Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 287 Kasım 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  
Çeviri

Amerika Yeni Roma mı?

Bush Casuslarla Dolu Bir Ülke İstiyor

Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

 

Amerika Yeni

 

Roma mı?

 

 

Ralph Bollmann

 

 

Çeviren : Kamil CENGİZ

 

Kaynak: TAZ.31.08.2002

 

 

Antik süpergüç, Cermenleri barış yoluyla yerleştirme konusunda başarısız olduğu için yıkıma uğramıştı. Acaba 11 Eylül'den sonra Barbarlara karşı korkunun hüküm sürdüğü ABD de bu kaderi mi paylaşacak yoksa dünya çapında bir hakimiyetin eşiğinde mi? Bu yazıda, dünya tarihinde rakipsiz olan iki imparatorluğun mukayesesini bulabilirsiniz...

 

Latince dersinde 'bu ne ikiyüzlülük!' diye düşünürdük. Hep sadece Roma'lılar mı kendilerini saldırılara karşı savunmak zorunda idiler. Önce rakip şehirler tarafından, sonra Kartacalılar, nihayetinde Galyalılar ve Cermenler tarafından savaşa zorlanmışlar. Günün birinde de (şayet kaynaklara inanılacak olursa) bu suretle farkına varmadan ve başka hiçbir amaç gütmeksizin kendileri için bir dünya imparatorluğu kurmuş olduklarının şaşkınlığını yaşamışlar.

 

Bugün Roma'lıları daha iyi anlıyoruz. George W. Bush, seçim meydanlarında Amerika'lılara istediği kadar uzak bölgelerdeki sorunlara karışmamayı vadetmiş olsun, sonunda antik devlet adamları gibi tek süpergücün çevredeki krizlere bigane kalamayacağını -Afganistan'ı, Filistin'i ya da Avrupa'yı kendi halleri ile baş başa bırakma kararlarına rağmen- kabul etmek zorunda kaldı.

 

Eski Roma'da olduğu gibi bugünkü Amerika'da da askeri güç politikasının bu kadar kaçınılmaz olduğu anlayışını güçlendiren etken sadece tek bir hadise idi. Amerik'lılar için 11 Eylül ne ise, Romalılar için M.Ö. 387 senesi de o idi. Şehrin çapulculuk eden Galyalılar tarafından tahrip edilmesi geride derin bir travma bırakmıştı. Amerikan gizli servislerinin aksine, başkent tepesindeki kazlar, şehir halkını sesli bağırmalarla saldırılara karşı uyarabilmişlerdi.

 

Barbarların Roma imparatorluğunun kalbine bir kez daha girmeleri sekiz yüzyıl sonra gerçekleşti. M.S. 24 Ağustos 410'da Vizigotlar, kralları Alarih'le beraber iktidarlarının zirvesini çoktan aşmış olan Baki Şehre saldırmışlardı. Bu olay dönemin çağdaşları ve eleştirmenleri için Roma'nın günlerinin sayılı olduğunun bir işareti idi.

 

Acaba kimi gözlemcilerin 11 Eylül'ün hemen akabinde belirttikleri gibi ABD de bir çöküş sürecini mi yaşıyor? Ya da tıpkı Roma'lıların Kartaca'nın yıkılışından sonra hiç bir rakipten korkmalarına gerek kalmadığı gibi, Sovyetlerin yıkılışıyla başlayan uzun süreli küresel bir hakimiyetin daha henüz başında mı?            

 

Amerika'da 10 seneden beri sürdürülen tartışma son yılların terör saldırılarından bu yana tırmanışa geçti. Yakın dönem için bir yıkılışı haber veren sesler, şaşırtıcı bir şekilde, Amerikan öz bilincine yönelik travmatik saldırıdan sonra daha güçlü çıkmadı, tam aksine kesildi. Mesela tarihçi Paul Kennedy, sıkça kaynak gösterilen 'Büyük Güçlerin Çıkışı ve Düşüşü' isimli kitabında süpergücün yıkılacağına dair kehanette bulunmasına rağmen, bugün o görüşten uzaklaştı. Biraz acı çekmiş bir şekilde ABD'nin kendi gücüne razı olmasının gerekliliğini iddia ediyor. Ülkeye 'nasılsa öyle olmak' dışında başka bir seçenek kalmıyormuş.

 

Bu tür yorumlar, doksanlı yıllarda teşhis edilen kriz işaretlerinin hiçbiri o günden beri yok olmadığı halde, tam aksine daha şaşırtıcı. Dünyanın her köşesindeki askeri teşebbüsleri sonucu yarın bir gün en zengin ulusun finans imkanlarını aşacak stratejik bir 'aşırı gerilme' tehlikesi, Afganistan'daki operasyondan ve yakın gelecekteki muhtemel Irak savaşından dolayı her zamankinden daha reel. Ve Batı medeniyetinin iddia edilen kokuşmuşluğu hakkında şikayetçi olan adı çıkmış kültür kötümserleri, bugünlerde daha fazla (eğlence endüstrisinin her yere uzanmışlığından Amerikan firmaların bilanço aldatmacılarına kadar) argüman bulabilirler.

 

Bir kültür ne kadar çok gelişirse, kendi 'kokuşmuşluğu' hakkındaki eleştiriler de o nispette sert oluyor. Bu temel kural eski Roma'da da geçerli idi. Cicero (M.Ö. 106-43) bile büyük nutuklarında, ahlakın yıkılışını şikayet ediyordu ve bir buçuk asır sonra Tacitus (M.S. 56/57-117) hemşehrilerini bozulmamış örnek Cermenlerle karşılaştırıyordu. Tacitus'un eleştirdiği bütün kritik noktaları bugün de not etmek mümkün. Bunda rahatlatıcı olan, kokuşmuşluğu bu düzeye varmış olan Roma imparatorluğu'nun Tacitus'un ölümünden sonra 360 sene daha yaşamış olmasıydı.

 

Bu veri daha sonraki nesilleri Roma'nın çöküşünün sebebi olarak ileri sürülen ahlak bozulması tezine sarılmaktan alıkoymadı. Friedrich Engels bile İmparatorluğun çöküşünü sınıf kavgalarına değil, fakat 'çöken bir medeniyetin bataklıklaşması'na dayandırıyordu. Tarihçiler arasında gerileme/çöküş teorisi her zaman sadece birçok açıklamadan bir tanesi idi - hatta en inandırıcısı da değildi.

 

Berlinli eski çağ tarihçisi Alexander Demandt, bugüne kadar İmparatorluğun çöküşünü yorumlayan en az 400 bilgin sayıyor - ve sebep olarak 'hurafelerden' 'iki cepheli savaş'a kadar en az 210 faktörün ileri sürüldüğünü söylüyor. Hatta yıkanma suyu ya da kurşun karıştırılmış içme suyu da bazı yorumculara göre fahiş bir hata idi, başkaları da yıkımın sebebi olarak ince yemek zevki ya da kadınların bağımsızlaşmasını gösteriyorlardı.

 

Tarih biliminin en büyük münakaşalı meseleleriyle ilgili tartışmalar hep aynı sorulara varıyor: Neden 'İmperium Romanum' asırlar süren tartışmasız hakimiyetten sonra Cermen saldırılarına direnemedi? Neden Roma, kuzeyden gelen 'barbarlar' aslında denk düşmanlar olmadıkları halde, antik bir 'kültürler savaşı'na kurban gitti ?

 

Uzak bir dünyanın kendileri hakkında hiçbir şey bilinmeyen bu sakallı adamlarından Romalılar hem büyülenmişlerdi hem de tiksinti duyuyorlardı. Onlar barbarlıktan korkuyorlardı aynı zamanda da onu özlüyorlardı. O günlerin Peter Scholl-Latour'su olan Tacitus çok içen ve tıka basa yiyen vahşi Cermenlerden tüyleri diken diken oluyordu.  Fakat aynı zamanda onların bozulmamış saflıklarını örnek gösterip, 'şehvani oyunlarla, tahrik edici alemlerle' kandırılamayan kadınlarının 'namuslarını ve ahlaklarını özenle korumalarını' övüyordu.

 

Tacitus'dan sonraki asırlarda bu yabancılık duygusu gitgide azaldı. Roma medeniyetinin ürünleri 'hür' Cermenistan'ın içine yayıldı, Cermenler de İmparatorluğun merkezine sirayet ettiler. Bugün çoğu tarihçi, onların başlangıçta çok ümit vadeden bu tedrici entegrasyonlarının daha sonra akamete uğramasını, İmparatorluğun çöküşünün asıl sebebi olarak görüyor. Demandt'a göre Roma'lılar Cermenleri geç antik dönemdeki tarım krizinden dolayı zaten atıl kalmış arazilere yerleştirmeyi ihmal ettiler. Cermenler, asimilasyona hazır olduklarından, 'İmparatorluğa olduğundan daha fazla intibak edebilirlerdi.'

 

Uzun zamanlar, Roma İmparatorluğu'na çöküşü getiren Cermen kavim göçü uzmanların konusu olmuştu. Bu Federal Alman göç tartışması ile temelden değişti. Senenin başında ZDF(Alman İkinci Televizyonu) bu geç antik göç hareketiyle ilgili pek çok dizi yayınladı. Orada tarihin bütün göçmenleri gibi Cermenlerin de 'daha iyi bir hayat' ümit ettikleri söyleniyordu. 'Pay sahibi olmak' onların da hedefleri idi, 'kendilerinkinden kültürel bakımdan daha gelişmiş olan, daha fazla refah ve barış ve tıbbi hizmet vadeden' bir toplumsal sisteme entegrasyon onların da amaçları arasında yer alıyormuş.

 

Roma imparatorluğu asırlardır bu ihtiyaçları karşılamak ve çeşitli kültür ve dinleri entegre edebilmek için hayret verici bir performans göstermişti. Amerikalıların üstünlüğü de, 19. yüzyılın kısa süren Avrupa emperyalizminden farklı olarak, sadece çok küçük bir kısmıyla doğrudan siyasi hakimiyete ya da askeri güce dayanıyor. Çok daha önemli olan, eski Roma'da olduğu gibi, çevreye ekonomik yönden nüfuz etmek ve kendi medeniyetinin kültürel cazibesidir.

 

İtalyan teorisyen Toni Negri'ye göre, antik çağdan sonra ilk kez, ancak bu suretle, 'kendinden başka öteki tanımayan' bir imparatorluk oluşabilmişti. Bu imparatorluğu halen 'Romalı' ya da 'Amerikan' diye tavsif etmek neredeyse tecviz edilemeyecek bir basitleştirmedir: Negri'ye göre 'emperyal hakimiyetin kaynaklandığı yer, 'bir yer' değildir.'Pax Romana'nın hüküm sürdüğü asırlarda bu imparatorluktan dışarı çıkmak için neredeyse hiçbir girişim olmamıştı. Anlaşılan en ücra vilayetlere kadar insanlar İmparatorluğa mensubiyetin kendilerine zarardan çok fayda getirdiği konusunda hemfikirdiler.  Buğday ve şarabın güvenilir temini ya da tiyatroda efkar dağıtmak -antik çağda bütün bunlar bugünkü McDonalds ya da Coca Cola, Levis ya da Hollywood gibi benzer bir cazibeye sahipti.

 

Ama tek etken maddi refah değildi. Romalı bilimin üstünlüğü de söz konusu olduğu gibi, kölelerin ve kadınların dışta kaldığı özel hayat tanzimindeki görece büyük özgürlük de anımsatılmalı. Latince de, Batı Akdeniz bölgesinin Ortak Dili olarak İmparatorluğun entegrasyon gücünü artırıyordu (ki bu, bugünün İngilizcesi'nden çok farklı değildi). Buna rağmen Pax Americana gibi Pax Romana da çelişkili bir kavramdı. Barış ve refahının övülmesinin yanısıra böyle bir dünya düzeniyle bağlantılı olan çevrenin baskı altında ezilmesinden dolayı da hep eleştiri alıyordu. Siyaseti bütün dünya için bu kadar etkili olan Amerikan Cumhurbaşkanı dünya nüfusunun çok küçük bir bölümü tarafından seçiliyor. Ve Roma politikası ilk etapta başkentin çıkarları doğrultusunda hareket ediyordu ki, sadece Roma'da yaşayan halk, tek başına tam vatandaşlık haklarına sahip idi: 'Civis Romanus sum': Bu statü her vatandaşa özel bir mevki sağlıyordu. Bu statünün sahibinin yabancı bir hukuka boyun eğmesi düşünülemezdi (tıpkı ABD için, uluslararası bir mahkemenin Amerikan vatandaşları üzerinde hüküm verebileceğinin düşünülememesi gibi). Elbette bu vatandaşlık hakkı zaman içerisinde imparatorluğun daha geniş kesimlerine yayıldı. Köleler hariç, son dönemlerde bütün imparatorluk içinde yaşayanlar onun tadına varabildiler. Bu vakıa da 'Barbarların' entegrasyonunun ilk başta başarılı olduğu izleniminin doğmasına yol açmıştı. Gitgide daha fazla Cermen, Roma ordusunda hizmet vermeye başlamıştı. Bir kısmının sosyal statü bakımından daha iyi yerlere geldiği görülüyordu. Kayzer Dioklethian'dan (284-305) itibaren Cermenlere subaylık kariyeri yolu açılmıştı, Kayzer Konstantin'den (306-337) beri de vali olabiliyorlardı. Bir barbarın kayzer tahtına yükselmesi ise 'sadece bir zaman meselesiydi'(Demandt).

 

Göç sorunu Romalılar arasında tamamıyla tartışmalıydı. Entegrasyona rıza göstermenin liberal Roma sisteminde de sınırları vardı. Ancak İmparatorluğun yabancıları, artık köle ya da paralı asker olarak vazgeçilmez idiler. Bundan dolayı barbarlara karşı senato ve kilise çevrelerindeki direniş 'başarılı bir politika için temel' (Demandt) olamazdı.

 

Amerikan medeniyetinin entegrasyon gücü için belirleyici olan, ilk Avrupai koloni güçlerinin aksine, ABD'nin de göçmenlerden oluşan bir toplum oluşudur. ABD'de olduğu gibi Roma'da da vatandaştan beklenen, sadece İmparatorluğa ve onun sembollerine karşı sadakat idi. İlahi Sezar'ın kutsallaştırılması Amerikan bayrağı etrafındaki kült gibi heterojen bir toplumun siyasi entegrasyonuna hizmet ediyordu. İlk olarak yeni bir fundamentalist dini topluluğun - Hırıstiyanların - ortaya çıkışı çok-kültürlü birarada yaşama uzlaşmasını tartışmaya açtı: Hırıstiyanlar Kayzer'in etrafındaki kültü tartışmasız reddediyorlardı.

 

Hırıstiyanlığın ortaya çıkışını, Britanyalı tarihçi Edward Gibbon, Roma'nın yıkılışının asıl sebebini görüyordu. Hırıstiyanların başka inançlılara karşı toleranssızlıkları Roma kültürünün çok övülen entegrasyon gücünü ciddi biçimdi zayıflatmıştı. Gibbon 'Roma İmparatorluğunun Çöküşü ve Batışı' hakkındaki altı ciltlik eserini 'Ben barbarlığın ve dinin zaferini tasvir ettim' sözleriyle özetliyor.

 

Fakat Romalıların göç ve entegrasyon politikalarının başarısızlığı bir çok başka alanlardaki çözümü imkansız görülen katılık ve kemikleşme ile birlikte gerçekleşti. Krizli tarım sektörünün yeniden yapılandırılmasının günü geçtiği gibi, (ataletten dolayı) artık Romalıların hizmet vermek istemedikleri ordunun reformu da kaçınılmaz idi. Askeri bütçe, vergi oranlarını altından kalkılamayacak ölçüde ağırlaştırıyordu - ve masraflı vergi idaresi gereksiz sayıda kişilerin görev yaptığı devlet aygıtını şişiriyordu.

 

Krizlerin üstesinden gelme başarısı gitgide azalıyordu. Washington'un hükümet binalarının sütunları arkasında Roma politikalarının eksikliklerinden dersler çıkartıldı. Her ne olursa olsun Amerikan hükümeti 11 Eylül'den sonra terörizme karşı savaşın arkasında 'kültürlerin çatışması'nın bulunmadığını vurgulama konusunda çok sıkıntı çekmedi. Avrupalılar Amerikan sistemi içerisinde Yunanlıların antik çağda oynadıkları rolün benzerini oynuyorlar. En küçük birimlere dağılmış vaziyette siyasi yönetim rollerini süremli kavgalar ve çekişmeler yüzünden kaybetmiş ve sonunda süpergücün müdahalesini tahrik etmişlerdi. O günden beri de dünya tarihinin gölgesinde yaşamış ve daha eski kültürün mensupları olarak yeni dünya hakimlerinin sözde kabalıklarına tepeden bakmaya başlamışlardı.

 

Bu arada İmparatorluğun onların kazanımlarını taşıdığı ve yaydığını görmezlikten geliyorlardı. Yunan sanat eserlerinin çoğu zaman Romalı kopyalarını tanıyoruz, Yunan felsefesi Romalı rivayetlerle bize intikal etti. Ve tabii ki ABD, geçen yüzyılda Avrupalı büyük düşünürlere iltica hakkı tanımasaydı, bugün Avrupa kültüründen fazla bir şey kalmazdı.

 

Dünya tarihinin çok kutuplu devletler sistemi adeta bitmek bilmeyen savaşlar ve krizler ortaya çıkarmıştı. Net tanımlanmış çıkarları ile tek bir büyük gücün ön hakimiyeti eski Roma'da bile (neredeyse) herkes için barış ve refah getirmişti, ve bugün de bir süpergüç bunu başarabilir. Tabi İmparatorluk, çevrenin sakinleri için de bu dünya düzeninin kendilerine zarardan çok fayda getireceği duygusunu kazandırabilirse. Özellikle dünyanın bütün yerlerinde Amerikan firmalarının takip ettikleri ekonomik çıkarlar savaşların sınırlandırılmasına önemli katkı sağlıyorlar. Nasyonal Sosyalistlerin Alman İmparatorluğunu Dünya Savaşı'na ekonomik bakımdan kapatmakla başlamaları bir tesadüf değildi. Ticaret ve büyük sermaye onlar açısından dünya komplosunun bir sembolü olarak görülüyordu. Onlar şunu biliyorlardı: Ticaret ve savaş birbiriyle uyumlu değildir.

 

Bütün tarihi tecrübe şunu gösteriyor: En zeki politika dahi bir İmparatorluğun bütün dönemler boyunca yıkılmamasını sağlayamaz. Ancak onu hızlandırmak Amerikan üstünlüğünün, kendilerini artık 'küreselleşme eleştirmenleri' olarak adlandıran tenkitçilerinin talep ettiği gibi budalaca olur. Batışı mümkün mertebe uzatabilmek için her iki taraf da - hem merkez hem de çevre, entegratif hareket etmeliler.

 

Onların bu konuda hayati bir çıkarı var. Zira Roma İmparatorluğunun çöküşü, ki dünya tarihinin en etkili globalleşmeden uzaklaşma olayıdır, ekonomik ve kültürel düşüşün örneksiz bir sürecine yol açmıştı. Avrupalıların antik medeniyetin seviyesini yeniden yakalayabilmeleri bir binyıla malolmuştu. İmparatorluğun çöküşü herkesi nihayetinde kaybedenlerden kılmıştı. Sadece Romalılar, ısrarla savunduklarını kaybetmediler, Cermenler de asıl hedeflediklerini yıkmışlardı.

 

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin