|
Amerika Yeni
Roma mı?
Ralph Bollmann
Çeviren : Kamil CENGİZ
Kaynak: TAZ.31.08.2002
Antik süpergüç, Cermenleri barış yoluyla yerleştirme
konusunda başarısız olduğu için yıkıma uğramıştı. Acaba
11 Eylül'den sonra Barbarlara karşı korkunun hüküm
sürdüğü ABD de bu kaderi mi paylaşacak yoksa dünya
çapında bir hakimiyetin eşiğinde mi? Bu yazıda, dünya
tarihinde rakipsiz olan iki imparatorluğun mukayesesini
bulabilirsiniz...
Latince dersinde 'bu ne ikiyüzlülük!' diye düşünürdük.
Hep sadece Roma'lılar mı kendilerini saldırılara karşı
savunmak zorunda idiler. Önce rakip şehirler tarafından,
sonra Kartacalılar, nihayetinde Galyalılar ve Cermenler
tarafından savaşa zorlanmışlar. Günün birinde de (şayet
kaynaklara inanılacak olursa) bu suretle farkına
varmadan ve başka hiçbir amaç gütmeksizin kendileri için
bir dünya imparatorluğu kurmuş olduklarının şaşkınlığını
yaşamışlar.
Bugün Roma'lıları daha iyi anlıyoruz. George W. Bush,
seçim meydanlarında Amerika'lılara istediği kadar uzak
bölgelerdeki sorunlara karışmamayı vadetmiş olsun,
sonunda antik devlet adamları gibi tek süpergücün
çevredeki krizlere bigane kalamayacağını -Afganistan'ı,
Filistin'i ya da Avrupa'yı kendi halleri ile baş başa
bırakma kararlarına rağmen- kabul etmek zorunda kaldı.
Eski Roma'da olduğu gibi bugünkü Amerika'da da askeri
güç politikasının bu kadar kaçınılmaz olduğu anlayışını
güçlendiren etken sadece tek bir hadise idi.
Amerik'lılar için 11 Eylül ne ise, Romalılar için M.Ö.
387 senesi de o idi. Şehrin çapulculuk eden Galyalılar
tarafından tahrip edilmesi geride derin bir travma
bırakmıştı. Amerikan gizli servislerinin aksine, başkent
tepesindeki kazlar, şehir halkını sesli bağırmalarla
saldırılara karşı uyarabilmişlerdi.
Barbarların Roma imparatorluğunun kalbine bir kez daha
girmeleri sekiz yüzyıl sonra gerçekleşti. M.S. 24
Ağustos 410'da Vizigotlar, kralları Alarih'le beraber
iktidarlarının zirvesini çoktan aşmış olan Baki Şehre
saldırmışlardı. Bu olay dönemin çağdaşları ve
eleştirmenleri için Roma'nın günlerinin sayılı olduğunun
bir işareti idi.
Acaba kimi gözlemcilerin 11 Eylül'ün hemen akabinde
belirttikleri gibi ABD de bir çöküş sürecini mi yaşıyor?
Ya da tıpkı Roma'lıların Kartaca'nın yıkılışından sonra
hiç bir rakipten korkmalarına gerek kalmadığı gibi,
Sovyetlerin yıkılışıyla başlayan uzun süreli küresel bir
hakimiyetin daha henüz başında mı?
Amerika'da 10 seneden beri sürdürülen tartışma son
yılların terör saldırılarından bu yana tırmanışa geçti.
Yakın dönem için bir yıkılışı haber veren sesler,
şaşırtıcı bir şekilde, Amerikan öz bilincine yönelik
travmatik saldırıdan sonra daha güçlü çıkmadı, tam
aksine kesildi. Mesela tarihçi Paul Kennedy, sıkça
kaynak gösterilen 'Büyük Güçlerin Çıkışı ve Düşüşü'
isimli kitabında süpergücün yıkılacağına dair kehanette
bulunmasına rağmen, bugün o görüşten uzaklaştı. Biraz
acı çekmiş bir şekilde ABD'nin kendi gücüne razı
olmasının gerekliliğini iddia ediyor. Ülkeye 'nasılsa
öyle olmak' dışında başka bir seçenek kalmıyormuş.
Bu tür yorumlar, doksanlı yıllarda teşhis edilen kriz
işaretlerinin hiçbiri o günden beri yok olmadığı halde,
tam aksine daha şaşırtıcı. Dünyanın her köşesindeki
askeri teşebbüsleri sonucu yarın bir gün en zengin
ulusun finans imkanlarını aşacak stratejik bir 'aşırı
gerilme' tehlikesi, Afganistan'daki operasyondan ve
yakın gelecekteki muhtemel Irak savaşından dolayı her
zamankinden daha reel. Ve Batı medeniyetinin iddia
edilen kokuşmuşluğu hakkında şikayetçi olan adı çıkmış
kültür kötümserleri, bugünlerde daha fazla (eğlence
endüstrisinin her yere uzanmışlığından Amerikan
firmaların bilanço aldatmacılarına kadar) argüman
bulabilirler.
Bir kültür ne kadar çok gelişirse, kendi 'kokuşmuşluğu'
hakkındaki eleştiriler de o nispette sert oluyor. Bu
temel kural eski Roma'da da geçerli idi. Cicero (M.Ö.
106-43) bile büyük nutuklarında, ahlakın yıkılışını
şikayet ediyordu ve bir buçuk asır sonra Tacitus (M.S.
56/57-117) hemşehrilerini bozulmamış örnek Cermenlerle
karşılaştırıyordu. Tacitus'un eleştirdiği bütün kritik
noktaları bugün de not etmek mümkün. Bunda rahatlatıcı
olan, kokuşmuşluğu bu düzeye varmış olan Roma
imparatorluğu'nun Tacitus'un ölümünden sonra 360 sene
daha yaşamış olmasıydı.
Bu veri daha sonraki nesilleri Roma'nın çöküşünün sebebi
olarak ileri sürülen ahlak bozulması tezine sarılmaktan
alıkoymadı. Friedrich Engels bile İmparatorluğun
çöküşünü sınıf kavgalarına değil, fakat 'çöken bir
medeniyetin bataklıklaşması'na dayandırıyordu.
Tarihçiler arasında gerileme/çöküş teorisi her zaman
sadece birçok açıklamadan bir tanesi idi - hatta en
inandırıcısı da değildi.
Berlinli eski çağ tarihçisi Alexander Demandt, bugüne
kadar İmparatorluğun çöküşünü yorumlayan en az 400
bilgin sayıyor - ve sebep olarak 'hurafelerden' 'iki
cepheli savaş'a kadar en az 210 faktörün ileri
sürüldüğünü söylüyor. Hatta yıkanma suyu ya da kurşun
karıştırılmış içme suyu da bazı yorumculara göre fahiş
bir hata idi, başkaları da yıkımın sebebi olarak ince
yemek zevki ya da kadınların bağımsızlaşmasını
gösteriyorlardı.
Tarih biliminin en büyük münakaşalı meseleleriyle ilgili
tartışmalar hep aynı sorulara varıyor: Neden 'İmperium
Romanum' asırlar süren tartışmasız hakimiyetten sonra
Cermen saldırılarına direnemedi? Neden Roma, kuzeyden
gelen 'barbarlar' aslında denk düşmanlar olmadıkları
halde, antik bir 'kültürler savaşı'na kurban gitti ?
Uzak bir dünyanın kendileri hakkında hiçbir şey
bilinmeyen bu sakallı adamlarından Romalılar hem
büyülenmişlerdi hem de tiksinti duyuyorlardı. Onlar
barbarlıktan korkuyorlardı aynı zamanda da onu
özlüyorlardı. O günlerin Peter Scholl-Latour'su olan
Tacitus çok içen ve tıka basa yiyen vahşi Cermenlerden
tüyleri diken diken oluyordu. Fakat aynı zamanda
onların bozulmamış saflıklarını örnek gösterip, 'şehvani
oyunlarla, tahrik edici alemlerle' kandırılamayan
kadınlarının 'namuslarını ve ahlaklarını özenle
korumalarını' övüyordu.
Tacitus'dan sonraki asırlarda bu yabancılık duygusu
gitgide azaldı. Roma medeniyetinin ürünleri 'hür'
Cermenistan'ın içine yayıldı, Cermenler de
İmparatorluğun merkezine sirayet ettiler. Bugün çoğu
tarihçi, onların başlangıçta çok ümit vadeden bu tedrici
entegrasyonlarının daha sonra akamete uğramasını,
İmparatorluğun çöküşünün asıl sebebi olarak görüyor.
Demandt'a göre Roma'lılar Cermenleri geç antik dönemdeki
tarım krizinden dolayı zaten atıl kalmış arazilere
yerleştirmeyi ihmal ettiler. Cermenler, asimilasyona
hazır olduklarından, 'İmparatorluğa olduğundan daha
fazla intibak edebilirlerdi.'
Uzun zamanlar, Roma İmparatorluğu'na çöküşü getiren
Cermen kavim göçü uzmanların konusu olmuştu. Bu Federal
Alman göç tartışması ile temelden değişti. Senenin
başında ZDF(Alman İkinci Televizyonu) bu geç antik göç
hareketiyle ilgili pek çok dizi yayınladı. Orada tarihin
bütün göçmenleri gibi Cermenlerin de 'daha iyi bir
hayat' ümit ettikleri söyleniyordu. 'Pay sahibi olmak'
onların da hedefleri idi, 'kendilerinkinden kültürel
bakımdan daha gelişmiş olan, daha fazla refah ve barış
ve tıbbi hizmet vadeden' bir toplumsal sisteme
entegrasyon onların da amaçları arasında yer alıyormuş.
Roma imparatorluğu asırlardır bu ihtiyaçları karşılamak
ve çeşitli kültür ve dinleri entegre edebilmek için
hayret verici bir performans göstermişti. Amerikalıların
üstünlüğü de, 19. yüzyılın kısa süren Avrupa
emperyalizminden farklı olarak, sadece çok küçük bir
kısmıyla doğrudan siyasi hakimiyete ya da askeri güce
dayanıyor. Çok daha önemli olan, eski Roma'da olduğu
gibi, çevreye ekonomik yönden nüfuz etmek ve kendi
medeniyetinin kültürel cazibesidir.
İtalyan teorisyen Toni Negri'ye göre, antik çağdan sonra
ilk kez, ancak bu suretle, 'kendinden başka öteki
tanımayan' bir imparatorluk oluşabilmişti. Bu
imparatorluğu halen 'Romalı' ya da 'Amerikan' diye
tavsif etmek neredeyse tecviz edilemeyecek bir
basitleştirmedir: Negri'ye göre 'emperyal hakimiyetin
kaynaklandığı yer, 'bir yer' değildir.'Pax Romana'nın
hüküm sürdüğü asırlarda bu imparatorluktan dışarı çıkmak
için neredeyse hiçbir girişim olmamıştı. Anlaşılan en
ücra vilayetlere kadar insanlar İmparatorluğa
mensubiyetin kendilerine zarardan çok fayda getirdiği
konusunda hemfikirdiler. Buğday ve şarabın güvenilir
temini ya da tiyatroda efkar dağıtmak -antik çağda bütün
bunlar bugünkü McDonalds ya da Coca Cola, Levis ya da
Hollywood gibi benzer bir cazibeye sahipti.
Ama tek etken maddi refah değildi. Romalı bilimin
üstünlüğü de söz konusu olduğu gibi, kölelerin ve
kadınların dışta kaldığı özel hayat tanzimindeki görece
büyük özgürlük de anımsatılmalı. Latince de, Batı
Akdeniz bölgesinin Ortak Dili olarak İmparatorluğun
entegrasyon gücünü artırıyordu (ki bu, bugünün
İngilizcesi'nden çok farklı değildi). Buna rağmen Pax
Americana gibi Pax Romana da çelişkili bir kavramdı.
Barış ve refahının övülmesinin yanısıra böyle bir dünya
düzeniyle bağlantılı olan çevrenin baskı altında
ezilmesinden dolayı da hep eleştiri alıyordu. Siyaseti
bütün dünya için bu kadar etkili olan Amerikan
Cumhurbaşkanı dünya nüfusunun çok küçük bir bölümü
tarafından seçiliyor. Ve Roma politikası ilk etapta
başkentin çıkarları doğrultusunda hareket ediyordu ki,
sadece Roma'da yaşayan halk, tek başına tam vatandaşlık
haklarına sahip idi: 'Civis Romanus sum': Bu statü her
vatandaşa özel bir mevki sağlıyordu. Bu statünün
sahibinin yabancı bir hukuka boyun eğmesi düşünülemezdi
(tıpkı ABD için, uluslararası bir mahkemenin Amerikan
vatandaşları üzerinde hüküm verebileceğinin
düşünülememesi gibi). Elbette bu vatandaşlık hakkı zaman
içerisinde imparatorluğun daha geniş kesimlerine
yayıldı. Köleler hariç, son dönemlerde bütün
imparatorluk içinde yaşayanlar onun tadına varabildiler.
Bu vakıa da 'Barbarların' entegrasyonunun ilk başta
başarılı olduğu izleniminin doğmasına yol açmıştı.
Gitgide daha fazla Cermen, Roma ordusunda hizmet vermeye
başlamıştı. Bir kısmının sosyal statü bakımından daha
iyi yerlere geldiği görülüyordu. Kayzer Dioklethian'dan
(284-305) itibaren Cermenlere subaylık kariyeri yolu
açılmıştı, Kayzer Konstantin'den (306-337) beri de vali
olabiliyorlardı. Bir barbarın kayzer tahtına yükselmesi
ise 'sadece bir zaman meselesiydi'(Demandt).
Göç sorunu Romalılar arasında tamamıyla tartışmalıydı.
Entegrasyona rıza göstermenin liberal Roma sisteminde de
sınırları vardı. Ancak İmparatorluğun yabancıları, artık
köle ya da paralı asker olarak vazgeçilmez idiler.
Bundan dolayı barbarlara karşı senato ve kilise
çevrelerindeki direniş 'başarılı bir politika için
temel' (Demandt) olamazdı.
Amerikan medeniyetinin entegrasyon gücü için belirleyici
olan, ilk Avrupai koloni güçlerinin aksine, ABD'nin de
göçmenlerden oluşan bir toplum oluşudur. ABD'de olduğu
gibi Roma'da da vatandaştan beklenen, sadece
İmparatorluğa ve onun sembollerine karşı sadakat idi.
İlahi Sezar'ın kutsallaştırılması Amerikan bayrağı
etrafındaki kült gibi heterojen bir toplumun siyasi
entegrasyonuna hizmet ediyordu. İlk olarak yeni bir
fundamentalist dini topluluğun - Hırıstiyanların -
ortaya çıkışı çok-kültürlü birarada yaşama uzlaşmasını
tartışmaya açtı: Hırıstiyanlar Kayzer'in etrafındaki
kültü tartışmasız reddediyorlardı.
Hırıstiyanlığın ortaya çıkışını, Britanyalı tarihçi
Edward Gibbon, Roma'nın yıkılışının asıl sebebini
görüyordu. Hırıstiyanların başka inançlılara karşı
toleranssızlıkları Roma kültürünün çok övülen
entegrasyon gücünü ciddi biçimdi zayıflatmıştı. Gibbon
'Roma İmparatorluğunun Çöküşü ve Batışı' hakkındaki altı
ciltlik eserini 'Ben barbarlığın ve dinin zaferini
tasvir ettim' sözleriyle özetliyor.
Fakat Romalıların göç ve entegrasyon politikalarının
başarısızlığı bir çok başka alanlardaki çözümü imkansız
görülen katılık ve kemikleşme ile birlikte gerçekleşti.
Krizli tarım sektörünün yeniden yapılandırılmasının günü
geçtiği gibi, (ataletten dolayı) artık Romalıların
hizmet vermek istemedikleri ordunun reformu da
kaçınılmaz idi. Askeri bütçe, vergi oranlarını altından
kalkılamayacak ölçüde ağırlaştırıyordu - ve masraflı
vergi idaresi gereksiz sayıda kişilerin görev yaptığı
devlet aygıtını şişiriyordu.
Krizlerin üstesinden gelme başarısı gitgide azalıyordu.
Washington'un hükümet binalarının sütunları arkasında
Roma politikalarının eksikliklerinden dersler
çıkartıldı. Her ne olursa olsun Amerikan hükümeti 11
Eylül'den sonra terörizme karşı savaşın arkasında
'kültürlerin çatışması'nın bulunmadığını vurgulama
konusunda çok sıkıntı çekmedi. Avrupalılar Amerikan
sistemi içerisinde Yunanlıların antik çağda oynadıkları
rolün benzerini oynuyorlar. En küçük birimlere dağılmış
vaziyette siyasi yönetim rollerini süremli kavgalar ve
çekişmeler yüzünden kaybetmiş ve sonunda süpergücün
müdahalesini tahrik etmişlerdi. O günden beri de dünya
tarihinin gölgesinde yaşamış ve daha eski kültürün
mensupları olarak yeni dünya hakimlerinin sözde
kabalıklarına tepeden bakmaya başlamışlardı.
Bu arada İmparatorluğun onların kazanımlarını taşıdığı
ve yaydığını görmezlikten geliyorlardı. Yunan sanat
eserlerinin çoğu zaman Romalı kopyalarını tanıyoruz,
Yunan felsefesi Romalı rivayetlerle bize intikal etti.
Ve tabii ki ABD, geçen yüzyılda Avrupalı büyük
düşünürlere iltica hakkı tanımasaydı, bugün Avrupa
kültüründen fazla bir şey kalmazdı.
Dünya tarihinin çok kutuplu devletler sistemi adeta
bitmek bilmeyen savaşlar ve krizler ortaya çıkarmıştı.
Net tanımlanmış çıkarları ile tek bir büyük gücün ön
hakimiyeti eski Roma'da bile (neredeyse) herkes için
barış ve refah getirmişti, ve bugün de bir süpergüç bunu
başarabilir. Tabi İmparatorluk, çevrenin sakinleri için
de bu dünya düzeninin kendilerine zarardan çok fayda
getireceği duygusunu kazandırabilirse. Özellikle
dünyanın bütün yerlerinde Amerikan firmalarının takip
ettikleri ekonomik çıkarlar savaşların
sınırlandırılmasına önemli katkı sağlıyorlar. Nasyonal
Sosyalistlerin Alman İmparatorluğunu Dünya Savaşı'na
ekonomik bakımdan kapatmakla başlamaları bir tesadüf
değildi. Ticaret ve büyük sermaye onlar açısından dünya
komplosunun bir sembolü olarak görülüyordu. Onlar şunu
biliyorlardı: Ticaret ve savaş birbiriyle uyumlu
değildir.
Bütün tarihi tecrübe şunu gösteriyor: En zeki politika
dahi bir İmparatorluğun bütün dönemler boyunca
yıkılmamasını sağlayamaz. Ancak onu hızlandırmak
Amerikan üstünlüğünün, kendilerini artık 'küreselleşme
eleştirmenleri' olarak adlandıran tenkitçilerinin talep
ettiği gibi budalaca olur. Batışı mümkün mertebe
uzatabilmek için her iki taraf da - hem merkez hem de
çevre, entegratif hareket etmeliler.
Onların bu konuda hayati bir çıkarı var. Zira Roma
İmparatorluğunun çöküşü, ki dünya tarihinin en etkili
globalleşmeden uzaklaşma olayıdır, ekonomik ve kültürel
düşüşün örneksiz bir sürecine yol açmıştı. Avrupalıların
antik medeniyetin seviyesini yeniden yakalayabilmeleri
bir binyıla malolmuştu. İmparatorluğun çöküşü herkesi
nihayetinde kaybedenlerden kılmıştı. Sadece Romalılar,
ısrarla savunduklarını kaybetmediler, Cermenler de asıl
hedeflediklerini yıkmışlardı.
© 2002 İktibas |