde kütüphanemizde ciltli kitaplar içinde gözükmesi güzeldi. Her evde mutlaka bir ansiklopedi bulunurdu. Bir ihtiyaçtı bu, ülkemizde İngilizceden, Fransızcadan yapılan tercümeler bile yaygınlık kazandı. "Hayat, Türk, İslam" ansiklopedileri bunlardan bir kaçı. Altmışlı yıllardan itibaren gittikçe çoğalmaya başladı. Konularına göre teknik bilimlerden, sosyal bilimlere, görsel sanatlardan sağlığa kadar çeşitli ansiklopediler yayınlandı. Artık bilgilerin sıhhat derecesi aranmıyordu. Doğru-yanlış ansiklopediler çoğalarak gazetelerin promosyonlarına dönüştü. Dün kesin dedikleri bilgileri, bugün  reddettiler. Deneysel bilgiler için bütün yapılanlara artık şüphe ile bakılmaktaydı. Ansiklopediler çağı nasıl yakalayacaktı? Bu zor bir iş; üstesinden gelinebilir gözükmüyor bence.

İhsan Işık, kendisinin hazırladığı "ansiklopedi"  için belli ki epey  emek sarfetmiş, hani kolay olmuyor bu işler. Bu tür çalışmalar ekip işi, bir iş bölümü gerekir. Sağlıklı bilgileri tek başına uğraş vererek elde etmek hayi zordur. Yazarlar hakkında yazılan eserleri, hatta kimlik bilgliere bile çoğu zaman yanlışlıkları da beraberinde getiriyor.

Ansikopediler genellikle klasik bir usulle alfabetik sıraya göre tasniflendirilerek yapılır. Bazen bu isimler kişini şöhretiyle de başlar. Soyadı baş harflerine göre tasnif edilmeyebilir.

Eser incelendiğinde ciddi hataların olduğu görünüyor. Öncelikle birçok bilim adamından söz dahi edilmemiş. Oysa bunlar sadece bilim adamı olarak kalmayıp çeşitli eserleri, makaleleri olan insanlardır. Yurtdışında tebliğler sunmuş, sempozyumlara katılmış bilim adamlarına yer vermemek büyük bir eksiklik. Prof. Mikail Bayram sahasında otorite bir kişi, üniversitede bölüm başkanı. Ayrıca yayınlanmış eserleri var. Makaleleri edebiyat dergilerinde yayınlanmış, şiirleri olan bir bilim adamı. Tek bir satır bile bahsedilmemiş. Eserin güvenilirliğine gölge düşürüyor.

Nasreddin Hoca bahsinde ise klasik anlayışların ötesine gidemiyor İ.Işık. Oysa ciddi bir araştırma yapmış olsaydı, Nasreddin Hoca’nın aynı zaman Ahi Evren’in kendisi olduğunu görebilirdi. Mevcut yanlış bilgilerle devam ederek onu klasik güldürü ustası gibi göstermesi, esere ciddi bir görünüm vermiyor. Nasreddin Hoca döneminde alim bir kişi, II. İzzeddin Keykavus döneminde vezirlik yaptığını –biraz araştırsaydı- görürdü. Nasreddin Hoca ile ilgili bilgiler sağlıklı değil, sadece ucuz piyasa kitaplarından edinilmiş bilgiler (*) Burada sayın Işık’a şahsı ile ilgili değil bir edebiyatçı kimliği olduğu için daha titiz olması gerekirdi düşüncesini taşıyorum. Belki de yeterince takip edememiştir. Nasreddin Hoca ile ilgili yayınları.

Bir diğer konu da belki de en önemlisi; bu tür çalışmalarda yazarın fikri yapısı, ideolojisi, sanat anlayışı ortaya konması gerekirdi. Okuyucunun asıl merak ettiği konu budur. Sanatçının etkilendiği ortam kadar, fikri dünyası okuyucunun ilgi alanıdır. Siz tutar, form bilgilerini okuyucuya aktarırsanız, bunun ne önemi kalır ? Ansiklopedik, çalışma bunun neresinde ? Emek veriyorsanız eserinize, ciddi bir etüd çalışması olara görmek gerekirdi. Bunca isim kalabalığından ziyade daha sağlam bilgiler, yorumlar, okuyucuya  güven aşılar.

M. Said Çekmegil’den, Ercümend Özkan’dan bahsediliyorsa onların eselerinden örnekler verilebilirdi.

İktibas Dergisi’nin Ercümend Özkan tarafından kurulduğu bilinmektedir. Ayrıca İslami Hareketin içinde  yıllarca mücadele vermiştir. Bütün bunlara rağmen ayrılan satırlar 4-5 cümleyi geçmiyor. Yine M. Sait Çekmegil’in eserlerinden bahsederken, onun hakkında yazılan "Çekmegil’in Eseri Neyi Anlatır" kitapta yer almamaktadır.

Eserin içerisinde hiç de hak etmeyen kişilere yer verildiğini görüyoruz. Üstelik yazar mı, şair mi; o da belli değil…

Daha çok hatalar olsa da kitap ansiklopedik özellikler taşıyor mu, bu tartışılır. İ. Işık bunu kendisine sormalı "Türk Dili ve Edebiyat" öğrenimi görmüş biri olarak, "ansiklopedi" yerine daha uygun uyumlu bir cümle kuramaz mıydı ? Bu soruyu –bence- başta sormalıydı kendine.

·        Prof. Dr. Mikail Bayram, “Tarihin Işığında Nasreddin Hoca ve Ahi Evren”

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin