|
Ben Demokrat Değilim
Metin Önal MENGÜŞOĞLU
Günlerden beri bir demokrasi oyunu uğruna sokakların
nasıl kirletildiğini topluca izliyoruz. Olayın aktörleri
türlü ayak oyunlarıyla sahnede zihnimizi çelmeye
çabalarken çevremizi berbat ediyorlar. İzleyiciler
arasında sayıları gittikçe azalmış bulunan ariflerin
olaya bıyık altından gülüşleri pek göze çarpmıyor. Ama
bilgisiz bırakılmış nazarlara muhtemelen bu manzara bir
şenlik, şölen havası veriyor. Hakikat şu ki bütün
şamatalardan sonra geriye temiz bir tablo değil
kirletilmiş bir memleket sathı çıkacak yine, heyhat.
Partilerin sokaklara serptikleri lüks kâğıt parçaları,
otomobillerin, helikopterlerin harcadığı akaryakıt,
yenilen içilenler, yedirilip içirilenlerle müthiş israfı
görmemek mümkün mü? Hele ortalığı kaplayan ses ve
görüntü kirliliği kalp ve kulakları tahriş edecek
boyutlarda. Bilmiyorum ama monarşi dönemlerindeki
sultanların bile bunca millet malını böylesine mebzul
bir biçimde harcadıklarından şüpheliyim. Hani demokrasi
daha bir erdem veya ahlak getirecekti? Bu satırlar
okunduğu tarihlerde muhtemelen seçim atmosferinden yeni
çıkmış olunacak. Barajın altında kalan partilerin
simaları gözlerimizin önünden çekilecekler. Barajı
aşanların ise iktidar ihtirasıyla ne yaptıklarını veya
yapmadıklarını o zaman göreceğiz. Peki senin ey halkım,
senin başın göğe ermiş olacak mı, bunları hiç düşünüyor
musun?
Sözünü ettiğim o kirletilmiş sokaklarda dolaşırken geçen
gün genç adamın birisi bana bir bülten uzattı. Belki bir
reklam metni içeren broşürdü. "Nedir bu" dedim. "Saadet
Partisi" dedi. Bu sefer "Sağol, ben demokrat değilim"
dedim. Uzaklaştım. Garip garip yüzüme baktı. Ama üç adım
sonra bir başkası aynı seramoniyi yaşattı bana. Almadım
ve "önceki arkadaşına söyledim" dedim. İki üç adım sonra
bir üçüncüsü çıkmaz mı karşıma? Çaresiz ona da nezaketle
"Teşekkür ederim almayayım, ben demokrat değilim" demek
zorunda kaldım. Genç adam büyük bir şaşkınlıkla, sanki
ben insan değilim demişim gibi afalladı ve ancak bana
"Nasıl yani" diye sordu. Elimle baştan aşağıya kendimi
işaret ederek "işte böyle" dedim. Tuhaf tuhaf süzdü beni
ve boynunu büküp sustu, yani peşimi bıraktı. İçerisinden
geçirdiklerini bilmiyorum ama deli olduğumu
düşündüklerini hiç sanmıyorum.
Bu zamanda demokrat olmadığını söyleyen birisi Saadet
Partili genç adamları şaşırtmıştı. Otuz yıl önce bu
zihniyetin sahipleri henüz parti kurmamışken, benim bu
söylemimi şöyle veya böyle paylaşırlardı. Otuz yıl önce
partiyi bir araç, bir basamak olsun için kurduklarını
söylüyorlardı. Yaşanan süreçler sonrasında
getirildikleri hizada artık partiyi amaç edinmiş
gibiler. Olan biteni öyle benimsemişler ki felsefi
anlamda demokrasi ve hatta laikliği en çok onlar savunur
olmuşlar. Bir de "gerçek demokrasi, batıdaki laiklik"
filan gibi şeyler söylemiyorlar mı, bu sefer ben
şaşırıyorum. Bu işin gerçeği nasıl oluyor diye.
Sanıyorum bilmelidirler ki demokrasi işte bu
yaşadıklarıdır. Bunun daha gerçeği daha sahihi filan
yoktur.
Seçimlerde "Ne yapacağız" diye soran gençler var. Onlara
"Niyazi'nin yaptığını" diyorum.
Niyazi kim mi, ne mi yapmış? Niyazi benim bir dostum.
Bakın ne yapmış.
Niyazi eski bir mahkum. Şimdi muvahhid bir müslüman.
Mahpustayken koğuş ağası gibi itibarı varmış. Namaz
kılar, Kur'an okur ve saz çalarmış. Günün birinde
gardiyanlar onların koğuşuna iki tane solcu siyasi
mahkumu mahsus kapatmışlar. Gardiyanlar da güya sağcı
ya, bu solcular o koğuşta ezilirler de yürek soğuturuz
diye düşünmüşler. Zavallı iki genç koğuşa çekingen
adımlarla girip selam vermişler. Siz misiniz selam
veren, koğuşun kopukları derhal onların başına üşüşmüş.
Sövüp sayacaklar, aşağılayacaklar, biraz da
gardiyanların gözüne girecekler. Belki adamları
şişleyecekler bile. Gardiyanlar da olan biteni koğuşun
dar penceresinden dikizliyorlarmış. Sözlü sataşmalar
elle müdaheleye dönüştüğü an Niyazi olaya el koymuş.
Mahkumları sahiplenmiş, gardiyanların planını
sezinlemiş. Onları oturtmuş, çay ısmarlamış,
rahatlatmış. Niyazi'ye diş geçiremeyen ötekiler de artık
seyirciymiş. Ahbablık öyle ilerlemiş ki solcu
çocuklardan birisi koğuşa Niyazi'nin sazı ile harika bir
resital bile sunmuş. Elbet duruma vakıf olan
gardiyanlar, bu koğuşta emellerine nail olamayacaklarını
anlayınca onları başka bir koğuşa nakletmişler.
Sonunda Niyazi ötekileri başına toplayarak onlara şu
hikayeyi anlatmış:
"Vaktiyle güneyde köyün birisinde ermeni, yezidi ve
müslümanlar birarada yaşarmış. Köyün ağası
müslümanlardanmış. Bütün köylü onun toprağında karın
tokluğuna çalışırmış.
Günün birinde bir ermeni, bir yezidi ve bir müslüman bir
tarlada çalışmaktan yorgun argın köye dönüyorlarmış.
Yolları ağanın karpuz tarlasının yanından geçiyormuş.
Dilleri damaklarına kavuşmuş zavallılara alacakaranlıkta
parlayan irileşmiş karpuzlar öyle tahrik edici
görünmüşler ki, acaba ne yapsınlar? Bir tane koparsalar
şuracıkta bir taşa vurarak kırıp yeseler mi? Koparmak
isteyen olmuş, ağanın göreceğini ihtar eden olmuş ama
kurumuş damakları galip gelmiş, kırmış oturup yemeye
başlamışlar.
Hikaye bu ya bakın siz aksiliğe ki tam o esnada heybetli
atının üzerindeki ağa karşılarına çıkmaz mı? Hem de
karpuzu ağızlarında şapırdatırken.
'Ne yapıyorsunuz ulan burada' diye çıkışmış ağa.
Çıkışmış ama bir yandan da düşünüyor. Bunlar üç kişi ben
yalnızım. Bu akşam vakti bu ıssız yerde dikkatli olmak
gerek. Biraz alttan almış.
'Hımm, demek benim karpuzumdan yiyorsunuz.' Az
duraklamış sonra sürdürmüş 'Afiyet olsun, afiyet olsun
da ulen yezidi, şu müslüman benim din kardeşimdir. Benim
malım ona helal. Şu ermeniyle de aynı peygambere İsa'ya
ortak saygı duyarız. Ona da ben helal etmişim. Peki sen
ne hakla benim malımı yiyorsun' diyerek adamın üzerine
hücum etmiş. Oracıkta haklamış. Ötekiler yarı korku yarı
emniyetle olayı sadece seyretmişler.
Geriye iki kişi kaldı ya! Ağa bu sefer dönmüş ermeniye,
'Ulen namussuz, bu benim müslüman kardeşimdir. Aynı
dindeniz. Benim malım ona dinen helal. Behey gavur sen
niye benim malımı yiyorsun?' diyerek üç beş hamlede onun
da hakkından gelmiş.
Artık kolaylıkla tahmin edilebileceği gibi ağa için
geride kalan tek kişiyle başetmek çocuk oyuncağı. Elbet
onu da yere sermiş."
Varsa eğer her kıssada bir hisse, demokratlar,
particiler, isteyen herkes bunu ala dursun ben bu seçim
atmosferinde bana "ne yapacağız, kime rey vereceğiz,
kimi tutacağız" diye soran gençlere verdiğim cevaplardan
bir koleksiyonu okuyucularımla paylaşmak istedim.
Yazdıklarım seçim sonrası tarihlerde okunacağı için
kimsenin ekmeğine yağ sürmeyecek. Ama unutmayalım ki
Türkiye'de her seçim sonrası başka bir seçimin öncesine
denk düşer.
Evet ne yapacağız? Evvela muhalif olmayacağız. Muhalefet
yok bize. Biz Allah'ın mutlak, her zaman ve zeminde
hakim iktidarının muvafıklarıyız. Başka muktedirler
arayanlar muhaliflerdir.
Tarafsız olamayız. Çünkü biz her vakit Hak'ka
taraftarız. Tarafsızlık iddiası bize göre
sahtekarlıktır. Böyle bir durum insan ve toplum
ilişkilerinde mevcut ve mümkün değildir. Zaruret
nedeniyle tarafını gizlemenin adı ise elbet tarafsızlık
diye anılamaz.
Bizim objektif nazar sahibi olmadığımızı da belirteyim
mi? Trene bakan öküzlerin gözü objektiftir, tamam. Bir
de fotoğraf makinesi veya kamera. Filistin'de İsrail
kurşunlarıyla şehid edilen baba oğulu zoomlayan acımasız
kamera yerinde benim gözlerim olsaydı o fotoğraf karesi
yine aynı biçimde düşer miydi ekranlara hiç? Olayı
saniye saniye tesbit etmem mümkün müydü? Gözyaşlarım
enstantaneyi flulaştırmaz hatta karartmaz mıydı?
Peki ne yapacağız? Elbette her zaman yaptığımızı,
yapmamız gerekeni yapacağız. Akidemize asla şirk
bulaştırmayacağız. Bütün inanış, itikad ve ilkelerimizi
her zaman yeniden yeniden vahy'in kriterleriyle
örtüştürecek, gerekirse tashih edeceğiz. Dilimizi
küfürden, bedduadan, sövmelerden beri tutacağız.
Kalbimizi nifak ve riyanın kokusundan, gölgesinden bile
koruyacağız. Kibir ve gururdan Allah'a sığınacağız.
Allah'ın din'i halis din olan İslâm'a atalar dininden
bulaşmış olması muhtemel hurafe ve bid'atlardan
diyanetimizi arındıracağız.
Haramlardan sakınacağız.
Rızk için değil (çünkü o tekeffül edilmiştir) rızkın
helal olması için çalışacağız.
Taat ve ibadetimize riya bulaşmasına özen göstermek
yetmez. Onları fısk ve fücurdan da korumak gerekecektir.
Hüsnüzan ve ikaz müesseselerini yaşatacağız. Doğruysa
dediği eğer Mevlana Celaleddin gibi "sana söyleyecek
sözüm çok ama kalbin kırılır diye söylemiyorum"
demeyeceğiz asla.
Gelelim ahlaka. Ahlak bir kerelik davranışlara takılan
bir ad değildir bunu bilelim. Ömründe sadece bir kez
hırsızlık yapmış insanı "hırsız" diye anabilir miyiz?
Ömründe ancak bir veya iki kez yalan konuşmak durumunda
kalan da elbet "yalancı" olarak anılmaz.
Ahlak sürekli davranışları niteleyen bir kavramdır.
Öyleyse ömürde bir "iyi" olmak, arasıra "doğru"
davranmak, rasgele "güzel"i hedeflemek iyi ahlaklı diye
yadedilmek için kafi değildir. "Kur'an ahlakı"nı yaşamış
bir Allah elçisini izleme sorumluluğumuz bulunduğuna
inanıyor, böyle düşünüyorsak elden geldiğince iyi, doğru
ve güzel davranışları tüm insanlara karşı hayatımız
kılmak durumundayız. "Güzel"i vahy'in tarif ettiğini
unutmadan güzel ahlak sahibi olmalıyız.
Bütün bu açıklamalarımdan sonra bana hala "ne yapacağız"
yahut "hangi partiye rey vereceğiz" diye soranlar
kalırsa "ben demokrat değilim" dediğimi bile bile bunda
ısrar edenler bulunursa unutmamalıyım ki ben Türkiye'de
yaşıyorum. Bu da kendime nasihatim.
Evet Türkiye'de hala "ben demokrat değilim" demeye devam
edenlerin varlığına şaşıran partili gençlere ben
şaşırmıyorum. Çünkü otuz yıl önceden işin buraya
varacağını sezinlemiş olmamın vekarına sahibim. Bunun
şimdi keyfini sürmeliyim belki ama o insanların gençliği
hatırıma geldikçe içim burkuluyor.
© 2002 İktibas |