Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 287 Kasım 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  
Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

  

 

ABDULLAH GÜVEN/ Almanya

 

Soru 1: İçinde yaşadığımız coğrafyada, İslami bilince sahip olduğuna inandığımız veya gördüğümüz ailelerde büyük problemlerin varlığına (eşler arası münasebetler, sorumluluklar, görevler vs. gibi) şahid oluyoruz. Bu sıkıntılar hem aileyi hem de çevreyi olumsuz yönde etkiliyor. Halbuki İslam gerek Kur'an'da gerekse hadislerde aile hayatı ile ilgili örnekler sunmakta; bu örnekleri hayatımıza uyarlamada neden zorlanıyoruz. Bu konu ile ilgili nefis terbiyesinin yeri ve görevi nedir?

 

Cevap: Konuyu değerlendirirken ana noktalarını iyi görmek ve ona göre değerlendirmek, sonuca varmada daha etkili olacaktır. Bu nedenle NEFS denilen şeyin mahiyetini tanımamız lazımdır.

 

Nefs veya nefis; can, kişi, kendi, öz varlık, bir şeyin zatı, aslı, kendisi anlamlarında kullanıldığı gibi, şehvet ve gazabın kaynağı olan kuvvei nefsaniye, fıtri meyil, bedenin hissi istekleri, ruh, asıl maya, hayat anlamlarına da gelmektedir.

 

Nefsi emare: Kötü isteklere ve şeytani arzulara tabi olan nefis.

 

Nefsi levvame: Yaptıklarından pişmanlık duyup hayra meyleden nefis.

 

Nefsi mardiye/marziyye: Kötülüklerini bilen ve kendisinden razı olunan nefis.

 

Nefsi mutmainne: Hakka, gerçek bilgiye ulaşarak tatmin olmuş nefis.

 

Nefsi razıye: Rabbinden razı olan nefis, anlamlarıyla da Kur'an da kullanılan nefis, insanın kendisi, istek ve arzuları, sevgi ve nefretine medar olan duygularıdır. Bunların tümü insanı insan eden veya "aşağıların aşağısına" çeviren kabul ve kanaatleri ile insanın geldiği noktayı ifade eden lafızlardır. Bunların doğru eğitilip doğru tatmin edilmesi için, Allah'ın gönderdiği yaşam biçiminin önce kabul edilmesi sonra da bunun hazmedilmesi lazımdır. İnsan güzeldir. Çünkü yaratan güzel yaratmıştır. "Ahseni Takvim" üzere yaratılmıştır. İslam da güzeldir. Çünkü onu tertip eden ve insan için seçen ve ondan razı olduğunu bildiren de insanın yaratıcısı ve yaşatıcısıdır. İşte bu iki güzelin birleştirilmesi gerekmektedir ki her ikisinin de kemali görülebilsin. Toplumun beğenisini kazanan bir insanın, fiziki güzelliğinin yanında onu tamamlayan giyim ve kuşamının da katkısı büyüktür. Bu örnek üzerinde konuyu anlamaya çalışırsak; çok güzel bir kumaşın insan üzerindeki duruşunu göstermek için iyi bir terzi tarafından dikilmesi lazımdır. Dikilen elbisenin bu ölçülere uyan ve fiziki görünümü düzgün bir insan tarafından da giyilmesi gerekir ki elbisenin güzelliği bu insanla, insanın şık ve güzel görünümü de bu elbise ile kendini göstermiş olsun. İşte İslam elbisesi de insan için yaratıcısı tarafından onun ölçülerine uygun olarak dikilmiştir. İnsanın insanlığı bu elbise içinde gerçek görünümüne kavuşacaktır. İnsan İslamsız, İslam da insansız olamaz. İslam ile insanın birleşmesinden doğan güzel ahlak insanlığın ulaşması istenen faziletlerin bütünüdür. Bu noktada insanlığa örnek gösterilen Hz.Muhammed (a.s.) Kur'an'ı ahlak edindiği için bu şerefe ulaşmıştır. Onun yolunda, onun sünneti üzere olduğunu söyleyenlerin de, Kur'an'ı ahlak edinmesi gerekmez mi? Bu iddianın sözde değil hem özde hem de eylemde olması gerekmektedir.

 

Bütün davranışların, kabul ve redlerin temelinde insanın o olayla ilgili düşünceleri vardır. Bu düşünceyi esastan etkileyen bir de esas düşüncesi vardır ki, biz buna akide, inanç diyoruz. Akideyi tanımlarsak: insan, hayat ve kainat hakkındaki genel bir düşünüş ve bu düşünceyi hayata uyarlayacak bir metoddan meydana gelen bir düşüncedir. Bir başka deyişle, düşünce ve metot akide'yi oluşturan şeydir. Bu kabul, akidenin insan hayatına nasıl yansıyacağının da akide kaynaklı olduğudur. İnsan, hayatın geneli hakkındaki seçimini yaparken; hayat boyu nasıl davranacağının da seçimini yapmış olmaktadır. Bu davranışlar hayatın hangi safhasında ve hangi bölümüyle alakalı olursa olsun değişmemektedir. Bu ilk seçimi yaparken bilinçli bir seçim yapılmadığı içindir ki İslam'ı seçtiğini zannedenler/zannedilenler hakkında sukutu hayale uğramak kaçınılmaz olmaktadır. Bu konuda sağlıklı bir seçim yapan için, nerede ve nasıl davranacağı, neyi kabul, neyi reddedeceği ile ilgili kararı ve davranışı bellidir. İnsan taşıdığı müslüman sıfatını koruduğu sürece kendisini onun ilkeleri ile kayıtlamak zorundadır. Burada keyfiliğe asla yer yoktur.

 

Davranışlarımız, ailevi, sosyal, ekonomik, siyasi, hukuki, ibadi ve ahlaki konularla ilgili olabilir. Bunları dünyanın neresinde yaşarsak yaşayalım İslam'ın öngördüğü ölçüler çerçevesinde alıp yaşamamız gerekmektedir. Akidenin hayatı kuşatıcılığını ve kayıtlayıcılığını bilen insan, davranışlarıyla Rabbi arasındaki ilgiyi daima doğru biçimde kurar ve onun rızasına uygunluğunu esas alır. Toplum içinde bu yönüyle tebarüz eden kimse aile hayatında da, bu hassasiyeti gösterecektir. Hayatın özel ve genel, gizli ve açık tüm boyutlarını Allah'ın boyası ile boyayacaktır. Sorunuzda sorun olarak vurguladığınız davranış bozukluğunun temelinde işte bu vardır. İnsan İslam'ı din olarak kabul ettiği halde onu hayata geçirmede gerekli hassasiyeti göstermediği için hayatın bütününde onun izlerini göremiyoruz. Bunun tedavisi ise, müslüman olduğunu iddia edenlerin neye teslim olduklarını yeniden durup düşünmeleri ve hayatta bu teslimiyete ne kadar sadakat gösterdiklerini görmeleridir. Keyfi anlayış ve yaşayışı terk ederek tevbe edip bu yola bir daha girmemeye Allah'a söz vermeleri sadakat göstermeleri ile mümkün olacaktır. Her hükmün titizlikle hayata geçirilmesi insanı öyle kuşatmalı ki bu kabul ahlak edinilmiş olsun. Nefis mücadelesinde öne çıkartılan, bir makamdan diğer makama geçişteki esas alınan şey, kişinin sahip olduğu anlayış, olaylara ve eşyaya bakışıdır. Hevasına tabi olan bir anlayışı terk ederek Rabbine teslim olmayı ilke edinen ve ondan razı olan kimse, nefsi emmareden, nefsi razıye makamına yükselirken; bu iman ve anlayışla eşyayı ve olayları görmenin sonucunda da her bakımdan tatmin olan mutmainlik makamına yükseltilmektedir (89/27). İnsan bu noktada bütün hücreleriyle Rabbine teslim olmuş ve ondan razı olmuştur. Bu anlayışın sonucu olarak da Allah ondan razı olduğunu bildirerek:

 

"Ey huzura kavuşmuş insan/nefis! Sen ondan o da senden hoşnut olarak Rabbine dön. Salih kullarımın arasına katıl ve cennetime gir." (89/27-30) müjdesini vererek karşılamaktadır kulunu.

 

Bu sonuçlara ulaşmanın yolu görüldüğü gibi fikri tatminden geçmektedir. Fikri esasından öğrenmek için gösterilen çabanın beraberinde onu yaşama aktarmak için de bir gayret gerekmektedir. Aksi halde öğrenilen, kültürden öteye geçmez. Eyleme dönüşmeyen bilgilerin sahibine herhangi bir getirisi yoktur. Allah Kur'an'da imanın ardından hemen salih ameli eklemektedir. Salih amelle beslenmeyen imanın sahibine faydası yoktur ki başkasına faydası dokunsun. Amel, inanılanın davranışlar ile ispatı ve onaylanmasıdır. Bir başka ifadeyle amel, imanın dıştan görünenidir. Bu nedenle düşünce karara, karar da uygulamaya dönüşmedikçe İslam'ın insanda meydana getireceği faziletleri görmemiz mümkün olmayacaktır.

 

Özellikle İslami kimlik ve kişiliğe sahip olan insanların kendilerini İslam'ın güzelliklerinden istifade ettirmeden başkalarına söyleyecek sözleri olamaz. Aile kişinin sığındığı muhkem bir kale gibidir. Bu kalenin taşlarını tutan harcı ise karşılıklı sevgi, saygı ve anlayıştır. Bunların olmadığı yerde güvenden, huzurdan, hak ve adaletten de söz edilemez. Kendi ailesine bunları veremeyen insanın, başkasına verecek nasihatı olamaz. Öncelikle yapması gereken kendini düzeltmesidir. Kendini düzeltmeyenlere ilahi mesaj şudur:

 

'Ey iman edenler, yapmadığınız şeyleri ne diye söylüyorsunuz? Yapmadığı şeyleri söylemek Allah indinde büyük bir günahtır.' İnsan kendisini bu durumdan kurtarmak için azami gayreti göstermelidir ki, Allah da onu bağışlasın ve halini düzeltsin. Hiç kimsenin yaptığı yanlışlarla İslam'a ve Müslümanlara söz getirmeye hakkı yoktur; bu hal devam ettiği sürece örnek olması da mümkün değildir.

 

Soru 2: Kur'an insana sabrı tavsiye ediyor, lakin insanlar sabrı pasif bir boyun eğiş olarak kabul ediyor. Sabır kavramını açıklar mısınız?

 

Cevap: Kur'an'ın tavsiye ettiği sabır, boyun eğme değil; hakkı taşımak için gösterilen tahammül, batılın ilgasına kadar şerefli bir duruştur. Bir şeyi yapmaya kadir olamayınca yapmamak, kalkamadığı için oturmak, konuşmadığı için susmak değil; aksini yapabilme gücü olduğu halde Allah için katlanıp yapmamak, kalkabilmeye kadir iken Allah için oturmayı tercih etmek, konuşmaya kadir iken, Allah için susmayı tercih etmek, kısaca yeri ve zamanı gelinceye kadar durduğu yeri Allah için korumaktır. Konuyla ilgili ayetler bize bunu önermektedir.

 

"Sabır ve namazla Allah'tan yardım isteyin. Şüphesiz (sabır ve namaz) Allah'a saygıdan kalbi ürperenlerden başkasına zor ve ağır gelen bir görevdir." (02/45)

 

"Ey iman edenler Allah'tan sabır ve namazla yarım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir." (02/153)

 

Bu sabrın sonun Allah yolunda ölene kadar süreceğinden insana şu müjdeyi veriyor:

 

"Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Bilakis onlar diridir. Lakin siz anlayamazsınız." (02/154)

 

Calût ve askerleriyle savaşa tutuşanlar:

 

"Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kafir kavme karşı bize yardım et dediler." (02/250)

 

"Ey iman edenler! Sabredin; düşman karşısında sebat gösterin; (cihad için) hazırlıklı ve uyanık bulunun ve Allah'tan korkun ki başarıya erişeniz." (03/200)

 

"Andolsun ki senden önceki peygamberler de yalanlanmıştı. Onlar yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine rağmen sabrettiler. Sonunda yardımımız onlara yetişti. Allah'ın kelimelerini değiştirecek kimse yoktur..." (06/34)

 

"Onlar öyle kimseler ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer. Başlarına gelene sabrederler, namazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden de Allah için harcarlar." (22/35)

 

"Asra yemin olsun ki insanlar hüsrandadır. Ancak iman eden ve Salih amel işleyenler, birde birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariç." (103/1-3)

 

Allah'ın övgüyle bahsettiği ve onlarla beraberliğini ilan ettiği sabır işte budur. Allah'ın dinini yaşamak ve yüceltmek için gösterilen sabır ve sebat övülmüştür. Düşman karşısında onlardan daha çok sabreden ve zafere kadar direnen mücahidin sabrı övülmüştür. Yeryüzünde İslam'ı tebliğ eden ve bu uğurda insanların her türlü taciz ve kınamalarına, zulüm ve haksızlıklarına katlanan tebliğcinin sabrı övülmüştür. Başına gelen musibetlere Allah için katlanıp ona yönelip ona teslim olan mü'minin sabrı övülmüştür. Allah'a olan saygısından dolayı eline, diline ve beline sahip olan, iffetinden ödün vermeyenlerin sabrı övülmüştür. Allah'a kulluğun bilincinde olup birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin sabrı övülmüştür. Ta ki, hakka teslim olana kadar bulunduğu yerdeki İslam'ın siperi koruyanların sabrı övülmüştür. Övgüye layık olan sabır ve duruş işte budur.

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin