Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 287 Kasım 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  
Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

 

 

3 Kasım'da Sisteme Taze Kan Pompalandı!

 

 

 

AK Parti'nin, 3 Kasım seçimlerinde tek başına hükümet olabilecek çoğunluğu elde etmesi, bazı yönlerden üzerinde durmayı hak edecek boyutlar taşımaktadır. Bunların ilki, bu seçimlerin taşıdığı 'anlam'dır. Daha önceki yorumlarımızda değindiğimiz gibi, seçimler IMF programının sürdürülebilmesi için ihtiyaç duyulan 'güçlü hükümet'i ortaya çıkarmak amacıyla tasarlanmıştı ve çıkan sonuç, bu neticenin bir biçimde hasıl olduğunu gösteriyor. Bir ikinci husus ise 28 Şubat Darbesi'nden sonra, sisteme taze kan pompalanması bir ihtiyaç halini almıştı. Tek başına iktidara gelen AKP hükümeti, bu işlevi de yerine getirmeye namzet görünüyor. Dolayısıyla AKP'nin tek başına iktidara gelişi, sistemin seçimden beklentilerinin önemli ölçüde gerçekleştiğini gösteriyor.

 

Halkın AKPi'yi büyük bir çoğunlukla iktidara taşımış olmasının ve bir diğer muhalefet partisini de ikinci büyük parti olarak Meclis'e taşımış olmasının ise, elbette önceki koalisyon hükümetine duyulan tepki ile doğrudan alakası vardır. Seçmen, krizin faturasını zaten çoktan kesmiş, faturanın kime ödetileceğini de, faturanın üzerine yazmıştı. Bu faturayı ödeyecek olanların, koalisyonun ortakları olacağı belliydi. Yani bu seçimlerin belirleyeni, bir başka ifade ile, 'tepki oyları' oldu. Bunun en iyi kanıtı AKP'nin aldığı %34'lük oy oranı ve Cem Uzan'ın 2 aylık partisinin aldığı % 7'lik oy oranlarıdır. Ayrıca daha önceki seçimlerde % 8 oy alan CHP'nin bu seçimlerde %19 oy alması ve nihayet oy kullanmayanların oranının %22'lere çıkması da bu kanaatimizi doğrulamaktadır. Dolayısıyla seçimin sonuçlarını 'tepki' kavramıyla açıklamak mümkündür. Sistem ise, bu tepkiyi yönlendirme ve kendi artı hanesine yazma konusunda başarılı olmuştur. Zira sistemin partilerinden birisinin, şu veya bu nedenle yoğun bir halk desteği almış olması, son tahlilde, sistemin işine yaramaktadır. Böylece kitleler, yeni bir 'umut' peşinde bir süre daha oyalanabileceklerdir.

 

Bu arada şu hususa da dikkat edilmelidir ki, ANAP ve DYP'nin oluşturduğu merkez sağ, ciddi anlamda erozyona uğramış, hatta sol oylarda dahi bir miktar azalma söz konusu olmuştur. Bu durum, merkezde ciddi anlamda bir devingenliğin yaşadığını göstermektedir. Bunu, uygulanan politikalara duyulan tepki ile açıklamanın ötesinde, sağ ve sol kavramları üzerinden yapılan siyasetin de bir ölçüde erozyona uğramış olmasıyla açıklamak da mümkündür. Siyasi partilerin program ve tüzüklerine bakıldığında pek farklarının olmadığı dikkate alınacak olursa, siyasetin popüler kavramlarının dahi aşındığını söylemek mümkün olmaktadır. Bunun, özellikle 1980 sonrasında tüm dünyada yaşanan gelişmelerle de yakından ilişkisi vardır. Artık klasik sağ ve sol söylem, eskisi gibi, toplumsal ve siyasi talepleri tanımlarken de yeterince kullanışlı görülmemektedir. Sistem de buna kendini ayarlamaya çalışmakta fakat zemin kaygan olduğu için henüz bu konuda ciddi bir neticeye ulaşmak mümkün olamamaktadır. Fakat merkez-sağ'ın AKP tarafından doldurulmuş olmasını, bu açıdan da değerlendirmek gerekmektedir. Burada, AKP'nin, belirli hassasiyetleri olan toplumsal kesimleri merkeze çekme işlevi üstlendiğini söylemek ve fakat bu arada merkezin de artık kendini tanımlamak için yeni kavramlara ihtiyaç duyduğunu söylemek mümkündür. Zira siyaset, toplumdaki taleplerin iktidara taşınması için var ise, bu durumda farklı söylemlere göre yeni siyasi tanımların oluşması da doğal karşılanmalıdır. Ancak bilinmelidir ki, sistemin 'vazgeçilmezleri' bu tartışmanın dışında tutulmaya çalışılmaktadır ve şimdilik bunu zorlayacak bir gelişme de görünürde yoktur. Ancak ileride, tabanda bu noktada yaşanacak gelişmeler, bu vazgeçilmezleri de tartışılır hale getirebilir. Zira demokratik söylemin, dünyanın başka bölgelerinde de artık eski cazibesi kalmamıştır. Fakat siyaset dinamik bir alandır. Yeni aktörler yeni söylemlerin doğuşuna neden olabilir. Hatta eğer İslami hareketler, dünyada güç kazanmaya devam ederse, rejimler gelişmeleri kontrol etmek için İslamizasyon politikası bağlamında bazı manipülasyonlara girebilirler. Böyle dahi olsa, sonuçta, bunun siyaset literatürüne bir yansımasının olacağını söylemek de mümkündür.

 

Ayrıca AKP'nin seçimlerden tek başına iktidar olarak çıkmasının,  AB sürecini Türkiye açısından kolaylaştıracağı da söylenebilir. Zira tek parti iktidarı ile müzakere yapmak hem daha kolaydır, hem de AKP, seçim bildirgesinde bu konuyu öncelikle ele alacağını beyan etmiştir. Ayrıca AKP'nin duruş itibarıyla 'dindar' bir görüntü sergilemesi de, sanıldığının aksine dezavantaj değil, avantajdır. Zira İsrail'le anlaşmayı Erbakan'a, Apo'yu kurtarma işini MHP'ye yükleyen sistemin, AB'ye giriş beratını da AKP'nin göğsüne takmayı tercih etmesi beklenebilir. Ayrıca AKP bu konuda zaten taahhütleri olan bir partidir. Bu bağlamda Türkiye'nin Aralık ayındaki Kopenhag zirvesinde, bir tarih alması ihtimali AKP iktidarında görece kolaylaşmıştır denilebilir.

 

IRAK'TA SON GELİŞMELER...

 

Irak'a muhtemel bir operasyon konusu, geçtiğimiz ay gündemin ilk sıralarını işgal eden maddelerin başında geliyordu. Bilindiği üzere Amerika, 11 Eylül saldırılarından sonra, küresel hegemonyasını daha da yaygınlaştırmak için yakalamış olduğu fırsatı kullanmış ve bu bağlamda öncelikle Afganistan'daki Taliban rejimine son vermiş ve ardından da bir kampanya başlatarak Irak'ı hedef tahtasına oturtmuştu. Irak, Amerika'nın küresel amaçlarını gerçekleştirmek için iyi bir 'denek' özelliği taşıyordu. Bu yüzden bu 'terör odağı'nın dize getirileceği de ele güne karşı gösterilmeliydi. Amerika hazırlıklarını sürdürdü ve bu bağlamda özellikle kimyasal silah ürettiği gerekçesi ile Irak'ın silahsızlandırılması yönünde yoğun bir kampanya başlatıldı. Bölgeye asker yığınağına devam eden Amerika, bir yandan da BM kanalıyla, yapacağı operasyona meşruiyet kazandırmaya çalıştı. Ancak operasyon başlamadan önce, "askeri müdahale artık kaçınılmaz" diyebilmek için BM'den bir heyetin Irak'ın kimyasal silahlarını denetlemek üzere bu ülkeye gönderilmesi taktiğine de başvurmadan edilemezdi. Geçtiğimiz ay yaşanan bu gelişme, operasyon için zamanın henüz dolmadığının hatta kış aylarına ertelendiğinin bir işareti olarak alınmalıdır. Açıkça görülüyor ki, Amerika, müdahale için acele etmiyor ve muhtemelen 1991'deki Körfez Savaşı'nda olduğu gibi kış aylarını bekliyor. Burada iklimsel şartların önemli payı olduğuna hiç kuşku yok. Nitekim Amerika, "gevşet-sık politikası" uygulayarak, bir yandan hemen müdahale edecekmiş gibi davranıyor, öte yandan, müdahaleyi gündeminden bile çıkarabileceği yönünde sinyaller veriyor. Bazan "barışçı çözümle bir sonuca ulaşılabilir" açıklamasını yapan ABD yönetimi, öte yandan, tek başına dahi kalsa Saddam'ı devireceğini açık bir dille ifade ediyor. Bu politikanın tıpatıp benzerini önceki Körfez Savaşı'nda da uygulayan Amerika, elbette ki rakibinin muhtemel manevralarını ölçmek için bunu yapıyor. Nitekim 1991'deki müdahaleden birkaç hafta önce müdahalenin olmayacağına ilişkin olarak manipülatif bir medyatik kampanya yürüten Baba Bush yönetimi, Saddam yönetimini bir anlamda gafil avlamak için bunu yapıyordu. Hatırlanacağı üzere Türk basınının popüler isimlerinden bazıları da, müdahaleden bir hafta önce bu manipülatif medyatik atağa kendilerini kaptırmış ve "kesinlikle müdahale olmayacak" yorumunu yapmışlardı. Bu, şunu göstermektedir ki, Amerika bir gevşetip bir sıkmaktadır. Muhtemelen operasyonun yapılacağı günden birkaç hafta önce sert tutumunu terk edecek; "barışçıl" bir üsluba dönecek ve fakat hemen ardından müdahaleyi gerçekleştirecektir.

 

Bu bağlamda Türk basınında çok tartışılan Kuzey Irak'ta bir Kürt 'Devleti' oluşumuna ilişkin gelişmeleri değerlendirmek gerekmektedir. Her şeyden önce bilinmelidir ki, Amerika'nın Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti kurulmasına ilişkin yaklaşımı tek-boyutlu değildir. Yani ne Kürt Devleti'nin kurulmasına kesinkes karşıdır ne de bu yöndeki çabaları desteksiz bırakır. Burada bir denge gözetir, ancak bilinmelidir ki bu terazinin kefesi daima aynı düzeyde eşit değildir. Bu denge, şu konjonktürde Türkiye lehine bir dengedir. Zira Amerika, bölgenin en önemli aktörlerinden biri olan Türkiye'yi, kısa ve orta vadede devlet olmanın gereklerini yerine getirmesi güç olan bir yeni oluşum için feda etmez. Dolayısıyla Amerika, Türkiye'ye rağmen bir Kürt Devleti'nin kurulmasına onay vermez. Burada iki alternatif vardır; ya kurulması düşünülen devlete Türkiye de onay verecektir, ya da bu devlet Türkiye'ye rağmen kurulacaktır. Her iki ihtimalin de şu anda olabilirlik şansı çok azdır. Ayrıca Türkiye'ye rağmen kurulacak bir Kürt Devleti'nin, aynı zamanda İran'a rağmen ve sırasıyla Irak'a ve Suriye'ye rağmen kurulacağı da açıktır. Dolayısıyla konuya doğrudan taraf olan bütün devletlerin 'gereksiz' tepkisini üzerine toplayacak böylesi bir politikayı, kısa vadede üstelik de Irak'a muhtemel bir operasyon ihtimali varken yürürlüğe sokmak imkansızdır. Fakat bu demek değildir ki Amerika, uzun vadede, bölgede bir Kürt Devleti kurulmasına da karşıdır. Bilakis Amerika, Kürt Devleti projesini uzun vadeli düşünmektedir. Buradaki beklenti ise şudur: şayet uzun vadede, bölgede Amerika'nın çıkarlarını tehlikeye sokacak bir gelişme olursa, örneğin İslamcılar bölgedeki ülkelerden birinde daha yönetimi ele geçirirlerse, işte bu güce karşı kullanılmak üzere böylesi bir devletten istifade edilebilir. Zira bu oluşumun bir devlete dönüşmesi için, neredeyse bütün destek, "bugün yardım alan yarın buyruk alır" anlayışından hareket eden Batı'dan gelmektedir. Bunun bir karşılığı ise elbette olmalıdır!

 

Konunun bir diğer boyutu ise kısa vadedeki gelişmelerin taşıdığı anlam olmalıdır. Bizce bölgede bir Kürt Devleti kurulmasına yönelik basına yansıyan haberler abartıdan ibarettir. Kuzey Irak'taki gelişmeler, tıpkı Taliban rejimi devrilmeden önce Kuzey Cephesi'ni toparlama çabalarına benzemektedir. Yani Amerika, Saddam rejimini devirmek için, onun muhaliflerini örgütlemek istemekte ve bu bağlamda, kuzeydeki Kürt grupları desteklemektedir. Bunun anlamı şudur: Saddam yönetimi devrildikten sonra, Kuzey Irak'ta Kürt Devleti kurma yönündeki çabalar kısa vadede hız kesecektir. Zira Amerika, Saddam-sonrasında, Irak'ın sınırlarının değiştirilmesini istememektedir. Amerika, böylesi bir gelişmenin özellikle İran ve Türkiye'yi gereksiz yere bir takım tedbirler almaya iteceğini bildiği için, asla sınırların değişmesine taraftar olmayacaktır. Fakat güneyde Şiileri, kuzeyde de Kürt grupları örgütleyerek, Saddam-sonrasında bu grupların, ülkenin yönetiminde vitrinlik manada pay sahibi olmalarını istemektedir. Saddam-sonrası ülke yönetiminin Japon Modeli'ne benzeyeceği de düşünülebilir; zira Saddam'dan sonra ülkede istikarı sağlamak zor olacağı için, Amerika'nın bölgede belli bir süre fiilen asker bulundurması bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Yani Saddam'ın ardından ülke yönetimi muhtemelen bir Amerikan komutanına teslim edilecektir. Seçimler yapılana kadar da bu komutan Irak'ı yönetecektir. Böylece Saddam-sonrasında beklenen kaosun önüne geçilmiş olacaktır. İşte Irak için yazılan senaryo özet olarak budur. Bu senaryoda dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır ki o da, Amerika'nın, II. Dünya Savaşı'ndan beri ilk kez bir ülkeye yönelik böylesi kapsamlı bir müdahale planı yapıyor oluşudur. Bu, Irak Müdahalesi'nin ardından bölgede, küresel boyutları haiz yeni gelişmeler olabileceği yönündeki tahminleri destekleyici bir husus olarak değerlendirilebilir. Zira Amerika, Soğuk Savaş'tan sonra, Yeni bir Dünya Düzeni'nin kurulması yönünde çaba harcamaktadır ve bu çabaların önemli bir ayağını da askeri tedbirler oluşturmaktadır. Kısa vadede bölgedeki sınırların değişmesi söz konusu olmasa da, orta ve uzun vadede bu yönde bazı gelişmelere şahit olunabilir.

 

ÇEÇENLERİN TİYATRO BASKINI VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 

Yaklaşık olarak 50 kişilik bir Çeçen Grubun, Moskova'nın merkezinde bulunan bir tiyatroyu basarak gerçekleştirdikleri eylem, bazı noktalardan değerlendirmeyi gerektirecek boyutları haizdir. İlk olarak, bu eylemin dikkatleri Çeçenistan'da yaşanan zulme çekmek için planlandığı hususuna değinmek gerekmektedir. Gerçekten, 1999'da başlayan İkinci Çeçen Savaşı'ndan bu yana, Çeçenistan'da büyük zulümler yapılmaktadır ve bir Müslüman halkın neredeyse beşte biri katliama maruz kalmıştır. Başlıbaşına bu rakam dahi, bölgedeki Rus zulmünün boyutunu yeterince ortaya koymaya yeter. II. İntifada'dan bu yana Filistin'deki Müslümanların kaybının 2000 civarında olduğu göz önüne alınacak olursa, 1 milyon nüfuslu Çeçen halkının çektiği çilenin boyutlarını anlamak mümkün olacaktır. Bu durum, Rusların bölgede neredeyse bir 'katliam' gerçekleştirdiklerini göstermektedir. Rusların, tiyatro eylemini bitirmek için zehirli gaz kullanmış olmaları da, Çeçenistan'da olan-bitenler hakkında önemli ipuçları vermektedir. Bölgede çok yoğun olarak gaz kullandıkları konusunda somut ve yaygın bilgiler olmasa da, Rusların tiyatro eylemini bitirmek için seçtikleri bu yöntem, Çeçen direnişini bastırmak için ne tür taktiklere başvurabileceklerinin iyi bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir. Bölgede bir 'meydan savaşı' yapılmadığı da bilindiğine göre, bu miktardaki zayiatın ancak sistemli bir katliam politikası sonucu ortaya çıkacağı rahatlıkla söylenebilir. İşte bu noktada söylenecek söz şu olmalıdır: Çeçenleri böylesi bir eyleme iten sebep, Rusların haksız yere Çeçenistan'a reva gördükleridir. Bir Çeçen eylemcinin tiyatro baskınından sonra televizyon ekranlarından yaptığı şu açıklama bu kanaatimizi doğrulamaktadır: "bizler ölümü göze alarak buraya geldik. Nasıl olsa ölüyoruz. Ha Çeçenistan'da ha burada olmuş fark etmez. Bu eylemi gerçekleştirerek, şerefimizle ölmeyi seçtik." Gerçekten de, bu açıklamanın özünde önemli bir mesaj vardır: Yaşama dair bütün ümitleri ellerinden alınmış, her türlü zulme maruz kalmış insanlar, kendilerine zulmedenlerden bir biçimde intikam almayı isterler ve bu noktada yöntemin mahiyeti ikincil sıraya düşer. Aynı şey bugün genel olarak Filistin topraklarında da, Cezayir'de de, başka mazlum halkların mücadelelerinde de görülebilir. Ancak burada önemle altı çizilmesi gereken bir nokta vardır: Müslümanlar her hal ve durumda 'meşruiyet sınırları'na özen göstermelidirler. Zalimleri teşhir ettikleri gibi, mazlumların haddi aşan tepkilerini de onaylamamalıdırlar. Evet Çeçenler, bugün bir kurtuluş mücadelesi vermektedirler ve bu mücadelelerinde haklıdırlar. Tıpkı Filistinli Müslümanlar gibi. Fakat Peygamberimizin savaş meydanlarında ya da fethettikleri topraklarda kadınlara, yaşlılara, çocuklara dokunulmaması, müsle yapılmaması, ağaç vs. kesilmemesi yönündeki emirlerinden çıkarılacak ilkelere göre hareket edilmesi de her Müslümanı bağlar. Doğrudur, bugünün dünyası, "taşların bağlı olduğu ve fakat köpeklerin serbest kaldığı" bir ortamı andırmaktadır. Ancak bu yakıcı mücadele ortamlarında dahi, istikametten sapmamanın yolları aranabilir ve meşru yöntemler bulunabilir. Nitekim Birinci İntifada'nın 'sapan' yöntemi buna iyi bir örnektir. Düşman silahlı olmasına rağmen, Filistinli Müslümanlar, İsraillilerin iyi bildiği Golyat örneğinden yola çıkarak, sapanlarıyla tanklara karşı durmuşlardı ve tüm dünyada büyük sempati kazanmışlardı. Fakat İsrailli zalimlerin de manipülasyonları neticesinde zulmün boyutu artınca, bu kez canlı-bomba taktiğine yöneldiler. Bu durum, zulmün boyutunun dayanılmaz noktalara geldiğini gösteriyordu fakat bu eylemler, aynı zamanda uluslararası arenada mücadelenin meşruiyetini zedeledi. Zira bu bombalara sadece askeri unsurlar değil, siviller de hedef oluyordu. Bu ise, zulmün boyutu ne olursa olsun, mücadeleye bir ölçüde zarar veriyordu. Şu hususa da ayrıca dikkat etmek gerekir ki, zalimler, ötedenberi mazlumların mücadelelerini rayından saptırmak için "terörize etme" taktiğine başvurmuşlardır. Bu konuda Mekkeli müşriklerle günümüzün Cezayirli, Rus, İsrailli vs. zalimlerin farkı yoktur. Bu yüzden Müslümanlar mücadelelerinin bütün safhalarında terörize olmamaya özen göstermelidirler. Hatırlanmalıdır ki, Hz. Peygamber'in Mekke'deki onca zulme ve işkenceye rağmen kuvvete başvurmama taktiğini benimsemesinin ardında, "terörize edilerek tasfiye edilmekten korunmak" amacı vardı. Bu, elbette eli-kolu bağlı oturmak anlamına gelmez. Burada vurgulanan husus, uygun taktiklere başvurma noktasındaki hassasiyetin korunması gerektiğidir. Aksi taktirde manipüle edilme riski artmaktadır. Bilinmelidir ki, mücadelenin safiyetinin korunması, bireylerin ve hatta ulusların haklarının savunulmasından önce gelir. Bu çerçevede, bütün mazlumiyetlerine rağmen, Çeçenlerin tiyatro baskını eylemi, yöntem olarak onaylanamaz. Bu tür eylemlerde, "onlar bize yapıyor, biz de onlara aynısıyla mukabele edebiliriz" mantığıyla hareket edilemez. Bizler Müslümanız ve bizim "insanların içinden çıkarılmış vasat/hayırlı bir Ümmet oluşumuz" da meşruiyet ölçülerine sadakatimizden kaynaklanır. Bizler hiçbir hal ve durumda meşruiyet sınırlarından taviz veremeyiz. Ancak bu arada şunu da hatırlatmayı yararlı buluyoruz ki, Rusların tiyatro eylemini bitirmek için kullandıkları yöntem, hem Çeçen tarafında hem de Rus tarafında bundan sonra şiddetin artacağının işareti olarak görülmelidir. Terörü önlemek adına kendi insanlarını dahi zehirlemeyi göze alabilen Rus yönetimi, 11 Eylül sonrasında yürürlüğe konulan küresel politika ile uyum içinde çalışacağını göstermiş olmakta, buna karşı Çeçenlerin de daha sert tepki göstermelerine sebebiyet vermektedir. Nitekim Şamil Basayev, tiyatro baskınından bir süre sonra, savaşı Rus topraklarına yayma tehdidinde bulunarak bu yöndeki beklentileri doğrulayıcı açıklamalar yapmıştır. Rusların bölgedeki zulmü sürdükçe de, Çeçen tepkisinin de artarak devam edeceği söylenebilir.

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin