|
3 Kasım'da Sisteme Taze Kan Pompalandı!
AK Parti'nin, 3 Kasım seçimlerinde tek başına hükümet
olabilecek çoğunluğu elde etmesi, bazı yönlerden
üzerinde durmayı hak edecek boyutlar taşımaktadır.
Bunların ilki, bu seçimlerin taşıdığı 'anlam'dır. Daha
önceki yorumlarımızda değindiğimiz gibi, seçimler IMF
programının sürdürülebilmesi için ihtiyaç duyulan 'güçlü
hükümet'i ortaya çıkarmak amacıyla tasarlanmıştı ve
çıkan sonuç, bu neticenin bir biçimde hasıl olduğunu
gösteriyor. Bir ikinci husus ise 28 Şubat Darbesi'nden
sonra, sisteme taze kan pompalanması bir ihtiyaç halini
almıştı. Tek başına iktidara gelen AKP hükümeti, bu
işlevi de yerine getirmeye namzet görünüyor. Dolayısıyla
AKP'nin tek başına iktidara gelişi, sistemin seçimden
beklentilerinin önemli ölçüde gerçekleştiğini
gösteriyor.
Halkın AKPi'yi büyük bir çoğunlukla iktidara taşımış
olmasının ve bir diğer muhalefet partisini de ikinci
büyük parti olarak Meclis'e taşımış olmasının ise,
elbette önceki koalisyon hükümetine duyulan tepki ile
doğrudan alakası vardır. Seçmen, krizin faturasını zaten
çoktan kesmiş, faturanın kime ödetileceğini de,
faturanın üzerine yazmıştı. Bu faturayı ödeyecek
olanların, koalisyonun ortakları olacağı belliydi. Yani
bu seçimlerin belirleyeni, bir başka ifade ile, 'tepki
oyları' oldu. Bunun en iyi kanıtı AKP'nin aldığı %34'lük
oy oranı ve Cem Uzan'ın 2 aylık partisinin aldığı %
7'lik oy oranlarıdır. Ayrıca daha önceki seçimlerde % 8
oy alan CHP'nin bu seçimlerde %19 oy alması ve nihayet
oy kullanmayanların oranının %22'lere çıkması da bu
kanaatimizi doğrulamaktadır. Dolayısıyla seçimin
sonuçlarını 'tepki' kavramıyla açıklamak mümkündür.
Sistem ise, bu tepkiyi yönlendirme ve kendi artı
hanesine yazma konusunda başarılı olmuştur. Zira
sistemin partilerinden birisinin, şu veya bu nedenle
yoğun bir halk desteği almış olması, son tahlilde,
sistemin işine yaramaktadır. Böylece kitleler, yeni bir
'umut' peşinde bir süre daha oyalanabileceklerdir.
Bu arada şu hususa da dikkat edilmelidir ki, ANAP ve
DYP'nin oluşturduğu merkez sağ, ciddi anlamda erozyona
uğramış, hatta sol oylarda dahi bir miktar azalma söz
konusu olmuştur. Bu durum, merkezde ciddi anlamda bir
devingenliğin yaşadığını göstermektedir. Bunu, uygulanan
politikalara duyulan tepki ile açıklamanın ötesinde, sağ
ve sol kavramları üzerinden yapılan siyasetin de bir
ölçüde erozyona uğramış olmasıyla açıklamak da
mümkündür. Siyasi partilerin program ve tüzüklerine
bakıldığında pek farklarının olmadığı dikkate alınacak
olursa, siyasetin popüler kavramlarının dahi aşındığını
söylemek mümkün olmaktadır. Bunun, özellikle 1980
sonrasında tüm dünyada yaşanan gelişmelerle de yakından
ilişkisi vardır. Artık klasik sağ ve sol söylem, eskisi
gibi, toplumsal ve siyasi talepleri tanımlarken de
yeterince kullanışlı görülmemektedir. Sistem de buna
kendini ayarlamaya çalışmakta fakat zemin kaygan olduğu
için henüz bu konuda ciddi bir neticeye ulaşmak mümkün
olamamaktadır. Fakat merkez-sağ'ın AKP tarafından
doldurulmuş olmasını, bu açıdan da değerlendirmek
gerekmektedir. Burada, AKP'nin, belirli hassasiyetleri
olan toplumsal kesimleri merkeze çekme işlevi
üstlendiğini söylemek ve fakat bu arada merkezin de
artık kendini tanımlamak için yeni kavramlara ihtiyaç
duyduğunu söylemek mümkündür. Zira siyaset, toplumdaki
taleplerin iktidara taşınması için var ise, bu durumda
farklı söylemlere göre yeni siyasi tanımların oluşması
da doğal karşılanmalıdır. Ancak bilinmelidir ki,
sistemin 'vazgeçilmezleri' bu tartışmanın dışında
tutulmaya çalışılmaktadır ve şimdilik bunu zorlayacak
bir gelişme de görünürde yoktur. Ancak ileride, tabanda
bu noktada yaşanacak gelişmeler, bu vazgeçilmezleri de
tartışılır hale getirebilir. Zira demokratik söylemin,
dünyanın başka bölgelerinde de artık eski cazibesi
kalmamıştır. Fakat siyaset dinamik bir alandır. Yeni
aktörler yeni söylemlerin doğuşuna neden olabilir. Hatta
eğer İslami hareketler, dünyada güç kazanmaya devam
ederse, rejimler gelişmeleri kontrol etmek için
İslamizasyon politikası bağlamında bazı manipülasyonlara
girebilirler. Böyle dahi olsa, sonuçta, bunun siyaset
literatürüne bir yansımasının olacağını söylemek de
mümkündür.
Ayrıca AKP'nin seçimlerden tek başına iktidar olarak
çıkmasının, AB sürecini Türkiye açısından
kolaylaştıracağı da söylenebilir. Zira tek parti
iktidarı ile müzakere yapmak hem daha kolaydır, hem de
AKP, seçim bildirgesinde bu konuyu öncelikle ele
alacağını beyan etmiştir. Ayrıca AKP'nin duruş
itibarıyla 'dindar' bir görüntü sergilemesi de,
sanıldığının aksine dezavantaj değil, avantajdır. Zira
İsrail'le anlaşmayı Erbakan'a, Apo'yu kurtarma işini
MHP'ye yükleyen sistemin, AB'ye giriş beratını da
AKP'nin göğsüne takmayı tercih etmesi beklenebilir.
Ayrıca AKP bu konuda zaten taahhütleri olan bir
partidir. Bu bağlamda Türkiye'nin Aralık ayındaki
Kopenhag zirvesinde, bir tarih alması ihtimali AKP
iktidarında görece kolaylaşmıştır denilebilir.
IRAK'TA SON GELİŞMELER...
Irak'a muhtemel bir operasyon konusu, geçtiğimiz ay
gündemin ilk sıralarını işgal eden maddelerin başında
geliyordu. Bilindiği üzere Amerika, 11 Eylül
saldırılarından sonra, küresel hegemonyasını daha da
yaygınlaştırmak için yakalamış olduğu fırsatı kullanmış
ve bu bağlamda öncelikle Afganistan'daki Taliban
rejimine son vermiş ve ardından da bir kampanya
başlatarak Irak'ı hedef tahtasına oturtmuştu. Irak,
Amerika'nın küresel amaçlarını gerçekleştirmek için iyi
bir 'denek' özelliği taşıyordu. Bu yüzden bu 'terör
odağı'nın dize getirileceği de ele güne karşı
gösterilmeliydi. Amerika hazırlıklarını sürdürdü ve bu
bağlamda özellikle kimyasal silah ürettiği gerekçesi ile
Irak'ın silahsızlandırılması yönünde yoğun bir kampanya
başlatıldı. Bölgeye asker yığınağına devam eden Amerika,
bir yandan da BM kanalıyla, yapacağı operasyona
meşruiyet kazandırmaya çalıştı. Ancak operasyon
başlamadan önce, "askeri müdahale artık kaçınılmaz"
diyebilmek için BM'den bir heyetin Irak'ın kimyasal
silahlarını denetlemek üzere bu ülkeye gönderilmesi
taktiğine de başvurmadan edilemezdi. Geçtiğimiz ay
yaşanan bu gelişme, operasyon için zamanın henüz
dolmadığının hatta kış aylarına ertelendiğinin bir
işareti olarak alınmalıdır. Açıkça görülüyor ki,
Amerika, müdahale için acele etmiyor ve muhtemelen
1991'deki Körfez Savaşı'nda olduğu gibi kış aylarını
bekliyor. Burada iklimsel şartların önemli payı olduğuna
hiç kuşku yok. Nitekim Amerika, "gevşet-sık politikası"
uygulayarak, bir yandan hemen müdahale edecekmiş gibi
davranıyor, öte yandan, müdahaleyi gündeminden bile
çıkarabileceği yönünde sinyaller veriyor. Bazan "barışçı
çözümle bir sonuca ulaşılabilir" açıklamasını yapan ABD
yönetimi, öte yandan, tek başına dahi kalsa Saddam'ı
devireceğini açık bir dille ifade ediyor. Bu politikanın
tıpatıp benzerini önceki Körfez Savaşı'nda da uygulayan
Amerika, elbette ki rakibinin muhtemel manevralarını
ölçmek için bunu yapıyor. Nitekim 1991'deki müdahaleden
birkaç hafta önce müdahalenin olmayacağına ilişkin
olarak manipülatif bir medyatik kampanya yürüten Baba
Bush yönetimi, Saddam yönetimini bir anlamda gafil
avlamak için bunu yapıyordu. Hatırlanacağı üzere Türk
basınının popüler isimlerinden bazıları da, müdahaleden
bir hafta önce bu manipülatif medyatik atağa kendilerini
kaptırmış ve "kesinlikle müdahale olmayacak" yorumunu
yapmışlardı. Bu, şunu göstermektedir ki, Amerika bir
gevşetip bir sıkmaktadır. Muhtemelen operasyonun
yapılacağı günden birkaç hafta önce sert tutumunu terk
edecek; "barışçıl" bir üsluba dönecek ve fakat hemen
ardından müdahaleyi gerçekleştirecektir.
Bu bağlamda Türk basınında çok tartışılan Kuzey Irak'ta
bir Kürt 'Devleti' oluşumuna ilişkin gelişmeleri
değerlendirmek gerekmektedir. Her şeyden önce
bilinmelidir ki, Amerika'nın Kuzey Irak'ta bir Kürt
Devleti kurulmasına ilişkin yaklaşımı tek-boyutlu
değildir. Yani ne Kürt Devleti'nin kurulmasına kesinkes
karşıdır ne de bu yöndeki çabaları desteksiz bırakır.
Burada bir denge gözetir, ancak bilinmelidir ki bu
terazinin kefesi daima aynı düzeyde eşit değildir. Bu
denge, şu konjonktürde Türkiye lehine bir dengedir. Zira
Amerika, bölgenin en önemli aktörlerinden biri olan
Türkiye'yi, kısa ve orta vadede devlet olmanın
gereklerini yerine getirmesi güç olan bir yeni oluşum
için feda etmez. Dolayısıyla Amerika, Türkiye'ye rağmen
bir Kürt Devleti'nin kurulmasına onay vermez. Burada iki
alternatif vardır; ya kurulması düşünülen devlete
Türkiye de onay verecektir, ya da bu devlet Türkiye'ye
rağmen kurulacaktır. Her iki ihtimalin de şu anda
olabilirlik şansı çok azdır. Ayrıca Türkiye'ye rağmen
kurulacak bir Kürt Devleti'nin, aynı zamanda İran'a
rağmen ve sırasıyla Irak'a ve Suriye'ye rağmen
kurulacağı da açıktır. Dolayısıyla konuya doğrudan taraf
olan bütün devletlerin 'gereksiz' tepkisini üzerine
toplayacak böylesi bir politikayı, kısa vadede üstelik
de Irak'a muhtemel bir operasyon ihtimali varken
yürürlüğe sokmak imkansızdır. Fakat bu demek değildir ki
Amerika, uzun vadede, bölgede bir Kürt Devleti
kurulmasına da karşıdır. Bilakis Amerika, Kürt Devleti
projesini uzun vadeli düşünmektedir. Buradaki beklenti
ise şudur: şayet uzun vadede, bölgede Amerika'nın
çıkarlarını tehlikeye sokacak bir gelişme olursa,
örneğin İslamcılar bölgedeki ülkelerden birinde daha
yönetimi ele geçirirlerse, işte bu güce karşı
kullanılmak üzere böylesi bir devletten istifade
edilebilir. Zira bu oluşumun bir devlete dönüşmesi için,
neredeyse bütün destek, "bugün yardım alan yarın buyruk
alır" anlayışından hareket eden Batı'dan gelmektedir.
Bunun bir karşılığı ise elbette olmalıdır!
Konunun bir diğer boyutu ise kısa vadedeki gelişmelerin
taşıdığı anlam olmalıdır. Bizce bölgede bir Kürt Devleti
kurulmasına yönelik basına yansıyan haberler abartıdan
ibarettir. Kuzey Irak'taki gelişmeler, tıpkı Taliban
rejimi devrilmeden önce Kuzey Cephesi'ni toparlama
çabalarına benzemektedir. Yani Amerika, Saddam rejimini
devirmek için, onun muhaliflerini örgütlemek istemekte
ve bu bağlamda, kuzeydeki Kürt grupları
desteklemektedir. Bunun anlamı şudur: Saddam yönetimi
devrildikten sonra, Kuzey Irak'ta Kürt Devleti kurma
yönündeki çabalar kısa vadede hız kesecektir. Zira
Amerika, Saddam-sonrasında, Irak'ın sınırlarının
değiştirilmesini istememektedir. Amerika, böylesi bir
gelişmenin özellikle İran ve Türkiye'yi gereksiz yere
bir takım tedbirler almaya iteceğini bildiği için, asla
sınırların değişmesine taraftar olmayacaktır. Fakat
güneyde Şiileri, kuzeyde de Kürt grupları örgütleyerek,
Saddam-sonrasında bu grupların, ülkenin yönetiminde
vitrinlik manada pay sahibi olmalarını istemektedir.
Saddam-sonrası ülke yönetiminin Japon Modeli'ne
benzeyeceği de düşünülebilir; zira Saddam'dan sonra
ülkede istikarı sağlamak zor olacağı için, Amerika'nın
bölgede belli bir süre fiilen asker bulundurması bir
zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Yani Saddam'ın
ardından ülke yönetimi muhtemelen bir Amerikan
komutanına teslim edilecektir. Seçimler yapılana kadar
da bu komutan Irak'ı yönetecektir. Böylece
Saddam-sonrasında beklenen kaosun önüne geçilmiş
olacaktır. İşte Irak için yazılan senaryo özet olarak
budur. Bu senaryoda dikkat edilmesi gereken önemli bir
nokta vardır ki o da, Amerika'nın, II. Dünya Savaşı'ndan
beri ilk kez bir ülkeye yönelik böylesi kapsamlı bir
müdahale planı yapıyor oluşudur. Bu, Irak Müdahalesi'nin
ardından bölgede, küresel boyutları haiz yeni gelişmeler
olabileceği yönündeki tahminleri destekleyici bir husus
olarak değerlendirilebilir. Zira Amerika, Soğuk
Savaş'tan sonra, Yeni bir Dünya Düzeni'nin kurulması
yönünde çaba harcamaktadır ve bu çabaların önemli bir
ayağını da askeri tedbirler oluşturmaktadır. Kısa vadede
bölgedeki sınırların değişmesi söz konusu olmasa da,
orta ve uzun vadede bu yönde bazı gelişmelere şahit
olunabilir.
ÇEÇENLERİN TİYATRO BASKINI VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Yaklaşık olarak 50 kişilik bir Çeçen Grubun, Moskova'nın
merkezinde bulunan bir tiyatroyu basarak
gerçekleştirdikleri eylem, bazı noktalardan
değerlendirmeyi gerektirecek boyutları haizdir. İlk
olarak, bu eylemin dikkatleri Çeçenistan'da yaşanan
zulme çekmek için planlandığı hususuna değinmek
gerekmektedir. Gerçekten, 1999'da başlayan İkinci Çeçen
Savaşı'ndan bu yana, Çeçenistan'da büyük zulümler
yapılmaktadır ve bir Müslüman halkın neredeyse beşte
biri katliama maruz kalmıştır. Başlıbaşına bu rakam
dahi, bölgedeki Rus zulmünün boyutunu yeterince ortaya
koymaya yeter. II. İntifada'dan bu yana Filistin'deki
Müslümanların kaybının 2000 civarında olduğu göz önüne
alınacak olursa, 1 milyon nüfuslu Çeçen halkının çektiği
çilenin boyutlarını anlamak mümkün olacaktır. Bu durum,
Rusların bölgede neredeyse bir 'katliam'
gerçekleştirdiklerini göstermektedir. Rusların, tiyatro
eylemini bitirmek için zehirli gaz kullanmış olmaları
da, Çeçenistan'da olan-bitenler hakkında önemli ipuçları
vermektedir. Bölgede çok yoğun olarak gaz kullandıkları
konusunda somut ve yaygın bilgiler olmasa da, Rusların
tiyatro eylemini bitirmek için seçtikleri bu yöntem,
Çeçen direnişini bastırmak için ne tür taktiklere
başvurabileceklerinin iyi bir göstergesi olarak
değerlendirilmelidir. Bölgede bir 'meydan savaşı'
yapılmadığı da bilindiğine göre, bu miktardaki zayiatın
ancak sistemli bir katliam politikası sonucu ortaya
çıkacağı rahatlıkla söylenebilir. İşte bu noktada
söylenecek söz şu olmalıdır: Çeçenleri böylesi bir
eyleme iten sebep, Rusların haksız yere Çeçenistan'a
reva gördükleridir. Bir Çeçen eylemcinin tiyatro
baskınından sonra televizyon ekranlarından yaptığı şu
açıklama bu kanaatimizi doğrulamaktadır: "bizler ölümü
göze alarak buraya geldik. Nasıl olsa ölüyoruz. Ha
Çeçenistan'da ha burada olmuş fark etmez. Bu eylemi
gerçekleştirerek, şerefimizle ölmeyi seçtik." Gerçekten
de, bu açıklamanın özünde önemli bir mesaj vardır:
Yaşama dair bütün ümitleri ellerinden alınmış, her türlü
zulme maruz kalmış insanlar, kendilerine zulmedenlerden
bir biçimde intikam almayı isterler ve bu noktada
yöntemin mahiyeti ikincil sıraya düşer. Aynı şey bugün
genel olarak Filistin topraklarında da, Cezayir'de de,
başka mazlum halkların mücadelelerinde de görülebilir.
Ancak burada önemle altı çizilmesi gereken bir nokta
vardır: Müslümanlar her hal ve durumda 'meşruiyet
sınırları'na özen göstermelidirler. Zalimleri teşhir
ettikleri gibi, mazlumların haddi aşan tepkilerini de
onaylamamalıdırlar. Evet Çeçenler, bugün bir kurtuluş
mücadelesi vermektedirler ve bu mücadelelerinde
haklıdırlar. Tıpkı Filistinli Müslümanlar gibi. Fakat
Peygamberimizin savaş meydanlarında ya da fethettikleri
topraklarda kadınlara, yaşlılara, çocuklara
dokunulmaması, müsle yapılmaması, ağaç vs. kesilmemesi
yönündeki emirlerinden çıkarılacak ilkelere göre hareket
edilmesi de her Müslümanı bağlar. Doğrudur, bugünün
dünyası, "taşların bağlı olduğu ve fakat köpeklerin
serbest kaldığı" bir ortamı andırmaktadır. Ancak bu
yakıcı mücadele ortamlarında dahi, istikametten
sapmamanın yolları aranabilir ve meşru yöntemler
bulunabilir. Nitekim Birinci İntifada'nın 'sapan'
yöntemi buna iyi bir örnektir. Düşman silahlı olmasına
rağmen, Filistinli Müslümanlar, İsraillilerin iyi
bildiği Golyat örneğinden yola çıkarak, sapanlarıyla
tanklara karşı durmuşlardı ve tüm dünyada büyük sempati
kazanmışlardı. Fakat İsrailli zalimlerin de
manipülasyonları neticesinde zulmün boyutu artınca, bu
kez canlı-bomba taktiğine yöneldiler. Bu durum, zulmün
boyutunun dayanılmaz noktalara geldiğini gösteriyordu
fakat bu eylemler, aynı zamanda uluslararası arenada
mücadelenin meşruiyetini zedeledi. Zira bu bombalara
sadece askeri unsurlar değil, siviller de hedef
oluyordu. Bu ise, zulmün boyutu ne olursa olsun,
mücadeleye bir ölçüde zarar veriyordu. Şu hususa da
ayrıca dikkat etmek gerekir ki, zalimler, ötedenberi
mazlumların mücadelelerini rayından saptırmak için
"terörize etme" taktiğine başvurmuşlardır. Bu konuda
Mekkeli müşriklerle günümüzün Cezayirli, Rus, İsrailli
vs. zalimlerin farkı yoktur. Bu yüzden Müslümanlar
mücadelelerinin bütün safhalarında terörize olmamaya
özen göstermelidirler. Hatırlanmalıdır ki, Hz.
Peygamber'in Mekke'deki onca zulme ve işkenceye rağmen
kuvvete başvurmama taktiğini benimsemesinin ardında,
"terörize edilerek tasfiye edilmekten korunmak" amacı
vardı. Bu, elbette eli-kolu bağlı oturmak anlamına
gelmez. Burada vurgulanan husus, uygun taktiklere
başvurma noktasındaki hassasiyetin korunması
gerektiğidir. Aksi taktirde manipüle edilme riski
artmaktadır. Bilinmelidir ki, mücadelenin safiyetinin
korunması, bireylerin ve hatta ulusların haklarının
savunulmasından önce gelir. Bu çerçevede, bütün
mazlumiyetlerine rağmen, Çeçenlerin tiyatro baskını
eylemi, yöntem olarak onaylanamaz. Bu tür eylemlerde,
"onlar bize yapıyor, biz de onlara aynısıyla mukabele
edebiliriz" mantığıyla hareket edilemez. Bizler
Müslümanız ve bizim "insanların içinden çıkarılmış
vasat/hayırlı bir Ümmet oluşumuz" da meşruiyet
ölçülerine sadakatimizden kaynaklanır. Bizler hiçbir hal
ve durumda meşruiyet sınırlarından taviz veremeyiz.
Ancak bu arada şunu da hatırlatmayı yararlı buluyoruz
ki, Rusların tiyatro eylemini bitirmek için
kullandıkları yöntem, hem Çeçen tarafında hem de Rus
tarafında bundan sonra şiddetin artacağının işareti
olarak görülmelidir. Terörü önlemek adına kendi
insanlarını dahi zehirlemeyi göze alabilen Rus yönetimi,
11 Eylül sonrasında yürürlüğe konulan küresel politika
ile uyum içinde çalışacağını göstermiş olmakta, buna
karşı Çeçenlerin de daha sert tepki göstermelerine
sebebiyet vermektedir. Nitekim Şamil Basayev, tiyatro
baskınından bir süre sonra, savaşı Rus topraklarına
yayma tehdidinde bulunarak bu yöndeki beklentileri
doğrulayıcı açıklamalar yapmıştır. Rusların bölgedeki
zulmü sürdükçe de, Çeçen tepkisinin de artarak devam
edeceği söylenebilir.
© 2002 İktibas |