Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 278  Mart 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce   
Çeviri

3000 Sene Musa’dan 2000 Sene İsa’dan Sonra Ahlak Nerede?

Herşey Petrol İçin!

Bu Savaş Gayr-ı Meşru!

Porto Alegre’deki Katolik Üniversitenin 11. binası.

Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

3000 Sene Musa’dan

2000 Sene İsa’dan Sonra

Ahlak Nerede?

 

Çeviren : Yasin ŞANLI

Der Spiegel 51/1999

 

Altın Buzağının Etrafında Dans

Toplum bin yılın sonunda derin bir etik kriz içinde bulunuyor. İyi ve kötünün ne olduğu konusundaki konsensüs yok olmaya yüz tutmuş durumda; politikada kamu yararı, hemen hiç gözetilmiyor ve ekonomide kişisel menfaatler belirleyici oluyor. O halde Almanlar ahlaksız bir toplum mu?

Şu sahne çarpıcıydı: kızgınlığı yüzüne vuran eski başbakan Helmut Kohl, Batı Almanya’da, CDU (Hrıstiyan Demokrat Birliği)’nun başkanı iken yasaların çizdiği çerçevenin dışına çıkarak partiye bağış paraları aldığı ve kara kasalar kullandığı yönündeki suçlamayı reddetti. Kısa bir süre sonra, CDU, Kohl’un tam olarak doğruyu söylemediğini itiraf etti. Aynı zaman zarfında Hannover’de eyalet başbakanı olan Gerhard Glagowski, özel hayatını, hiç çekinmeksizin meslek hayatıyla karıştırdığının ortaya çıkmasından ötürü, işlenen suçların hiçbir şekilde bilincinde olmadığını ısrarla vurgulayarak, istifa ettiğini açıkladı.

Eski bir arkadaşından ‘hediye’ olarak 30 000 mark değerinde antik kitaplar ve değerli hediyeler aldığı için şu sıralar gündemde olan kitapsever federal ulaşım bakanı Reinhard Klimmt, kategorik bir şekilde, bunda herhangi bir uygunsuzluğun olmadığını savunup istifa etmeyi aklından geçirmeğini söyledi.

Bir kaç gün önce, Alman bankerler, 450 milyon marklık borcunu ödemediği gerekçesiyle, üstelik 60.000 işçiyi ekmeğinden ve maaşından edecek ve parça tedarik eden yüzlerce firmanın iflasına yol açacak bir karara imza atarak, Holzmann inşaat şirketinin re-organizasyonundan vazgeçtiler. Başbakan Gerhard Schröder’in sorunun çözümüne ilişkin bulduğu formül ise şuydu: vergi mükelleflerinin sırtına yüklenmek. İşte bu, 1999 sonbaharında, bir Alman haftasında yaşanan olaylardan sadece küçük bir kesit. Olaylar ne kadar farklılık arz etse de iki noktada ortaktırlar: ahlak ve para. Ve tabii bütün aktörler kendilerini ak sütten çıkmış ak kaşık gibi görüyorlar!

Olayların içinde yer alan aktörlerin, en başta da Helmut Kohl’ün, para ve iktidarla olan ilişkilerinde temel ahlaki kurallara aykırı hareket ettiklerine dair bir bilince rastlayamıyorsunuz. Ama sadece onlar değil; şu an siyaset ve ekonomide söz sahibi olanlar, tehlikeli bir sendromun acısını çekiyorlar: bin yılın sonunda, öyle görünüyor ki, özellikle toplumu yönetenler, etik ölçülerini yitirmişlerdir. Demokratik kuralların herkes için geçerli olduğu bilinci kaybolmuş; siyasi ve ekonomik gücün, kişilerin kendilerini gerçekleştirmeleri için ya da çıkarları doğrultusunda yararlanılacak unsurlar olmadığı, fakat aynı zamanda onları sorumluluk altına soktuğu şuuru da yitirilmiştir.

Büyük Brockhaus ansiklopedisi, ‘modern anlamda ahlak’ kavramını şöyle tanımlıyor: "bağlayıcı olduğu kabul edilen davranışlara ait değer hükümlerinin, etik-ahlaki normları ve bir toplumun ulaşmak istediği ideallerin tümünü ifade etmek için kullanılan kolektif bir tabir." İyi, güzel de, bizim toplumumuzda iyi ve kötünün ne olduğu konusunda bir uzlaşma var mı? Bugün kim  ‘ahlak’ kelimesini ağzına alırsa, dar görüşlü, huzur bozan ya da geri kafalı tarzında suçlayıcı ifadelerle alaya alınma tehlikesiyle karşı karşıya. Eskiden Alman öncü dergileri arasında politik-ahlaki yönden yol göstericilik görevini yerine getiren ‘Kursbuch’ bile Haziran sayısında ‘ahlak bitsin’ talebinde bulunuyor. Bugünlerde bir düşünceyi karalamak için onun ‘ahlaki’ olduğunun vurgulanmasının yeterli olduğunu, siyaset bilimci Antonia Grunenberg’in, Kursbuch’daki  ‘ahlak ve politika’ isimli makalesinde çok bariz bir şekilde görmek mümkün. Yazıda en çok ‘ahlaklanmak’, ‘ahlaki şiddet’,  ‘hiper-ahlaklanmak’ ve ‘hiper-ahlak’ kavramları kullanılıyor.

Bu makalede, Almanya Cumhuriyetinin,  Filozof Jürgen Habermas’in görüşüne göre nasyonal sosyalizm ve Auschwitz (meşhur toplama kampı) deneyimlerinden yararlanılarak sivilleştirilmiş ve liberalleştirilmiş, kuruluş felsefesi sorgulanmaktadır. Savaş deneyimini yaşamış neslin ulaştığı "politika, ahlaki değerlerce yönlendirilmeli" anlayışı, Grunenberg’de en iyimser ifadeyle psikolojik açıdan anlayışla karşılanabilecek bir çıkarım hatası olarak, en kötümser ifadeyle ise, totaliter bir politikanın başlangıcı olarak görülebilir.

Federal Almanya Cumhuriyetinin, kamu yararını hedefleyen, bir sosyal devlet olduğu şeklinde ifadesini bulan toplumsal uzlaşı da çatırdıyor. Sosyal demokratlar bile sosyal adalet kavramını, sıcak bir patates gibi birbirlerine atıyorlar. Halbuki bu sorun, gelecekte baş ağrıtacak en büyük sorunlar arasında yer almaktadır. Bunların başında, ülke içindeki kültürel ve sosyal çeşitliliğe tahammül edebilen bir dayanışma ruhunun ayakta tutulması gelmektedir. Ancak toplumu dayanışma çerçevesinde bir arada tutan ahlaki tutkal, artık işlevini göremez hale gelmeye başlamıştır.

Aslında bu, kadim bir hikayenin tekrarıdır. Musa Tanrı’yla Sina dağında 40 gün geçirdikten sonra dağdan indiğinde, kendisini altın buzağı etrafında dans eden sarhoş İsrailli bir topluluk bekliyordu. Daha önderleri yeni gitmişken, Yahudiler kendilerini Mısır’daki kölelikten kurtaran Tanrı’ya sırt dönmüşler ve hanımlarının altınlarıyla buzağı heykelini yapıp yeni ilahları olarak ilan etmişlerdi. Bu durumu gören Musa öfkeyle dolu bir şekilde, Yehova’nın bizzat yazdırdığı ve ahlaki emirleri ihtiva eden taştan iki yazıtı kırdı. ‘Ondan sonra onların yaptığı buzağıyı alıp yaktı ve paramparça etti.’ Ve kavmini yine doğru yola iletti. Bu hadise, 3000 sene önce olmuştu. İncil’de bu altın buzağının etrafındaki dansın kıssası, bütün zamanlar boyunca, ahlakı unutmuş insanlık toplumları için bir örneklem olarak yer aldı. Öfkeli Musa’nın kırdığı levhalarda, insanlar-arası ilişkiler için vazedilmiş yerinden oynatılmaz kurallar yazıyordu: Baban ve annene karşı saygı göster; insanları öldürme; fuhuş yapma; hırsızlık yapma; yalan söyleme; başkasının eşine veya onun malına göz dikme. Binlerce yıldır, inansın-inanmasın, bütün insanlık, bu davranış-kodeksinin geçerliliği konusunda bütün dini ve mezhebi farklılıkların ötesinde bir mutabakat sağladı. İsa, dağdaki vaazında, buna uygun bir şekilde, bütün dinlerde geçerli olan şu altın kuralı formüle etti: "başkasının sana ne yapmasını istiyorsan, sen de ona aynısını yap!"

Aydınlanma’nın ahlak filozofu İmmanuel Kant ise, ‘adil Tanrı’ inancına dayanan bu cümleyi salt insan aklından türetilen şu etik norma dönüştürmüştür: "Öyle davran ki, iradenin düsturu, her zaman genel bir kural olabilsin." Tabi ki tarih, bu on emrin ve Kant’ın ‘kategorik zorunluluk’ ilkesinin çiğnendiği nice olaylarla dolu. Aslında insanlık tarihi, bu etik talebin karşısında bir başarısızlık tarihidir. Ama öyle ya da böyle, insanların, uymasalar bile, bu saygın emirleri, en azından prensipte kabul ettikleri çok açıktı. Fakat durum, en azından medeni ve sanayileşmiş Batı toplumlarında tamamen değişmişti. İkinci bin yılın sonunda katolik ilahiyatçı Hans Köng "bir çok insan, hayatındaki büyük ve küçük kararları, hangi temel referansa göre vereceğini, hangi öncüllere uyduğunu, öncelik sırasını nasıl kuracağını, hangi kişilikleri örnek alacağını bilmiyor" diyor. Modernizmin kazanımlarından biri de politikayı etikle ilgili sorulardan, din ve kültürel kabullerden soyutlamak ve adalet ilkesi etrafında ‘bir arada yaşama’ ile ilgili sorulara konsantre olmak idi. Amerikan demokrasi teorisyeni John Rawls’e göre modern çoğulcu toplumların geniş çaplı bir uzlaşıda birleştirilmeleri ancak bu şekilde mümkün. Ancak, insanları kendi seçtikleri politikacılar yerine kontrolsüz bir kapitalizm yönettiği için, vatandaşın nasıl adil bir şekilde yaşayacağı sorusunun cevabı hala verilebilmiş değil. 90’lı yılların başında Köng’ün uyarısını hatırlayalım: "Batı dünyası, sadece sıradan insanların sorunu olmayan, siyasi bakımdan da çok önemli sonuçları olabilecek bir anlam (değer) ve norm boşluğu ile karşı karşıyadır."

Batı toplumlarının, değer yoksunu bir toplum olmaya başladıkları gerçeği, en somut biçimde ekonomi alanında görülüyor. İnsanın, onun onurunun ve saadetinin, ekonomik alanda her şeyin ölçüsü olması gerektiği konusundaki uzlaşı bütünüyle yitirilmiştir. Durum, bundan 30-40 yıl önce daha farklıydı. Örneğin, Alman bankasının bakanı Hermann Josef Abs’ın sloganı şu idi: "kazanç iyidir, ama her şey değildir." Gerçi ayakta durmak için her şirketin kazanca ihtiyacı var. Ama Abs biliyordu ki: "İnsan salt nefes almak için yaşamadığı gibi, sadece kazanç için de çalışmaz..." O zamanın patronları sadece kendi iyilikleri için değil, işçi ve memurların iyiliği için de kaygılanıyorlardı. 1945’den sonra bu uzlaşmadan ‘herkes için refah’ sloganı çıkmıştır.

Bu sorunsuz dünyada doksanlı yılların altın buzağısı olan hisse senedi sadece mütevazi bir rol oynuyordu. "Benim bütün gün boyunca, hisse senedimin borsa değerini yükseltmek için daha ne yapmam gerektiğini düşünecek vaktim yok." Bunu o zamanın Daimler-Benz patronu Edzard Reuter, New York’daki bir toplantıda dinleyicilerine hitaben söylemişti. Onun halefleri ise, bugünlerde başka hiç bir şey düşünmüyorlar. Sermaye ve iş çevreleri arasında çok-yönlü kapitalist etkileşimle ilgili olarak şablonik bir şekilde tekrarlanan haberlerin sanki kötü bir tadı var. Bir şirket, ekonomik ahlaksızlık sözlüğündeki kural gereğince, bir avuç büyük hissedarı memnun etmek için veya her şeyden önce bankalar ve sorumlu yöneticiler ceplerini doldurmak adına, ‘kilo vermek’ amacıyla ne kadar işçiye çıkış verirse, o nispette şirketin borsadaki değeri artar! Bu meseleyi zorlaştıran bir başka nokta da şudur: büyük hisse sahipleri gurubuna, patronların işleri büyütmesinden dolayı, dolaylı da olsa, işyerleri tehlikeye giren kimseler de giriyor. Çünkü büyük hisse sahipleri arasında,küçük yatırımcının parasını değerlendiren pansiyon fonları da yer alıyor.

Modern şirket önderlerinin nasıl düşündüklerini, Bayer’in Yönetim Kurulu Başkanı Manfred Schneider, 1997 yılında Spiegel’e verdiği bir demeçte açıklamıştı. "1992 yılından bu yana Bayer’in ülke içindeki işyerlerinin %20si iflas etti ama kuruluşun borsa değeri aynı zamanda %200, yani 18 milyar mark’tan 53 milyar marka çıkmıştır" şeklindeki eleştiri karşısında, Schneider’in cevabı:  "İş kaybı ile borsanın ani yükselişi arasında hiç bir paralellik yoktur" şeklinde olmuştu. Konuşmasının devamında da: ‘yatırımcıların, yönetimin kararlı davrandığını görmesini’ sağlamak için 1997’deki personel giderini cironun %35’inden %30’una indireceklerini açıklamıştı.

Geçmiş iş yılında yeni bir kazanç rekor kıracaklarını açıklayan Bayer patronu Schneider’in, yeni işyerlerin oluşturulması için kendisini sorumlu hissedip hissetmediği sorusuna cevabı şu oldu: "Benden beklediğiniz şey gerçekçi değil. Bu şartlar altında bunu yapamam." Olsa olsa kendi şirketindeki işyerlerini korumaya gücünün yetebileceğini söyleyen Schneider,  daha fazlasını isteyenler için: ‘bir çok tabuyu yıkması lazım’ cevabını verdi: "Mesela sosyal standardı hissedilecek ölçülerde azaltıp azaltmayacağımız sorusunu ciddi bir şekilde sormamız lazım. Neden 30 gün izin yerine 25 gün izin yetmiyor?... İşsizlik parası neden azaltılmıyor? Bir işi olan insanlar şirketlerin yaptıkları gönüllü sosyal yardımların bir kısmından vazgeçmeye hazır olduklarını açıklarlarsa, Almanya’daki durumumuzu önemli ölçüde iyileştiririz." Bu arada hissedarların ve işletmecilerin kar standardının düşürülmesinden söz edilmiyor. Schneider bu soruya daha ziyade bir amaç saptamasında bulunarak karşılık veriyor: "Amerikalıların veya Hoffman-La Roche’nun karlarına bir göz atsanız ya. Onlar %20 kar elde edebiliyorlar, hem de vergilere rağmen. Biz bunun çok uzağındayız." Ama hedef budur. Schneider işverenin kamu yararı karşısındaki sorumluluğu konusunda neler düşündüğü hakkında hiç bir şüphe bırakmıyor. Almanya’da kiliselerin giderek artan sosyal kayıt-sızlıktan şikayetçi oldukları kendisine hatırlatıldığında, basit bir gerçeği dile getirerek karşılık veriyor: "Kiliseler bir hayır kuruluşudur. Biz şirket olarak öncelikle  kazanç elde etmeyi hedefleriz. Bu gerçeği çok açık görmek lazım." Öte yandan, ekonomiyi yönlendirenlerin, kayıtsız ve şartsız bir şekilde hisse sahipleri ve borsa karlarına odaklanmış zihniyetlerini, eski başbakan Helmut Schmidt ’Amerikan vahşi kapitalizmi’ olarak tanımlıyor, bunu da sadece Amerika’ ile sınırlı görmüyor. Schmidt ayrıca şu uyarıda da bulunuyor:

“Spekülasyon yoluyla kazanç sağlama ve büyüme hastalığı Alman borsasındaki hissedarlar  arasında da yaygınlaşıyor. Bunlar çabucak birleşiyorlar, büyük şirketleri bir anda alıp satıyorlar; sanki kullanılmış bir araba gibi." Kendileri için hayati önem taşıyan bu tür değişikliklere bağımlı olan sıradan insanlar ise, genel olarak, bu oyun da sadece rahatsız edici tali unsurlar olarak rol alıyorlar. Bu bağlamda Holzmann’ın davasına bakılabilir. Bununla birlikte, salt kâr maksimizasyonuna odaklanmış düşünce tarzının sosyal olmayan sonuçları toplumun üzerine yıkılıyor; toplum sırf kâr düşüncesinden dolayı oluşan işsizliğin bedelini üstlenmek zorunda kalıyor veya vergi yükü artan ve bu yüzden tehlike altında olan işyerlerini kurtarmak durumunda kalıyor. Özellikle ayıplanması gereken bir başka olay ise, Alman şirketlerinin Nazi döneminde zorla çalıştırılan işçilere ödeyeceği tazminat konusunda yaşanıyor. ABD’nin tahminine göre, zorla çalıştırılan insanlardan kazanç elde eden 2000’den fazla firmadan şimdiye kadar 70’e yakını, bu işçiler için düzenlenen yardım fonuna katılmaya hazır olduklarını açıkladılar. Meşhur Deutsch Bahn AG, Preussag ve Zeiss Jena şirketlerinin adları şu ana kadar bu fonda yok. Bu sistemde sistemin savunucuları, insanın giderek daha az, paranın ise giderek daha çok rol almasının faturasını globalizme yıkıyorlar; Bunu da öyle bir eda ile yapıyorlar ki, sanki globalizme karşı bir şey yapılamazmış,  bu bir yeni doğa kanunuymuş gibi?!

Bu gelişmeleri gereğince algılayan herkes, insan-oğlunun dünyanın gidişatı hakkında artık söz sahibi olmadığını ve kendisini felakete sürüklediğini itiraf ediyor demektir. Karşı tez de şöyle: Eğer globalleşme kazanç (ve iktidar) artımına göre programlanmış bir sistem olarak, insanların, masraf çıkartan faktör olarak görülmesinden dolayı önemsiz ve gereksiz sayılmasına yol açıyorsa o zaman bu sistem yanlıştır; zira bu, insanlık dışıdır ve değişmesi lazımdır. ‘Dünya Ekonomik Forumu’ başkanı, ekonomist Klaus Schwab şu ikazda bulunuyor: "Küreselleşmiş ekonomi, çevreyi tahrip eden, önüne çıkan her şeyi yıkıp geçen frensiz bir trene benzeyen Pazar ekonomisinin dengi olmamalı."

Bu arada bu küreselleşme, zaten en çok bizlerin sosyal becerisini zorlayacak. Ulusal sınırların kalkması sonucu, dünya üzerinde sadece sermaye akışı olmayacak, aynı zamanda insanlar da yer değiştirecekler. Bu yöndeki gelişmeler, bizleri, farklı düşünenlerle, yabancılarla ve yoksullarla daha fazla karşı karşıya getirecek. Bu yeni bin yıl, toleransın ve dayanışmanın standardının belirlenmesi açısından karşılaşılabilecek en uygunsuz zaman dilimi olarak görünüyor. Ahlaki açıdan politikacılar, ‘işletmeciler’den daha kötü durumda. (Helmut Schmidt) Onlar yanlış davranışlarının sorumluluğunu, engel tanımaz saydıkları global ekonomik sistemin üzerine yıkamazlar.

Federal Cumhuriyet’te siyasal sistem iyi ancak politikacılar iyi ve dürüst değiller. Sistem, bireyin hakları ve görevlerini, kamu yararına karşı sorumluluklarını kayıt altına alan bir anayasaya dayanıyor. Fakat bu kamu yararı kavramı üzerinde de, uzun zamandan beri ahlak kelimesinde olduğu gibi bir ‘modası geçmişlik’ kokusu var. Evet, tıpkı iktidarın büyüsüne kapılarak, kişisel çıkarlarını kamu yararıyla karıştıranların bulunması gibi, rüşvetçi, yalancı, bencil ve parti ya da grup çıkarlarına odaklanmış politikacılar her zaman vardı. Skandalların artması, toplumda zaten öteden beri büyük bir merkezi sorun olarak var olan güven boşluğunu besliyor. İşletmeciler için yedinci emir olan "hırsızlık yapma" emri ne ifade ediyorsa, siyasi sınıf için de veciz talebiyle sekizinci emir olan "yalan söyleme" veya siyaset diline tercüme edilirse, "seçmenlere tutmayacağın yalan vaadlerde bulunma" emri geçerli. Seçmenlerin aldatılması artık sıradan bir suç değil; bu, politikacıların sanki adet haline getirdikleri bir şey. Örnek mi istiyorsunuz? Alın size, Helmut Kohl’un doğuda 1990 senesinde seçim sonucunu belirleyen ‘çiçeklenmiş bölgeler’ vaadi... Ya da 1998 yılında Gerhard Schröder’in emeklilere verdiği, sosyal demokrat iktidarında servetlerinin azalmayacağından emin olmaları gerektiğini bildiren sözü...

CDU’ya bağış skandalı, Glagowski olayında görülen, siyasi makam sayesinde şahsi menfaat sağlama suçundan daha ağır bir suçtur ve etik ölçülerin ve yürürlükteki kanunların çiğnenmesidir. Günlerce suçsuz olduğuna dair yemin eden Helmut Kohl, bu sözleriyle sadece yalan söylemiş olmuyordu; Devleti taşıyan bir partinin başkanı olarak, kara parti kasalarıyla ve bağış paralarıyla olan ilişkisi, onun kendisini oyunun kurallarına –demokrasiyi temiz tutmak adına konulan kuralların tayininde kendisi de rol aldığı halde- (daha sonraları) bağlı hissetmediğini açıkça ortaya koymuş oluyordu. Bu durum politikada sadece bir tek kişiye has bir olay mı yoksa yaygın bir siyaset yapma biçimi mi? Kohl’ün gerçekleri gizleyen bu tutumunun diğer siyasetçiler arasında da yaygın olduğu kuşkusu, vatandaşın seçim sandıklarından uzaklaşmasının ve politikayla ilgisini kesmesinin sebebidir. Rahip ve yetişmiş ilahiyatçı, eski CDU genel sekreteri Peter Hintze’nin, 150.000 mark civarındaki sosyal sigorta aidatını ödemediğine ilişkin haber ise, siyasetçiler bataklığında normal bir durum olarak algılanıyor.

"1949’dan bu yana siyasetçilere olan güvensizlik bugünkünden daha fazla olmadı. Bu sınıftan ne siyasi ne de ahlaki bir liderlik çıkmıyor." Bu değerlendirmeyi, 80 yaşlarında ve onlarca sene bu sınıfın önde gelen temsilcisi olan sosyal demokrat Helmut Schmidt yapıyor. Yanlış anlaşılmasın, burada, insanların ve politikacıların özel hayatlarına ilişkin geçmiş çağlara özgü bir ahlaka dönüş önerisi getirilmiyor. Söz konusu olan, politikacıların cinsel ve evlilik hayatlarıyla ilgili ikiyüzlü eleştiriler olmadığı gibi, mezhepleri, kişisel ilgileri ve eşlerine sadakatleri de değildir. Politika erdem bekçisi olmamalı ve modern heterojen toplumlarda olamaz da zaten. Asıl söz konusu olan, aklın kamusal kullanımı ve demokratik meşruiyet kazanmış kanunların şeffaf bir şekilde uygulanmasıdır.

Gelecek bin yılda insan toplumlarının (sadece Almanların değil) ahlaki bakımdan ne kadar kudretli olduğuna dair en önemli sınav, önümüzdeki yıllarda bambaşka bir konuda verilecek ki o da bu toplumun, gen teknolojisinin imkanlarını nasıl kullanacağı konusudur. Bu alan, bir taraftan bireyin onurunu koruyan, diğer taraftan tıbbın gelişmesinin önünde bir engel oluşturmayan etik ölçülerin henüz daha geliştirilememiş olması nedeniyle çok netamelidir. Filozof Hans Jonas, 80’li yıllarda şu talepte bulunmuştu: "Belki de yeni bir insanı yaratmayı mümkün kılan teknolojik gelişim sayesinde genin değiştirilebilmesi, sorumluluğumuzun büyüklüğü konusunda bizi bilinçlendirecek yeni bir etik anlayışın gerekli olduğu düşüncesini beraberinde getiriyor. O günden beri çok şeyler oldu: anlaşıldı ki, bu teknoloji, sadece insanın genine müdahale etmeyi ya da sadece insanı klonlamayı (kopyalamayı) mümkün kılmıyor, ayrıca araştırmacıların yaratma iradelerine göre, genin yakında suni üretimi de mümkün olabilecek ve böylece insanın bütünüyle manipüle edilmesi mümkün olacak." (Spiegel- 39/1999)

Araştırmacıların ve biyoetikçilerin senelerden beri bekledikleri korkunç sonuç galiba ortaya çıkacak. Meslek gazetecisi Ursel Fuchs ‘Taz’da bu gelişmeyi şu şekilde tanımlıyor: "insan bedeninin alınıp-satıldığı mekan" (‘human body shop’) veya seleksiyon potansiyeli olarak insanın kullanılması ve değersizleşmesi." ‘Welt’ gazetesinde ise veteriner ve biyoetikçi Karin Blumer şu uyarıda bulunuyordu: "Bu yöndeki haberler karşısında, global etik ve kanunlardan yoksun bir dünyada yakında klonlanmış xerox insanı’nın aramızda dolaşacağı düşüncesine kendimizi alıştırmamız lazım." Bilimadamlarının ne kadar ileri gidebileceklerini ve bu sınırın hangi durumda aşıldığını kim belirliyor ? Bu gelişmeleri eleştirenler dünyanın herhangi bir yerinde gizli laboratuvarlarda Doktor Frankenştaynın haleflerinin bu sınırı çoktan aşmış olabilecekleri konusunda kuşkulanıyorlar. Daha bir kaç sene öncesinde, embriyonun yoluna müdahale edilmesi ve döllenmiş yumurta hücresinin manipüle edilmesi, gen araştırmacılarının hiç bir surette dokunmayacakları mutlak bir tabu olarak görülüyordu. Şimdi ise Amerika’da uzmanlar tam da bu iş için ön çalışmalar yapıyorlar. "Hücrenin içine gen ekleyerek daha mükemmel insan üretebileceksek bunu niye yapmayalım?" diyen Nobel ödülü taşıyıcısı ve DNA yapısını keşfeden James Watson, bu tabu yıkımını meşrulaştırıyor. Watson’un arkadaşı olan tıpçı Robert Edwards ise, şu korkunç cümleyi söyleyebiliyor: ‘Etik bilime uymalı, tersi değil!’

Eh artık, bundan sonra Peter Sloterdijkl’in ‘insan parkına’ fazla bir mesafe kalmadı. Gerçi Karlsruheli’nin, filozofların biyolojik ve entellektüel yönden daha mükemmel insanların jenerik üretimi konusundaki karanlık tezleri açık ve şiddetli itirazlarla karşılaştı ancak insanı alarma geçirmesi gereken, bu tezlerin, (Nazilerin ötenazi programının ve SS’in toplama kamplarındaki insan deneylerinin üzerinden 50 sene geçtikten sonra) uzmanların katıldığı uluslararası bir toplantıda, dinleyicilerin hemen hiç tepkisini çekmeden açıklanmalarıdır. Devletler, daha tartışmanın başlangıç safhasındalar, uluslararası standartlar ise hemen hemen yok gibi. Bu konu, devletleri galiba yeni yüzyılda siyaseten etik kararlar almaya zorlayacak Zira bu durum, bin yılın sonundaki ahlaki yönsüzlük perspektifinden bakıldığında hiç de iyimser bir tasavvur oluşturmuyor. Gen teknolojisinin imkanları sadece vicdansız bilim adamlarının hoşlarına gitmiyor, ayrıca bu teknolojiyle milyarlar da kazanılabilecek. Acaba bu, sınırsız bir büyüme alanı mı? Kamu ahlakının çöküşüne paralel olarak (ki hiç şaşmamak lazım), vatandaşın şahsi etik ölçüleri konusundaki derin tereddütleri de gelişiyor. Medyanın her gün açığa çıkardıklarına ek olarak bunların da şirazesi bozulmuş.

"Zeit" dergisi editörü Marion Graefin Dönhoff ‘Kapitalizmi Medenileştirin’ adlı kitabında, sanayi toplumunda köklü bir değer dönüşümünün yaşandığı tespitinde bulunmaktadır: "görev ve sorumluluk üstlenme, dayanışma ve yardımlaşma gibi geleneksel değerlerden, bencillik-çıkarcılık, kendini gerçekleştirme ve hazcı materyalizme dönük bireysel yönelimlere doğru bir dönüşüm." Almanya’daki vergi kaçakçılığı ve sigorta yalanları ile ilgili en güncel rakam ve istatistikler, Almanların, sadece ödeme ahlakına sahip olup olmadıkları konusunda değil, bundan çok daha kötüsü, onların sosyal devlet konusunda sağlıklı bir temel anlayışa sahip olup olmadıkları noktasında da kafalarda şüpheler uyandırmaktadır. ‘Vergi Mükellefleri Birliği’ tarafından yapılan en yeni soruşturma, her iki Almandan birinin aslında vergi kaçırmaya hazır olduğunu ortaya koymaktadır. Nitekim sadece Saksonya’da geçen yıl içinde yakalanan vergi kaçakçıları, devlet hazinesine 410 milyon Mark’ın üzerinde ceza ödemek zorunda kaldılar.

Alman sigorta şirketleri de  Almanların ahlaki durumunu pek iç açıcı görmüyor. Köln Psiko-ekonomik Araştırma ve Danışma Cemiyeti ‘Psychonomics’ tarafından yapılan bir araştırma, her dört Almandan birinin kendi sigorta şirketini en az bir kez dolandırmış olduğunu ortaya koyuyor. Bu dolandırıcılıklar nedeniyle bir yılda hasıl olan zarar, yaklaşık olarak beş milyar Mark tutarındadır. "Kriminalistik" dergisi, sigorta dolandırıcılığını "İllegal yollardan para kazanma teknikleri arasından birinci milli spor" olarak seçti. Gerek yalancıktan yapılan kazalar, gerekse yurtdışına yapılan milyonluk yatırımlardan sağlanan vergilendirilmemiş faiz gelirleri, bütün bunlar bir dayanışma toplumunun dayandığı ve beslendiği birlik ve yardımlaşma ruhunun çözüldüğünü aynı derecede gözler önüne sermektedir. Sosyal devleti bir arada tutan temel ahlaki sezgi, kişilerin kısa vadede kendi menfaatlerinden fedakarlık yapmalarının uzun vadede herkesin yararına olacağını telkin etmektedir. Salt toplumun zayıf kesimleriyle dayanışma bilinci değil aynı zamanda, kişinin kendisinin de bir gün yoksul insanlar arasına katılıp başkalarının destek ve yardımına muhtaç olabileceği ihtimalinin var olduğu bilinci de bu fedakarlığı zorunlu kılmaktadır.

Geleneksel haya ve ahlak anlayışının uğradığı erozyonu, öğle vakitleri sonrası  Talkshow’larında görmek mümkün: "Arkadaşım bir fahişe"den tutun da, "Beni rahat bırak, çocuklarının babası ben değilim"den, "Arabella, lütfen beni bir Seks Vampı yap"a varıncaya kadar hiç bir konu atlanmamaktadır. Almanların sapıklığının bayağılık derecesi sınırsız. Bu tarz show programları, kendi başarısızlığı sayesinde meşhur olmanın hiç meşhur olmamaktan daha iyi olduğu veya tanınmış bir namussuz olmanın tanınmamış namuslu biri olmaktan daha efdal olduğu yönündeki vehimler sayesinde yaşamaktadır. Freud’un hayal etmeye dahi cesaret edemeyeceği umumi bir koltuktur bu: Binlerce kişi, stüdyodaki seyircilerin ve evlerinde ütü yapan milyonlarca ev hanımının ya da ekranlarının karşısında pinekleyen emeklilerin gözleri önünde birbirlerine çamur atmakta, birbirlerinin sırlarını ortaya dökmekte, birbirlerine sövüp hakaret etmekte ya da birbiriyle elleşip-oynaşmaktadırlar.  "Sen aşırı derecede şişmansın" ya da "aşkımdan ötürü bir suçu örtbas ettim" gibi sözlü sataşmalarla insanların adeta sıra dayağından geçirilişi, norm-dışılığın (sapıklığın) her defasında yeniden skandal haline getirilişiyle kendi kendisini tatmin eden bir toplumu simgelemektedir. Gerçek bir manevi desteği ve yardımlaşmayı zaruri kılan durumlarda, insanların sadece sahte ve oynanmış hüzünleriyle karşılaşıyorsunuz; böylelikle kişisel bir tradeji, toplumun maskarası haline dönüşüveriyor.

Amerikalı sosyolog Richard Sennert, toplumsal meseleleri gündemleştirip tartışmak yerine, kamusal alanın, mahrem ve kişisel kimi sorunlarla ilgili psikolojik tahlillerin yapıldığı bu yayınlar yoluyla deformasyona uğratılmasını ‘mahremiyet tiranlığı (despotizm)’ olarak adlandırmaktadır. Talkshow’larda görülen uçuk ve sapık tiplere yönelik sahte infialler, günah çıkartma sandalyesi olarak bazı ‘günahların’ terk edilmesinden çok, yeniden üretilen kârı bol bir ayinden başkası değildir. Böylece herkes istediği gibi dilediğini konuşabilir, hatalarını itiraf edebilir, bol bol işkembeden atabilir, kendi başarısızlığına üzülüp hayıflanabilir. Ne var ki bu programlarda şu mesaj verilir: hiç kimse kendini değiştirmek zorunda değildir.

Burada günbegün haya, zevk-i selim ve mahremiyet anlayışları yeniden üretilmekle kalmıyor, aynı zamanda, her insanın kendi davranışlarının sorumluluğunu üstlenmek zorunda olduğu toplumsal gerçeklikle, kamu koltuğundan sorumsuzca atıp-tutmanın mümkün olduğu medyatik yaşam arasındaki sınırlar silikleşiyor. Daha geçenlerde Bavyera’da bir grup öğrenci, Meißen şehrinde bayan öğretmenin cinayete kurban gidişi hakkında tartışırlarken, kendilerine, failin (bir öğrenci) öğretmene yönelik daha önce sarfettiği ölüm tehdidini o zamanlar nasıl karşıladıkları soruluyor. 16 yaşındaki bir meslek okulu öğrencisi şöyle diyordu: ‘Doğrusu bu tehdidi hiç kimse ciddiye almadı. Biz, onun (failin) ilgi odağı olmak istediğini düşünmüştük." Talkshow’ların etkisi yüzünden, gençler, ifade edilen cümlelerin altında gerçek bir maksadın yatabileceğini düşünemeyecek hale gelmişler. Cinayeti işleyen öğrenci, gözlerinin önünde öğretmenlerini 22 bıçak darbesiyle yaralarken, neden müdahale etmedikleri sorulduğunda ise, Meißen’li kimi öğrenciler, yaşanan olaya hiç inanamadıklarını söylediler: "Tıpkı filmlerdeki gibiydi."

Buradaki asıl toplumsal sorun, fâilin televizyon (şiddet yoğunluklu film ve programlar) seyretmesi değil, tanık kişilerin gerçek hayatta yaşanan böylesi olaylara seyirci kalmalarıdır. Son yıllarda diğergamlık araştırmacılarının, toplumdaki yardım severlik ve medeni cesaret konusunda yaptıkları deneylerin ortaya çıkardığı tablo oldukça korkunçtur:

Konusu ‘Merhametli Samariten’ olan yazılı bir sınav yazmak üzere sınıflarına gitmekte olan bir grup teoloji bölümü öğrencisi, yerde yatan ve acılar içinde kıvranan bir adamla yüzleştirildi. Öğrencilerin çoğu adamı umursamadan yollarına devam ettiler. Yine bu çerçevede Berlin Özgür Üniversite öğrencileri metroda bir kadının cinsel tacize uğradığı bir olayı sahnelediler. Olayı gören yolculardan neredeyse hiç biri kadına yardım için müdahale etmedi. Yolcuların büyük kısmı sanki hiç bir şey olmamış gibi davranıp olayı görmezlikten gelmeye çalıştılar. Bochum Ruhr Üniversitesi’nde, trafik kazalarına tanık olmuş insanların ne denli yardımsever oldukları araştırma konusu oldu. Araştırmaya göre tanıklardan %80’i yardım etme cesaretinde bulunamayıp seyirci kalmayı yeğleyen kişilerdi.

Uzmanlar, insanların önemsiz ve riskin az olduğu durumlarda (örneğin bir kişi eldivenini kaybettiği zaman), kendileri açısından daha riskli durumlara göre daha çok yardımseverlik gösterdikleri konusunda hemfikirler. Grup veya insan topluluğu ne kadar büyük olursa  gösterilen yardımseverlik ve medeni cesaret de o oranda az oluyor. Herkes sorumluluğu birbirinin üzerine atıyor ve hiç kimse gereken tavrı gösteremiyor. Hiç kimsenin yardım etmediği kurbanlar açısından ‘ödleklik’ olarak da kabul edebilecek durumu, bilim adamları ılımlı bir üslupla  "Plüralist/çoğulcu lâkaytlık" olarak adlandırmaktadırlar.

Şu zamanlarda ‘iyi-insan’ ("Gutmensch") gibi oldukça garip bir kelimenin yüksek bir demagojik değere sahip olması hayret edilecek bir şey değil. Taban oluşturmaya yarayan bir sövgü kelimesi. Söz konusu kavramla, yeni Berlin Cumhuriyeti’nin o değer yoksunu, neo-liberal realistleri kendi aşağılayıcı tutumlarını açığa vurmaktalar. Bu şekilde giderek daha çok, eleştirel tutum ve ahlak temelli itirazlar, modası geçmiş ‘siyasal namusluluk’ olarak aşağılanıp geçersiz kılınmaya çalışılmaktadır.

"İyi-insan" sınıfına sosyal kurumlarda (sosyal sorunları olan insanlara yardım amacıyla kurulmuş müesseselerde görevli kişiler kastediliyor) çalışanlar dahil olduğu gibi Kızıl Hac çalışanları ve papazlar da bu sınıf içinde değerlendirilmektedir. Guido Westerwelle [FDP(Hür Demokrat Parti/Liberaller başkanı] 1998 yılında yayınlanan ‘Neuland’ isimli kitabında ‘iyi-insanlar’dan, başkalarının paralarını harcayan kişiler olarak söz ederek onlara ateş püskürür. 

1994 yılına ait bir Allensbach-Soruşturması’nda Almanların ahlaki durumuna ilişkin iki boyutlu bir tespitle karşılaşıyoruz. İncil’deki On Emir’in kendi yaşamlarında bir rol oynayıp oynamadığı sorusuna verilen yanıtların yüzde 55 ilâ yüzde 88’i olumluydu: Baba ve anneni saymalısın (73), cana kıymamalısın (88), yalan söylememelisin (67) ve hırsızlık yapmamalısın (83). Hatta 100 kişiden 55’i cinsel sadakati (iffeti) zorunlu bir kişisel ahlaki bir ilke olarak görüyordu. "Günümüzde On Emir’lerin hangisi artık insanların çoğunluğu için geçerlidir?" sorusuna verilen karşılıklar ise çok daha karanlık bir tabloyu gözler önüne seriyordu: Buna göre 100 kişiden sadece 13 kişi yalan söylemiyor, On Emir’den olan cana kıyma yasağının dahi soruşturmaya katılanların kanaatine göre toplumun yarısından azı (% 47) için bağlayıcılığı var.

Mesaj oldukça açık: "Ben iyiyim, sadece diğerleri kötü"; muazzam bir aldanış. Kişilerin kendileri hakkın-da verdikleri bilgiler doğru olmuş olsaydı, Federal Almanya’da, en azından kişisel ahlak noktasında, her şeyin toz pembe olması gerekirdi. Ülkenin doğusundaki ahlâki çöküntü ise, özellikle STASİ’nin [eski Doğu Almanya Cumhuriyeti’nın istihbarat teşkilatı] etkisiyle daha vahim boyutlarda. Kılı kırk yararcasına oluşturulmuş muhbirlik ağıyla Doğu-Berlin’deki Devlet Güvenlik Bakanlığı, 40 yıllık Doğu Almanya Cumhuriyeti dönemi boyunca reel sosyalist cemiyet yapısının temelini bir köstebek gibi kazıp yok etmiştir. Aile bireylerini dahi kapsayan sistematik muhbirciliğe yönelik kitlesel boyutlardaki teşvik ve kışkırtma yüzbinlerce insanı, sadakat, güvenilirlik ve doğruluk gibi en temel ahlaki değerlerden yoksun kılmıştır. Vaktiyle Erich Mielke’nin gayrı resmi asistanlığını yapmış  bir bayan öğretmen iki Almanya’nın birleşmesinden sekiz yıl sonra Gauck-Dairesi’nin dosyaları aracılığıyla suçluluğu ortaya çıkarıldığında, "ahlaki bir endişemiz yoktu" itirafında bulunmuştu. Bu söz, bir pişmanlık izharı değil, daha ziyade nesnel bir tespit.

Doğu Almanya, genel bağlayıcılığı olan değerler temeli açısından, Batı Almanya’ya göre çok daha fakir durumda. Bu temeli SED[Sosyalist Birlik Partisi]-Rejimi, sınıf çatışması esasına dayalı bir parti ahlakı uğruna din ve vatandaşlık erdemleriyle olan tüm bağları kopararak tahrip etti. Aynı zamanda parti yönetimi, toplumun, belli durumlarda veya belirli sorunlar karşısında ne gibi tavırlar takınmak istediği konusunda mutabakata varmasını mümkün kılabilecek her türlü kamusal müzakerenin önüne set çekiyordu. Bu konudaki normları sadece SED dikte ediyordu. İki Almanya’nın birleşmesi sürecinde, toplum kendi bağrından yeni bir değerler temeli oluşturamadan, dayatılmış olan söz konusu kodeks çöküverdi. Toplumun böylesi bir şeyi başarması zaten düşünülemezdi. Bu ahlaki bilinç yoksunluğunun göstergesi ise doğudaki radikal sağcı akımları mazur gösterme çabalarıdır. Kafayı çekmiş bir dazlaklar sürüsü ne zaman bir yabancıyı yaralasa, işsiz kalmış gençliğin çaresizliğinin dışa vurumu olarak gösterilmeye çalışılmakta ve anlayış beklenmekte. Ahlaki çöküntü ve yozlaşma o kadar derinleşmiş ki, artık insanlık, gayrı sâfi milli hâsıla meselesi haline dönüşmüş. Sanki işsiz bir kişinin gece vakti, yabancı, eşcinsel ve özürlü insan avına çıkmaktan başka çaresi kalmamış.

"Bild" gazetesi, Marion Graefin Dönhoff’a 90. doğum yıldönümünde, siyasette erdemlerin giderek önemini yitirmesine karşı ne yapılabilir? diye sormuştu. Cevabı "hiç bir şey" olmuştu. "Yapılabilecek tek şey, durmadan erdemliliğe davet etmektir." Teselli amacıyla sözlerine şunu da ekledi; "Bir gün bu prensipsizliğin/ilkesizliğin yerini erdem ve doğruluk arayışına bırakacağı inancındayım. Bu konuda ümitliyim."

Ümitvar olmak için nedenler var

Planlanan Holocaust(Yahudi soykırımı) Anıtı’ını onaylayanlar veya karşı gelenler her neyi amaçlamış olurlarsa olsunlar: İster unutulmak istenen başağrıtıcı bir geçmişi noktalamak amaçlanmış olsun ya da gelecek nesillerin bilincinde, atalarının işlemiş oldukları cürümleri onlara hatırlatacak olan kopmaz bir dikenin simgesi olarak düşünülmüş olsun; anıt etrafındaki tartışma artık kendine özgü bir dinamik geliştirmiştir. İster bahse konu nedenlerden ötürü inşası veya aynı dürtülerden dolayı engellenmesi gerekli görülmüş olsun – hatırlamayı ‘ahlak sopası’ olarak tavsif edip zemmedenler, anıt inşa edilmese bile kaybetmişlerdir.

Anıt hakkında yürütülen tartışmanın bizatihi kendisi dahi çarpıcı bir ahlak belgesidir. Gerek geliştirilen projenin estetik ve işlevsel açıdan değerlendirilirken, gerekse anıtın yeri ve amacı, yazıtın dili ve içeriği konusundaki resmi müzakereler çerçevesinde, sadece Ausschwitz’in tasvir edilip edilemeyeceği konusunda değil aynı zamanda Auschwitz’in kendisi hakkında da yazılıp çizildi. Ayrıca suç ve ceza konusunda, faillerin kurbanlarıyla olan ilişkileri hakkında, nasyonal sosyalist cürümlerin özgül niteliği hakkında da yazılar yazıldı.

Anıtla ilgili tartışmalar, ahlakla ilgili soru ve düşüncelerin toplumumuzdan öyle kolayca ve her zaman için uzaklaştırılamayacağını göstermektedir. Bunun için öyle sözde hiper-ahlaki bir nesle ihtiyaç da yok. Zaman ruhunun ayakkabısındaki muzır bir çakıltaşı olarak ahlak sadece sözde ‘iyi-insan’ların vicdanlarında değil, toplumsal sorunların saf pragmatizm yoluyla çözülemeyecek derecede büyüdüğü her yerde ortaya çıkmaktadır.

Aynı durum Alman askerlerinin Kosova’ya gönderilip gönderilmeyeceği konusunda devam edegelen tartışma için de geçerlidir. Savaş konusunda yaşanan anlaşmazlık, hangi davranışların ahlaki bir temellendirmeden kaynaklandığının açık olmadığı gerçeğini gözler önüne sermektedir: Gerek savaş karşıtları gerekse taraftarları, Alman tarihinin kendilerine yüklediği ahlaki sorumluluğa dayanıyorlardı: "Asla Auschwitz tekrarlanmamalı" ve "Asla bir daha savaş olmamalı" gibi sloganlar ahlakla ilgili müzakerede bir çelişki oluşturuyordu.

Bütün ayrılıklara rağmen savaşla ilgili tartışmalar tarafların ortak yönlerini gözler önüne serdi: nasyonal sosyalizmle ilgili geçmişten kaynaklanan hususi sorumluluğun bilincinde olmak ve insan haklarını küreselleşmiş bir dünyada da savunmak.

Kosova savaşı, siyasetin yalnızca güç dengesiyle ve değer açısından nötr bir masraf-yarar düşüncesiyle sınırlı olmadığı konusundaki sezginin yeniden canlanmasına katkı sağladı.

Örnek ve önder arayışlarında gençler ille de eski kuşağın yargılarına bakmıyorlar. 1997 yılında Paris’te Katolik Kilisesi’nin düzenlediği Dünya Gençlik Toplantısı’na bütün dünyadan 1 milyonun üzerinde genç katılmıştı. Bu gençler Papa’nın cinsel ahlakla ilgili yaklaşımını benimsemiyorlar, ama diğer taraftan her şeye rağmen insanları sınırların ötesinde birbirine bağlayan ve günümüzde de halen sosyal adalet ve bireyin onuru için mücadele eden bir inancın cazibesine kapılabiliyorlar. Burada önemsenen şeyin Hıristiyan öğretisinden ziyade evrensel mesaj olduğunu Dalai Lama’ya gösterilen ilgiden anlamak mümkün.

Hamburglu bir muhabirin kızı 68’lilerden olan babasına "Sizin durumunuz iyiydi, uğrunda mücadele ettiğiniz ideallere sahiptiniz. Bizim hiç bir şeyimiz yok" diye sitemkar sözler sarf ediyordu. Geleneksel kurumlarla kendileri açısından önem arzeden değerler arasında bir bağlantı gören gençlerin sayısı giderek azalıyor. Bir SPIEGEL-Soruşturmasına göre, erkeklerin % 55’i, kilise, parti ve sendikalar şöyle dursun, Yeşil Barış (Greenpeace) ve Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) gibi kurumların dahi kendileri için bir örnek teşkil etmediklerine inanıyorlar. Soruşturmaya katılan ve yaşları 14 ilâ 25 arasında değişen gençlerden erkek olanların %77’si, bayanların ise %73’ü, kamu yararı için çalışmak istemediklerini ifade ettiler.

Teolog Hans Küng’ün insanlığın ahlaki açıdan geleceğinin parlak olduğuna dair sağlam bir inancı var. On seneden bu yana "Dünya ahlakı projesi"ni sürdüren Küng’e göre ‘dünya ahlakı’, insanların birarada yaşamaları için gerekli olan, değişik dinlerle dünya görüşlerinin yanısıra dindar olmayanların da mutabık kalabilecekleri asgari düzeydeki ortak ahlaki değerler, ideal ve hedeflerdir. "Weltethos"un 71 yaşındaki başkanına göre "değerler, normlar ve tutumlar üzerinde bu tür küçük bir asgari temel mutabakat olmazsa, insanlığa yaraşır bir yaşam mümkün olmaz."

Küng yeni normlar icad etmek istemiyor, daha çok geleneksel şeylere sarılıyor: İncil’in On Emir’ine ve MÖ 5.yy’da Konfüçyüs tarafından ortaya konan altın kurala; "Kendine yapılmasına istemediğin bir şeyi başkasına da yapma." Kant’ı örnek alan düşünürlerin "evrensel ahlak" olarak adlandırdıkları şeyi, Küng dinler için geliştirmektedir. Onun inancı şu: Bu ahlak kataloglarında ifadesini bulan insanî ilkeler bütün dünya dinlerinde önerilmektedir. Toplumun bunları kabullenmesi ve kendi somut durumuna uyarlaması/aktarması gerekiyor.

Küng, bütün yerküreyi kapsayan bir ahlakın egemen kılınmasında dünya dinlerinin önemli bir payının olacağı kanaatinde, yeter ki istesinler. Bunun şartı ise Müslümanların, Yahudilerin ve Hıristiyanların birbirleriyle mücadele etmekten çok, mutabık oldukları ahlaki değerlerin farkına varmaları, bunları yaşamaları ve tebliğ etmeleridir.

Ancak bu durumda da Küng’e göre her şey toz pembe olmayacak. Ama belki dünya genelinde insan haklarının yürürlüğe sokulması konusunda daha geniş bir mutabakat sağlanabilir ve belki bu şekilde içinde bulunduğumuz bu küreselleşme çağında güçler, ülke ve din sınırları ötesinde bir araya toplanabilir. Bu ne de olsa bir başlangıç olabilir.

 

Anket sonuçları :

3.12.-11.12.1999 tarihleri arasında Emnid Anketi Spiegel için 14- 25 yaş gurubu arasında, yaklaşık 500 kişiye soru yöneltti.

‘Şu kuruluşlardan birisini örnek olarak görüyor musunuz?’

            Erkek  Kadın

Yeşil Barış     26%    44%

Uluslararası Af Örgütü          16%    25%

Sendikalar     11%    10%

Kiliseler          5%      8%

Partiler           2%      2%

Hiç biri           55%    40%

‘Toplum yararına olacak işlere (çevre koruma vb. gibi)  gönüllü ve düzenli olarak zaman ayırıyor musunuz ?’

erkekler :        77% hayır       22% evet

bayanlar :       73% hayır       27% evet

 

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin