|
Yeni Bir Siyasi Sürece Doğru...
Türkiye, yeni
siyasi gelişmelere gebe görünüyor. Özellikle Mehmet Ali
Bayar’ın Amerika’dan getirtilerek Demokratik Türkiye
Partisi’nin başına geçirilişi, Kemal Derviş’in erken
seçim tarihinin belirlenmesi yönünde yaptığı
açıklamalar, Erkan Mumcu’nun Mesut Yılmaz’ın liderliğini
sorgulayıcı beyanları, solda Murat Karayalçın
başkanlığında yeni bir partinin kurulması ve nihayet
Başbakan Bülent Ecevit’in rahatsızlığının ardından
yaşanan gelişmeler, önümüzdeki aylarda ülkenin siyasi
geleceğine ilişkin bir takım senaryoların ciddi olarak
tartışılacağına dair güçlü işaretler veriyor. Ülkedeki
tüm siyasi aktörler, bir süreç değişikliği yaşanacağını
bilerek hareket ediyor ve duruşlarını, muhtemel bir
erken seçime göre ayarlamaya çalışıyor. Hükümet ise
artık eskisi kadar "seçimin lafını bile etmemek lazım"
diyemiyor, ancak bir erken seçimi düşünmediğini
açıklamakla yetiniyor. Fakat MHP başta olmak üzere, tüm
partiler, yandaşlarına, el altından "seçime hazırlanın"
talimatını veriyorlar. Kısacası, bütün aktörler, siyasi
dengeleri ihmal etmeksizin, yeni dönemde hazırlıksız
yakalanmamak için kendilerine yeni pozisyonlar
belirlemeye çalışıyorlar. Bu gelişmeleri yorumlayanlar
ise, ittifakla, seçimlerin 2004 baharında
yapılamayacağını, erken seçimin artık bir biçimde
gerçekleşeceğini söylüyorlar. İşte burada, bu sürece
nasıl girildiğinin izahı gerekiyor. Gelinen şu son
noktayı anlayabilmek için, öncelikle 28 Şubat sürecinin
akabinde yaşananları hatırlatmakta fayda umuyoruz.
Malum olduğu
üzere 28 Şubat süreci, Türkiye’de siyasi ve ekonomik
yapıyı yeniden dizayn etmek üzere planlanmıştı ve Erol
Özkasnak’ın ifadesiyle, yapılması planlanan işler,
"tereyağından kıl çeker gibi" kolayca
gerçekleştirilmişti. Toplumun etkin kesimleri, sivil
unsurlar da dahil olmak üzere, bu "post-modern" darbe
sürecine eklemlenmiş ve Refahyol hükümeti iktidardan
alaşağı edilmişti. Ardından toplumun bütün kesimlerine
yönelik olarak bir "mühendislik" ameliyesine geçilmiş;
demokratından “dinci”sine, liberalinden sosyalistine
varıncaya kadar tüm kesimlere baskı uygulanmış ve
"sivil" olarak tanımlanan kesimler dahi, çerçevesi
belirlenen sınırlar içine hapsedilmişlerdi. Ekonomi ise
sil baştan dizayn edilmeye, IMF direktifleri
doğrultusunda biçimlendirmeye çalışılmıştı. Toplumun tüm
kesimleri, bu yeni sürecin etkisini üzerinde
hissetmişti. Bu yeni dizayn çabası, öncelikle siyasi
alanda başlatılmış, ardından ekonomiye el atılmış
nihayet sosyal alana ilişkin yeni düzenlemelere adım
atılmaya başlanmıştı. Fakat eski düzenden nemalanan
kesimlerden buna yönelik bir direniş de söz konusuydu ve
bunlar, yeni sürece ayak uydurmakta zorlanıyorlardı.
İşte 21 Şubat krizi bu sorunu da çözdü. Türkiye, tam bir
kriz ortamına sürüklendi ve böylece "dış müdahale"ye
daha açık hale getirildi. Kemal Derviş ismi, bu noktada
ortaya atıldı ve Derviş, Amerika’nın vesayetinde ülkeye
tranfer edildi. Derviş’in görevi, "yeniden yapılanma"
sürecinin önündeki engelleri kaldırmaktı. Fakat burada
çok ince bir denge söz konusuydu. Derviş bir siyasi
partiye girmemeliydi; çünkü ekonomik alanda rahat
hareket edebilmesi için bu gerekliydi. Ecevit hükümeti
ise bitmişti, fakat o ortamda bir alternatifi yoktu.
Hükümetin devrilmesi, uygulanan programın akıbetini de
tehlikeye sokardı. Yani Derviş, hem hükümetin devamı
için, hem de uygulanan yeniden yapılanma programının
akibetini garanti altına almak için gerekliydi. Derviş
siyasi bir partiye üye olmadı, teknokrat kimliğini
korudu ve ekonomik alanda yapmak istediği revizyonları
da büyük ölçüde gerçekleştirdi. Ülkedeki makro ekonomik
dengeleri yerine oturttu. Siyasilerin ekonomiye
müdahalesini asgariye indirdi. Ekonomik yapı, eskisiyle
mukayese edilmeyecek ölçüde siyasi etkiden arındırıldı.
Reel sektör ve halk kesimleri krizin ağır yükünü hala
üzerlerinde hissetmesine rağmen, ekonominin "üstyapısı",
tasarlandığı gibi biçimlendirildi. İşte bu konuda net
bir sonuca ulaşıldıktan sonra, Kemal Derviş, daha önce
"lafını bile etmediği" erken seçimi gündeme getirdi ve
ondan sonra siyasi atmosfer değişiverdi. Derviş, bu
beyanı, Ecevit henüz hastaneye yatmadan vermişti;
ardından Ecevit’in rahatsızlanması ve rahatsızlığının da
ciddi boyutta olduğunun anlaşılması, bu tartışmayı daha
da alevlendirdi. Bu kez muhalefet, erken seçimi, çok
daha yüksek sesle gündeme taşıdı ve konu bu şekilde
kamuoyuna maledilmiş oldu. Liderler zirvesinden sonra,
erken seçimin gündemde olmadığı yönünde açıklamalar
yapılmış olsa da, konu, ciddi bir biçimde halkın
gündemine girmiş oldu. İşte burada, Derviş’in neden
böyle bir açıklama yaptığını anlamak gerekmektedir. Daha
önce, ekonomik dengeleri bozar diye bu tür beyanlardan
özellikle kaçınan Derviş, ne olmuştur da, "erken seçim
ekonomiye zarar vermez" açıklamasını yapabilmiştir? Bu
sorunun doğru cevabı şu olmalıdır: Derviş, bu beyanı
ile, topluma, biri ekonomik diğeri siyasi olmak üzere
iki önemli mesaj vermek istemiştir. Ekonomik mesajı
şudur: "ekonomide makro dengeler yerine oturmuştur,
artık bunu seçim dahil hiçbir siyasi gelişme bozamaz."
Bu mesaj, ülkenin "yeniden dizaynı" sürecinde önemli bir
mesafe katedildiğinin altını çizmek için verilmiştir ve
böylece Derviş: "üstüme düşeni büyük ölçüde yaptım"
demek istemektedir. Siyasi mesajı ise şudur: "Erken
seçim ekonomik dengeleri bozmayacaksa, bu hükümete de
eskisi kadar gerek kalmamıştır." Bu mesajı, hükümet
üyesi partiler yeterince güçlü bir şekilde aldıkları
için, derhal aksi yönde beyanlar vererek, Derviş’in bu
açıklamasının, onun siyasi tecrübesizliğine verilmesi
gerektiğini ima eden açıklamalar yapmışlardır. Fakat bu
kesimlerin göz ardı ettiği bir gerçek vardır ki o da
şudur: Derviş’in siyasi tecrübesinin olmaması, onu o
makama getirenlerin de siyasi tecrübesi olmadığı
anlamına gelmez. Zira o mahfil, bütün dünyaya hükmetme
iddiası olan bir yerdir ve elbette ekonomik dengelerle
birlikte siyasi dengeleri de hesap edecek kadar
siyasetten anlamaktadırlar! Dolayısıyla Derviş’in bu
beyanının siyasi dengeler gözetilmeden yapıldığını
düşünmek safdillik olur. Derviş açıkça, artık mevcut
hükümete çok fazla ihtiyaç kalmadığını söylemektedir.
Ekonomik dengelerin oturtulduğu yönündeki beyanını başka
türlü yorumlamak mümkün değildir. Hatta Derviş, erken
seçimin gündeme getirilmesi ile ekonomik dengelerin
bozulacağını söyleyen siyasilere bir "ekonomi dersi" de
vermiş ve erken seçimin getireceği maliyetin 2.5 milyar
dolar, seçim tarihinin belirlenmemesinin getireceği
yıllık maliyetin ise 8.5 milyar dolar olduğunu
açıklayarak, bu yöndeki itirazların da önünü kesmiştir.
İşte bu yüzden Derviş’in erken seçim tarihinin
belirlenmesi yönünde yaptığı açıklama gerçekten bir
dönüm noktası olarak görülmelidir. Türkiye, bu aşamadan
sonra, ciddi olarak yeni bir sürece girmiş durumdadır.
Bu nedenle, hükümetin 2004 yılına kadar devam etmesi de
çok zor bir ihtimal olarak karşımızda durmaktadır. Bu
beyanın üzerine, Ecevit’in zaten bozuk olan sağlığının
daha da kötüleşmesi ise, süreci destekleyici mahiyette
bir gelişme olmuştur. Gerçekten bu noktadan sonra,
Ecevit, tekrar ilaçlarla yürüyebilecek hale getirilse
dahi, eski Ecevit olmayacaktır. Rahatsızlığının
tekrarlaması durumunda ise, rakiplerine karşı "hükümetin
sapasağlam ayakta olduğuna dair" inandırıcı gerekçeler
bulmakta zorlanacaktır.
Bu noktada
"ara formül" arayışlarına da değinmek gerekmektedir.
Ecevit’in görevini devretmesi ya da hükümetten çekilmesi
temelinde yürütülen tartışmalarda Cem-Derviş formülü öne
çıkmaktadır ve bürokrasi içinde de bu formüle sıcak
bakanlar olduğu açıktır. İsmail Cem’in isminin
ötedenberi hükümet içinde ayrı bir tonla zikredildiği
bilinmektedir. Derviş’in temsil ettiği kesimlerin sistem
içindeki gücü de düşünüldüğünde, Cem-Derviş formülünün,
geçiş dönemi için, mevcut projenin devamını
arzulayanlarca gündemde tutulduğu açıktır. Hüsamettin
Özkan isminin bu formüllerde çok fazla yer almıyor
oluşunu da, Ecevit faktörüne bağlamak mümkündür.
Özkan’ın akıbetinin Ecevit’ten farklı olmaması sistem
açısından çok sorun doğurmayacağı için, Özkan ismi
üzerinde çok durulmadığı söylenebilir. Fakat burada bir
başka önemli konu daha vardır ki o da, yeni formül
arayışlarında, seçim barajını geçmesi garanti görülen
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’nin bir biçimde hesaba
katılmak zorunda olduğudur. Bu nedenle, herkes hesabını
AKP’yi dikkate alarak yapmaktadır. Erdoğan’ın başlarda %
35’lere varan oyu, bir takım manipülatif kampanyalarla %
20’lere çekilmiştir fakat buradan daha aşağıya
inmemiştir. Bu şunu göstermektedir ki, bu oylar ciddi
anlamda tepki oylarıdır ve ilk seçimlerde, iktidar
partilerinin işi hayli zor olacaktır. Bu partilerin
barajı geçip geçemeyecekleri gerçekten şüphelidir. Seçim
barajının % 5’lere çekilmesi dahi, onların durumunu
ciddi düzeyde iyileştirecek gibi görünmemektedir. Bunun
elbette sebepleri vardır. İki ana neden, bu partilerin
28 Şubat sürecinin izlerini üzerinde taşıyor oluşları ve
21 Şubat krizinin ülkeye verdiği derin tahribatın
sorumlusu olarak görülmeleridir. Zaten iktidar partileri
de bunu bildikleri için, ısrarla seçimin 2004’te
yapılacağını, bir erken seçimi düşünmediklerini
söylemektedirler. Bu bağlamda Mehmet Ali Bayar’ın Dünya
Bankası’ndaki görevini bırakıp, DTP’nin başına
getirilişi önemlidir. Bayar’ın kısa vadede bir siyasi
popülarite kazanması çok zor olduğu için, bu ismin, "ara
formül" arayışları içinde değerlendirilmesi daha doğru
görünmektedir. Eğer seçimler 2003 yılı baharında
yapılırsa, Bayar’ın şansının çok az olacağı açıktır.
2003 güzünde yapılacak bir seçimde dahi Bayar, çok
şanslı değildir. Boyner tecrübesi bu yönde açık
işaretler sunmaktadır. Erkan Mumcu’nun ANAP içinde
başlattığı tartışma ise, Özalvari bir yönetim anlayışını
savunması yönünden bazı avantajlar taşısa da, Mesut
Yılmaz’ı yerinden edecek reel desteğe sahip olmadığı
için kısa vadede sonuç getirici görünmemektedir.
Mumcu’nun çıkışında daha ziyade, "orta ve uzun vadeye"
yönelik bir hedef taşındığı söylenebilir. Murat
Karayalçın’ın Sosyal Demokrat Halk Partisi (SHP) ise,
soldaki bölünmüşlüğün doğal bir yansıması olarak
görülmelidir ve eğer seçimlere doğru solda bir
bütünleşme gerçekleşmezse, bu teşebbüsün, CHP’nin
oylarını bölmek dışında çok fazla bir anlamı olmayacağı
açıktır. Bunun dışında Vural Savaş’ın başını çektiği
Atatürkçü-sol çizgide bir parti ve ayrıca da Mümtaz
Soysal’ın başında bulunduğu bir başka girişimin
hazırlıklarının sürdüğü de bilinmektedir. Fakat soldaki
siyasi arayışlarda, Erdal İnönü’nün tavrının önemli
olduğunun altı çizilmelidir. İnönü şu anda siyasetin
dışındadır ancak seçim tarihinin belirginleşmesi sonucu
o da tercihini yapacaktır. Solun durumunu, İnönü’nün
tercihinin önemli ölçüde etkileyeceğini söylemek
mümkündür.
Siyasetteki
bu yeni arayışlarda altını çizilmesi gereken nokta,
Erdoğan’ın temsil ettiği yenilikçi, muhafazakar/demokrat
çizginin, ülkenin geleceğinde bir rol üstleneceği
hususudur. Erdoğan’ın şansı, bir darbe süreci ve kriz
geçirmiş olan ülkede, siyasi dengelerin yeniden
kurulması ihtiyacını bir biçimde AKP’nin karşılıyor
görüntüsü sunmasıdır. Özal’ın da zamanında şansı aynı
nedene dayanıyordu. Fakat Erdoğan’ın dezavantajı da,
sistemden beslenen kesimlerin birbirlerine olan
ihtiyacının 28 Şubat sürecinden sonra görece artmış
olmasıdır. Dolayısıyla sistemin bazı unsurları, bu yeni
gelişmeye karşı ciddi bir direniş göstereceklerinin
sinyallerini vermektedirler. Özal, bu sorunu, doğrudan
ABD desteği alarak aşmıştı. Erdoğan ise bu konuda Özal
kadar şanslı görünmemektedir. Ancak Erdoğan’ın şanslı
olduğu noktanın da önemli ve belirleyici karakterde
olduğunu görmek gerekmektedir.
DİYANET’İN
"DİN KONSİLİ" !
Diyanet
İşleri Başkanlığı’nın, fıkhi konulardaki pasif tavrını
gözle görünür bir şekilde değiştirerek, bazı ilahiyatçı
ve akademisyenler tarafından son yıllarda dile getirilen
kimi görüşlere "resmiyet" kazandırmaya çalışması,
üzerinde durulması ve değerlendirilmesi gereken bir
gelişme olarak görülmelidir. Bilindiği gibi Yaşar Nuri
Öztürk, Hüseyin Hatemi ve Mehmet Aydın gibi
akademisyenler tarafından savunulan bazı görüşler, son
yıllarda medyanın da gündemine girmiş ve toplumda yoğun
olarak tartışılmaya başlanmıştı. Diyanet’in bu
konulardaki tavrı, bugüne değin, genel olarak,
geleneksel fıkhi kanaatlerin yanında yer almak şeklinde
olmuştu. Hatta Diyanet, aynı tutumu nedeniyle,
"modernist" görüşlerini medya kanalıyla gündemde tutmaya
çalışan Yaşar Nuri Öztürk’e karşı açık bir tavır dahi
almıştı. Fakat bu son toplantıda, resmi görüşü temsil
eden Diyanet ile, modernist görüşlerin "çıplak
uyarıcıları" arasındaki buzların eridiği ve bir noktada
uzlaştıkları görüldü. Toplantılar sonucunda yayınlanan
bildiride, genel olarak geleneksel fıkhi kuralların
dışına çok fazla çıkılmadığı, ancak birkaç hususta,
"modern" içtihadlara resmiyet kazandırıldığına şahit
olundu. Bu, Yaşar Nuri Öztürk ve Hayrettin Karaman’a
göre, "devrim mahiyetinde" bir gelişmeydi. Öztürk,
kadınların malum hallerinde ibadet edebileceklerine ve
Cuma namazına gidebileceklerine dair alınan kararları,
kendi zaferi olarak görüyor olmalıydı ki, sonuç
bildirgesini böyle niteliyordu. Diyanet ise, alınan
kararları çok fazla tartışmadan, sonuç bildirgesinin
diğer İslam ülkelerine de anlatılacağını ve onların da
onayının alınmaya çalışılacağını açıklıyordu. Bazı
"İslamcı" (!) köşe yazarları da Diyanet’in bu
girişimini, "hayırlara vesile olacak" bir gelişme olarak
niteliyor, ancak, girişimin amacı ve siyasi sonuçlarını
tartışmaktan özellikle kaçınıyorlardı.
Açıktır ki,
alınan kararlar, hiç de "devrim niteliğinde" kararlar
değildir; zira üzerinde konsensüs oluştuğu söylenen
konular, Müslümanların yabancısı olmadığı konulardır. Bu
konuları ilk kez gündeme taşıyanlar da, Yaşar Nuri gibi
medyatik şahsiyetler de değildir. Örneğin Yaşar
Nuri’nin, "gelenek eleştirisi" bağlamında tartıştığı
konular, aslında onun "Kur’an’daki İslam" kitabını
yazdığı yılların çok öncesinde tartışılan konulardır ve
İKTİBAS’ın burada önemli bir payı olduğu
unutulmamalıdır. Örneğin namazların cem’i konusunu ilk
kez gündeme taşıyan yayın organının İKTİBAS olduğunu
bizzat kendisi Hürriyet gazetesindeki köşesinde
yazmıştır (12.2.1993, Hürriyet). Aynı şekilde
Evrenesoğlu hadisesi vesilesiyle tasavvuf çevrelerini
eleştiren Öztürk, bu konuda ilk kez kamuoyunu uyarıcı
yayını da İKTİBAS’ın yaptığını: "İktibas, sahte
peygamberlik olayını ortaya çıkardı" ifadesini
kullanarak, 23.10. 1992 tarihli Hürriyet gazetesinde
yazmıştır. Rahmetli Ercümend Özkan’ın bu konulardaki
yaklaşımı ve uzun yıllara dayalı mücadelesini de, İslami
çevreler gayet iyi bildiği gibi, "müslüman modernist"
çevreler de gayet iyi bilirler. Şu halde, bu çevreler
bilmelidirler ki, geleneklerin eleştirilmesi ve sahih
olanının sahte olanından ayırd edilmesi konusundaki
hassasiyetin patenti kendilerine ait değildir. Üstelik
onlar, bu işi, gereği gibi de yapmamakta, geleneği
eleştireceğim derken, çoğu zaman rasyonalist ve
pozitivist emareler göstermektedirler. Ayrıca siyasi
iktidarı da hemen hiçbir konuda eleştirmemekte, hatta
zaman zaman destek de vermektedirler. Gelenek
eleştirisini kendilerinden öğrendiği İslami kesimleri,
gelenekçilerle birlikte mütalaa etmekte ve kimi zaman
ilgili yerlere şikayet etme "takva"sını da
göstermektedirler.
Bütün bunlar
bir yana, Diyanet toplantısında alınan kararlar içinde
birkaç olumlu unsurun bulunuyor oluşu, toplantının
bütünü için olumlayıcı ifadeler kullanmayı beraberinde
getirmemelidir. Burada önemli olan, Diyanet’in niçin
böyle bir tavır değişikliğine gittiğidir. Bilindiği
gibi, dinin "reforma tabi tutulması" çabaları Türkiye’de
ötedenberi sürmektedir. Bazı ilahiyatçı akademisyenlerin
bu konuda ciddi çabalar gösterdikleri de bilinmektedir.
"İslam Gerçeği" kitabı ile somut olarak kendini gösteren
bu çaba, hatırlanacağı gibi, Süleyman Demirel’in,
Kur’an’ın bazı ayetlerinin reforma tabi tutulması
yönündeki çağrısıyla da "resmi" bir kimliğe
büründürülmeye çalışılmıştı. İşte Diyanet’in son olarak
düzenlediği toplantının asıl amacı da, bu yöndeki sürece
katkıda bulunmaktır. Nitekim bildirgenin ilanından
sonraki hafta, tesettür emrine riayet ettiğine dair bir
karine bulunmayan DSP’li bir bayan milletvekilinin
erkeklerle birlikte Cuma namazı kılmaya gitmesi, bu
toplantının hangi kesimlere ne gibi mesajlar verdiğini
göstermesi açısından manidardır. Ayrıca simge olmuş bazı
"modernist" ve "aykırı" isimlerin toplantıya katılımının
sağlanması neticesinde, Diyanetin dini konularda bir
"üst merci" olarak lanse edilmesi de sağlanmıştır.
Açıktır ki, Diyanet, medyaya yansıyan tartışmalarda hep
geri planda kaldığı için "dini otorite" olduğu yönündeki
tezinin halk nezdinde itibar kaybetmesi tehlikesine
karşı bu toplantıyı tertip etmiştir. Daha önce
otoritesini sorgulayan kimilerinin de bu toplantıya
iştirak etmesi ve ortak bir karara ulaşılmış olması,
Diyanet’in otorite iddiasını perçinleme işlevi
görmüştür. İşte asıl üzerinde durulması gereken konu
budur. Ancak bu konuda hassasiyet göstermesi gereken
medyadaki kimi Müslümanların dahi, konunun bu yönünü
atlayarak, bildirgedeki birkaç hususu öne çıkarıp
Diyanet’i övmeleri gerçekten ilginçtir ve üzerinde
düşünülmelidir. Diyanet’in bu yöndeki çabasının ileride
de devam etmesi halinde, "dini otorite"nin dışında görüş
taşıyanlara türlü psikolojik ve fiziki baskılar
uygulanacağı açıktır. İşin bu yönünü dahi göremeyenler,
maalesef diğer pek çok konuda olduğu gibi, duygularının
ya da arzularının esiri olarak hüsrana uğrayacaklardır
ama o zaman "atı alan Üsküdar’ı çoktaan geçmiş
olacaktır..."
ARAFAT,
BİLDİĞİNİZ GİBİ...
İsrail
operasyonu bitti ve Arafat, bu operasyondan daha güçlü
bir şekilde çıkarak liderliğini tartışılmaz hale
getirdi. Biz bu sonucu geçtiğimiz sayıdaki yorumumuzda
ve diğer yazarlarımızın makalelerinde üstelik operasyon
henüz devam ederken öngörmüş ve Müslümanları da muhtemel
gelişmeler konusunda uyarmıştık. Amerika ve İsrail
karşıtı olduğu için Arafat’ın yanında yer alanlar,
İsrail’in geri çekilmesinden sonra, sağlam ilkelerden
hareket etmediklerini bir kez daha gördüler. Operasyonun
sıcak günlerindeki duygusal atmosfere kapılarak,
Arafat’ı "Filistin’in tartışılmaz lideri" olarak deklere
edenler, Amerika’nın Arafat’a niçin açık destek
verdiğini, operasyonun bitiminden sonra yaşanan
gelişmelerle bir kez daha görmüş oldular. Tabii ki
sesleri de bir daha o tonda yüksek ve heyecanlı
çıkamadı, doğal olarak... Nihayet o sıcak günlerde,
Amerika’yı bırakıp, onun bölgedeki temsilcisi
pozisyonundaki Şaron’u her türlü vahşetin asıl sorumlusu
olarak görenler, Şaron’un partisinin, "Filistin
devletine her şart ve zeminde karşı çıkıyoruz"
şeklindeki beyanlarına tek itiraz edenin Şaron olduğunu
duyduklarında ise bütünüyle afalladılar! Nasıl olurdu
da, bunca vahşetin sorumlusu Şaron, kendi partisinin
kararına sanki Filistinlileri savunurcasına itiraz
edebilirdi? Dahası "şehiden şehiden şehiden" diye
efelenmesini bilen, ancak karargahından bir adım dışarı
atamayan Arafat’ı göklere sığdıramayanlar, onun,
Şaron’un talebi doğrultusunda Filistin yönetiminde bir
"reform"a gidileceğinin garantisini verdiğini
ajanslardan duyduklarında, yaptıklarına utanmadılarsa
da, seslerini çıkaracak mecali kendilerinde bulamadılar.
Ve kendi kendilerine, nasıl bu kadar yanılabildiklerini
sordular. İşte bu soruların cevabı, bölgedeki
uluslararası dengeleri takip etmeden verilemezdi ve biz
bu sorunun cevabıyla ilgili olarak geçen sayıda
yaptığımız yorumu burada özetlemek ve tekrar
hatırlatmakta fayda görüyoruz.
İsrail
operasyonu, belirli amaçları gerçekleştirmek için
yapılmıştı ve bu amaçlar arasında Arafat’ın yok edilmesi
yoktu! Aksine operasyonun bir amacı da, İslami güçlerin
tehdidi altındaki ulusalcı Arafat ekibinin "prestij"
kazanmasıydı. Sonuçta bu amaca büyük ölçüde ulaşılmış
oldu. Peki bu niçin yapılıyordu? Burada amaç,
Filistin’de de bir "ulusal devlet" kurmanın yolunu
açmaktı. Nitekim operasyon biter-bitmez, Bush yönetimi,
Filistin de bir "devlet" kurulması için çalışacağını
resmen açıkladı. Malumdur ki, bir devlet kurulabilmesi
için, liderliğin tartışılmaz olması ve arkasında da
yoğun bir halk desteğinin bulunması gerekir. Operasyonun
sıcak günlerinde HAMAS’ın Arafat’a verdiği/vermek
zorunda bırakıldığı destek hatırlanırsa, bu amaca da bir
biçimde ulaşılmış olduğu açıktır. Ayrıca bu operasyon
ile, Filistin tarafına bazı mesajlar da verilmiş oldu.
Denildi ki: "Oslo sürecinin temel amacı, bölgedeki
direnişin bitirilmesi ve bu bağlamda İslamcı örgütlerin
çökertilmesiydi. Arafat kendisine tevdi edilen bu görevi
yapmaz ya da yapamazsa, bu işi bizzat biz kendimiz de
yapabiliriz." Bu mesaj orta ve uzun vadeli politikalar
için önemliydi; zira bundan böyle İsrail, Filistin’den
kendi güvenliğine yönelik tehdit üreten her unsura karşı
operasyon yapma hakkına sahip olduğu mesajını vermiş
oldu. Bu ise, tabii ve öncelikli olarak, şu an yönetimi
elinde tutan Arafat ekibine yönelik bir mesajdı ve onu,
İslamcı örgütleri bastırması yönünde daha fazla
zorlayacaktı. Ayrıca İsrail’in giriştiği son operasyon,
Filistin’de bir ulusal devlet kurulmasını kolaylaştırıcı
boyutlar da taşıyordu; zira eğer amaç bölgedeki İslamcı
güçleri bastırmaksa, bugünkü Özerk Yönetimin sahip
olduğu polis gücüyle bunun olmayacağı artık
anlaşılmıştı. O halde daha güçlü bir yönetsel ve askeri
yapılanmaya gidilmeliydi. Bunu da ancak bir "devlet"
sağlayabilirdi.
İşte gelinen
bu noktada, bu yorumlarımızın isabetli olduğu artık daha
net görülebilmektedir. Eğer Filistin’de bir devlet
kurulması yönündeki girişimler artık iyice somut bir
şekle bürünecekse, bu durumda Şaron’un akibetinin de
kötü olacağı söylenebilir. Çünkü Şaron’un kamuoyundaki
imajı, böylesi bir projeyi hayata geçirmek için uygun
düşmemektedir. Onun yerine İşçi Partisi’nden bir liderin
ya da Şaron’dan daha ılımlı bir başka ismin görevi devr
alması ihtimali ağır basacaktır. Nitekim, Şaron
hükümetinin "dinci" görüntüsü ağır basan üyelerinin
hükümetten çıkarılması yönündeki gelişmeleri, bundan
sonra olabilecekler konusunda bir ilk işaret olarak
görmek mümkündür. Zira eğer Filistin’de devlet kurulması
süreci kısa vadeye taşınıp, hızlı bir şekilde
işletilecek olursa, operasyon sonucunda İsrail’in dünya
kamuoyunda bozulan imajının da bir biçimde düzeltilmesi
zorunluluğu vardır. Aksi taktirde, varılacak antlaşmanın
sıhhati tartışılır hale gelir ki, bu durumda bir devleti
kurmamak, kurmaktan daha iyidir. Dolayısıyla, İsrail
yönetiminde de önümüzdeki dönem içerisinde bir takım
değişimlerin yaşanacağı kuvvetle muhtemeldir.
© 2002 İktibas |