Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 282 Haziran 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  
Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

 

Yeni Bir Siyasi Sürece Doğru...

 

Türkiye, yeni siyasi gelişmelere gebe görünüyor. Özellikle Mehmet Ali Bayar’ın Amerika’dan getirtilerek Demokratik Türkiye Partisi’nin başına geçirilişi, Kemal Derviş’in erken seçim tarihinin belirlenmesi yönünde yaptığı açıklamalar, Erkan Mumcu’nun Mesut Yılmaz’ın liderliğini sorgulayıcı beyanları, solda Murat Karayalçın başkanlığında yeni bir partinin kurulması ve nihayet Başbakan Bülent Ecevit’in rahatsızlığının ardından yaşanan gelişmeler, önümüzdeki aylarda ülkenin siyasi geleceğine ilişkin bir takım senaryoların ciddi olarak tartışılacağına dair güçlü işaretler veriyor. Ülkedeki tüm siyasi aktörler, bir süreç değişikliği yaşanacağını bilerek hareket ediyor ve duruşlarını, muhtemel bir erken seçime göre ayarlamaya çalışıyor. Hükümet ise artık eskisi kadar "seçimin lafını bile etmemek lazım" diyemiyor, ancak bir erken seçimi düşünmediğini açıklamakla yetiniyor. Fakat MHP başta olmak üzere, tüm partiler, yandaşlarına, el altından "seçime hazırlanın" talimatını veriyorlar. Kısacası, bütün aktörler, siyasi dengeleri ihmal etmeksizin, yeni dönemde hazırlıksız yakalanmamak için kendilerine yeni pozisyonlar belirlemeye çalışıyorlar. Bu gelişmeleri yorumlayanlar ise, ittifakla, seçimlerin 2004 baharında yapılamayacağını, erken seçimin artık bir biçimde gerçekleşeceğini söylüyorlar. İşte burada, bu sürece nasıl girildiğinin izahı gerekiyor. Gelinen şu son noktayı anlayabilmek için, öncelikle 28 Şubat sürecinin akabinde yaşananları hatırlatmakta fayda umuyoruz.

Malum olduğu üzere 28 Şubat süreci, Türkiye’de siyasi ve ekonomik yapıyı yeniden dizayn etmek üzere planlanmıştı ve Erol Özkasnak’ın ifadesiyle, yapılması planlanan işler, "tereyağından kıl çeker gibi" kolayca gerçekleştirilmişti. Toplumun etkin kesimleri, sivil unsurlar da dahil olmak üzere, bu "post-modern" darbe sürecine eklemlenmiş ve Refahyol hükümeti iktidardan alaşağı edilmişti. Ardından toplumun bütün kesimlerine yönelik olarak bir "mühendislik" ameliyesine geçilmiş; demokratından “dinci”sine, liberalinden sosyalistine varıncaya kadar tüm kesimlere baskı uygulanmış ve "sivil" olarak tanımlanan kesimler dahi, çerçevesi belirlenen sınırlar içine hapsedilmişlerdi. Ekonomi ise sil baştan dizayn edilmeye, IMF direktifleri doğrultusunda biçimlendirmeye çalışılmıştı. Toplumun tüm kesimleri, bu yeni sürecin etkisini üzerinde hissetmişti. Bu yeni dizayn çabası, öncelikle siyasi alanda başlatılmış, ardından ekonomiye el atılmış nihayet sosyal alana ilişkin yeni düzenlemelere adım atılmaya başlanmıştı. Fakat eski düzenden nemalanan kesimlerden buna yönelik bir direniş de söz konusuydu ve bunlar, yeni sürece ayak uydurmakta zorlanıyorlardı. İşte 21 Şubat krizi bu sorunu da çözdü. Türkiye, tam bir kriz ortamına sürüklendi ve böylece "dış müdahale"ye daha açık hale getirildi. Kemal Derviş ismi, bu noktada ortaya atıldı ve Derviş, Amerika’nın vesayetinde ülkeye tranfer edildi. Derviş’in görevi, "yeniden yapılanma" sürecinin önündeki engelleri kaldırmaktı. Fakat burada çok ince bir denge söz konusuydu. Derviş bir siyasi partiye girmemeliydi; çünkü ekonomik alanda rahat hareket edebilmesi için bu gerekliydi. Ecevit hükümeti ise bitmişti, fakat o ortamda bir alternatifi yoktu. Hükümetin devrilmesi, uygulanan programın akıbetini de tehlikeye sokardı. Yani Derviş, hem hükümetin devamı için, hem de uygulanan yeniden yapılanma programının akibetini garanti altına almak için gerekliydi. Derviş siyasi bir partiye üye olmadı, teknokrat kimliğini korudu ve ekonomik alanda yapmak istediği revizyonları da büyük ölçüde gerçekleştirdi. Ülkedeki makro ekonomik dengeleri yerine oturttu. Siyasilerin ekonomiye müdahalesini asgariye indirdi. Ekonomik yapı, eskisiyle mukayese edilmeyecek ölçüde siyasi etkiden arındırıldı. Reel sektör ve halk kesimleri krizin ağır yükünü hala üzerlerinde hissetmesine rağmen, ekonominin "üstyapısı", tasarlandığı gibi biçimlendirildi. İşte bu konuda net bir sonuca ulaşıldıktan sonra, Kemal Derviş, daha önce "lafını bile etmediği" erken seçimi gündeme getirdi ve ondan sonra siyasi atmosfer değişiverdi. Derviş, bu beyanı, Ecevit henüz hastaneye yatmadan vermişti; ardından Ecevit’in rahatsızlanması ve rahatsızlığının da ciddi boyutta olduğunun anlaşılması, bu tartışmayı daha da alevlendirdi. Bu kez muhalefet, erken seçimi, çok daha yüksek sesle gündeme taşıdı ve konu bu şekilde kamuoyuna maledilmiş oldu. Liderler zirvesinden sonra, erken seçimin gündemde olmadığı yönünde açıklamalar yapılmış olsa da, konu, ciddi bir biçimde halkın gündemine girmiş oldu. İşte burada, Derviş’in neden böyle bir açıklama yaptığını anlamak gerekmektedir. Daha önce, ekonomik dengeleri bozar diye bu tür beyanlardan özellikle kaçınan Derviş, ne olmuştur da, "erken seçim ekonomiye zarar vermez" açıklamasını yapabilmiştir? Bu sorunun doğru cevabı şu olmalıdır: Derviş, bu beyanı ile, topluma, biri ekonomik diğeri siyasi olmak üzere iki önemli mesaj vermek istemiştir. Ekonomik mesajı şudur: "ekonomide makro dengeler yerine oturmuştur, artık bunu seçim dahil hiçbir siyasi gelişme bozamaz." Bu mesaj, ülkenin "yeniden dizaynı" sürecinde önemli bir mesafe katedildiğinin altını çizmek için verilmiştir ve böylece Derviş: "üstüme düşeni büyük ölçüde yaptım" demek istemektedir. Siyasi mesajı ise şudur: "Erken seçim ekonomik dengeleri bozmayacaksa, bu hükümete de eskisi kadar gerek kalmamıştır." Bu mesajı, hükümet üyesi partiler yeterince güçlü bir şekilde aldıkları için, derhal aksi yönde beyanlar vererek, Derviş’in bu açıklamasının, onun siyasi tecrübesizliğine verilmesi gerektiğini ima eden açıklamalar yapmışlardır. Fakat bu kesimlerin göz ardı ettiği bir gerçek vardır ki o da şudur: Derviş’in siyasi tecrübesinin olmaması, onu o makama getirenlerin de siyasi tecrübesi olmadığı anlamına gelmez. Zira o mahfil, bütün dünyaya hükmetme iddiası olan bir yerdir ve elbette ekonomik dengelerle birlikte siyasi dengeleri de hesap edecek kadar siyasetten anlamaktadırlar! Dolayısıyla Derviş’in bu beyanının siyasi dengeler gözetilmeden yapıldığını düşünmek safdillik olur. Derviş açıkça, artık mevcut hükümete çok fazla ihtiyaç kalmadığını söylemektedir. Ekonomik dengelerin oturtulduğu yönündeki beyanını başka türlü yorumlamak mümkün değildir. Hatta Derviş, erken seçimin gündeme getirilmesi ile ekonomik dengelerin bozulacağını söyleyen siyasilere bir "ekonomi dersi" de vermiş ve erken seçimin getireceği maliyetin 2.5 milyar dolar, seçim tarihinin belirlenmemesinin getireceği yıllık maliyetin ise 8.5 milyar dolar olduğunu açıklayarak, bu yöndeki itirazların da önünü kesmiştir. İşte bu yüzden Derviş’in erken seçim tarihinin belirlenmesi yönünde yaptığı açıklama gerçekten bir dönüm noktası olarak görülmelidir. Türkiye, bu aşamadan sonra, ciddi olarak yeni bir sürece girmiş durumdadır. Bu nedenle, hükümetin 2004 yılına kadar devam etmesi de çok zor bir ihtimal olarak karşımızda durmaktadır. Bu beyanın üzerine, Ecevit’in zaten bozuk olan sağlığının daha da kötüleşmesi ise, süreci destekleyici mahiyette bir gelişme olmuştur. Gerçekten bu noktadan sonra, Ecevit, tekrar ilaçlarla yürüyebilecek hale getirilse dahi, eski Ecevit olmayacaktır. Rahatsızlığının tekrarlaması durumunda ise, rakiplerine karşı "hükümetin sapasağlam ayakta olduğuna dair" inandırıcı gerekçeler bulmakta zorlanacaktır.

Bu noktada "ara formül" arayışlarına da değinmek gerekmektedir. Ecevit’in görevini devretmesi ya da hükümetten çekilmesi temelinde yürütülen tartışmalarda Cem-Derviş formülü öne çıkmaktadır ve bürokrasi içinde de bu formüle sıcak bakanlar olduğu açıktır. İsmail Cem’in isminin ötedenberi hükümet içinde ayrı bir tonla zikredildiği bilinmektedir. Derviş’in temsil ettiği kesimlerin sistem içindeki gücü de düşünüldüğünde, Cem-Derviş formülünün, geçiş dönemi için, mevcut projenin devamını arzulayanlarca gündemde tutulduğu açıktır. Hüsamettin Özkan isminin bu formüllerde çok fazla yer almıyor oluşunu da, Ecevit faktörüne bağlamak mümkündür. Özkan’ın akıbetinin Ecevit’ten farklı olmaması sistem açısından çok sorun doğurmayacağı için, Özkan ismi üzerinde çok durulmadığı söylenebilir. Fakat burada bir başka önemli konu daha vardır ki o da, yeni formül arayışlarında, seçim barajını geçmesi garanti görülen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’nin bir biçimde hesaba katılmak zorunda olduğudur. Bu nedenle, herkes hesabını AKP’yi dikkate alarak yapmaktadır. Erdoğan’ın başlarda % 35’lere varan oyu, bir takım manipülatif kampanyalarla % 20’lere çekilmiştir fakat buradan daha aşağıya inmemiştir. Bu şunu göstermektedir ki, bu oylar ciddi anlamda tepki oylarıdır ve ilk seçimlerde, iktidar partilerinin işi hayli zor olacaktır. Bu partilerin barajı geçip geçemeyecekleri gerçekten şüphelidir. Seçim barajının % 5’lere çekilmesi dahi, onların durumunu ciddi düzeyde iyileştirecek gibi görünmemektedir. Bunun elbette sebepleri vardır. İki ana neden, bu partilerin 28 Şubat sürecinin izlerini üzerinde taşıyor oluşları ve 21 Şubat krizinin ülkeye verdiği derin tahribatın sorumlusu olarak görülmeleridir. Zaten iktidar partileri de bunu bildikleri için, ısrarla seçimin 2004’te yapılacağını, bir erken seçimi düşünmediklerini söylemektedirler. Bu bağlamda Mehmet Ali Bayar’ın Dünya Bankası’ndaki görevini bırakıp, DTP’nin başına getirilişi önemlidir. Bayar’ın kısa vadede bir siyasi popülarite kazanması çok zor olduğu için, bu ismin, "ara formül" arayışları içinde değerlendirilmesi daha doğru görünmektedir. Eğer seçimler 2003 yılı baharında yapılırsa, Bayar’ın şansının çok az olacağı açıktır. 2003 güzünde yapılacak bir seçimde dahi Bayar, çok şanslı değildir. Boyner tecrübesi bu yönde açık işaretler sunmaktadır. Erkan Mumcu’nun ANAP içinde başlattığı tartışma ise, Özalvari bir yönetim anlayışını savunması yönünden bazı avantajlar taşısa da, Mesut Yılmaz’ı yerinden edecek reel desteğe sahip olmadığı için kısa vadede sonuç getirici görünmemektedir. Mumcu’nun çıkışında daha ziyade, "orta ve uzun vadeye" yönelik bir hedef taşındığı söylenebilir. Murat Karayalçın’ın Sosyal Demokrat Halk Partisi (SHP) ise, soldaki bölünmüşlüğün doğal bir yansıması olarak görülmelidir ve eğer seçimlere doğru solda bir bütünleşme gerçekleşmezse, bu teşebbüsün, CHP’nin oylarını bölmek dışında çok fazla bir anlamı olmayacağı açıktır. Bunun dışında Vural Savaş’ın başını çektiği Atatürkçü-sol çizgide bir parti ve ayrıca da Mümtaz Soysal’ın başında bulunduğu bir başka girişimin hazırlıklarının sürdüğü de bilinmektedir. Fakat soldaki siyasi arayışlarda, Erdal İnönü’nün tavrının önemli olduğunun altı çizilmelidir. İnönü şu anda siyasetin dışındadır ancak seçim tarihinin belirginleşmesi sonucu o da tercihini yapacaktır. Solun durumunu, İnönü’nün tercihinin önemli ölçüde etkileyeceğini söylemek mümkündür.

Siyasetteki bu yeni arayışlarda altını çizilmesi gereken nokta, Erdoğan’ın temsil ettiği yenilikçi, muhafazakar/demokrat çizginin, ülkenin geleceğinde bir rol üstleneceği hususudur. Erdoğan’ın şansı, bir darbe süreci ve kriz geçirmiş olan ülkede, siyasi dengelerin yeniden kurulması ihtiyacını bir biçimde AKP’nin karşılıyor görüntüsü sunmasıdır. Özal’ın da zamanında şansı aynı nedene dayanıyordu. Fakat Erdoğan’ın dezavantajı da, sistemden beslenen kesimlerin birbirlerine olan ihtiyacının 28 Şubat sürecinden sonra görece artmış olmasıdır. Dolayısıyla sistemin bazı unsurları, bu yeni gelişmeye karşı ciddi bir direniş göstereceklerinin sinyallerini vermektedirler. Özal, bu sorunu, doğrudan ABD desteği alarak aşmıştı. Erdoğan ise bu konuda Özal kadar şanslı görünmemektedir. Ancak Erdoğan’ın şanslı olduğu noktanın da önemli ve belirleyici karakterde olduğunu görmek gerekmektedir.

DİYANET’İN "DİN KONSİLİ" !

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, fıkhi konulardaki pasif tavrını gözle görünür bir şekilde değiştirerek, bazı ilahiyatçı ve akademisyenler tarafından son yıllarda dile getirilen kimi görüşlere "resmiyet" kazandırmaya çalışması, üzerinde durulması ve değerlendirilmesi gereken bir gelişme olarak görülmelidir.  Bilindiği gibi Yaşar Nuri Öztürk, Hüseyin Hatemi ve Mehmet Aydın gibi akademisyenler tarafından savunulan bazı görüşler, son yıllarda medyanın da gündemine girmiş ve toplumda yoğun olarak tartışılmaya başlanmıştı. Diyanet’in bu konulardaki tavrı, bugüne değin, genel olarak, geleneksel fıkhi kanaatlerin yanında yer almak şeklinde olmuştu. Hatta Diyanet, aynı tutumu nedeniyle, "modernist" görüşlerini medya kanalıyla gündemde tutmaya çalışan Yaşar Nuri Öztürk’e karşı açık bir tavır dahi almıştı. Fakat bu son toplantıda, resmi görüşü temsil eden Diyanet ile, modernist görüşlerin "çıplak uyarıcıları" arasındaki buzların eridiği ve bir noktada uzlaştıkları görüldü. Toplantılar sonucunda yayınlanan bildiride, genel olarak geleneksel fıkhi kuralların dışına çok fazla çıkılmadığı, ancak birkaç hususta, "modern" içtihadlara resmiyet kazandırıldığına şahit olundu. Bu, Yaşar Nuri Öztürk ve Hayrettin Karaman’a göre, "devrim mahiyetinde" bir gelişmeydi. Öztürk, kadınların malum hallerinde ibadet edebileceklerine ve Cuma namazına gidebileceklerine dair alınan kararları, kendi zaferi olarak görüyor olmalıydı ki, sonuç bildirgesini böyle niteliyordu. Diyanet ise, alınan kararları çok fazla tartışmadan, sonuç bildirgesinin diğer İslam ülkelerine de anlatılacağını ve onların da onayının alınmaya çalışılacağını açıklıyordu. Bazı "İslamcı" (!) köşe yazarları da Diyanet’in bu girişimini, "hayırlara vesile olacak" bir gelişme olarak niteliyor, ancak, girişimin amacı ve siyasi sonuçlarını tartışmaktan özellikle kaçınıyorlardı.

Açıktır ki, alınan kararlar, hiç de "devrim niteliğinde" kararlar değildir; zira üzerinde konsensüs oluştuğu söylenen konular, Müslümanların yabancısı olmadığı konulardır. Bu konuları ilk kez gündeme taşıyanlar da, Yaşar Nuri gibi medyatik şahsiyetler de değildir. Örneğin Yaşar Nuri’nin, "gelenek eleştirisi" bağlamında tartıştığı konular, aslında onun "Kur’an’daki İslam" kitabını yazdığı yılların çok öncesinde tartışılan konulardır ve İKTİBAS’ın burada önemli bir payı olduğu unutulmamalıdır. Örneğin namazların cem’i konusunu ilk kez gündeme taşıyan yayın organının İKTİBAS olduğunu bizzat kendisi Hürriyet gazetesindeki köşesinde yazmıştır (12.2.1993, Hürriyet). Aynı şekilde Evrenesoğlu hadisesi vesilesiyle tasavvuf çevrelerini eleştiren Öztürk, bu konuda ilk kez kamuoyunu uyarıcı yayını da İKTİBAS’ın yaptığını: "İktibas, sahte peygamberlik olayını ortaya çıkardı" ifadesini kullanarak, 23.10. 1992 tarihli Hürriyet gazetesinde yazmıştır. Rahmetli Ercümend Özkan’ın bu konulardaki yaklaşımı ve uzun yıllara dayalı mücadelesini de, İslami çevreler gayet iyi bildiği gibi, "müslüman modernist" çevreler de gayet iyi bilirler. Şu halde, bu çevreler bilmelidirler ki, geleneklerin eleştirilmesi ve sahih olanının sahte olanından ayırd edilmesi konusundaki hassasiyetin patenti kendilerine ait değildir. Üstelik onlar, bu işi, gereği gibi de yapmamakta, geleneği eleştireceğim derken, çoğu zaman rasyonalist ve pozitivist emareler göstermektedirler. Ayrıca siyasi iktidarı da hemen hiçbir konuda eleştirmemekte, hatta zaman zaman destek de vermektedirler. Gelenek eleştirisini kendilerinden öğrendiği İslami kesimleri, gelenekçilerle birlikte mütalaa etmekte ve kimi zaman ilgili yerlere şikayet etme "takva"sını da göstermektedirler.

Bütün bunlar bir yana, Diyanet toplantısında alınan kararlar içinde birkaç olumlu unsurun bulunuyor oluşu, toplantının bütünü için olumlayıcı ifadeler kullanmayı beraberinde getirmemelidir. Burada önemli olan, Diyanet’in niçin böyle bir tavır değişikliğine gittiğidir. Bilindiği gibi, dinin "reforma tabi tutulması" çabaları Türkiye’de ötedenberi sürmektedir. Bazı ilahiyatçı akademisyenlerin bu konuda ciddi çabalar gösterdikleri de bilinmektedir. "İslam Gerçeği" kitabı ile somut olarak kendini gösteren bu çaba, hatırlanacağı gibi, Süleyman Demirel’in, Kur’an’ın bazı ayetlerinin reforma tabi tutulması yönündeki çağrısıyla da "resmi" bir kimliğe büründürülmeye çalışılmıştı. İşte Diyanet’in son olarak düzenlediği toplantının asıl amacı da, bu yöndeki sürece katkıda bulunmaktır. Nitekim bildirgenin ilanından sonraki hafta, tesettür emrine riayet ettiğine dair bir karine bulunmayan DSP’li bir bayan milletvekilinin erkeklerle birlikte Cuma namazı kılmaya gitmesi, bu toplantının hangi kesimlere ne gibi mesajlar verdiğini göstermesi açısından manidardır. Ayrıca simge olmuş bazı "modernist" ve "aykırı" isimlerin toplantıya katılımının sağlanması neticesinde, Diyanetin dini konularda bir "üst merci" olarak lanse edilmesi de sağlanmıştır. Açıktır ki, Diyanet, medyaya yansıyan tartışmalarda hep geri planda kaldığı için "dini otorite" olduğu yönündeki tezinin halk nezdinde itibar kaybetmesi tehlikesine karşı bu toplantıyı tertip etmiştir. Daha önce otoritesini sorgulayan kimilerinin de bu toplantıya iştirak etmesi ve ortak bir karara ulaşılmış olması, Diyanet’in otorite iddiasını perçinleme işlevi görmüştür. İşte asıl üzerinde durulması gereken konu budur. Ancak bu konuda hassasiyet göstermesi gereken medyadaki kimi Müslümanların dahi, konunun bu yönünü atlayarak, bildirgedeki birkaç hususu öne çıkarıp Diyanet’i övmeleri gerçekten ilginçtir ve üzerinde düşünülmelidir. Diyanet’in bu yöndeki çabasının ileride de devam etmesi halinde, "dini otorite"nin dışında görüş taşıyanlara türlü psikolojik ve fiziki baskılar uygulanacağı açıktır. İşin bu yönünü dahi göremeyenler, maalesef diğer pek çok konuda olduğu gibi, duygularının ya da arzularının esiri olarak hüsrana uğrayacaklardır ama o zaman "atı alan Üsküdar’ı çoktaan geçmiş olacaktır..."

ARAFAT, BİLDİĞİNİZ GİBİ...

İsrail operasyonu bitti ve Arafat, bu operasyondan daha güçlü bir şekilde çıkarak liderliğini tartışılmaz hale getirdi. Biz bu sonucu geçtiğimiz sayıdaki yorumumuzda ve diğer yazarlarımızın makalelerinde üstelik operasyon henüz devam ederken öngörmüş ve Müslümanları da muhtemel gelişmeler konusunda uyarmıştık. Amerika ve İsrail karşıtı olduğu için Arafat’ın yanında yer alanlar, İsrail’in geri çekilmesinden sonra, sağlam ilkelerden hareket etmediklerini bir kez daha gördüler. Operasyonun sıcak günlerindeki duygusal atmosfere kapılarak, Arafat’ı "Filistin’in tartışılmaz lideri" olarak deklere edenler, Amerika’nın Arafat’a niçin açık destek verdiğini, operasyonun bitiminden sonra yaşanan gelişmelerle bir kez daha görmüş oldular. Tabii ki sesleri de bir daha o tonda yüksek ve heyecanlı çıkamadı, doğal olarak... Nihayet o sıcak günlerde, Amerika’yı bırakıp, onun bölgedeki temsilcisi pozisyonundaki Şaron’u her türlü vahşetin asıl sorumlusu olarak görenler, Şaron’un partisinin, "Filistin devletine her şart ve zeminde karşı çıkıyoruz" şeklindeki beyanlarına tek itiraz edenin Şaron olduğunu duyduklarında ise bütünüyle afalladılar! Nasıl olurdu da, bunca vahşetin sorumlusu Şaron, kendi partisinin kararına sanki Filistinlileri savunurcasına itiraz edebilirdi? Dahası "şehiden şehiden şehiden" diye efelenmesini bilen, ancak karargahından bir adım dışarı atamayan Arafat’ı göklere sığdıramayanlar, onun, Şaron’un talebi doğrultusunda Filistin yönetiminde bir "reform"a gidileceğinin garantisini verdiğini ajanslardan duyduklarında, yaptıklarına utanmadılarsa da, seslerini çıkaracak mecali kendilerinde bulamadılar. Ve kendi kendilerine, nasıl bu kadar yanılabildiklerini sordular. İşte bu soruların cevabı, bölgedeki uluslararası dengeleri takip etmeden verilemezdi ve biz bu sorunun cevabıyla ilgili olarak geçen sayıda yaptığımız yorumu burada özetlemek ve tekrar hatırlatmakta fayda görüyoruz.

İsrail operasyonu, belirli amaçları gerçekleştirmek için yapılmıştı ve bu amaçlar arasında Arafat’ın yok edilmesi yoktu! Aksine operasyonun bir amacı da, İslami güçlerin tehdidi altındaki ulusalcı Arafat ekibinin "prestij" kazanmasıydı. Sonuçta bu amaca büyük ölçüde ulaşılmış oldu. Peki bu niçin yapılıyordu? Burada amaç, Filistin’de de bir "ulusal devlet" kurmanın yolunu açmaktı. Nitekim operasyon biter-bitmez, Bush yönetimi, Filistin de bir "devlet" kurulması için çalışacağını resmen açıkladı. Malumdur ki, bir devlet kurulabilmesi için, liderliğin tartışılmaz olması ve arkasında da yoğun bir halk desteğinin bulunması gerekir. Operasyonun sıcak günlerinde HAMAS’ın Arafat’a verdiği/vermek zorunda bırakıldığı destek hatırlanırsa, bu amaca da bir biçimde ulaşılmış olduğu açıktır. Ayrıca bu operasyon ile, Filistin tarafına bazı mesajlar da verilmiş oldu. Denildi ki: "Oslo sürecinin temel amacı, bölgedeki direnişin bitirilmesi ve bu bağlamda İslamcı örgütlerin çökertilmesiydi. Arafat kendisine tevdi edilen bu görevi yapmaz ya da yapamazsa, bu işi bizzat biz kendimiz de yapabiliriz." Bu mesaj orta ve uzun vadeli politikalar için önemliydi; zira bundan böyle İsrail, Filistin’den kendi güvenliğine yönelik tehdit üreten her unsura karşı operasyon yapma hakkına sahip olduğu mesajını vermiş oldu. Bu ise, tabii ve öncelikli olarak, şu an yönetimi elinde tutan Arafat ekibine yönelik bir mesajdı ve onu, İslamcı örgütleri bastırması yönünde daha fazla zorlayacaktı. Ayrıca İsrail’in giriştiği son operasyon, Filistin’de bir ulusal devlet kurulmasını kolaylaştırıcı boyutlar da taşıyordu; zira eğer amaç bölgedeki İslamcı güçleri bastırmaksa, bugünkü Özerk Yönetimin sahip olduğu polis gücüyle bunun olmayacağı artık anlaşılmıştı. O halde daha güçlü bir yönetsel ve askeri yapılanmaya gidilmeliydi. Bunu da ancak bir "devlet" sağlayabilirdi.

İşte gelinen bu noktada, bu yorumlarımızın isabetli olduğu artık daha net görülebilmektedir. Eğer Filistin’de bir devlet kurulması yönündeki girişimler artık iyice somut bir şekle bürünecekse, bu durumda Şaron’un akibetinin de kötü olacağı söylenebilir. Çünkü Şaron’un kamuoyundaki imajı, böylesi bir projeyi hayata geçirmek için uygun düşmemektedir. Onun yerine İşçi Partisi’nden bir liderin ya da Şaron’dan daha ılımlı bir başka ismin görevi devr alması ihtimali ağır basacaktır. Nitekim, Şaron hükümetinin "dinci" görüntüsü ağır basan üyelerinin hükümetten çıkarılması yönündeki gelişmeleri, bundan sonra olabilecekler konusunda bir ilk işaret olarak görmek mümkündür. Zira eğer Filistin’de devlet kurulması süreci kısa vadeye taşınıp, hızlı bir şekilde işletilecek olursa, operasyon sonucunda İsrail’in dünya kamuoyunda bozulan imajının da bir biçimde düzeltilmesi zorunluluğu vardır. Aksi taktirde, varılacak antlaşmanın sıhhati tartışılır hale gelir ki, bu durumda bir devleti kurmamak, kurmaktan daha iyidir. Dolayısıyla, İsrail yönetiminde de önümüzdeki dönem içerisinde bir takım değişimlerin yaşanacağı kuvvetle muhtemeldir.

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin