|
Çoğunluğa Uymak
Cemal ÇAĞLAK
İnsan başı boş değildir. Yaratıldığı andan itibaren bir
takım kelimelerle Rabbi tarafından bilgilendirilmiştir.
Ancak zamanla bu bilgiler yine kendisine emanet edilen
insanlar tarafından yozlaştırılarak ya da gündemden
düşürülerek tahrifata gidilmiştir. Bu yüzdendir ki
Allah'ın her defasında peygamber seçerek insanlara hitap
edişi bu yanlışlıkların tekrar düzeltilmesi içindir.
İnsan hiçbir zaman başı boş değildir. İlahi hükümlerden
uzak durduğu zaman bile bir boşluğun içinde olamaz.
Hayat çizgimiz boyunca Allah'ın hükümlerini boşa
çıkararak yapacağımız her girişimin akabinde o boşluğu
mutlaka ve mutlaka Şeytan'ı memnun edecek hal ve
davranışlar dolduracaktır. O halde önemli olan nokta,
kabı herhangi bir suyla değil arı duru olan berrak bir
su ile doldurmamızdır. Vahiy, bu kirliliği rafine edici
bir program olarak gönderilmekte ve hayatımızı da bu
düzenlemeye uygun bir şekilde idare etmemiz
istenmektedir.
Aklı olan her insan bir şekilde taraftardır. Eğer
iradesi kendi ellerinde değil de başkaları tarafından
kumanda ediliyorsa birilerinin hesapları uğruna bu
vazifeyi yürütür. Bu işin hiçbir zaman sıfır noktası
yoktur. Yani yaşadığımız hayat ya Allah'ın istediği
ölçülerde ya da onun reddettiği istikamettedir. Az önce
söylediğim gibi inen ayetler bu istikametin ne yönde
olması gerektiği hususunda ikazlar yapmaktadır. Bu
yüzden Allah, insanlara seslenirken onları kendi
tarafına davet etmekte, Şeytan ve onun yandaşlarından
uzak tutmak istemektedir. Buna rağmen Allah'ın istediği
yönde hareket etmeyen her insan kat'i suretle batılın
yanındadır ve her adımda sapma açısı bir derece daha
büyüyecektir.
Adem'le başlayan bu bilinçlendirme onu ve eşini, düşmanı
olan Şeytan'a karşı uyarmaktaydı. Ayağının Adem yüzünden
kaydığını beyan eden İblis er veya geç bunun intikamını
almaya yemin etmiş, sapmasına sebep olanları kıyamete
kadar Allah'ın yolundan uzaklaştıracağına and içmişti.
Daha ilk fırsatta her açıdan kolay bir hayatın içine
bırakılan Adem ve eşini -mahiyetini bir kenara bırakarak
söyleyeyim- yasak ağacın meyvasına uzandırarak Allah'a
isyan ettirmişti. Ancak Allah, Şeytan gibi inadında
diretmeyip tövbe eden bu insanları bağışlamıştı. Bu
olaydan sonra sayamayacağımız asırlar ve ismini bilip
bilmediğimiz peygamberler, toplumlar geldi, geçti. Artık
Şeytan'ın her köşe başına diktiği yasak ağaçlar,
koruluklar ve ormanlar halini aldı. Ne yazık ki bu
nesiller kendilerini bir ağaçtan sakındırsalar bile
başka bir ağacın meyvesine ram olmaya devam
etmektedirler. Üstelik meyvelerin en zehirlisi olan şirk
ağacından yedikten sonra maalesef diğer meyvelerin
zehrinin farkına bile varamamaktadırlar. Şurasını
mutlaka tescillememiz gerekmektedir. İnsanın
başlangıcıyla beraber din de başlangıcını yapmıştır.
Daha sonra gelen peygamberler ve tebliğ ettikleri
hakikatler bir öncekinde mevcut olan tahrifatları
gidererek toplumları yeniden ıslah sahasına çekmek
içindir ve hepsinin de olmazsa olmaz başlangıcı
rububiyetin ve uluhiyetin yalnızca Allah'a ait olduğu
noktasında ilk hareketi ortaya koymalarıdır. Yani tevhid
bozulursa her şey bozulmaktadır. Bu yüzden kenarda
köşede kalan ya da öne çıkarmak istediğimiz salih
amellerin hiçbir faydası olmamakta, salih amellerle
birlikte Şeytan'ın yolunda yürünmektedir.
Böyle bir şey nasıl olabilir? İnsan namaz kılarak, hacc
yaparak, oruç tutarak, zekat vererek, v.s. amelleri
yerine getirerek bu duruma düşebilir mi? Kur'an bu
durumu Zümer suresinin 65. ayetinde çok açık beyan
etmektedir. Şirk koşulduğu taktirde bütün amellerin boşa
çıkacağı apaçık söylenmektedir. Bir toplumda ırk, renk,
varlık-yokluk, kibir, gurur gibi anlayışların
oluşturduğu sınırları kabul edilmez olarak
belirtenlerin, - ki Allah'ın vahiyle bunları kaldırıyor
olmasına rağmen - başka sistemlerin peşinden koşarak bu
melanetlerin ilga olacağını savunması, bu durumun içine
düşmektir. Öyle ki Allah rızası adına bir fakire yardım
ettikten sonra o insanı acımasız ekonomik
uygulamalarıyla sefil eden sistemin bekası için yapılan
dualar sadece bu şekilde açıklanabilir. Vahyin amacı
ıslahtır. Onu sadece bir hizmet programı gibi
benimsersek otorite olmuş zulmün hakemliğinde adil bir
hayat tarzı oluşturma çabası içine gireriz ki bu da boşa
kürek çekmektir.
Ne yazık ki bu güne kadar yapılan ve adına ıslah
hareketi denilen çalışmalar hep kayba uğradı. Başlangıç
hep hatalarla dolu ve peygamberlerin metodlarından
uzaktı. Bu açmazları doğuran en büyük sıkıntı ise doğru
bilgi noksanlığıydı. Taze icad edilen ve devralınan
hizmet ve tebliğ metodlarıyla maalesef müslüman dünya
her seferinde aynı noktayla buluşmaktadır. Allah
Resulü'nün oluşturduğu toplumu her seferinde örnek
toplum olarak tanımlamamıza rağmen onların
örnekliğindeki özellikleri gereği gibi inceleyememiş
olmamız bu sefaleti ırsi hale getirmiştir. Üstelik henüz
inmiş birkaç ayetle ayağa kalkan o günkü müminlerin
sarsılmaz mücadelesini bilmemize rağmen, bu toplum
evindeki Kur'an'la barışamamıştır. Böylece bizi terbiye
eden ve eğiten kaynaklar her kafadan ayrı sesin
çıkmasına ve farklı metodların gelişmesine sebep
olmuştur.
Şurası mutlaka ele alınmalıdır. O dönemdeki müminler
sadece Kur'an ve Resulullah'ın önderliğinde bu işi
başarmışlardı. Oysa bizim elimizde bugün de Kur'an var
ve Peygamberin örnek ahlakı adına yazılmış yüzlerce
ciltlik kitaplar mevcuttur. Bununla beraber kütüphaneler
dolusu iyi ahlaklı çevre dostu müslüman yetiştiren ilave
kaynakları da sayabiliriz. O zaman nasıl olur da bu
imkan bolluğu içinde her geçen gün bir kat daha rezil
olma başarısını sağlıyor olabiliriz? Kanaatimce sorun
bilgi ve bilinç sorunudur. Ciltler dolusu kitabı
hafızalarda taşımak, okunmuş kitapların ayaklı nüshası
olmaktan öteye bir sonuç getirmemektedir. Fakat bu,
bilinçle yapılan bir eylem olmuş olsaydı okunanların
yaşanıyor olması gerekirdi. Şüphesiz bu toplum bir
şeyleri İslam adına yaşamaktadır. Ancak bu yaşananlar
Kur'an'ın neresindedir? Bu tartışılmasına bile gerek
duyulmayacak kadar barizdir. Bugün sokaklar namazı
kılmayan ama ezanı Türkçeleştirenlere küfredenlerle
doludur. Ehl-i iman tuvaletten çıkınca kırk adım
yürümeden abdest almaz ama okula giden kızının başını
ilim uğruna açar-açtırır. Karşısına dikilip "Şu Kur'anı
okuyun" deseniz, anlaşılamayacağına dair kırk delili
bulmakta gecikmediği gibi "Biz kim Kur'an'ı anlamak kim"
reddiyesinden sonra size öğrenmeniz gereken tefsir,
hadis, usül, sarf-nahiv gibi yirmi küsur ilmi tedris
etmenizi söyler. Bilal-ı Habeşi'nin kölelik kırbacı
altında bu kadar ilim tahsili yapmadığını söyleseniz "O
erişilmez yıldızlara uzanılamayacığını..."
işitiverirsiniz. Sonra atı otla kandıran raviden hadis
rivayet etmeyen Buhari'nin derlediklerini de Levh-i
mahfuzdan gelmiş gibi kabul etmelisiniz. Gerçi atı
kandıran adam karşısındaki Buhari'nin adaleti,
devrindeki zalim sultanlara karşı ne şekilde tecelli
etti bilmiyorum ama beni ağırlamak için tavuğunu buğday
atarak yakalayıp kesen komşumun sözlerini dinlemekten
imtina etmem.
Şüpheli bilgilerin insanı doğruya götürme şansı yoktur.
"Elimizdekiyle idare edelim" mantığı da bir müslümana
yakışacak davranış değildir. O halde başvuru
kaynağımızın kendisinde kesinlikle şüphe olmayan bir
özellikte olması gerekmektedir. Bu da sadece ve sadece
Kur'an'da mevcuttur. Bunun dışındaki kaynakları da hiç
şüphe olmayan Kur'an'ın sıfatıyla özdeşleştirirsek şirke
başlangıçta sapmış oluruz. Bu noktayı çok iyi tespit
etmeli ve ayetleri yanlış görüşlere mahkum eden
hezeyanlardan bir an önce sıyrılmalıyız. İnsanlara olan
sevgilerimiz ve bağlılıklarımız bizi körü körüne bir
yola sevketmemelidir. Birinci sorumluluğumuz ayetlere
olmalıdır. Zaten Resulullah da ayetlere tabi değil
miydi? Her seferinde mükellefiyetin, kendisine inen
ayetler olduğunu söylüyor ve insanları buna uymaya
çağırıyordu. O, hakkında ayet olmayan bir konuda
kimseden bir yükümlülük istemiyor ve dine keyfi hükümler
sokmuyordu. Ancak ondan sonraki dönemlerde ve her neslin
bir sonraki nesle bıraktığı mirasta, cehalet inanılmaz
seviyelere ulaştı. İnsanlar alması gerekenlerin değil de
faydasız olanların peşine düştüler. Ashab-ı Kehf'in
yaptıklarını ve tavırlarını örnek almak yerine
köpeklerinin adını ve sayılarını gündemlerine aldılar.
Kadir suresinin içeriği yerine ondaki geceyi seksen
senelik günahlarını bağışlatma aşkına Ramazan'ın kaçıncı
gecesinde bulacaklarını araştırdılar ve o gün bu gün
hala aramaktadırlar. Şüphe yok ki bu tarz oyalama ve
oyalanmalar o dönemdeki idareleri rahatsız etmediği gibi
teşvik de görüyordu. Devleti idare eden zalimlerin
yaptıklarına karışmayan ve onlardan ulufe koparmak için
sıraya geçen alimlerin! Zulkarneyn'in iki boynuzu
arasındaki mesafenin kaç arşın olduğunu ölçme çabaları
takdir ile karşılanıyordu. Halk ise ümmeti selamete
çıkaracak bu tesbitleri kürsü dibinde huşu içinde
dinliyordu. Yani pirenin insandan çektiği kan Hüseyin'in
kanından daha fazla gündemdeydi. Fıkıhta elde edilen bu
süper ilerlemelerin arkasından İslam olduğunu söyleyen
ümmetin bu an sahip olduğu görüntü inanın bir adım bile
mesafe kaydetmemiştir. Dün Zulkarneyn'in boynuzlarını
tetkik edenler bugün onun uzaya ilk çıkan insan olduğu
tezlerini yazarak taze buluşlarıyla iftihar ediyor
olabilirler. Ancak bu ümmet keşif hesabına bir karış
daha yere batmıştır. Bunların hesabına göre beni bu
yeryüzü zalimlerine terk ederek uzaylıları ıslaha giden
Zulkarneyn'le benim hiçbir işim olmadığı gibi onun çağrı
yaptığı din de sadece NASA'yı ilgilendirir!
Uçağımız düşmüş ve biz ne yapıp edip kara kutusunu
açmalıyız. Her seferinde yere çakıldıktan sonra
"Takdir-i ilahidir" diyerek aynı facialarla karşılaşmak
istemiyorsak hatalarımızı gösterecek kaynağı mutlaka
incelemeliyiz. Suçu birgün uçağa bir gün pilota atarak
bu işin içinden çıkmamız mümkün değildir. Kesinlikle ne
bu pilot bizim pilotumuz olmalı ne de bu uçak bizim
uçağımız olmalıdır. Bir kere daha bu örneği arkamıza
alarak konuşacak olursak insaf sahibi her müslümanın
diyeceği söz şu olmalıdır. Ne bu din benim dinimdir ne
de bu peygamber benim peygamberimdir. O, kendisine
indirilen ayetlerle yirmi üç yılda azgını ve kölesiyle,
zengini ve fakiriyle, kadınıyla erkeğiyle yeni bir
toplum oluşturdu. Biz elimizdeki kalıntı mantıkla ve
bilgiyle hareket ettikçe, değil yirmi üç yıl yirmi üç
yüzyıl boyunca hala aynı sefaleti yaşamaya devam
edeceğiz. Bunu ispatlamaya gerek olmadığı gibi İslam
dünyası dediğimiz coğrafyanın içinde bulunduğu hal delil
olarak yeterlidir. İşin daha üzücü yönü de bu
zavallılığa rağmen hala bulunduğumuz yerde saymamızdır.
Herkes, peşine düştüğü hocayı ya da kaynağı karşısına
alarak "Bu ne hal ve bu bilgi beni niye kurtarmıyor?"
sorusunu sormadıkça ve cevabını aramadıkça dünya
rezaletinden kurtulamadığı gibi Ahiret azabından da
kurtulamayacaktır. Bu sebepledir ki Allah ile beraber
başka ilahlar tutma hastalığından sıyrılarak doğru
bilgiyi doğru metodla uygulama yoluna girmeli, dünya ve
Ahiret kurtuluşumuzu sadece Allah'tan gelen emirler
bütününde aramalı, önümüze çıkan kaynakları da hak ve
batılı ayırdeden süzgece yani Kur'an'a vurmalıyız. O
zaman asırlardır ve günümüzde olmak üzere bizi uyutan
aldatan ve saptıran kaynakların ve liderlerin nasıl
sapır sapır döküldüklerini göreceğiz. İşte o zamandır ki
"Ben müslümanım" diyen bu topluluk imanın taze soluğuyla
karşılaşacak, mücadelesini kazansa da kaybetse de Allah
indinde galip olduğunu anlayacaktır. Bütün bunlardan
sonra Allah, azların çokluklara nasıl galip geldiğini
ortaya çıkaracaktır. Kur'an birçok kıssada bu az
gurupların nasıl kalabalık yığınların fevkinde
kaldıklarını göstermektedir. Nuh ve yandaşları azdı ama
kurtuldular. Musa ve onu takip edenler azınlıktılar ama
boğulan Firavun oldu. Mağaraya sığınanlar bir avuçtu
ama, Romalılar yok oldular. Resulullah ve müminler
azdılar ama kazandılar. İşin mükafatça büyük yanı ise
Ahirette kesinkes kazanmış olmalarıdır. Müslümanların bu
söylediklerimle ilgili olarak gücü Allah'ın yanında
aramaları gerekir. Zaten Allah, üstünlüğü kendisine olan
bağlılıkta kabul etmekte ve "İnanıyorsanız üstünsünüz
"demektedir. Kitabın hiçbir ayetinde "Çoğunluğu
sağlarsanız üstünsünüz" ifadesi yer almadığı gibi bu
üstünlüğü elde etmenin yolunun da bir takım fedakarlık
yürüyüşlerinden sonra ortaya çıktığını beyan etmektedir.
Bunun dışında bedavacı bir mantıkla önümüze koyulan
tuzaklar her halükarda sadece belli bir zümrenin
üstünlüğünü tepemize tayin etmekten öte bir sonuç
getirmeyecektir. Özellikle peygamberlerin metodunu bir
kenara atarak periyodik aralıklarla yapılan sandık
cihadıyla kurutuluşa erebileceğimizi, birilerinin
eteğinden tutarak mübarek nazarlarıyla ihya olacağımızı
ve dünya-ahiret saadetimizi sağlayacaklarını düşünerek
asla felah bulamayız. Evet, müslümanların, sistem
tarafından öne çıkarılan Bel'amların gayretiyle
demokrasiyi İslam sanma hastalığından derhal
kurtulmaları gerekmektedir. Bir kere burada şura ve
demokrasinin oluştuğu ortamı doğru tahlil etmek
gereklidir. Şurada seçilebilecek olanların hepsi
müslüman olmalı ve sadece İslam'ın esaslarını dikkate
alarak Kur'an'a göre hüküm vereceklerini beyan etmeleri
gerekmektedir. Oysa bugün İslam'la barıştırılmış
demokraside, seçilenler Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali
değildir. Uygulayacakları ise İslam değildir. Üstelik
bugün İslami esaslarla devlet kurumlarının bir karar
vermesi Kemalizm'e karşı şirk koşmak! (Üstelik bu şirk
sizi hemen yeryüzü cehennemine sokuverir) olduğuna göre
uzattığımız elin nerelere vardığını hesaplamamız
gerekmektedir.
Dinimizi çok iyi seçmeliyiz. İş, dönüp dolaşıp tercih
noktasına gelmektedir. Bu tercih Allah tarafından mı
belirlenecektir yoksa O'ndan başkaları tarafından mı?
İkinci şık mutlak anlamda şirk demektir. Bir beşerin
asla Allah'ın hüküm alanına müdahale hakkı yoktur. Her
kim bu alanda Allah' a rağmen birşeyler dayatmaya kalkar
ve kim bu dayatmaları ilke olarak benimserse Allah'a
harp ilan etmiş olur. Yıllardan beridir din denildiği
zaman insanlarımızın aklına ne yazık ki sadece ya İslam
ya da Yahudilik ve Hıristiyanlık geldi, getirildi. Oysa
sorun bu akla gelenlerin sadece ilahi olanlardan
olmasında da saklıdır. Her ne kadar bazıları okudukları
ilahiyat fakültelerinde ve imam-hatip liselerinde dinler
tarihiyle ilgili olarak beşeri dinleri incelemişlerse
de, onların tarihin tozlu sayfalarında kaldığını
düşünerek bunların bugün de var olduğunu gündeme
getirmemişlerdir. Bu sorun tam anlamıyla ele alındığı
taktirde mevcut olan demokrasilerin, laikliklerin,
milliyetçiliğin, hurafelerin, tasavvufun, komünizmin,
ırkçılığın v.s. tesirli bir din olduğunu göreceklerdir.
İsimlerini geri plana alarak muhtevalarından hareketle
bunları incelerseniz hepsinde aynı özelliği
görebilirseniz. Bir kere hepsi insanoğlunu kendi
kriterlerine çağırmakta onlar için belirlemiş olduğu
hayat tarzına çağrı yapmaktadır. Hepsinin ekonomik,
askeri, hukuki esasları mevcuttur. Belirli müeyyideleri
ve bunlar için yaptırım hususları bulunmaktadır. Beşeri
dinlerde mevcut olan bu özellikler bütün ilahi dinlerde
olduğu gibi son din olan İslam'ın içinde de vardır.
Ancak sorun bunların içerik olarak bulunmasında değil bu
programın kim ya da kimler tarafından yapıldığı ile
ilgilidir. Eğer mevcut program bir beşer ya da beşerden
müteşekkil gruplarca yapılmışsa Allah buna hiçbir
şekilde razı olmamakta, bu iddiayı kendisine ortak
koşmak olarak kabul etmektedir. Üstelik Allah, bu tarz
beşeri sistemleri yeryüzünde de Ahirette de kayba
uğratıcı olarak beyan etmektedir. Ne yazık ki müslüman
olduğunu söyleyen kesimler belki bilerek belki de
bilmeyerek saymış olduğumuz beşeri dinleri ya kısmen ya
da tamamen benimsemişler ve onların esaslarını
hayatlarına ilke etmişlerdir. Bunun korkunç bir zulüm
olduğu ise ne kürsüde, ne okulda ne de hafızların
yetiştiği kurslarda söylenmiştir. Bu yüzden insanımız
din denildiğinde işin içine illaki bir meleğin
peygambere, Allah katından getirdiği haberi koymaktadır.
Bu sadece sofrayı bir kenarından tutmaktır. Öyle
olmadığını Kafirun suresinde açık seçik görmekteyiz.
Müşriklere hitaben: "Sizin dininiz size benim dinim
banadır" dendiğinde, onların içinde bulundukları din
Allah katından inmiş bir din miydi? Şüphesiz oldukça
farklıdır. Ancak daha önceleri Allah katından gelen
dinlerle bağlantısı yok değildir. Pekala biliyoruz ki
Resulullah'ın tebliğe başladığı dönemde Kabe ve İbrahim
o dönem için de kutsaldı. Ancak bu iki ismin
hatırlattığı tevhid ortadan kalkmış, geriye sadece örf
ve hatıralar kalmıştır. Zamanla heva ve heveslerin
tazyiki altında tahrifata uğrayan dinden geriye kalanlar
ise asla Allah'ın çağırdığı kurtuluş yolu değildir ve
içinde İslam'dan ne kadar unsur bulunursa bulunsun öz
itibariyle ziyana uğradığı için beşeri bir pozisyona
bürünmüştür.
Vahiy yine gelmiştir. İlginçtir ki bu vahiy yeni bir
Kabe inşaatından bahsetmiyor, Safa ve Merve'yi başka
yere taşımıyor, ihram yerine başka bir giysi
emretmiyordu. Müşriklerin Kabe'ye olan hürmetlerinden ve
namazlarından bahsediyordu. İbrahim, inen ayetlerle
yeniden tanıtılıyordu. O'nun oğluyla inşa ettiği Kabe,
şimdi putlarla dolu olduğu halde, çocukluğunda putları
nasıl kırdığı anlatılıyordu. Bilinç mağduru olmuş ve
olmaya zorlanmış toplum işte bunu göremiyordu. İbrahim,
hala mukaddesti ama Kabe ne yazık ki putlarla doluydu.
Bugün sahip olduğumuz İslam anlayışı ne acıdır ki
peygamberimiz dönemindeki Kabe'nin konumu gibidir.
Üzerimizde İslam'ın varlığını savunurken içimizin
sayısız putlarla dolu olduğunu ne yazık ki göremiyoruz.
Bugün de içimizde yerleşmiş putları kah Allah'a yakın
olma bahanesiyle kah menfaatlerimiz kah gemilerimiz
yüzsün diye biriktirmişiz. İçimizi bu kofluklarla
dolduran Ebu Cehillerin peşinden giderken İslam'ın
yüceliğini savunmak ve yaşandığını ikrar etmek, putlarla
doldurulmuş Kabe'nin Allah indindeki meşruiyeti gibidir.
Biz müslümanların İslam'ı getirdiği hal işte budur.
Dışarıdan seyrederken hatırınıza Allah gelmekte, içine
bakıldığında her türlü şeytani pisliğin dolmuş olduğunu
görmekteyiz.
İkide bir feveran ederek "İslam elden gidiyor"
çığlığıyla bağırmak yerine, şu elimizden gidecek
İslam'ın ne olduğuna bir bakarsak çok daha sağlıklı bir
yaklaşım sergilemiş oluruz. Şimdi müslümanlara soralım:
"Hangi İslam'ı kaybetmekten korkuyorsunuz?" İdeolojik
sarhoşlukların altında kıldığınız ve sizi Allah'tan
başka herkese secde ettiren namazınızı mı? Yoksa onbir
ayın sultanında akşama kadar aç kalıp sistemin müstekbir
sultanlarınca kriz, enflasyon, dış ve iç borç dalgası
altında bayat ekmek kuyruğuna geçen insanların on iki ay
çektikleri sıkıntılarını hatırlamayı aklınıza
getirmediğiniz iftar vaktini mi? Hacca gidip Mina'daki
şeytanları taşladıktan sonra onların yeryüzündeki
varisleriyle sizi sıkı fıkı etmekten çekinmeyen
akidenizi mi? "Allah'tan başka ilah yoktur" dedikten
sonra mevcut ilah enflasyonunda Allah'ın ilahlığını
neredeyse aklınıza getirmeyen Kelime-i Tevhidinizi mi?
Arapçasıyla da Türkçesiyle de, yıllardır üzerinize
atılan ölü toprağına üfürmesine fırsat tanımadığınız
ezanınızı mı? Hakikaten biz hangi İslam'ı kaybetmekten
korkuyoruz? Cevabı gayet kısa ve yalındır. Bizim
kaybetmekten korktuğumuz İslamiyet, sistem tarafından
asla kaybına fırsat verilmeyen, Peygamber tarafından da
asla yaşanmayan İslam'dır. Gerçekten, bir başörtüsü
sorunu karşısında sapır sapır dökülen toplumun sorunu
amel-i salih değil akide sorunudur. Allah Resulü'nün
ilkeleri uğruna çok şeyi, özellikle yaşadığı diyarı
terketmesini bilmemize rağmen biz bu değer konusunda
makamlarımıza, maaşlarımıza ve diplomalarımıza Allah'ın
ipinden daha sıkı sarıldık. Ama gördüğümüz gibi ip
kopuverdi ve şimdi her vadide şaşkın şaşkın gezen
şairlerin etrafında toplanıp büyük büyük mitinglerde
avuçları efendilerince doldurulacak olanların
Muallekatü's Seba'larını dinliyor ve onları
alkışlıyoruz.
Hak, asla kalabalıkların gittiği yolda değil
yanlızların, ayak takımı olarak nitelenenlerin
gittikleri yolda kazanılacaktır ve Allah çoğunluğa
uydukça haktan sapacağımızı ayetiyle bildirmektedir.
İnsanların akın akın ve sürüler halinde uğradığı bu
erozyonda biz de kaybolmak istemiyorsak sadece gelip
geçici olan şu dünya hayatının yalanlarla dolu
vaatlerini yapanların peşinden giderek değil, İncir ve
Zeytin Diyarı'nı, Sina Dağı'nı ve Emin Belde'yi
aydınlatan kaynağa, vahye dönerek yolumuzu bulabilir; o
zaman toplumda bütün zorluklara rağmen değişimin nasıl
gerçekleştiğini, "Bir avuç" sayılanların "Zalimleri
nasıl bir inkılaba" uğrattığını görebiliriz.
© 2002 İktibas |