|
Etkinlik
ve Gerçekçilik
(Bir Serzeniş)
Hüseyin ALAN
İçinde yaşayıp tanığı olduğumuz, idrak edip farkına
vardığımız modern dünyanın cari sistemi, kendi koyduğu
şartlarında ve öngördüğü tarzda hayatiyetini
sürdürmektedir. Katlanılması zorunlu verili şartların
sürgit devam etmesi, çoğu zaman kendi kuralları ile
işlerlikte ve yürürlükte iken bazen de karşı koyanların
bile farkında olmadan destek vermesi sayesinde canlı
kalabilmektedir. Yaşadığımız dünyaya hükmeden düşünce
biçimi ve onun yansıması olan modern yaşama tarzı
içerisinde, egemenlik, güç konuları ve insanlar-arası
ilişkiler ve o ilişkilerin hasılaları kendi sistematiği
içerisinde işlerlik kazanıp kendini besler iken,
insanlığın yararı yerine önceden tasarlandığı gibi
belirli bir azınlığın yararına devam etmektedir. Bu
azınlıkların da, tarihte şahit olduğumuz Firavunlar,
Nemrutlar ve onların etrafındaki bir avuç ortakları gibi
hayat sürmekte olduklarını, kendilerine ait dinleri (
yaşama biçimleri ), hayatı algılamaları, kendi
pratiklerini oluşturduklarını, insanların da bu dini
kutsalları ile yaşamaya tabi tutulduklarını görmekteyiz.
Allah'a tuğyan konusunda eskiler ile yenilerin
aralarında şekil farkı dışında bir farkın da
görülmediğini gözlemleyebiliriz. Sistemin yaşaması, onun
güçlü olduğundan gayrı karşısında farklı bir sistemin
olmayışı kadar, sürekli bir biçimde kendini yenilemesi
özelliğinin de olması dolayısıyla, muhalifini de kendisi
üretip belirlemekte olup, muhalifinden güç alması da
önemli özelliklerinden sayılmalıdır. Ya muhalefetini
kendisinin üretme yeteneği veya farklı çıkışlı
muhalefeti kendisine benzetme gücünden ötürü, zayıf
taraflarını güçlendirme özelliğine dönüştürmekte, canına
can katmaktadır. Sosyal ve siyasi hayatın işlerliğinde,
iktidar ilişkilerinden üretim ve dağıtım planlamasına
kadar önemli her alanda, belirleyici olan kendi
kurallarının işlerlik kazanması amaçlandığından, gerçek
muhalefete asla ve kat'a izin vermemekte, gerekirse
sistem dışına atmak için marjinalleştirme yoluna
gitmektedir. Bu marjinalleştirme işlemini genel geçer ve
hatta nerede ise herkese kabul ettirdiği gibi, kendi
değer yargıları ile yaptığı için (
demokrasi-özgürlükler-insan hakları vs ), cari değer
yargılarının dışında kalan değerleri ve talepleri güçlü
bir propaganda ile terörist, ayrılıkçı ya da bölücü
tanımlamasına sokarak kuşatmakta ve hatta son günlerin
deyimi ile insanlık barış ve huzurunu bozucu suçlaması
ile kitlelerin nazarında kötü bir imaj ile bezeyerek
dışlamaktadır. Sistemin gücü, ona verilen destek ile
veya sistem-içi kanalları kullanarak sistemi aşmayı
düşünenlerin yanlış yöntemlerinden dolayı onlardan
aldığı destek ile katmerleşmektedir. ( Güç, vehimden
ibaret olup, onu öyle sananlar için geçerli olmasına
rağmen.) Bir anlamda kan içerek beslenen vampirler gibi,
yaşaması hem cinslerinin kan içmesine bağlı hale
gelmiştir. Geçmişin sosyalistleri, hippileri ve
anarşistleri ile günümüzün değişik müzik gruplarının
muhalefeti hatırlanacak olur ise, benzeri yöntemleri
kullandıklarından dolayı vampirine hayat verir duruma
düşmüşler, neticede heba olup gitmişlerdir. Üstelik
onların muhalefeti, sisteme taze enerji pompalayarak
sistemin bağışıklık kazanmasını sağlama yolunda katkı ve
hizmetleri ile kayda değer biçimde önemli olmuştur. O
nedenle sistem bu tip muhalefet hareketlerine ve
yöntemlerine karşı duyarlı olmaktan öte şerbetli hale de
gelmiştir. Kaldı ki, sistemin kendisini tanımlaması hep
bir muhalefete ihtiyacı var kılmıştır.
Bu anlamda, sistemin içinde boğulmadan sistemi aşıp
yepyeni bir proje sunması gereken, mevcudun dışında
bambaşka bir yaşama biçimi önermesi gereken yegane
muhalif düşünce ve hareket olması gereken Müslümanlar
da, dünyanın her yanında benzeri stratejik hatalarından
dolayı sistemin dehlizlerinde kaybolup gitmeye aday
gözükmektedir. Uzun yüzyıllar boyunca eşine rastlanması
zor olan, son yılların gelişmeleri, kanaat önderlerinin
kafa karışıklığı ve yetersizliği sebebi ile heba olmaya
namzettir. Geçmişte, benzeri muhalefet hareketlerin
başlarına gelenleri iyi okuyamayanlar, kendi orijinal
yöntemlerini geliştiremeyenler aynı şartlarda aynı
kaderi paylaşacak gibi görünmektedir. Bu şart ve
kayıtlarda, başka türlü akıbet beklemek hayalcilik
olurdu zaten. Yeni ve farklı bir ideali olan, yeni bir
toplum projesi sunan, farklı ve yeni bir uygarlıktan
yana olan karşı duruşlar ve hareketler gerçek anlamda
muhalif olabilirler/olmalılar. Bu sistem -dışı olan,
sistemi aşmayı ve dönüştürmeyi amaçlayan ancak, sistemi
dönüştürmeyi, kendine has yöntemlerle yapmayı
düşünmeleri gerekenler, sitem- içi kanalları kullanma
acziyetine düşmeden ve düşünce zaafı taşımadan, zaman
içinde yorgunluk, bezginlik, ümitsizlik ve kendi
değerlerine karşı güvensizlik duymadan, gücünü ve
enerjisini her zaman kendi düşüncesinden alan onurlu ve
asil insanların işi olacaktır. Bu işler, gücünü yalnızca
Allah'tan alan, ittifak ve destek çabalarını yalnızca
öğretisinin üstünlüğünde gören, bütün hesabını kitabını
inancına göre yapıp başka hesaplar peşinde olmayan,
dosdoğru ve apaçık ifadelerle kendini ifade eden ve
resullerin yolundan sapmadan mücadelesini sürdürüp,
yardım ve desteği ancak Allah'tan uman yiğit ve salih
kulların başaracağı işlerdendir. Olayları ve gelişmeleri
doğru okuyamayan, şartlara ve insanlara bağımlılıktan
kurtulamayan zavallılar, tarihin çöplüğünde örneklerini
çokça bulacaklardır. Yönünü doğru tesbit edemeyenler,
gelecek kurgusu olmadan yola çıkanlar, şartların esiri
olmaktan, realite saçmalığına yenilmekten
kurtulamayacaklardır. Realite idealiteyi belirler
düşüncesine gelmek, savunacağı bir değeri kalmayanların,
her tür iddiasını yitirmiş, yorgun ve de bitkin düşen
zavallıların işidir. Bu zavallılık ki, karşı olduğunu
sandığı sistemin önüne sunduğu göreceli imkanları ve
şartları lehine bir gelişme olarak görecek, belki de
kendi öğretisinden bir uyarlama bularak rahatlayacak,
şartlar ve imkanlar değiştiğinde gülünç duruma
düştüklerini fark edemeyeceklerdir. Sahip olduğu azıcık
dünya nimeti karşısında kaybedecek çok şeyi varmışçasına
onu koruma güdüsü, asıl zavallı durumuna düşüren
sebepler olduğunu kabullenmek hakikaten güç müdür acaba?
Bu durum dünyaya imtihan için geldiğini, yaratılış
gerçeğini, varoluş amacını örter mi dersiniz? Müslüman
bir kişiliğin ecel süresince iz bırakıp yaşamını
taçlandıracak, hakkı ihya etme sorumluluğunun yanında
batılın karşısında olmak gibi onurlu bir hayatı
sürdürecek iken, asıl kulluk görevini unutup dünyaya
mahkum esir olmayı yaşamak mı zannedecektir? Üzülerek
söylenmesi gereken belki de o tiplerin, düşünce
dünyalarının değiştiği midir, ne dersiniz?
Sistemin bazı kanallarını kullanabilmeli, bazı
değerlerini kendimize göre tanımlayıp kendimizi ifade
edebilmeli, bu meyanda kimi şeyleri yeniden gözden
geçirebilmeli, kimi kabullerimizi yeniden
tartışabilmeliyiz gibi ifadeler, teslimiyetin, ben bu
işte yokum demenin bir başka söyleniş biçimidir.
Geçmişte yükselen dalganın etkisi ile, bir şeyler
olacağını sanıp acele davrananların, bu işlerin içinde
olunca meydana gelebilecek ranttan pay kapma yarışına
girenlerin, geçen zaman içinde kaybolup gitmeleri ne
kadar olağan ise, bir takım hareketlilik içerisinde
olup, hareketin iç zaaflarını görmeden sistemin
kuşatıcılığına suç bulup kendini yenilemek zorunda
hissedenlerin bu gün, kendilerine ait değerleri
sorgulamakta oluşları da gayet tabii bir sonuçtur.
Hiçbir şey kendi doğal sürecinin ve gereğini yapmış
olmanın dışında acele ile olup bitmez. Bu mantık yolunun
sonu, sistemin değerlerini kullanmaya, giderek
benimsemeye ya da, sistem ile entegrasyona kadar gidecek
bir süreçtir. Kimin kimi kullandığı ise, sonu belli olan
Türk filmleri gibidir... Hayata dair bir amacı
olmayanlar, inancına göre bir alem tasavvuru
oluşturamayanlar, amaca göre bir hedef çizemeyenler,
çizilen hedefe gitme yolunda strateji ve taktik
değişimleri, çalışmaları kavramayanlar, planlama
yapamayanlar, hedefe yürür iken kendi yolu üzerinde
hatalarının değerlendirmesini yaparak güç
yüklenemeyenler, daha iyiyi düşünüp kapasitesini
ayarlayamayanlar, elbette ki kendi değerlerine göre
değil, şartlara ve insanlara göre hareketlenmiş
olacaklarından, uzun yolun bir yerlerinde enerjisini
tüketip mağlup olanlar, elbette ki realiteye yenik
düşecekler, idealiteyi hülya sanacaklardır. O idealite
ki hayatının tek amacını öğreten, hayat yolunda
kılavuzluk yapan öğretilerdir. Dolayısıyla da, realite
ideallerini belirleyecek hale gelecektir ki, Allah
hepimizi bu akıbetten korusun. Elbette ki bu işin sonu
bozguna uğramak olacaktır. Yetmedi, kişisel
mağlubiyetlerini, grupsal zaaflarını inandıkları
değerleri sorgulayarak tatmine ulaşacaklardır.
Sistem-içi kanalları kullanarak bir yere varacağını
sananlar, velev ki, taktik anlayıştan yola çıkmış
olsalar da, asıl düşünceden uzak kalacakları için
kendilerine olan güvenlerini yitirecekler, sonuçta
eklektik kayışa koşacaklardır. Bu tarz düşünce biçimi
etkinlik ve gerçekçilik adına, var olan çalışmalarını
sürdürebilmek için gösterdikleri çabalarının sonuçta
karşı tarafa yarayacağını, bu yolla da mesafe
katedilemeyeceğini bilmeliler. Zaman içinde geldikleri
yere baksalar, yapılan masum hatalardan ibret almasını
öğrenseler, sanal ve aldatıcı zaferlerinin kime
yaradığını görebilecek, hasbelkader yetişen kadronun
kime hizmet etmekte olduğunu fark edecek, biten
enerjileri, yok olan heyecanlarını görecek ve acz
içindeki hallerini gözlemleyebileceklerdir. Etkinlik
adına yapılan nice taktik hataların sonuçta kişilik
zaafı yarattığını, özgüven duygularını yıktığını,
sıradan insan kümesine dönüştürdüğünü ve hatta
psikolojik problemler ile karşılaşıldığını
anlayabileceklerdir. Yapılan o güzelim çalışma
ürünlerinin tatminsizliğe yol açtığını, bıkkınlık
getirdiğini, amaçsız kalabalıklar oluşturduğunu,
ayrıntılarda boğup asıl amaçtan uzaklaştırdığını ve
bıkkınlık verdiğini yaşayacaklardır. Doyumsuzluğun
verdiği çalışma arayışlarının, saf birikimleri bambaşka
alanlara kaydırdığını göreceklerdir. Burada vebali
olanlar, geleceği bedavaya harcayanlar olarak
anılacakları günleri beklemeliler...Hiçbir şey yapmadan,
hiçbir etkinliğe katılmadan, herhangi bir protesto
hareketini desteklemeden, gelişmelere seyirci kalarak,
sadece yazıp çizerek bizi pasifistlikle suçlamanın başka
bir açıklaması olamaz. İçinde bulunulan hal, psikolojik
gerginlikten ötürüdür. Belki de, karşı tarafın haklılığı
onları bu duruma düşürmektedir... Velev ki siz harbe
çıktı iseniz, geride kalanlara hakkı öğretmenin bile bir
asaleti, bir sorumluluğu vardır. En azından yanlış
yapılanları söyleyebilmek, hayır öğütleri verebilmek
için hak üzere olanlara ihtiyaç vardır. Kaldı ki,
yapılan ne harptir, ne de değerler adına karşı koyuştur.
Bütün protestolara bakıldığında ( istisnalar hariç ancak
duyulan ve bilinenler ) demokrasi adına, özgürlükler
adına yapılmaktadır. Bu durumda, bize demokrasiniz ve
özgürlükleriniz hayırlı olsun demek düşmeli.!. Böyle
düşünenlere hangi hakkı kimden istiyor, ne adına Habeş
kralına iltica ediyorsunuz ya da hangi Ebu Talip'ten
koruyuculuk bekliyorsunuz demek boynumuza borçtur.
Öncelik sizin ne ifade ettiğinizdir, ne olduğunuz ve ne
adına hareket ettiğinizdir. Sizin ne ile tanınıyor, ne
ile biliniyor olmanız, kendinizi nasıl ifade ettiğiniz,
kimliğinizin ve kişiliğinizin ne ile tebarüz ettiğidir
ki, insanlar size öyle bakarak tavır alabilsinler.
Resul (as ) kendilerini çok net ve de gizlemeden, o
günkü sistemin koruyuculuğuna da sığınmadan, o sistemin
kanallarını kullanmadan ve kimseden de taviz karşılığı
anlaşmadan gerek Mekke'de, gerekse arkadaşlarını
Habeşistan'a gönderirken, can emniyeti amacı ile ancak
geçici bir süreliğine ve de en zayıflarını göndermiştir.
Aksi durumda kendisinin ve diğer tüm geride kalanların
zaman içinde aynı yere göç edip sığınmaları gerçekleşmiş
olmalı idi. Öyle olmadığını, böyle bir amaç
gütmediklerini, bilahare Resul'ün Taif denemesi ile de
görmekteyiz. Nihayet Medine Hicreti ile gerçek
amaçlarını kavramalı ve en sonunda da isteklerinin bu
doğrultuda olduğunu bilmeli değil miyiz? İltica ile veya
eman ile yetinilecek olsa idi; diğer denemelere gerek
kalmadan hepsinin Habeşistan'a yerleşmeleri gerekmez mi
idi ? Nasılsa, orada adil bir hükümdar ve yaşanılacak
bir belde var idi!? Her hareketinin ve her davranışının
arkasında, kendi değerlerinin üstün olacağı bir mekan
arama, kendi otoritelerinin tesis edileceği, kendi
dinlerinin yeşereceği bir yurt edinme kaygısını
görmekteyiz. Yoksa, Habeş kralına hep beraber
sığınırlar, gülüm balım geçinip giderler veya Ebu
Talib'in koruması altında yaşar giderlerdi. O halde
sanıldığı gibi değerlendirme yapmak fahiş hataları
beraberinde getirmektedir. Bu hal bile zihni
zaafiyetinin, ödünç bilinç taşımanın neticesi olarak
karşımıza çıktığının resmidir. Sığınma melcei arayanlara
ve eman müessesesini işletmeye çalışanların hal
vaziyetlerine bir bakın hele, neyi korumanın hesabını
güdüyorlar, doğrusu merak konusudur.
Yaşadığımız süreçte Müslümanların etkinlik adına
yapageldikleri eylemliliklerin, doğrusu süreç içerisinde
hangi hesaba yazıldıklarını görmek, hasılanın hangi
kasaya girdiğini bilmek duyarlı herkesi
ilgilendirmektedir. Zihnen ve kalben başından sonuna
kendi hesabına hedef koyup ona uygun çalışmaların
dışında, hiçbir etkinlik İslam hesabına
kaydedilmeyecektir. Şartların getirip önümüze sunması
ile oluşan tavırların tamamı, süreç içerisinde
başkalarının işine yarayacak, o işle iştigal edenleri
bir süre sonra bezdirecektir. Başından sonuna hesabını
iyi bilmeyenler, bilahare başkalarının hesabına çalışır
duruma düşecekler, bu hallerini de meşru sanacaklardır.
Başörtüsü mücadelesi adı ile anılan süreçte, konuyu
demokrasi ve eğitim özgürlükleri adına dile getirenlerin
hazin sonucunu görmek için kıyameti beklemeye lüzum
yoktur. Allah'ın münker saydığı ve mücadele için emir
buyurduğu nice hallere aynı gerekçeler ile saygı duyulur
hale gelinmiştir. Başörtüsü mücadelesi verdiğini sanan
nice kıymetli kardeşimizin, olayı bu çerçevenin dışına
taşıramadıkları veya hayatın diğer alanlarında aynı
hassasiyeti gösteremediklerini, yorulup tükendiklerini,
küskünlük psikolojisi ile başka dünyalara
sürüklendiklerini görmekteyiz. Bu duruma sevinecek
halimiz olamaz ama, işin vehametini kavramak için
örneklemek zorunluluğu hasıl olmuştur. Eğitim görmenin
illa da okullarda olduğunu sananlar, siyaset için illa
parlamentoyu şart görenler, sonucun neye varacağını
göremiyorlar ise, biraz daha düşünmeli değil midir?
Allah'ın dinini yaşamak ve yaymak her zeminde ve her
şart da mümkün olduğuna göre, illa ki bir farzı terk
ederek okumaya çalışmak ve diplomalı olmak ne anlam
taşıyacaktır ki? Erkeklerimizin diplomalı olması neyi
ifade ediyor ise, kızlarımızın onu dikkate almaları
gerekmez midir? Hani bu mücadelenin ikinci, üçüncü
ayakları, nerede diğer alan mücadeleleri diye sorulacak
olduğunda, cevabımız pek de iç açıcı olamayacaktır.
Yaralı kızlarımızı rencide etmek niyeti ile değil,
düşünülsün amacı ile, sorgulama yapılmaktadır. Bir
ülkede, erkeklerin serbest ticaret yapmaları, serbest
araç kullanmaları, serbest kimi işlerde istihdam
olmaları sorgulanarak bir yere varılabilir ise, topyekün
bir şeylerden bahsedilebilecektir. Tek başına ve ayrıntı
olarak verilen etkinlikleri, kopuk kopuk olacağından,
toplu bir hesap yapılamayacak, dolayısıyla yapılan
çalışmalar başkalarının hesabına kaydedilecektir.
Okumayı ve çalışmayı, nerede olursa olsun amaç haline
dönüştürdük mü, yapılacak başka bir iş kalmamış
demektir. İşin aslı da burada gizlidir. Klasik bir
söylem ile, bugün her zamankinden daha çok diyaloğa açık
olmalı, özgürlük türkülerinden vazgeçip karşılıklı
bağımlılık gibi bir zorunluluğu kavramaya mecburuz. Amaç
birliği taşıyan, kulluk bilincinden haberdar sorumlu
herkes ile, her ortamda tanışıklığımızı ilerletmek
boynumuza borçtur. Birbirimize tahammül edecek seviyeyi
yakalamak durumunda olmak nasıl vazgeçilmezimiz ise, bu
taraklarda bezi olmayanlar ile de vakit kaybedecek
halimizin olmadığı ortadadır. Kendi başına bir şey
olanlar, bir değer üretenler, kimliğini ve kişiliğini
oluşturanlar kendileri gibi olanlar ile bağımlı olmaya
ve kaynaşmaya mahkumdurlar. Kaypak zeminlerde, karışık
niyetli olanlar ile oyalanmak yerine kendimiz olarak
kalmak büyük bir iştir. Hesabını doğru tutanlara,
Allah'a kulluk görevinden her halükarda sapmayanlara
selam olsun.
© 2002 İktibas |