|
Sekülarizm/
Dünyevileşme
Mehmet ÖZER
"Tanrı öldü"! "Tanrı öldü"! "Tanrı öldü"! "Tanrı öldü
gitti"! " Onu öldüren de biziz! Bütün katillerin katili
olan biz nasıl avunacağız? Dünyayı şimdiye dek elinde
tutan, en kutsal en güçlü olan bizim bıçaklarımızla kana
bulandı. Kim temizleyecek bu kanı bizden? Hangi suyla
arıtabiliriz kendimizi? Nasıl bir kefaret töreni
düzenlesek, hangi kutsal oyunu
oynasak."
" Nietzsche"
"İnsanın Psikolojik olarak tahammül edebilmesi en güç ve
en çetin cinayet, cinayetlerin en büyüğü olan 'Tanrı'nın
öldürülmesidir"
'Susan Sontag"
Ünlü Alman Nihilist filozofu Nietzsche "Tanrı öldü "
çığlıklarını attığında bir başka acı gerçeği daha
haykırıyor ve Hıristiyan dünyasının yüzyıllar önce
içerisine sürüklendiği bir sürecin ve varoluş
macerasının trajik bir sonla nihayete erdiğini haber
veriyordu. Bu süreç Sekülerleşme/Dünyevileşme sürecidir.
Bu yazımızda, kimi zaman insanlığın başına gelebilecek
en büyük felaket olarak nitelenen, kimi zamanda batı
insanını Ortaçağ'ın skolastik karanlığından kurtarıp
aydınlanmaya götüren bir olgu olarak telakki edilen
Sekülerizm konusunu birkaç boyutuyla ele alıp sadece
Batıyı ilgilendiren yönüyle tahlil edeceğiz.*
Sekülerlik Latince "Secularity" sözcüğünün İngilizce
kanalıyla dilimize geçmiş bir şeklidir. "Secular'
* Bu denememizin içeriği tamamen batı düşüncesi ve
tarihi dikkate alınarak okunmalıdır, "İslam ve
sekülerizm" konusuna kısmet olursa önümüzdeki aylarda
değinmeye çalışacağız.
sözcüğü, Latince'de ki "şu anki çağ/zaman" anlamına
gelen "seaculum" sözcüğünden türetilmiştir. "Seaculum"
sözcüğü de Latince'de 'dünya' ve 'zaman' sözcüklerini
çağrıştıran bir sözcük olup, Yunanca'daki "aeon"
sözcüğünün Latince tercümesidir. Türkçe de ilk defa
kullanılmaya başladığı yıllarda genellikle, asrilik,
laiklik vs. gibi anlamlarda kullanılmış fakat sonraları
bu karşılıkların bir takım eksik ve sınırlı tanımlar
içerdiği düşüncesiyle bu karşılıklar yaygınlık
kazanmamıştır. Şimdi sekülerlik kelimesini, onun yaygın
kullanılan birkaç türevini anlamlarıyla beraber verelim.
Sekülerlik (Secularity): Dünyevileşme; Dikkatleri
yalnızca bu dünyaya, bu dünyadaki şeylere yoğunlaştırma.
Sekülerleştirmek (Secularize): Uhrevi/dini olanı,
gündelik hayattan uzaklaştırma.
Sekülerlik kavramını sıradan etimolojik bir kavram
olarak ele alıp sınırlamak yerine çözümlenmesi gereken
bir sorunun ifadesi olarak ele almak gerekmektedir. Zira
bu kavramı sadece epistemolojik, siyasi ve sosyolojik
bir kavram olarak ele almak içerisinden çıkılması zor
bir durumla ve kısır bir döngüyle karşılaşma ihtimalini
oldukça artıracaktır. Çünkü Sekülerleşme, temelinde daha
çok ontolojik, kozmolojik ve teolojik unsurları da
içeren bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu
sorunun cevabını bulmak 'Laiklik', 'çağdaşlık',
'ilericilik' kavramların karşılıklarını daha net
kavramamıza yardımcı olacaktır.
Dünyevileşme süreci ve tarihi arka plan
Kavramsal anlamıyla 'sekülerleşme'nin karşılığı olarak
kullanılan dünyevileşme olgusu tamamen Hıristiyanlıkla
ilgili bir olgudur ve İncil'in Batılı Hıristiyan
toplumlar üzerindeki etkisinin meşru ve doğal sonucu
olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu olguyu daha iyi
anlamak için, işe, Hıristiyan batı kültürünün ontolojik
ve kozmolojik arka planını tahlil ederek başlamak
gerekecektir.
Bugün genel kabul gören görüşe göre Batı kültürünün
temelleri antik Yunan'da atılmıştır. Etienne Gilson'a
göre de "batı kültür tarihinin her bölümü antik
Yunanlılarla başlar. Antik Yunan'ın bir çok kültür
unsuru uzun bir süreç içerisinde sindirile sindirile
Batı kültürüne adapte edilmiştir. Bu cümleden olmak
üzere, Aristo'nun bütün felsefesi ve bilim anlayışı
gibi, kozmoloji anlayışı da (önceleri Hıristiyanlık ile
çatışmış olmasına rağmen uzun zaman sonra aralarındaki
çatışma unsurları zayıflamış ve birbirlerine
yakınlaşmışlardır) etkili olmuştur. Kültür düzeyinde 12
yüzyılda başlayan uyanış, Aquino'lu Thomas zamanında
Hıristiyan Teolojisinin Aristotelesçi bir temele
oturtulması gibi bir oluşumla sonuçlanmıştır.
Hıristiyanlığın Platon ağırlıklı felsefi çerçeveden
çıkıp, Aristotalesçiliğe geçmesi sadece saf anlamıyla
teolojik bir tartışma olmanın çok ötesinde, pratik ve
siyasal sonuçları da olan bir yeniliktir. Bu yenilik
akıl ve vahiy arasındaki ilişkinin kurulması bakımından
taşıdığı teolojik anlam, Aquino'lu Thomas'ın
Aristotalesçiliği bütünsel bir Hıristiyanlık yorumu
haline getirmedeki başarısı ve bu gelişmelerin pratik ve
siyasal önemi de göz önünde tutularak
değerlendirildiğinde bir batılı için devrim olarak
görülebilir.
Aquino'lu Thomas tan sonra de Aristoculuk neredeyse
Hıristiyanlığın bir dogması haline gelmiş ve Batı
medeniyetinin itici unsurlarından birisi olmuştur.
Aristo bir Tanrı'nın varlığını kabul eder. Ona göre
"Tanrı ilk nedendir, ilk hareket ettirici
(Muharrik'i-evvel) dir. Madde de Tanrı'yla birlikte
vardır, Tanrı tarafından yaratılmamıştır. Bu anlamda,
Tanrı ile ilk madde ezeli olmakta eşittirler. Madde
varlığını ilk nedene borçlu değildir. Çünkü ilk neden
varlığın, varoluşun nedeni değildir. Var olan bir
nesnenin ilk hareketinin nedenidir. Yani varlık
bil-kuvve halindeki varlık olup ilk neden onu bil-fiil
varlık haline getirmiştir. Bir diğer deyişle Tanrı,
kendisiyle birlikte var olan formsuz/şekil ve biçimden
yoksun maddeye ilk hareketi vererek onu forma/şekil ve
biçime sokarak varoluş alanına-görünüş alemine
çıkarmıştır." Dikkat edilirse Aristo'nun Tanrı anlamında
zikrettiği "ilk muharrik"in maddeyle, onu harekete
geçirme dışında hiçbir alakası yoktur. O alemi
yaratmadığı gibi, idare etmek gibi bir sorumluluğu da
üstlenmemiştir. Yani aleme müdahil değildir. Hatta
"Kosmos"da nelerin olup bittiğinden haberi bile olduğu
söylenemez. Çünkü onun görevi "Kaos" halindeki evreni
içerisinde bulunduğu bu karmaşa halinden kurtarıp,
"kosmos" haline soktuğunda tamamlanmıştır.
Aristo kozmolojisi ezeli ve zorunlu olarak tanımladığı
bu evreni "ay üstü alem" ve "ay altı alem" olmak üzere
ikiye ayırır. Ay üstü alem birinci dereceden ulvi, ilahi
varlıkların gökkürelerinin alemidir. Bu alem maddeden ve
onun sahip olduğu noksanlıklardan soyutlanmış, oluş ve
bozuluş (kevn ve fesat)dan arınmış, değişmeden korunmuş
saf "ether"den mamul göksel felekler (küreler) alemidir.
Ay altı alem; ikincil dereceden ve aşağılık varlıkların
alanıdır. Ay altı alem fiziksel kanunlara dayalı hareket
eden varlıklar alemidir. Madde alemidir. Madde ise
pasif, hantal, ağır, kendiliğinden hareket yeteneği
olmayan, adi süfli/aşağılık bir varlıktır. Bu yüzden de
ilahi varlıktan en az pay/feyz alan ve Tanrısallıktan en
uzak mesafede olan bir varlıktır. Burada Aristo'nun
maddeyi ve maddi varlıklar alemini yani Dünyayı/Phsis'i
ne kadar aşağıladığı açıkça görülmektedir.
Şimdi Aristo kozmolojisinden şu sonucu çıkarabiliriz.
Şeyler(eşya) varlıklarını Tanrı'ya borçlu olmadan
vardırlar. Varlıklarını Tanrı'ya borçlu olmadıklarına
göre, nereden aldılar?. Aristo bu varlıkların var
oluşlarının kendiliklerinden olduğunu söylemişti. Peki
varlığı kendiliğinden olan varlıkların sayısını kim
tespit edecektir? Eğer bu soruya eşya varlığını
Tanrı'dan almıştır diye cevap verilirse "o zaman o Tanrı
nasıl bir Tanrıdır? sorusu sorulacaktır. İşte Batı
felsefesinde bu soruya verilen cevaptan üç dini tavır
ortaya çıkmıştır.
1-Deizm: Yaratıcı bir Tanrı vardır, fakat bu Tanrı'nın
misyonu evreni yaratmakla sona ermiştir. Tanrı hayata
hiçbir şekilde müdahil değildir. Varlığı atıl bir
Tanrıdır.
2-Teizm: Tanrı vardır, varlığı ile hayatın alakası
kesilmemiştir. İnsanların hayatına her zaman müdahildir.
Kendisine ibadet edilmeye değer yegane varlık odur.
3-Ateizm: Klasik anlamıyla bir Tanrı'nın varlığını
tamamen reddeden görüştür.
Deizmde bir Tanrı anlayışının var olduğunu söylemiştik.
Ancak görüleceği üzere dünya ile bağı koparılmış bir
Tanrı'dır. Hatta Deizm bu Tanrı anlayışını daha da ileri
götürerek Tanrıya çok yüksek (müteal/aşkın) bir konum
verirken, dünyayı da bir o kadar alçak ve zelil konuma
indirerek her ikisinin arasına kapatılamaz uçurumlar
koyar. Tanrı adeta yalnız, dünyadan oldukça uzak,
erişilemez ve nihayet varlıklarla bağı tamamen kopmuş,
kendi alemine çekilmiş, "emekli"(retired) bir Tanrı
görünümü kazanmıştır. Deistik düşüncenin Tanrı'yı bu
dünyadan tamamen ayırıp uzaklaştırması sonunda ona bir
türlü ulaşılamayan bir aşkınlık konumu kazandırmıştır.
Tanrı öylesine yüce bir varlıktır ki, dünya gibi
aşağılık bir varlıkla uğraşması onun için bir
düşüklüktür, düşüncesini oluşturmuştur. Öyle ki bu
Tanrı'nın adını boş yere ağza almak dahi "kitabı
mukaddes"de kınanmıştır. Bu düşünce nihayetinde Tanrı
kendi zatının dışında hiçbir varlıkla yakınlık kuramaz
bir varlık olarak algılanmaya başlanmıştır.
Yukarıdaki açıklamalardan hareketle Aristo'nun Tanrı
anlayışıyla günümüz batı toplumlarının Tanrı ve din
anlayışındaki paralellikler ve neredeyse birebir örtüşme
ilk bakışta fark edilebilecek kadar net ve açıktır.
Özetle söyleyecek olursak her ikisinin de ortak yanı
deistik bir Tanrı anlayışına sahip olmalarıdır. Yani
Aristo'nun bu hayattan uzak Tanrısıyla günümüz
Hıristiyanlığı'nın hayattan koparılmış Tanrı anlayışı
arasında hiçbir fark kalmamıştır.
Peki ne oldu da başlangıçta muvahhid bir din olan
Hıristiyanlık bu yapısal değişikliklere ve dönüşüme
uğradı. Hz İsa'nın dini, hangi süreçte eski Yunan'ın
paganist/putperest dini ile özdeş hale getirildi? Bu
sorunun cevabını bulmak bir anlamda sekülerizasyon
sürecini de anlamak demektir.
Yazımızın baş kısımlarında Hıristiyanlığın Aristo
ontoloji ve kozmolojisiyle başlangıçta çatıştığını ancak
bir süreçten sonra birbirleriyle uyuşabildiklerini
söylemiştik İşte bu süre zarfında Hıristiyan dini
düşüncesi yeni bir ontoloji anlayışı geliştirdi. Bunun
amacı Aristocu ontoloji anlayışı ve Paganist kültürün
aralarını açtığı Tanrı'yla barışmak ve bir anlamda
aralarını yakınlaştırmak düşüncesiydi.
Bu yeni Hıristiyan ontoloji(varlık anlayışı)nın
temelinde teslis(üçleme) inancı yatar. Teslis inancına
göre Tanrı üç ayrı unsurun terkibinden oluşmaktadır. Bu
üç unsur "Baba", "Oğul", "Kutsal Ruh" tur. Dolayısıyla
Hıristiyan Tanrı doktrini Monoteist değil
"Trinitaryandır". Bu üç şahıs/üç varlık bir cevherde
toplanmıştır. Aşkın ve yüce olan, ulaşılamayan, tenezzül
edip de bu dünya ile ilgilenmeyen, adı ağızlara dahi
alınamayan (çünkü onun adı ağızlarımıza alınıp
kirletilemeyecek kadar yücedir) "Baba Tanrı" dır. Fakat
bu unsurlardan birisi olan İsa da, hem ruhani/ilahi ve
hem de maddi/cismani özellikleri tek bir şahısta
toplamış olması özelliğiyle "deist" bir inanışın
dünyadan kopardığı Tanrı'yı adeta dünyaya tekrar
getirmiş (Teizm) ve insanla barıştırmıştır. Daha farklı
bir ifade edecek olursak Tanrı'nın Alemden koparılması
sonucu ortaya çıkan "insanın itilmişliği, horlanmışlığı,
Tanrı'dan kopukluğun verdiği yalnızlık ve çaresizlik
duygularının tatmin edilmesi ihtiyacı, insanı Tanrı'ya
yaklaştırmaya itmiştir. Fakat her halükarda çok yüce ve
aşkın olan Tanrı'ya ulaşmanın asla mümkün olamayacağı
düşüncesi, bu dünyaya daha yakın bir "Tanrı düşüncesi"
icat edilmiş ve bedenli bir Tanrı/insan olan "İsa"
doğmuştur.
"Tanrı suretinde yaratılmış insan" olarak İsa İncil'de
kendisini Bab/kapı olarak niteler. Kadın erkek,
Cennet'in ve kurtuluşun yoluna girmek isteyen tüm
insanlar bu kapıdan girmek zorundadırlar. Belki garip
ama bu kapının anahtar(lar)ı da Katolik Roma
Kilisesi'nin ve rahiplerin elindedir.
Katolik inancına göre Tanrı elini bu dünyadan çekmeyen
sahici bir Tanrı'dır. İnsanı bu dünyada yaptığı iyi
şeylerden dolayı öbür dünya (Cennet) da ödüllendireceği
gibi, kötü şeylerden dolayı da (Cehennemde)
cezalandıracağını vaat etmektedir. İyi yaşamın ne olduğu
insan tarafından değil, yaratıcı Tanrı tarafından
belirlenmiştir. Dolayısıyla bu iyi yaşamı ortaya koyan
"vahiy"in aydınlatamadığı akıl yanlıştır. Daha iyi yaşam
bu dünyada değil, Tanrı ile bütünleştiğine inanılan öbür
dünyada gerçekleşebilir. Bu doğrultuda maddi dünya ile
manevi dünya arasında kategorik bir ayırım kabul eden
Ortaçağ Katolik dünya görüşü manevi dünyayı maddi olana
kıyasla daha üstün ve insanın mükemmelleştiği bir alan
olarak görüyordu. Böylelikle, bir yandan evren, en üstte
Tanrı'nın yer aldığı, maddi dünyanın da Cehennem'in
hemen üzerinde bulunduğu dev bir merdiven gibi
düşünülüyordu. Diğer yandan da bu dev merdivenin
Tanrı'ya (ve onun seçilmiş kullarının evine) en yakın
basamağında Kilisenin bulunduğu kabul ediliyor ve
Kilisenin üstünlüğü meşrulaştırılmış oluyordu. Yine bu
çerçevede insan yaşamının asıl amacı "kurtuluş"tu.
Sadece ve sadece insanın Cennet'e yükselme ve
mükemmellik dünyasına girme yeteneği vardı. Çünkü
insanlar bu dev merdivenin en alt basamağında yaşıyor
olsalar bile, Tanrı'nın suretinde yaratılmışlardı.
Böylelikle, toplumsal tabakalar arasında maddi dünyada
var olan hiyerarşi de korunmuş oluyordu.
Görevi temelde "bu dünya" ile "Tanrı"arasındaki mesafeyi
kapatmak ve barıştırmak olan Kilise, zamanla bu görevi
istismar edip, kötüye kullanmaya başlamıştır. Bu durum
Tanrı dünya yakınlaşması sürecinde tehlikeli sonuçlar
doğurmuş ve süreç tersine işlemeye başlamıştır.
Kilisenin manevi kişiliğinde sembolleşen Tanrı artık
insanlara merhamet eden (aleme aşkın fakat İsa'da içkin)
bir varlık olarak tezahür etmek yerine kilise ve ruhban
sınıfın eliyle insanlara zulmeden bir güç haline
dönüşmüştür. O halde insanın yapacağı tek şey; Tanrı'yı
tekrar kendi alanına havale etmek, bu dünya ile
bağlantısını kesip, toplum ve birey hayatından
uzaklaştırmak olacaktır. Böylece Tanrı hayattan tard
edilmiş ya bireyin vicdanına ya da kiliselerin dört
duvarı arasına hapsedilmiş olacaktır. Yani süreç bu
sefer de (Kilisenin katı/skolastik tutumundan ve soylu
sınıfla işbirliğine girip halka zulmetmesinden dolayı)
'Teizm' den 'Deizme' doğru işletilmektedir. Tabii ki bu
durumdan zararlı çıkan Kilise, karlı çıkan da siyasi
iktidar olmuştur. Bu durumu açıklamak için de kilise ve
siyasi iktidar ilişkisi hakkında kısa bir açıklama
yapmakta fayda vardır.
Batı'da Ortaçağın sonlarına doğru, imparatorlar ve
ulusal krallar iktidarlarını Papalardan bağımsız kılmak
amacıyla Roma Katolik kilisesine karşı ciddi bir
mücadeleye girişmişlerdi. Bu girişim aynı zamanda
siyasal iktidarın laikleşmesi sürecini başlatan bir
girişim olarak da kabul edilebilir. Reform hareketiyle
birlikte siyasi iktidar daha da güçlenmiş ve kendisini
Katolik kilisesinin egemenliğinden tamamen kurtarmıştır.
Ortaçağ siyasal iktidar (ve devlet) anlayışının
değişikliğe uğratılmasında da şu iki unsur belirgin ve
etkili olmuştur.
1-Roma hukuku
2-Aristotalesçiliğin yeniden doğuşu
1-Roma hukuku: XII. yüzyılda Roma hukukunun yeniden
gündeme getirilmesindeki temel amaç, Kilise'yle rekabet
içinde olan imparatorlara dünyevi üstünlüklerini
Kilise'ye kabul ettirebilmeleri için gerekli hukuki
kanıtları sağlamaktı. Bu hukuk krala, feodal güçlere
karşı giriştiği mücadelede de meşruluk ve üstünlük
sağlıyordu. Roma hukukuna göre kamusal alan, özel alan
ayırımı yapılıyor ve kamusal alanın yönetimi krala
devrediliyordu. Daha sonra da krala Papalıktan bağımsız
olarak var olabilmesi için gereken düşünsel malzemeyi
temin ediyordu.
2-Aristoculuk: Akıl ile imanı kesin çizgilerle
birbirlerinden ayırıyor ve bu dünyada mutlu olmak için
salt aklın yasalarının yeterli olacağına inanıyordu.
Böylece din bu dünya işleriyle hiçbir ilgisi olmayan bir
inanç sorunu haline getiriliyordu. Daha sonraları da bu
düşünce biraz daha ileri götürülerek devlet Kilise'ye
müdahale etmiş ve belli ölçüde Kilise'yi denetim altına
almaya çalışmıştır. Bu sürece, yazdıkları kitaplar ve
görüşleriyle katkı sağlayan düşünürler de (konuyu fazla
uzatmamak ve maksadımızın dışına çıkmamak için bu
düşünürlerin görüşlerine ayrıca değinmeden geçeceğiz)
şunlardır. Dante, Padovalı Marsilius ve Ockhamlı
Willam(1290-1350), Niccolo Machievelli(1469-1527),
Thomas More(1478-1535) ve reform hareketinin liderleri
olan Martin Luther (1489-1546), Jean Calvin (1509-1564)
ve Thomas Münzer'dir.
Genelde Batı düşüncesinin özelde Hıristiyanlığın seküler
bir yapıya dönüştürülmesi/Dünyevileştirilmesi sürecinde
Rönesans ve reform hareketlerinin önemi yadsınamayacak
kadar büyüktür. Bu konuda müstakil bir çalışma
gerekmektedir. Daha ayrıntılı bilgi için şimdilik
İktibas dergisinin eylül/2002 sayısında yer alan
"Protestanlaştırma çabaları doğrultusunda İslam ve
Kapitalizm karşıtlığı" başlıklı makalemize müracaat
edilmesini önermekle yetiniyoruz.
Batı düşüncesinin sekülerleştirilmesi sürecinde son
halkalardan birisi de şüphesiz ki 18. yüzyıl Aydınlanma
düşüncesidir. Aslına bakılırsa Aydınlanma'nın kapsamı ve
alanı henüz tam olarak belirlenememiştir. Bununla
beraber, temelde Batı toplumlarının (kültür, din, sanat,
bilim felsefe, ahlak vs alanlarında) karanlık bir çağ
olduğu kabul edilen/varsayılan Ortaçağın etkilerinden
uzaklaşmak ve tamamen kurtulup aydınlığa çıkmak
anlamında kullandıkları "Aydınlanma" en büyük etkilerini
İngiltere, Fransa ve Almanya başta olmak üzere neredeyse
tüm Avrupa ve Amerika'da göstermiştir. Bu ülkelerde
görülen hareketlerin temel özellikleri itibariyle
homojen bir yapıda değillerdi. Mesela İngiliz
Aydınlanması toplum projesi olarak parlamenter bir
mutlakıyetçiliğe, Fransız aydınlanması, despotik bir
devlet ve topluma, Alman aydınlanması ise otoriteryen
bir devlet ve toplum sistemine dayanıyordu.
Aydınlanma deyince genellikle İngiliz Devrimi'yle
başlatılıp, Fransız Devrimi'yle bitirilen felsefi bir
hareket ve sürece işaret edilmektedir. Fakat bu
hareketin kapsamı sadece felsefeyle sınırlı kalmamış ve
bir çok kurumu etkilemiştir. Aydınlanma Hareketinin
amacı insanları esasta "kötü", "köleleştirici" ve
"karanlık" olduğuna inanılan mit, önyargı ve hurafelerin
ve bunları üretip yaydığına inanılan kurulu din'in ve
kilise yapılanmasının temsil ettiğine inanılan eski
düzen (ancient regime)den kurtararak, yine esasta "iyi"
ve "özgürleştirici" olduğu kabul edilen "aklın düzeni"ne
sokulmasıdır. Aydınlanmanın entelektüel yapısında aklın
düzeni bütün insanlar için apriori olarak iyi kabul
edilen bütün unsurları kapsamaktadır (iyinin ve doğrunun
ölçütü din değil insan aklıdır). Dolayısıyla her türlü
felsefi ve toplumsal proje akla ve akılla/akılda
somutlaşan ilkelere dayanmak zorundadır. İşte bu sebeple
Aydınlanma aynı zamanda "Akıl Çağı" olarak da
adlandırılmaktadır. Aydınlanma düşünürlerinin en sık ve
en belirgin olarak kullandıkları akıl, tabiat, hürriyet
vb. bütün kavramlar dini içeriklerinden tamamen
soyutlanmış kavramlardı.
Aydınlanma Çağı'nın diğer dönemlerden akılcılık,
tenkitçilik ve din'e/Katolik Kilisesi'ne karşı olma gibi
özellikleriyle ayrıldığı söylenmektedir. Aydınlanma hem
dolaylı siyasal ve toplumsal sonuçları itibarıyla hem de
akılsal devrim denilen oluşumun altyapısını oluşturarak
"modern toplum"un biçimlenmesinde tartışılmaz bir etki
sağladığı kabul edilir. Dolayısıyla Aydınlanma
Düşünürleri'nin yaptığı şey de, Ortaçağdan devir alınan
mirasın sekülerleştirilmesinden başka bir şey değildir.
Örneğin bu düşünürler, Ortaçağ Hıristiyanlık
düşüncesindeki yaratılmış evren düşüncesini reddettiler
ama (Tanrı'dan bağımsız) kendi kendine işleyen bir
mekanizma olarak evren ve tabiat kavramına karşı
çıkmadılar. Hatta bu mekanizmayı, bu kendi kendine
yeterli makine düşüncesini topluma ve insan ilişkilerine
de taşıdılar. Gerçek otorite unsurları olarak,
Kilise'nin ve İncil'in otoritesine karşı çıktılar ama
bunların yerine tabiatın ve aklın otoritesini koydular.
Sonuçta St. Augustinus'un "Cennet Şehri"ni bir
"Dünya/yeryüzü şehri" haline getirmekten başka bir
amaçları da yoktu.
Buraya kadar seküler düşüncenin doğuşu, gelişmesi ve
kapsamı hakkında yeteri kadar açıklama yaptık sanıyorum.
Şimdi Sekülarizasyon/Dünyevileştirme gelişim süreci ve
sonuçlarıyla ilgili açıklamalara geçebiliriz.
Anlaşıldığı kadarıyla sekülarizmin tarihsel ve
sosyal-ahlaki kökleri 13 yüzyılda Realist
(gerçekçi)lerle, Nominalist (adcı)lar arasındaki
tartışmalarda yatmaktadır. Kilise tarafından bugün
Nomilalist Hristiyanlık olarak bilinen aslında Dünyevi
Hıristiyanlıktır. "Sekülerizasyon" ifadesi de batıda ilk
defa 1644-48 yılları arasında Katoliklerle Protestanlar
arasında (uzun süren din savaşları sonunda) yapılan
"Westfalya" antlaşması metinlerinde kullanılmıştır. Bu
ifade ile "kilisenin elinde bulunan emlakın
kamulaştırılması kastedilmekteydi. Böylece resmi bir
metinde ilk defa kullanılan "sekülerleştirme" ibaresi
ile ruhani iktidara ait olan dünyevi gücün mülkiyet ve
kontrolü dünyevi iktidara verilmiş oluyordu. Dünyevilik
1920'lerden başlayarak politik ve ideolojik
hesaplaşmalara malzeme olmuş ve bazen Ateizmle
birleştirilmiştir. Dünyevilik kilisenin en büyük
düşmanlarından biri olarak da görülmüştür.
Sekülerleşme kavramı her ne kadar 'dini fenomenler'in
dünyevileşmesini açıklamak için geliştirilmiş bir kavram
olsa da sonraları insanın, toplumun, bilginin,
siyasetin, hukukun ekonominin ve tüm kültür unsurlarının
dünyevileşmesine uyarlanmış ve kapsamı genişletilmiştir.
Bu anlamda ilk dönüşüm, günlük hayatın, kişilere ve
eşyaya yönelik tutum ve tavırların, kültür, sanat,
felsefe, eğitim, bilim, dil...vs nin kutsal değerlerden
arındırılması ve dinin toplumsal hayatta ve bireysel
bilinçte değerini yitirmesidir. Bu durum günümüzde
çağdaşlık ve modernlik olarak adlandırılmaktadır. Bu
anlamda seküler olmayan kimseler 'Tutucu', 'Gerici',
'Çağdışı' olmakla yaftalanmakta ve onlara karşı
dışlayıcı ve alaycı tavırlar takınılmaktadır.
Ayrıca devletin siyasi, hukuki ve ekonomik
örgütlenmesinin, dini sembol, kurum, düşünce ve
değerlerden arındırılması olarak da görülebilir. Bu
durum tipik "laiklik"i çağrıştırmaktadır.
İkinci olarak dönüşüme uğrayan/kutsalla bağını koparıp
dünyevileşen unsur ise 'düşünce' dir; Yani düşüncenin
inanç, duygusal bağlılık vs. gibi unsurlardan ayrılıp
tamamen aklileşmesi/rasyonelleşmesi ile mantığın daha
çok kullanımını ifade eder.
Dini fenomenlerin sekülerleşmesi
İlk bakışta karmaşık gibi görünmesine rağmen din de asli
unsurlarından (bizzat Tanrı tarafından belirlenen
ilkelerinden) tamamen soyutlanıp Tanrı ile bağlantısının
kesildiği an sekülerleşmeye başlamış demektir. Sonraları
dinin kutsal olarak kabul ettiği unsurlar yavaş yavaş
tamamen etkisiz hale getirilerek içi boşaltılır veya
anlamsız hale getirilir ve yerine tamamen yapay
kutsallar, yeni ilahlar (futbolcular, sanatçılar...vs.),
yeni ibadet biçimleri, (resmi, yarı resmi devlet
törenleri...vs.) yeni mabetler (devasa alışveriş
merkezleri, stadyumlar, sinema ve konser
salonları...vs.) icat edilir. Hatta bazen o kadar ileri
gidilir ki seküler unsurlar birden bire form değiştirip
din-dışı kutsal bir mahiyet arz ederler. Böyle
durumlarda 'sekülarizm'in bizzat kendisi bile, negatif
anlamda dini bir hareket olarak adlandırılabilir.
Sekülerleşmeyi dinin toplumdaki otoritesini yitirme
süreci olarak tanımlamıştık. İşte bu süreç, "bir
zamanlar Batı toplumunun ve aslında bütün toplumların
yaşamının odak noktası olan dini kurumların, dini
pratiklerin, dini düşüncelerin çöküşe geçme sürecidir.
Bu durum bir anlamda Peter L. Berger'in deyimiyle 'batı
toplumlarının üzerindeki kutsal kubbenin çökmesi' de
demektir. Sonunda Batı'da "Hıristiyanlığın altın çağı"
sona ermiş, Hıristiyan toplumu neredeyse tamamen dinden
uzaklaşmış, inanç, eylem ve niyetlerin, ilahi hedefler
yerine, dünyevi hedeflere yönelmesi sağlanmış, dinin
işlev ve fonksiyonları dünyevi, toplumsal işlev ve
fonksiyonlara dönüşmüş, son olarak da dini olan ne
varsa, onun yerini dünyevi olan almıştır.
İnsan'ın ve Sosyal Hayatın sekülerleşmesi
'İnsanın dünyevileşmesi', insanın, mevcudiyeti, zaman ve
mekanla sınırlı olmayan ruhunu, varlığı belirli bir
zaman ve mekanla sınırlı olan bedeninin veya değişmez
olanı değişenin egemenliği altına almayı ifade eder.
Başka bir deyişle dünyevileşme ruhun zamansal, değişken
ve maddi olanda kayboluşudur.
İnsanın ya da ruhun dünyevileşmesi veya yabancılaşması
onun Tanrı'yla olan alakasının insandan yana
epistemolojik/bilgisel bir kopukluğa uğraması ve
dolayısıyla kendi özüne yabanlaşması anlamına da gelir.
Diğer bir deyişle, dünyevileşme, insanın kendini
Tanrı'dan bağımsız bir konumda algılaması sonucunda
kendi öz benliğine yabancılaşması halidir ki, bu
epistemolojik kopuşun İslami literatüründeki karşılığı
'gaflet'tir.
Bir başka tanımlamayla insanın sekülarizasyonu,
"İnsanların en temel ilgi, alaka ve yönelimlerinin,
yetenek ve becerilerinin bu dünyanın
dışından/ötesinden/üstünden, sadece ve sadece bu dünyaya
yönelmesi hareketidir. Bu, bu dünyanın bağlı olduğu
mitolojik, metafizik ve her çeşit düalizmden
arındırılması düşüncesini kapsamaktadır. Bunun nihai
anlamı ise, bütün olumlu ve olumsuz yanlarıyla, iyilik
ve kötülükleriyle, sevap ve günahlarıyla, bütün sağlık
ve hastalıklarıyla, umutsuzluk ve umutlarıyla sadece
yeryüzü alanını tamamıyla ciddiye almak anlamına gelir.
Kısaca bu anlamda sekülarizm, dinin bir vicdan meselesi
haline getirilerek bireyin insafına terkedilmesi, sosyal
yapıdaki otorite ve geçerliliğini yok ederek bir takım
kurumların, mesleği ve kazanç kapısı haline getirilmesi,
doğaüstü olayların tabii ve dünyevi olaylarmış gibi
algılanarak bilimsel safsataların sınırına
hapsedilmesidir.
Bilgi'nin sekülerleşmesi
Dünyevileşme epistemolojisinin belki en kaba formu,
insan bilgisini bütünüyle duyumsal bir çerçeveyle
sınırlayan (yani sadece beş duyuyla algılayabildiğimiz
şeylerin bilgisel değeri vardır, dolayısıyla sadece o
bilgilere güvenilmelidir diyen sansualist/duyumcu
ampirizm) ve böylece metafiziksel/dini bütün doğruluk
iddialarını daha baştan yanlışlığa mahkum eden
ampirist/pozitivist eğilimdir.
Dolayısıyla seküler bir iddia da doğası itibarıyla
herhangi bir dini öğretinin ayırt edici (özel)
ilkelerine dayanmayan bir iddia olup, herhangi bir
verili dine göre kendini örgütlemiş bir cemaatin "Ruhani
yönetiminin dogmatikleşmiş yönlerini ortadan kaldırmak
amacıyla konulmuş bireysel şerhlerden ibarettir"
denilebilir.
Kültürün sekülerleşmesi
Sekülerleşme kavramı, öncelikle dinsel duyarlılıkların
gitgide ortadan kalkmasını ve bu duyarlılıklar
çerçevesinde oluşturulan dini kavramların, değer,
davranış ve kurumların dünyevileşmesini dile
getirmektedir. Buna bağlı olarak, dinin kültür
üzerindeki belirleyici etkisi çözülmekte, kurumlar
farklılaşarak dinden bağımsız hale gelmekte ve bunun
sonucunda din toplumdaki etkinliğini tamamen yitirmekte,
bireysel ve mahrem bir fenomene dönüşmektedir. Bu
dönüşümle yapılmak istenen şey de kültürün ve kültür
unsurlarının Tanrı merkezli/Teocentrik olarak
oluşturulması yerine tamamen insan
merkezli/Antropocentrik ve dünyevi unsurlardan
müteşekkil kılınmasıdır.
Sekülerleşme/dünyevileşmenin sonuçları yahut modern
dünyanın halleri
a) Hakikat anlayışı temelden değiştirildi;
Tanrı-merkezli bir hakikat anlayışı terk edildi.
Gerçeğin ölçüsü Tanrı olarak görülürken, insan-merkezli
bir hakikat anlayışı yaygınlık kazanarak her şeyin
ölçüsü insan olarak görülmeye başlandı.
b) Bilgi anlayışında, metafizik ve ahlaki sorulara cevap
arayan akletme ortadan kaldırılarak, akıl sadece dünyevi
amaçlara ulaşmak amacıyla araç olarak kullanılan salt
zeka ile sınırlandı.
c) Aşkın bir gerçeklik bilinci yok edildi, buna paralel
olarak Tanrı-İnsan-Evren arasındaki bağ koparılarak,
insan bu uçsuz bucaksız evren içinde kozmik bir
yalnızlığa mahkum edildi. Bir diğer değişle,
özgürleştirmek amacıyla imandan uzaklaştırılan insan,
sahte bir özgürlük duygusuyla fakat gerçek ve
tanımlanamaz acı ve elemler içinde kendi yalnızlığıyla
baş başa bırakıldı.
d) Din, otorite ve saygınlığını yitirdiği için, dini
hayat da anlamını yitirdi. İman, içi boş, geleceğe dair
hiçbir vaat ve hiçbir ümit içermeyen bir anlamsızlığa
mahkum edildi. Toplum iman dolu bir yaşamdan yoksun
bırakıldı.
e) Kitaplı dinler hayattan koparıldıktan sonra,
Tanrısız, kitapsız dinler çoğaldı. Beşeri ideolojiler,
siyasi fikirler, sanat ekolleri dinleştirildi, lidere,
karizmaya tapıcılık çoğaldı. Kısaca din ve Tanrı
anlayışı da eski Roma ve antik Yunan'ın putperest,
paganist inançlarına geri dönüldü.
f) Yaşamın amacı hız, haz ve paraya indirgendi. Hayattan
daha çok haz almak ve daha hızlı yaşamak için para
vazgeçilemez meta olarak tanıtıldı. Daha çok para
kazanmak amacıyla her yol meşru olarak görüldü.
g) Bir yandan, yeryüzünde milyonlarca insan sömürülüp
açlığa mahkum edilirken, diğer yandan silah sanayiine
milyarlar aktarılıp silah stoklandı. Özellikle iki defa
Dünya savaşları çıkarılarak yeryüzü kana bulandı.
Yetmedi, seküler batılı vahşet yeryüzünün muhtelif
yörelerinde hala kan dökmeye devam ediyor.
h) Dünya iktisadında, sınırsız büyüme, sınırsız üretim
ve tüketim bunun sonunda da sınırsız kazanç düşüncesi
seküler insanın aklını başından alarak onu iyice
çıldırttı. Piyasayı yönlendiren "Kapitalist el"
tanrılaştırıldı .Sömürü adeta kan emiciliğe dönüştü.
Yukarıdaki örneklerin sayısını çoğaltmamız tabii mümkün,
fakat konuyu fazlaca uzattığımızı düşünerek bu kadarla
yetinmek zorundayız.
Sonsöz yerine
Yukarıdaki denemede Sekülerizm/Dünyevileşme olgusunu
tartışmaya çalıştık. Yer ve zaman darlığı gibi bir takım
arızı nedenlerle alanımızı sınırlamak zorunda kaldığımız
için, konu enine boyuna açıklanmamış olabilir. Kısmet
olursa bu eksiğimizi gelecek sayılarda telafi etmeye
çalışacak ve zihnimizde bu konuda oluşan soru
işaretlerini gidermeye çalışacağız.
© 2002 İktibas |