|
ABDULLAH GÜVEN/ Almanya
Soru 1: İçinde yaşadığımız coğrafyada, İslami bilince
sahip olduğuna inandığımız veya gördüğümüz ailelerde
büyük problemlerin varlığına (eşler arası münasebetler,
sorumluluklar, görevler vs. gibi) şahid oluyoruz. Bu
sıkıntılar hem aileyi hem de çevreyi olumsuz yönde
etkiliyor. Halbuki İslam gerek Kur'an'da gerekse
hadislerde aile hayatı ile ilgili örnekler sunmakta; bu
örnekleri hayatımıza uyarlamada neden zorlanıyoruz. Bu
konu ile ilgili nefis terbiyesinin yeri ve görevi nedir?
Cevap: Konuyu değerlendirirken ana noktalarını iyi
görmek ve ona göre değerlendirmek, sonuca varmada daha
etkili olacaktır. Bu nedenle NEFS denilen şeyin
mahiyetini tanımamız lazımdır.
Nefs veya nefis; can, kişi, kendi, öz varlık, bir şeyin
zatı, aslı, kendisi anlamlarında kullanıldığı gibi,
şehvet ve gazabın kaynağı olan kuvvei nefsaniye, fıtri
meyil, bedenin hissi istekleri, ruh, asıl maya, hayat
anlamlarına da gelmektedir.
Nefsi emare: Kötü isteklere ve şeytani arzulara tabi
olan nefis.
Nefsi levvame: Yaptıklarından pişmanlık duyup hayra
meyleden nefis.
Nefsi mardiye/marziyye: Kötülüklerini bilen ve
kendisinden razı olunan nefis.
Nefsi mutmainne: Hakka, gerçek bilgiye ulaşarak tatmin
olmuş nefis.
Nefsi razıye: Rabbinden razı olan nefis, anlamlarıyla da
Kur'an da kullanılan nefis, insanın kendisi, istek ve
arzuları, sevgi ve nefretine medar olan duygularıdır.
Bunların tümü insanı insan eden veya "aşağıların
aşağısına" çeviren kabul ve kanaatleri ile insanın
geldiği noktayı ifade eden lafızlardır. Bunların doğru
eğitilip doğru tatmin edilmesi için, Allah'ın gönderdiği
yaşam biçiminin önce kabul edilmesi sonra da bunun
hazmedilmesi lazımdır. İnsan güzeldir. Çünkü yaratan
güzel yaratmıştır. "Ahseni Takvim" üzere yaratılmıştır.
İslam da güzeldir. Çünkü onu tertip eden ve insan için
seçen ve ondan razı olduğunu bildiren de insanın
yaratıcısı ve yaşatıcısıdır. İşte bu iki güzelin
birleştirilmesi gerekmektedir ki her ikisinin de kemali
görülebilsin. Toplumun beğenisini kazanan bir insanın,
fiziki güzelliğinin yanında onu tamamlayan giyim ve
kuşamının da katkısı büyüktür. Bu örnek üzerinde konuyu
anlamaya çalışırsak; çok güzel bir kumaşın insan
üzerindeki duruşunu göstermek için iyi bir terzi
tarafından dikilmesi lazımdır. Dikilen elbisenin bu
ölçülere uyan ve fiziki görünümü düzgün bir insan
tarafından da giyilmesi gerekir ki elbisenin güzelliği
bu insanla, insanın şık ve güzel görünümü de bu elbise
ile kendini göstermiş olsun. İşte İslam elbisesi de
insan için yaratıcısı tarafından onun ölçülerine uygun
olarak dikilmiştir. İnsanın insanlığı bu elbise içinde
gerçek görünümüne kavuşacaktır. İnsan İslamsız, İslam da
insansız olamaz. İslam ile insanın birleşmesinden doğan
güzel ahlak insanlığın ulaşması istenen faziletlerin
bütünüdür. Bu noktada insanlığa örnek gösterilen
Hz.Muhammed (a.s.) Kur'an'ı ahlak edindiği için bu
şerefe ulaşmıştır. Onun yolunda, onun sünneti üzere
olduğunu söyleyenlerin de, Kur'an'ı ahlak edinmesi
gerekmez mi? Bu iddianın sözde değil hem özde hem de
eylemde olması gerekmektedir.
Bütün davranışların, kabul ve redlerin temelinde insanın
o olayla ilgili düşünceleri vardır. Bu düşünceyi esastan
etkileyen bir de esas düşüncesi vardır ki, biz buna
akide, inanç diyoruz. Akideyi tanımlarsak: insan, hayat
ve kainat hakkındaki genel bir düşünüş ve bu düşünceyi
hayata uyarlayacak bir metoddan meydana gelen bir
düşüncedir. Bir başka deyişle, düşünce ve metot akide'yi
oluşturan şeydir. Bu kabul, akidenin insan hayatına
nasıl yansıyacağının da akide kaynaklı olduğudur. İnsan,
hayatın geneli hakkındaki seçimini yaparken; hayat boyu
nasıl davranacağının da seçimini yapmış olmaktadır. Bu
davranışlar hayatın hangi safhasında ve hangi bölümüyle
alakalı olursa olsun değişmemektedir. Bu ilk seçimi
yaparken bilinçli bir seçim yapılmadığı içindir ki
İslam'ı seçtiğini zannedenler/zannedilenler hakkında
sukutu hayale uğramak kaçınılmaz olmaktadır. Bu konuda
sağlıklı bir seçim yapan için, nerede ve nasıl
davranacağı, neyi kabul, neyi reddedeceği ile ilgili
kararı ve davranışı bellidir. İnsan taşıdığı müslüman
sıfatını koruduğu sürece kendisini onun ilkeleri ile
kayıtlamak zorundadır. Burada keyfiliğe asla yer yoktur.
Davranışlarımız, ailevi, sosyal, ekonomik, siyasi,
hukuki, ibadi ve ahlaki konularla ilgili olabilir.
Bunları dünyanın neresinde yaşarsak yaşayalım İslam'ın
öngördüğü ölçüler çerçevesinde alıp yaşamamız
gerekmektedir. Akidenin hayatı kuşatıcılığını ve
kayıtlayıcılığını bilen insan, davranışlarıyla Rabbi
arasındaki ilgiyi daima doğru biçimde kurar ve onun
rızasına uygunluğunu esas alır. Toplum içinde bu yönüyle
tebarüz eden kimse aile hayatında da, bu hassasiyeti
gösterecektir. Hayatın özel ve genel, gizli ve açık tüm
boyutlarını Allah'ın boyası ile boyayacaktır. Sorunuzda
sorun olarak vurguladığınız davranış bozukluğunun
temelinde işte bu vardır. İnsan İslam'ı din olarak kabul
ettiği halde onu hayata geçirmede gerekli hassasiyeti
göstermediği için hayatın bütününde onun izlerini
göremiyoruz. Bunun tedavisi ise, müslüman olduğunu iddia
edenlerin neye teslim olduklarını yeniden durup
düşünmeleri ve hayatta bu teslimiyete ne kadar sadakat
gösterdiklerini görmeleridir. Keyfi anlayış ve yaşayışı
terk ederek tevbe edip bu yola bir daha girmemeye
Allah'a söz vermeleri sadakat göstermeleri ile mümkün
olacaktır. Her hükmün titizlikle hayata geçirilmesi
insanı öyle kuşatmalı ki bu kabul ahlak edinilmiş olsun.
Nefis mücadelesinde öne çıkartılan, bir makamdan diğer
makama geçişteki esas alınan şey, kişinin sahip olduğu
anlayış, olaylara ve eşyaya bakışıdır. Hevasına tabi
olan bir anlayışı terk ederek Rabbine teslim olmayı ilke
edinen ve ondan razı olan kimse, nefsi emmareden, nefsi
razıye makamına yükselirken; bu iman ve anlayışla eşyayı
ve olayları görmenin sonucunda da her bakımdan tatmin
olan mutmainlik makamına yükseltilmektedir (89/27).
İnsan bu noktada bütün hücreleriyle Rabbine teslim olmuş
ve ondan razı olmuştur. Bu anlayışın sonucu olarak da
Allah ondan razı olduğunu bildirerek:
"Ey huzura kavuşmuş insan/nefis! Sen ondan o da senden
hoşnut olarak Rabbine dön. Salih kullarımın arasına
katıl ve cennetime gir." (89/27-30) müjdesini vererek
karşılamaktadır kulunu.
Bu sonuçlara ulaşmanın yolu görüldüğü gibi fikri
tatminden geçmektedir. Fikri esasından öğrenmek için
gösterilen çabanın beraberinde onu yaşama aktarmak için
de bir gayret gerekmektedir. Aksi halde öğrenilen,
kültürden öteye geçmez. Eyleme dönüşmeyen bilgilerin
sahibine herhangi bir getirisi yoktur. Allah Kur'an'da
imanın ardından hemen salih ameli eklemektedir. Salih
amelle beslenmeyen imanın sahibine faydası yoktur ki
başkasına faydası dokunsun. Amel, inanılanın davranışlar
ile ispatı ve onaylanmasıdır. Bir başka ifadeyle amel,
imanın dıştan görünenidir. Bu nedenle düşünce karara,
karar da uygulamaya dönüşmedikçe İslam'ın insanda
meydana getireceği faziletleri görmemiz mümkün
olmayacaktır.
Özellikle İslami kimlik ve kişiliğe sahip olan
insanların kendilerini İslam'ın güzelliklerinden
istifade ettirmeden başkalarına söyleyecek sözleri
olamaz. Aile kişinin sığındığı muhkem bir kale gibidir.
Bu kalenin taşlarını tutan harcı ise karşılıklı sevgi,
saygı ve anlayıştır. Bunların olmadığı yerde güvenden,
huzurdan, hak ve adaletten de söz edilemez. Kendi
ailesine bunları veremeyen insanın, başkasına verecek
nasihatı olamaz. Öncelikle yapması gereken kendini
düzeltmesidir. Kendini düzeltmeyenlere ilahi mesaj
şudur:
'Ey iman edenler, yapmadığınız şeyleri ne diye
söylüyorsunuz? Yapmadığı şeyleri söylemek Allah indinde
büyük bir günahtır.' İnsan kendisini bu durumdan
kurtarmak için azami gayreti göstermelidir ki, Allah da
onu bağışlasın ve halini düzeltsin. Hiç kimsenin yaptığı
yanlışlarla İslam'a ve Müslümanlara söz getirmeye hakkı
yoktur; bu hal devam ettiği sürece örnek olması da
mümkün değildir.
Soru 2: Kur'an insana sabrı tavsiye ediyor, lakin
insanlar sabrı pasif bir boyun eğiş olarak kabul ediyor.
Sabır kavramını açıklar mısınız?
Cevap: Kur'an'ın tavsiye ettiği sabır, boyun eğme değil;
hakkı taşımak için gösterilen tahammül, batılın ilgasına
kadar şerefli bir duruştur. Bir şeyi yapmaya kadir
olamayınca yapmamak, kalkamadığı için oturmak,
konuşmadığı için susmak değil; aksini yapabilme gücü
olduğu halde Allah için katlanıp yapmamak, kalkabilmeye
kadir iken Allah için oturmayı tercih etmek, konuşmaya
kadir iken, Allah için susmayı tercih etmek, kısaca yeri
ve zamanı gelinceye kadar durduğu yeri Allah için
korumaktır. Konuyla ilgili ayetler bize bunu
önermektedir.
"Sabır ve namazla Allah'tan yardım isteyin. Şüphesiz
(sabır ve namaz) Allah'a saygıdan kalbi ürperenlerden
başkasına zor ve ağır gelen bir görevdir." (02/45)
"Ey iman edenler Allah'tan sabır ve namazla yarım
isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir."
(02/153)
Bu sabrın sonun Allah yolunda ölene kadar süreceğinden
insana şu müjdeyi veriyor:
"Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Bilakis
onlar diridir. Lakin siz anlayamazsınız." (02/154)
Calût ve askerleriyle savaşa tutuşanlar:
"Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver
ki tutunalım. Kafir kavme karşı bize yardım et dediler."
(02/250)
"Ey iman edenler! Sabredin; düşman karşısında sebat
gösterin; (cihad için) hazırlıklı ve uyanık bulunun ve
Allah'tan korkun ki başarıya erişeniz." (03/200)
"Andolsun ki senden önceki peygamberler de
yalanlanmıştı. Onlar yalanlanmalarına ve eziyet
edilmelerine rağmen sabrettiler. Sonunda yardımımız
onlara yetişti. Allah'ın kelimelerini değiştirecek kimse
yoktur..." (06/34)
"Onlar öyle kimseler ki, Allah anıldığı zaman kalpleri
titrer. Başlarına gelene sabrederler, namazı kılarlar ve
kendilerine rızık olarak verdiklerimizden de Allah için
harcarlar." (22/35)
"Asra yemin olsun ki insanlar hüsrandadır. Ancak iman
eden ve Salih amel işleyenler, birde birbirlerine hakkı
ve sabrı tavsiye edenler hariç." (103/1-3)
Allah'ın övgüyle bahsettiği ve onlarla beraberliğini
ilan ettiği sabır işte budur. Allah'ın dinini yaşamak ve
yüceltmek için gösterilen sabır ve sebat övülmüştür.
Düşman karşısında onlardan daha çok sabreden ve zafere
kadar direnen mücahidin sabrı övülmüştür. Yeryüzünde
İslam'ı tebliğ eden ve bu uğurda insanların her türlü
taciz ve kınamalarına, zulüm ve haksızlıklarına katlanan
tebliğcinin sabrı övülmüştür. Başına gelen musibetlere
Allah için katlanıp ona yönelip ona teslim olan mü'minin
sabrı övülmüştür. Allah'a olan saygısından dolayı eline,
diline ve beline sahip olan, iffetinden ödün
vermeyenlerin sabrı övülmüştür. Allah'a kulluğun
bilincinde olup birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye
edenlerin sabrı övülmüştür. Ta ki, hakka teslim olana
kadar bulunduğu yerdeki İslam'ın siperi koruyanların
sabrı övülmüştür. Övgüye layık olan sabır ve duruş işte
budur.
© 2002 İktibas |