Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 287 Kasım 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  

Ben Demokrat Değilim

 Etkinlik ve Gerçekçilik  

Çoğunluğa Uymak

 Sekülarizm/

Dünyevileşme

Akif'le Söyleşi

 Berat Kandili ve İnancımız

Çağdaş Evliyalar

Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

 

 

 Etkinlik ve Gerçekçilik

 

(Bir Serzeniş)

 

 

 

Hüseyin ALAN

 

 

İçinde yaşayıp tanığı olduğumuz, idrak edip farkına vardığımız modern dünyanın cari sistemi, kendi koyduğu şartlarında ve öngördüğü tarzda hayatiyetini sürdürmektedir. Katlanılması zorunlu verili şartların sürgit devam etmesi, çoğu zaman kendi kuralları ile işlerlikte ve yürürlükte iken bazen de karşı koyanların bile farkında olmadan destek vermesi sayesinde canlı kalabilmektedir. Yaşadığımız dünyaya hükmeden düşünce biçimi ve onun  yansıması olan modern yaşama tarzı içerisinde, egemenlik, güç konuları ve insanlar-arası ilişkiler ve o ilişkilerin hasılaları kendi sistematiği içerisinde işlerlik kazanıp kendini besler iken, insanlığın yararı yerine önceden tasarlandığı gibi belirli bir azınlığın yararına devam etmektedir. Bu azınlıkların da, tarihte şahit olduğumuz Firavunlar, Nemrutlar ve onların etrafındaki bir avuç ortakları gibi hayat sürmekte olduklarını, kendilerine ait dinleri ( yaşama biçimleri ), hayatı algılamaları, kendi pratiklerini oluşturduklarını, insanların da bu dini kutsalları ile yaşamaya tabi tutulduklarını görmekteyiz. Allah'a tuğyan konusunda  eskiler ile yenilerin aralarında şekil farkı dışında bir farkın da görülmediğini gözlemleyebiliriz. Sistemin yaşaması, onun güçlü olduğundan gayrı karşısında farklı bir sistemin olmayışı kadar, sürekli bir biçimde kendini yenilemesi özelliğinin de olması dolayısıyla, muhalifini de kendisi üretip belirlemekte olup, muhalifinden güç alması da önemli özelliklerinden sayılmalıdır. Ya muhalefetini kendisinin üretme yeteneği veya farklı çıkışlı muhalefeti kendisine benzetme gücünden ötürü, zayıf taraflarını güçlendirme özelliğine dönüştürmekte, canına can katmaktadır. Sosyal ve siyasi hayatın işlerliğinde, iktidar ilişkilerinden üretim ve dağıtım planlamasına kadar önemli her alanda, belirleyici olan kendi kurallarının işlerlik kazanması amaçlandığından, gerçek muhalefete asla ve kat'a izin vermemekte, gerekirse sistem dışına atmak için marjinalleştirme yoluna gitmektedir. Bu marjinalleştirme işlemini genel geçer ve hatta nerede ise herkese kabul ettirdiği gibi, kendi değer yargıları ile yaptığı için ( demokrasi-özgürlükler-insan hakları vs ), cari değer yargılarının dışında kalan değerleri ve talepleri güçlü bir propaganda ile terörist, ayrılıkçı ya da bölücü tanımlamasına sokarak   kuşatmakta ve hatta son günlerin deyimi ile insanlık barış ve huzurunu bozucu suçlaması ile kitlelerin nazarında kötü bir imaj ile bezeyerek dışlamaktadır. Sistemin gücü, ona verilen destek ile veya sistem-içi kanalları kullanarak sistemi aşmayı düşünenlerin yanlış yöntemlerinden dolayı onlardan aldığı destek ile katmerleşmektedir. ( Güç, vehimden ibaret olup, onu öyle sananlar için geçerli olmasına rağmen.) Bir anlamda kan içerek beslenen vampirler gibi, yaşaması hem cinslerinin kan içmesine bağlı hale gelmiştir. Geçmişin sosyalistleri, hippileri ve anarşistleri ile günümüzün değişik müzik gruplarının muhalefeti hatırlanacak olur ise, benzeri yöntemleri kullandıklarından dolayı vampirine hayat verir duruma düşmüşler, neticede heba olup gitmişlerdir. Üstelik onların muhalefeti, sisteme taze enerji pompalayarak sistemin bağışıklık kazanmasını sağlama yolunda katkı ve hizmetleri ile kayda değer biçimde önemli olmuştur. O nedenle sistem bu tip muhalefet hareketlerine ve yöntemlerine karşı duyarlı olmaktan öte şerbetli hale de gelmiştir. Kaldı ki, sistemin kendisini tanımlaması hep bir muhalefete ihtiyacı var kılmıştır.  

 

Bu anlamda, sistemin içinde boğulmadan sistemi aşıp yepyeni bir proje sunması gereken, mevcudun dışında bambaşka bir yaşama biçimi önermesi gereken yegane muhalif düşünce ve hareket olması gereken  Müslümanlar da, dünyanın her yanında  benzeri stratejik hatalarından dolayı sistemin dehlizlerinde kaybolup gitmeye aday gözükmektedir. Uzun yüzyıllar boyunca eşine rastlanması zor olan, son yılların gelişmeleri, kanaat önderlerinin kafa karışıklığı ve yetersizliği sebebi ile heba olmaya namzettir. Geçmişte, benzeri muhalefet hareketlerin başlarına gelenleri iyi okuyamayanlar, kendi orijinal yöntemlerini geliştiremeyenler aynı şartlarda aynı kaderi paylaşacak gibi görünmektedir. Bu şart ve kayıtlarda, başka türlü akıbet beklemek hayalcilik olurdu  zaten. Yeni ve farklı bir ideali olan, yeni bir toplum projesi sunan, farklı ve yeni bir uygarlıktan yana olan karşı duruşlar ve hareketler gerçek anlamda muhalif olabilirler/olmalılar. Bu sistem -dışı olan, sistemi aşmayı ve dönüştürmeyi amaçlayan ancak, sistemi dönüştürmeyi, kendine has yöntemlerle yapmayı düşünmeleri gerekenler, sitem- içi kanalları kullanma acziyetine düşmeden ve düşünce zaafı taşımadan, zaman içinde yorgunluk, bezginlik, ümitsizlik ve kendi değerlerine karşı güvensizlik duymadan, gücünü ve enerjisini her zaman kendi düşüncesinden alan onurlu ve asil insanların işi olacaktır. Bu işler, gücünü yalnızca Allah'tan alan, ittifak ve destek çabalarını yalnızca öğretisinin üstünlüğünde gören, bütün hesabını kitabını inancına göre yapıp başka hesaplar peşinde olmayan, dosdoğru ve apaçık ifadelerle kendini ifade eden ve resullerin yolundan sapmadan mücadelesini sürdürüp, yardım ve desteği ancak Allah'tan uman yiğit ve salih kulların başaracağı işlerdendir. Olayları ve gelişmeleri doğru okuyamayan, şartlara ve insanlara bağımlılıktan kurtulamayan zavallılar, tarihin çöplüğünde örneklerini çokça bulacaklardır. Yönünü doğru tesbit edemeyenler, gelecek kurgusu olmadan yola çıkanlar, şartların esiri olmaktan, realite saçmalığına yenilmekten kurtulamayacaklardır. Realite idealiteyi belirler düşüncesine gelmek, savunacağı bir değeri kalmayanların, her tür iddiasını yitirmiş, yorgun ve de bitkin düşen zavallıların işidir. Bu zavallılık ki, karşı olduğunu sandığı sistemin önüne sunduğu göreceli imkanları ve şartları lehine bir gelişme olarak görecek, belki de kendi öğretisinden bir uyarlama bularak rahatlayacak, şartlar ve imkanlar değiştiğinde gülünç duruma düştüklerini fark edemeyeceklerdir. Sahip olduğu azıcık dünya nimeti karşısında kaybedecek çok şeyi varmışçasına onu koruma güdüsü, asıl zavallı durumuna düşüren sebepler olduğunu kabullenmek hakikaten güç müdür acaba? Bu durum dünyaya imtihan için geldiğini, yaratılış gerçeğini, varoluş amacını örter mi dersiniz? Müslüman bir kişiliğin ecel süresince iz bırakıp yaşamını taçlandıracak, hakkı ihya etme sorumluluğunun yanında batılın karşısında olmak gibi onurlu bir hayatı sürdürecek iken, asıl kulluk görevini unutup dünyaya mahkum esir olmayı yaşamak mı zannedecektir? Üzülerek söylenmesi gereken  belki de o tiplerin,  düşünce dünyalarının değiştiği midir, ne dersiniz?

 

Sistemin bazı kanallarını  kullanabilmeli, bazı değerlerini kendimize göre tanımlayıp kendimizi ifade edebilmeli, bu meyanda kimi şeyleri yeniden gözden geçirebilmeli, kimi kabullerimizi yeniden tartışabilmeliyiz gibi ifadeler, teslimiyetin, ben bu işte yokum demenin bir başka söyleniş biçimidir. Geçmişte yükselen dalganın etkisi ile, bir şeyler olacağını sanıp acele davrananların, bu işlerin içinde olunca meydana gelebilecek ranttan pay kapma yarışına girenlerin, geçen zaman içinde kaybolup gitmeleri ne kadar olağan ise, bir takım hareketlilik  içerisinde olup, hareketin iç zaaflarını görmeden sistemin kuşatıcılığına suç bulup kendini yenilemek zorunda hissedenlerin bu gün, kendilerine ait değerleri sorgulamakta oluşları da gayet tabii bir sonuçtur. Hiçbir şey kendi doğal sürecinin ve gereğini yapmış olmanın dışında acele ile olup bitmez. Bu mantık yolunun sonu, sistemin değerlerini kullanmaya, giderek benimsemeye ya da, sistem ile entegrasyona kadar gidecek bir süreçtir. Kimin kimi kullandığı ise, sonu belli olan Türk filmleri gibidir... Hayata dair bir amacı olmayanlar, inancına göre bir alem tasavvuru oluşturamayanlar, amaca göre bir hedef çizemeyenler, çizilen hedefe gitme yolunda strateji ve taktik değişimleri, çalışmaları kavramayanlar, planlama yapamayanlar, hedefe yürür iken kendi yolu üzerinde hatalarının değerlendirmesini yaparak güç yüklenemeyenler, daha iyiyi düşünüp kapasitesini ayarlayamayanlar, elbette ki kendi değerlerine göre değil, şartlara ve insanlara göre hareketlenmiş olacaklarından, uzun yolun bir yerlerinde enerjisini tüketip mağlup olanlar, elbette ki realiteye yenik düşecekler, idealiteyi hülya sanacaklardır. O idealite ki hayatının tek amacını öğreten, hayat yolunda kılavuzluk yapan öğretilerdir. Dolayısıyla da, realite ideallerini belirleyecek hale gelecektir ki, Allah hepimizi bu akıbetten korusun. Elbette ki bu işin sonu bozguna uğramak olacaktır. Yetmedi, kişisel mağlubiyetlerini, grupsal zaaflarını inandıkları değerleri sorgulayarak tatmine ulaşacaklardır.

 

Sistem-içi kanalları kullanarak bir yere varacağını sananlar, velev ki, taktik anlayıştan yola çıkmış olsalar da, asıl düşünceden uzak kalacakları için kendilerine olan güvenlerini  yitirecekler, sonuçta eklektik kayışa koşacaklardır. Bu tarz düşünce biçimi etkinlik ve gerçekçilik adına, var olan çalışmalarını sürdürebilmek için gösterdikleri çabalarının sonuçta  karşı tarafa yarayacağını, bu yolla da mesafe katedilemeyeceğini bilmeliler. Zaman içinde geldikleri yere baksalar, yapılan masum hatalardan ibret almasını öğrenseler, sanal ve aldatıcı zaferlerinin kime yaradığını görebilecek, hasbelkader yetişen kadronun kime hizmet etmekte olduğunu fark edecek, biten enerjileri, yok olan heyecanlarını görecek ve acz içindeki hallerini gözlemleyebileceklerdir. Etkinlik adına yapılan nice taktik hataların sonuçta kişilik zaafı yarattığını, özgüven duygularını yıktığını, sıradan insan kümesine dönüştürdüğünü ve hatta psikolojik problemler ile karşılaşıldığını anlayabileceklerdir. Yapılan o güzelim çalışma ürünlerinin tatminsizliğe yol açtığını, bıkkınlık getirdiğini, amaçsız kalabalıklar oluşturduğunu, ayrıntılarda boğup asıl amaçtan uzaklaştırdığını ve bıkkınlık verdiğini yaşayacaklardır. Doyumsuzluğun verdiği çalışma arayışlarının, saf birikimleri bambaşka alanlara kaydırdığını göreceklerdir. Burada vebali olanlar, geleceği bedavaya harcayanlar olarak anılacakları günleri beklemeliler...Hiçbir şey yapmadan, hiçbir etkinliğe katılmadan, herhangi bir protesto hareketini desteklemeden, gelişmelere seyirci kalarak, sadece yazıp çizerek bizi pasifistlikle suçlamanın başka bir açıklaması olamaz. İçinde bulunulan hal, psikolojik gerginlikten ötürüdür. Belki de, karşı tarafın haklılığı onları bu duruma düşürmektedir... Velev ki siz harbe çıktı iseniz, geride kalanlara hakkı öğretmenin bile bir asaleti, bir sorumluluğu vardır. En azından yanlış yapılanları söyleyebilmek, hayır öğütleri verebilmek için hak üzere olanlara ihtiyaç vardır. Kaldı ki, yapılan ne harptir, ne de değerler adına karşı koyuştur. Bütün protestolara bakıldığında ( istisnalar hariç ancak duyulan ve bilinenler ) demokrasi adına, özgürlükler adına yapılmaktadır. Bu durumda, bize  demokrasiniz ve özgürlükleriniz hayırlı olsun demek düşmeli.!. Böyle düşünenlere hangi hakkı kimden istiyor, ne adına Habeş kralına iltica ediyorsunuz ya da hangi  Ebu Talip'ten koruyuculuk bekliyorsunuz  demek boynumuza borçtur. Öncelik sizin ne ifade ettiğinizdir, ne olduğunuz ve ne adına hareket ettiğinizdir. Sizin ne ile tanınıyor, ne ile biliniyor olmanız, kendinizi nasıl ifade ettiğiniz, kimliğinizin ve kişiliğinizin ne ile tebarüz ettiğidir ki, insanlar size öyle bakarak tavır alabilsinler. Resul  (as ) kendilerini çok net ve de gizlemeden, o günkü sistemin koruyuculuğuna da sığınmadan, o sistemin kanallarını kullanmadan ve kimseden de taviz karşılığı anlaşmadan gerek Mekke'de, gerekse arkadaşlarını Habeşistan'a gönderirken, can emniyeti amacı ile ancak geçici bir süreliğine ve de en zayıflarını göndermiştir. Aksi durumda kendisinin ve diğer tüm geride kalanların zaman içinde aynı yere göç edip sığınmaları gerçekleşmiş olmalı idi. Öyle olmadığını, böyle bir amaç gütmediklerini, bilahare Resul'ün Taif denemesi ile de görmekteyiz. Nihayet Medine Hicreti ile gerçek amaçlarını kavramalı ve en sonunda da isteklerinin bu doğrultuda olduğunu bilmeli değil miyiz? İltica ile veya eman ile yetinilecek olsa idi;  diğer denemelere gerek kalmadan hepsinin Habeşistan'a yerleşmeleri gerekmez mi idi ?  Nasılsa, orada adil bir hükümdar ve yaşanılacak bir belde var idi!? Her hareketinin ve her davranışının arkasında, kendi değerlerinin üstün olacağı bir mekan arama, kendi otoritelerinin tesis edileceği, kendi dinlerinin yeşereceği bir yurt edinme kaygısını görmekteyiz. Yoksa, Habeş kralına hep beraber sığınırlar, gülüm balım geçinip giderler veya Ebu Talib'in koruması altında yaşar giderlerdi. O halde sanıldığı gibi değerlendirme yapmak fahiş hataları beraberinde getirmektedir. Bu hal bile zihni zaafiyetinin, ödünç bilinç taşımanın neticesi olarak karşımıza çıktığının resmidir. Sığınma melcei arayanlara ve eman müessesesini işletmeye çalışanların hal vaziyetlerine bir bakın hele, neyi korumanın hesabını güdüyorlar, doğrusu merak konusudur.

 

Yaşadığımız süreçte Müslümanların etkinlik adına yapageldikleri eylemliliklerin, doğrusu süreç içerisinde hangi hesaba yazıldıklarını görmek, hasılanın hangi kasaya girdiğini bilmek duyarlı herkesi ilgilendirmektedir. Zihnen ve kalben başından sonuna kendi hesabına hedef koyup ona uygun çalışmaların dışında, hiçbir etkinlik İslam hesabına kaydedilmeyecektir. Şartların getirip önümüze sunması ile oluşan tavırların tamamı, süreç içerisinde başkalarının işine yarayacak, o işle iştigal edenleri bir süre sonra bezdirecektir. Başından sonuna hesabını iyi bilmeyenler, bilahare başkalarının hesabına çalışır duruma düşecekler, bu hallerini de meşru sanacaklardır. Başörtüsü mücadelesi adı ile anılan süreçte, konuyu demokrasi ve eğitim özgürlükleri adına dile getirenlerin hazin sonucunu görmek için kıyameti beklemeye lüzum yoktur. Allah'ın münker saydığı ve mücadele için emir buyurduğu nice hallere aynı gerekçeler ile saygı duyulur hale gelinmiştir. Başörtüsü mücadelesi verdiğini sanan nice kıymetli kardeşimizin, olayı bu çerçevenin dışına taşıramadıkları veya hayatın diğer alanlarında aynı hassasiyeti gösteremediklerini, yorulup tükendiklerini, küskünlük psikolojisi ile başka dünyalara sürüklendiklerini görmekteyiz. Bu duruma sevinecek halimiz olamaz ama, işin vehametini kavramak için örneklemek zorunluluğu hasıl olmuştur. Eğitim görmenin illa da okullarda olduğunu sananlar, siyaset için illa parlamentoyu şart görenler, sonucun neye varacağını göremiyorlar ise, biraz daha düşünmeli değil midir? Allah'ın dinini yaşamak ve yaymak her zeminde ve her şart da mümkün olduğuna göre, illa ki bir farzı terk ederek okumaya çalışmak ve diplomalı olmak ne anlam taşıyacaktır ki? Erkeklerimizin diplomalı olması neyi ifade ediyor ise, kızlarımızın onu dikkate almaları gerekmez midir? Hani bu mücadelenin ikinci, üçüncü ayakları, nerede diğer alan mücadeleleri diye sorulacak olduğunda, cevabımız pek de iç açıcı olamayacaktır. Yaralı kızlarımızı rencide etmek niyeti ile değil, düşünülsün amacı ile, sorgulama yapılmaktadır. Bir ülkede, erkeklerin serbest ticaret yapmaları, serbest araç kullanmaları, serbest kimi işlerde istihdam olmaları sorgulanarak bir yere varılabilir ise, topyekün bir şeylerden bahsedilebilecektir. Tek başına ve ayrıntı olarak verilen etkinlikleri, kopuk kopuk olacağından, toplu bir hesap yapılamayacak, dolayısıyla yapılan çalışmalar başkalarının hesabına kaydedilecektir. Okumayı ve çalışmayı, nerede olursa olsun amaç haline dönüştürdük mü, yapılacak başka bir iş kalmamış demektir. İşin aslı da burada gizlidir. Klasik bir söylem ile, bugün her zamankinden daha çok diyaloğa açık olmalı, özgürlük türkülerinden vazgeçip karşılıklı bağımlılık gibi bir zorunluluğu kavramaya mecburuz. Amaç birliği taşıyan, kulluk bilincinden haberdar sorumlu herkes ile, her ortamda tanışıklığımızı ilerletmek boynumuza borçtur. Birbirimize tahammül edecek seviyeyi yakalamak durumunda olmak nasıl vazgeçilmezimiz ise, bu taraklarda bezi olmayanlar ile de vakit kaybedecek halimizin olmadığı ortadadır. Kendi başına bir şey olanlar, bir değer üretenler, kimliğini ve kişiliğini oluşturanlar kendileri gibi olanlar ile bağımlı olmaya ve kaynaşmaya mahkumdurlar. Kaypak zeminlerde, karışık niyetli olanlar ile oyalanmak yerine kendimiz olarak kalmak büyük bir iştir. Hesabını doğru tutanlara, Allah'a kulluk görevinden her halükarda sapmayanlara selam olsun.

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin