|
3000 Sene Musa’dan
2000 Sene İsa’dan Sonra
Ahlak Nerede?
Çeviren :
Yasin ŞANLI
Der Spiegel
51/1999
Altın
Buzağının Etrafında Dans
Toplum bin
yılın sonunda derin bir etik kriz içinde bulunuyor. İyi
ve kötünün ne olduğu konusundaki konsensüs yok olmaya
yüz tutmuş durumda; politikada kamu yararı, hemen hiç
gözetilmiyor ve ekonomide kişisel menfaatler belirleyici
oluyor. O halde Almanlar ahlaksız bir toplum mu?
Şu sahne
çarpıcıydı: kızgınlığı yüzüne vuran eski başbakan Helmut
Kohl, Batı Almanya’da, CDU (Hrıstiyan Demokrat
Birliği)’nun başkanı iken yasaların çizdiği çerçevenin
dışına çıkarak partiye bağış paraları aldığı ve kara
kasalar kullandığı yönündeki suçlamayı reddetti. Kısa
bir süre sonra, CDU, Kohl’un tam olarak doğruyu
söylemediğini itiraf etti. Aynı zaman zarfında
Hannover’de eyalet başbakanı olan Gerhard Glagowski,
özel hayatını, hiç çekinmeksizin meslek hayatıyla
karıştırdığının ortaya çıkmasından ötürü, işlenen
suçların hiçbir şekilde bilincinde olmadığını ısrarla
vurgulayarak, istifa ettiğini açıkladı.
Eski bir
arkadaşından ‘hediye’ olarak 30 000 mark değerinde antik
kitaplar ve değerli hediyeler aldığı için şu sıralar
gündemde olan kitapsever federal ulaşım bakanı Reinhard
Klimmt, kategorik bir şekilde, bunda herhangi bir
uygunsuzluğun olmadığını savunup istifa etmeyi aklından
geçirmeğini söyledi.
Bir kaç gün
önce, Alman bankerler, 450 milyon marklık borcunu
ödemediği gerekçesiyle, üstelik 60.000 işçiyi ekmeğinden
ve maaşından edecek ve parça tedarik eden yüzlerce
firmanın iflasına yol açacak bir karara imza atarak,
Holzmann inşaat şirketinin re-organizasyonundan
vazgeçtiler. Başbakan Gerhard Schröder’in sorunun
çözümüne ilişkin bulduğu formül ise şuydu: vergi
mükelleflerinin sırtına yüklenmek. İşte bu, 1999
sonbaharında, bir Alman haftasında yaşanan olaylardan
sadece küçük bir kesit. Olaylar ne kadar farklılık arz
etse de iki noktada ortaktırlar: ahlak ve para. Ve tabii
bütün aktörler kendilerini ak sütten çıkmış ak kaşık
gibi görüyorlar!
Olayların
içinde yer alan aktörlerin, en başta da Helmut Kohl’ün,
para ve iktidarla olan ilişkilerinde temel ahlaki
kurallara aykırı hareket ettiklerine dair bir bilince
rastlayamıyorsunuz. Ama sadece onlar değil; şu an
siyaset ve ekonomide söz sahibi olanlar, tehlikeli bir
sendromun acısını çekiyorlar: bin yılın sonunda, öyle
görünüyor ki, özellikle toplumu yönetenler, etik
ölçülerini yitirmişlerdir. Demokratik kuralların herkes
için geçerli olduğu bilinci kaybolmuş; siyasi ve
ekonomik gücün, kişilerin kendilerini gerçekleştirmeleri
için ya da çıkarları doğrultusunda yararlanılacak
unsurlar olmadığı, fakat aynı zamanda onları sorumluluk
altına soktuğu şuuru da yitirilmiştir.
Büyük
Brockhaus ansiklopedisi, ‘modern anlamda ahlak’
kavramını şöyle tanımlıyor: "bağlayıcı olduğu kabul
edilen davranışlara ait değer hükümlerinin, etik-ahlaki
normları ve bir toplumun ulaşmak istediği ideallerin
tümünü ifade etmek için kullanılan kolektif bir tabir."
İyi, güzel de, bizim toplumumuzda iyi ve kötünün ne
olduğu konusunda bir uzlaşma var mı? Bugün kim ‘ahlak’
kelimesini ağzına alırsa, dar görüşlü, huzur bozan ya da
geri kafalı tarzında suçlayıcı ifadelerle alaya alınma
tehlikesiyle karşı karşıya. Eskiden Alman öncü dergileri
arasında politik-ahlaki yönden yol göstericilik görevini
yerine getiren ‘Kursbuch’ bile Haziran sayısında ‘ahlak
bitsin’ talebinde bulunuyor. Bugünlerde bir düşünceyi
karalamak için onun ‘ahlaki’ olduğunun vurgulanmasının
yeterli olduğunu, siyaset bilimci Antonia Grunenberg’in,
Kursbuch’daki ‘ahlak ve politika’ isimli makalesinde
çok bariz bir şekilde görmek mümkün. Yazıda en çok
‘ahlaklanmak’, ‘ahlaki şiddet’, ‘hiper-ahlaklanmak’ ve
‘hiper-ahlak’ kavramları kullanılıyor.
Bu makalede,
Almanya Cumhuriyetinin, Filozof Jürgen Habermas’in
görüşüne göre nasyonal sosyalizm ve Auschwitz (meşhur
toplama kampı) deneyimlerinden yararlanılarak
sivilleştirilmiş ve liberalleştirilmiş, kuruluş
felsefesi sorgulanmaktadır. Savaş deneyimini yaşamış
neslin ulaştığı "politika, ahlaki değerlerce
yönlendirilmeli" anlayışı, Grunenberg’de en iyimser
ifadeyle psikolojik açıdan anlayışla karşılanabilecek
bir çıkarım hatası olarak, en kötümser ifadeyle ise,
totaliter bir politikanın başlangıcı olarak görülebilir.
Federal
Almanya Cumhuriyetinin, kamu yararını hedefleyen, bir
sosyal devlet olduğu şeklinde ifadesini bulan toplumsal
uzlaşı da çatırdıyor. Sosyal demokratlar bile sosyal
adalet kavramını, sıcak bir patates gibi birbirlerine
atıyorlar. Halbuki bu sorun, gelecekte baş ağrıtacak en
büyük sorunlar arasında yer almaktadır. Bunların
başında, ülke içindeki kültürel ve sosyal çeşitliliğe
tahammül edebilen bir dayanışma ruhunun ayakta tutulması
gelmektedir. Ancak toplumu dayanışma çerçevesinde bir
arada tutan ahlaki tutkal, artık işlevini göremez hale
gelmeye başlamıştır.
Aslında bu,
kadim bir hikayenin tekrarıdır. Musa Tanrı’yla Sina
dağında 40 gün geçirdikten sonra dağdan indiğinde,
kendisini altın buzağı etrafında dans eden sarhoş
İsrailli bir topluluk bekliyordu. Daha önderleri yeni
gitmişken, Yahudiler kendilerini Mısır’daki kölelikten
kurtaran Tanrı’ya sırt dönmüşler ve hanımlarının
altınlarıyla buzağı heykelini yapıp yeni ilahları olarak
ilan etmişlerdi. Bu durumu gören Musa öfkeyle dolu bir
şekilde, Yehova’nın bizzat yazdırdığı ve ahlaki emirleri
ihtiva eden taştan iki yazıtı kırdı. ‘Ondan sonra
onların yaptığı buzağıyı alıp yaktı ve paramparça etti.’
Ve kavmini yine doğru yola iletti. Bu hadise, 3000 sene
önce olmuştu. İncil’de bu altın buzağının etrafındaki
dansın kıssası, bütün zamanlar boyunca, ahlakı unutmuş
insanlık toplumları için bir örneklem olarak yer aldı.
Öfkeli Musa’nın kırdığı levhalarda, insanlar-arası
ilişkiler için vazedilmiş yerinden oynatılmaz kurallar
yazıyordu: Baban ve annene karşı saygı göster; insanları
öldürme; fuhuş yapma; hırsızlık yapma; yalan söyleme;
başkasının eşine veya onun malına göz dikme. Binlerce
yıldır, inansın-inanmasın, bütün insanlık, bu
davranış-kodeksinin geçerliliği konusunda bütün dini ve
mezhebi farklılıkların ötesinde bir mutabakat sağladı.
İsa, dağdaki vaazında, buna uygun bir şekilde, bütün
dinlerde geçerli olan şu altın kuralı formüle etti:
"başkasının sana ne yapmasını istiyorsan, sen de ona
aynısını yap!"
Aydınlanma’nın ahlak filozofu İmmanuel Kant ise, ‘adil
Tanrı’ inancına dayanan bu cümleyi salt insan aklından
türetilen şu etik norma dönüştürmüştür: "Öyle davran ki,
iradenin düsturu, her zaman genel bir kural olabilsin."
Tabi ki tarih, bu on emrin ve Kant’ın ‘kategorik
zorunluluk’ ilkesinin çiğnendiği nice olaylarla dolu.
Aslında insanlık tarihi, bu etik talebin karşısında bir
başarısızlık tarihidir. Ama öyle ya da böyle,
insanların, uymasalar bile, bu saygın emirleri, en
azından prensipte kabul ettikleri çok açıktı. Fakat
durum, en azından medeni ve sanayileşmiş Batı
toplumlarında tamamen değişmişti. İkinci bin yılın
sonunda katolik ilahiyatçı Hans Köng "bir çok insan,
hayatındaki büyük ve küçük kararları, hangi temel
referansa göre vereceğini, hangi öncüllere uyduğunu,
öncelik sırasını nasıl kuracağını, hangi kişilikleri
örnek alacağını bilmiyor" diyor. Modernizmin
kazanımlarından biri de politikayı etikle ilgili
sorulardan, din ve kültürel kabullerden soyutlamak ve
adalet ilkesi etrafında ‘bir arada yaşama’ ile ilgili
sorulara konsantre olmak idi. Amerikan demokrasi
teorisyeni John Rawls’e göre modern çoğulcu toplumların
geniş çaplı bir uzlaşıda birleştirilmeleri ancak bu
şekilde mümkün. Ancak, insanları kendi seçtikleri
politikacılar yerine kontrolsüz bir kapitalizm yönettiği
için, vatandaşın nasıl adil bir şekilde yaşayacağı
sorusunun cevabı hala verilebilmiş değil. 90’lı yılların
başında Köng’ün uyarısını hatırlayalım: "Batı dünyası,
sadece sıradan insanların sorunu olmayan, siyasi
bakımdan da çok önemli sonuçları olabilecek bir anlam
(değer) ve norm boşluğu ile karşı karşıyadır."
Batı
toplumlarının, değer yoksunu bir toplum olmaya
başladıkları gerçeği, en somut biçimde ekonomi alanında
görülüyor. İnsanın, onun onurunun ve saadetinin,
ekonomik alanda her şeyin ölçüsü olması gerektiği
konusundaki uzlaşı bütünüyle yitirilmiştir. Durum,
bundan 30-40 yıl önce daha farklıydı. Örneğin, Alman
bankasının bakanı Hermann Josef Abs’ın sloganı şu idi:
"kazanç iyidir, ama her şey değildir." Gerçi ayakta
durmak için her şirketin kazanca ihtiyacı var. Ama Abs
biliyordu ki: "İnsan salt nefes almak için yaşamadığı
gibi, sadece kazanç için de çalışmaz..." O zamanın
patronları sadece kendi iyilikleri için değil, işçi ve
memurların iyiliği için de kaygılanıyorlardı. 1945’den
sonra bu uzlaşmadan ‘herkes için refah’ sloganı
çıkmıştır.
Bu sorunsuz
dünyada doksanlı yılların altın buzağısı olan hisse
senedi sadece mütevazi bir rol oynuyordu. "Benim bütün
gün boyunca, hisse senedimin borsa değerini yükseltmek
için daha ne yapmam gerektiğini düşünecek vaktim yok."
Bunu o zamanın Daimler-Benz patronu Edzard Reuter, New
York’daki bir toplantıda dinleyicilerine hitaben
söylemişti. Onun halefleri ise, bugünlerde başka hiç bir
şey düşünmüyorlar. Sermaye ve iş çevreleri arasında
çok-yönlü kapitalist etkileşimle ilgili olarak şablonik
bir şekilde tekrarlanan haberlerin sanki kötü bir tadı
var. Bir şirket, ekonomik ahlaksızlık sözlüğündeki kural
gereğince, bir avuç büyük hissedarı memnun etmek için
veya her şeyden önce bankalar ve sorumlu yöneticiler
ceplerini doldurmak adına, ‘kilo vermek’ amacıyla ne
kadar işçiye çıkış verirse, o nispette şirketin
borsadaki değeri artar! Bu meseleyi zorlaştıran bir
başka nokta da şudur: büyük hisse sahipleri gurubuna,
patronların işleri büyütmesinden dolayı, dolaylı da
olsa, işyerleri tehlikeye giren kimseler de giriyor.
Çünkü büyük hisse sahipleri arasında,küçük yatırımcının
parasını değerlendiren pansiyon fonları da yer alıyor.
Modern şirket
önderlerinin nasıl düşündüklerini, Bayer’in Yönetim
Kurulu Başkanı Manfred Schneider, 1997 yılında Spiegel’e
verdiği bir demeçte açıklamıştı. "1992 yılından bu yana
Bayer’in ülke içindeki işyerlerinin %20si iflas etti ama
kuruluşun borsa değeri aynı zamanda %200, yani 18 milyar
mark’tan 53 milyar marka çıkmıştır" şeklindeki eleştiri
karşısında, Schneider’in cevabı: "İş kaybı ile borsanın
ani yükselişi arasında hiç bir paralellik yoktur"
şeklinde olmuştu. Konuşmasının devamında da:
‘yatırımcıların, yönetimin kararlı davrandığını
görmesini’ sağlamak için 1997’deki personel giderini
cironun %35’inden %30’una indireceklerini açıklamıştı.
Geçmiş iş
yılında yeni bir kazanç rekor kıracaklarını açıklayan
Bayer patronu Schneider’in, yeni işyerlerin
oluşturulması için kendisini sorumlu hissedip
hissetmediği sorusuna cevabı şu oldu: "Benden
beklediğiniz şey gerçekçi değil. Bu şartlar altında bunu
yapamam." Olsa olsa kendi şirketindeki işyerlerini
korumaya gücünün yetebileceğini söyleyen Schneider,
daha fazlasını isteyenler için: ‘bir çok tabuyu yıkması
lazım’ cevabını verdi: "Mesela sosyal standardı
hissedilecek ölçülerde azaltıp azaltmayacağımız sorusunu
ciddi bir şekilde sormamız lazım. Neden 30 gün izin
yerine 25 gün izin yetmiyor?... İşsizlik parası neden
azaltılmıyor? Bir işi olan insanlar şirketlerin
yaptıkları gönüllü sosyal yardımların bir kısmından
vazgeçmeye hazır olduklarını açıklarlarsa, Almanya’daki
durumumuzu önemli ölçüde iyileştiririz." Bu arada
hissedarların ve işletmecilerin kar standardının
düşürülmesinden söz edilmiyor. Schneider bu soruya daha
ziyade bir amaç saptamasında bulunarak karşılık veriyor:
"Amerikalıların veya Hoffman-La Roche’nun karlarına bir
göz atsanız ya. Onlar %20 kar elde edebiliyorlar, hem de
vergilere rağmen. Biz bunun çok uzağındayız." Ama hedef
budur. Schneider işverenin kamu yararı karşısındaki
sorumluluğu konusunda neler düşündüğü hakkında hiç bir
şüphe bırakmıyor. Almanya’da kiliselerin giderek artan
sosyal kayıt-sızlıktan şikayetçi oldukları kendisine
hatırlatıldığında, basit bir gerçeği dile getirerek
karşılık veriyor: "Kiliseler bir hayır kuruluşudur. Biz
şirket olarak öncelikle kazanç elde etmeyi hedefleriz.
Bu gerçeği çok açık görmek lazım." Öte yandan, ekonomiyi
yönlendirenlerin, kayıtsız ve şartsız bir şekilde hisse
sahipleri ve borsa karlarına odaklanmış zihniyetlerini,
eski başbakan Helmut Schmidt ’Amerikan vahşi
kapitalizmi’ olarak tanımlıyor, bunu da sadece Amerika’
ile sınırlı görmüyor. Schmidt ayrıca şu uyarıda da
bulunuyor:
“Spekülasyon
yoluyla kazanç sağlama ve büyüme hastalığı Alman
borsasındaki hissedarlar arasında da yaygınlaşıyor.
Bunlar çabucak birleşiyorlar, büyük şirketleri bir anda
alıp satıyorlar; sanki kullanılmış bir araba gibi."
Kendileri için hayati önem taşıyan bu tür değişikliklere
bağımlı olan sıradan insanlar ise, genel olarak, bu oyun
da sadece rahatsız edici tali unsurlar olarak rol
alıyorlar. Bu bağlamda Holzmann’ın davasına bakılabilir.
Bununla birlikte, salt kâr maksimizasyonuna odaklanmış
düşünce tarzının sosyal olmayan sonuçları toplumun
üzerine yıkılıyor; toplum sırf kâr düşüncesinden dolayı
oluşan işsizliğin bedelini üstlenmek zorunda kalıyor
veya vergi yükü artan ve bu yüzden tehlike altında olan
işyerlerini kurtarmak durumunda kalıyor. Özellikle
ayıplanması gereken bir başka olay ise, Alman
şirketlerinin Nazi döneminde zorla çalıştırılan işçilere
ödeyeceği tazminat konusunda yaşanıyor. ABD’nin
tahminine göre, zorla çalıştırılan insanlardan kazanç
elde eden 2000’den fazla firmadan şimdiye kadar 70’e
yakını, bu işçiler için düzenlenen yardım fonuna
katılmaya hazır olduklarını açıkladılar. Meşhur Deutsch
Bahn AG, Preussag ve Zeiss Jena şirketlerinin adları şu
ana kadar bu fonda yok. Bu sistemde sistemin
savunucuları, insanın giderek daha az, paranın ise
giderek daha çok rol almasının faturasını globalizme
yıkıyorlar; Bunu da öyle bir eda ile yapıyorlar ki,
sanki globalizme karşı bir şey yapılamazmış, bu bir
yeni doğa kanunuymuş gibi?!
Bu
gelişmeleri gereğince algılayan herkes, insan-oğlunun
dünyanın gidişatı hakkında artık söz sahibi olmadığını
ve kendisini felakete sürüklediğini itiraf ediyor
demektir. Karşı tez de şöyle: Eğer globalleşme kazanç
(ve iktidar) artımına göre programlanmış bir sistem
olarak, insanların, masraf çıkartan faktör olarak
görülmesinden dolayı önemsiz ve gereksiz sayılmasına yol
açıyorsa o zaman bu sistem yanlıştır; zira bu, insanlık
dışıdır ve değişmesi lazımdır. ‘Dünya Ekonomik Forumu’
başkanı, ekonomist Klaus Schwab şu ikazda bulunuyor:
"Küreselleşmiş ekonomi, çevreyi tahrip eden, önüne çıkan
her şeyi yıkıp geçen frensiz bir trene benzeyen Pazar
ekonomisinin dengi olmamalı."
Bu arada bu
küreselleşme, zaten en çok bizlerin sosyal becerisini
zorlayacak. Ulusal sınırların kalkması sonucu, dünya
üzerinde sadece sermaye akışı olmayacak, aynı zamanda
insanlar da yer değiştirecekler. Bu yöndeki gelişmeler,
bizleri, farklı düşünenlerle, yabancılarla ve
yoksullarla daha fazla karşı karşıya getirecek. Bu yeni
bin yıl, toleransın ve dayanışmanın standardının
belirlenmesi açısından karşılaşılabilecek en uygunsuz
zaman dilimi olarak görünüyor. Ahlaki açıdan
politikacılar, ‘işletmeciler’den daha kötü durumda.
(Helmut Schmidt) Onlar yanlış davranışlarının
sorumluluğunu, engel tanımaz saydıkları global ekonomik
sistemin üzerine yıkamazlar.
Federal
Cumhuriyet’te siyasal sistem iyi ancak politikacılar iyi
ve dürüst değiller. Sistem, bireyin hakları ve
görevlerini, kamu yararına karşı sorumluluklarını kayıt
altına alan bir anayasaya dayanıyor. Fakat bu kamu
yararı kavramı üzerinde de, uzun zamandan beri ahlak
kelimesinde olduğu gibi bir ‘modası geçmişlik’ kokusu
var. Evet, tıpkı iktidarın büyüsüne kapılarak, kişisel
çıkarlarını kamu yararıyla karıştıranların bulunması
gibi, rüşvetçi, yalancı, bencil ve parti ya da grup
çıkarlarına odaklanmış politikacılar her zaman vardı.
Skandalların artması, toplumda zaten öteden beri büyük
bir merkezi sorun olarak var olan güven boşluğunu
besliyor. İşletmeciler için yedinci emir olan "hırsızlık
yapma" emri ne ifade ediyorsa, siyasi sınıf için de
veciz talebiyle sekizinci emir olan "yalan söyleme" veya
siyaset diline tercüme edilirse, "seçmenlere
tutmayacağın yalan vaadlerde bulunma" emri geçerli.
Seçmenlerin aldatılması artık sıradan bir suç değil; bu,
politikacıların sanki adet haline getirdikleri bir şey.
Örnek mi istiyorsunuz? Alın size, Helmut Kohl’un doğuda
1990 senesinde seçim sonucunu belirleyen ‘çiçeklenmiş
bölgeler’ vaadi... Ya da 1998 yılında Gerhard
Schröder’in emeklilere verdiği, sosyal demokrat
iktidarında servetlerinin azalmayacağından emin olmaları
gerektiğini bildiren sözü...
CDU’ya bağış
skandalı, Glagowski olayında görülen, siyasi makam
sayesinde şahsi menfaat sağlama suçundan daha ağır bir
suçtur ve etik ölçülerin ve yürürlükteki kanunların
çiğnenmesidir. Günlerce suçsuz olduğuna dair yemin eden
Helmut Kohl, bu sözleriyle sadece yalan söylemiş
olmuyordu; Devleti taşıyan bir partinin başkanı olarak,
kara parti kasalarıyla ve bağış paralarıyla olan
ilişkisi, onun kendisini oyunun kurallarına –demokrasiyi
temiz tutmak adına konulan kuralların tayininde kendisi
de rol aldığı halde- (daha sonraları) bağlı
hissetmediğini açıkça ortaya koymuş oluyordu. Bu durum
politikada sadece bir tek kişiye has bir olay mı yoksa
yaygın bir siyaset yapma biçimi mi? Kohl’ün gerçekleri
gizleyen bu tutumunun diğer siyasetçiler arasında da
yaygın olduğu kuşkusu, vatandaşın seçim sandıklarından
uzaklaşmasının ve politikayla ilgisini kesmesinin
sebebidir. Rahip ve yetişmiş ilahiyatçı, eski CDU genel
sekreteri Peter Hintze’nin, 150.000 mark civarındaki
sosyal sigorta aidatını ödemediğine ilişkin haber ise,
siyasetçiler bataklığında normal bir durum olarak
algılanıyor.
"1949’dan bu
yana siyasetçilere olan güvensizlik bugünkünden daha
fazla olmadı. Bu sınıftan ne siyasi ne de ahlaki bir
liderlik çıkmıyor." Bu değerlendirmeyi, 80 yaşlarında ve
onlarca sene bu sınıfın önde gelen temsilcisi olan
sosyal demokrat Helmut Schmidt yapıyor. Yanlış
anlaşılmasın, burada, insanların ve politikacıların özel
hayatlarına ilişkin geçmiş çağlara özgü bir ahlaka dönüş
önerisi getirilmiyor. Söz konusu olan, politikacıların
cinsel ve evlilik hayatlarıyla ilgili ikiyüzlü
eleştiriler olmadığı gibi, mezhepleri, kişisel ilgileri
ve eşlerine sadakatleri de değildir. Politika erdem
bekçisi olmamalı ve modern heterojen toplumlarda olamaz
da zaten. Asıl söz konusu olan, aklın kamusal kullanımı
ve demokratik meşruiyet kazanmış kanunların şeffaf bir
şekilde uygulanmasıdır.
Gelecek bin
yılda insan toplumlarının (sadece Almanların değil)
ahlaki bakımdan ne kadar kudretli olduğuna dair en
önemli sınav, önümüzdeki yıllarda bambaşka bir konuda
verilecek ki o da bu toplumun, gen teknolojisinin
imkanlarını nasıl kullanacağı konusudur. Bu alan, bir
taraftan bireyin onurunu koruyan, diğer taraftan tıbbın
gelişmesinin önünde bir engel oluşturmayan etik
ölçülerin henüz daha geliştirilememiş olması nedeniyle
çok netamelidir. Filozof Hans Jonas, 80’li yıllarda şu
talepte bulunmuştu: "Belki de yeni bir insanı yaratmayı
mümkün kılan teknolojik gelişim sayesinde genin
değiştirilebilmesi, sorumluluğumuzun büyüklüğü konusunda
bizi bilinçlendirecek yeni bir etik anlayışın gerekli
olduğu düşüncesini beraberinde getiriyor. O günden beri
çok şeyler oldu: anlaşıldı ki, bu teknoloji, sadece
insanın genine müdahale etmeyi ya da sadece insanı
klonlamayı (kopyalamayı) mümkün kılmıyor, ayrıca
araştırmacıların yaratma iradelerine göre, genin yakında
suni üretimi de mümkün olabilecek ve böylece insanın
bütünüyle manipüle edilmesi mümkün olacak." (Spiegel-
39/1999)
Araştırmacıların ve biyoetikçilerin senelerden beri
bekledikleri korkunç sonuç galiba ortaya çıkacak. Meslek
gazetecisi Ursel Fuchs ‘Taz’da bu gelişmeyi şu şekilde
tanımlıyor: "insan bedeninin alınıp-satıldığı mekan"
(‘human body shop’) veya seleksiyon potansiyeli olarak
insanın kullanılması ve değersizleşmesi." ‘Welt’
gazetesinde ise veteriner ve biyoetikçi Karin Blumer şu
uyarıda bulunuyordu: "Bu yöndeki haberler karşısında,
global etik ve kanunlardan yoksun bir dünyada yakında
klonlanmış xerox insanı’nın aramızda dolaşacağı
düşüncesine kendimizi alıştırmamız lazım."
Bilimadamlarının ne kadar ileri gidebileceklerini ve bu
sınırın hangi durumda aşıldığını kim belirliyor ? Bu
gelişmeleri eleştirenler dünyanın herhangi bir yerinde
gizli laboratuvarlarda Doktor Frankenştaynın
haleflerinin bu sınırı çoktan aşmış olabilecekleri
konusunda kuşkulanıyorlar. Daha bir kaç sene öncesinde,
embriyonun yoluna müdahale edilmesi ve döllenmiş yumurta
hücresinin manipüle edilmesi, gen araştırmacılarının hiç
bir surette dokunmayacakları mutlak bir tabu olarak
görülüyordu. Şimdi ise Amerika’da uzmanlar tam da bu iş
için ön çalışmalar yapıyorlar. "Hücrenin içine gen
ekleyerek daha mükemmel insan üretebileceksek bunu niye
yapmayalım?" diyen Nobel ödülü taşıyıcısı ve DNA
yapısını keşfeden James Watson, bu tabu yıkımını
meşrulaştırıyor. Watson’un arkadaşı olan tıpçı Robert
Edwards ise, şu korkunç cümleyi söyleyebiliyor: ‘Etik
bilime uymalı, tersi değil!’
Eh artık,
bundan sonra Peter Sloterdijkl’in ‘insan parkına’ fazla
bir mesafe kalmadı. Gerçi Karlsruheli’nin, filozofların
biyolojik ve entellektüel yönden daha mükemmel
insanların jenerik üretimi konusundaki karanlık tezleri
açık ve şiddetli itirazlarla karşılaştı ancak insanı
alarma geçirmesi gereken, bu tezlerin, (Nazilerin
ötenazi programının ve SS’in toplama kamplarındaki insan
deneylerinin üzerinden 50 sene geçtikten sonra)
uzmanların katıldığı uluslararası bir toplantıda,
dinleyicilerin hemen hiç tepkisini çekmeden
açıklanmalarıdır. Devletler, daha tartışmanın başlangıç
safhasındalar, uluslararası standartlar ise hemen hemen
yok gibi. Bu konu, devletleri galiba yeni yüzyılda
siyaseten etik kararlar almaya zorlayacak Zira bu durum,
bin yılın sonundaki ahlaki yönsüzlük perspektifinden
bakıldığında hiç de iyimser bir tasavvur oluşturmuyor.
Gen teknolojisinin imkanları sadece vicdansız bilim
adamlarının hoşlarına gitmiyor, ayrıca bu teknolojiyle
milyarlar da kazanılabilecek. Acaba bu, sınırsız bir
büyüme alanı mı? Kamu ahlakının çöküşüne paralel olarak
(ki hiç şaşmamak lazım), vatandaşın şahsi etik ölçüleri
konusundaki derin tereddütleri de gelişiyor. Medyanın
her gün açığa çıkardıklarına ek olarak bunların da
şirazesi bozulmuş.
"Zeit"
dergisi editörü Marion Graefin Dönhoff ‘Kapitalizmi
Medenileştirin’ adlı kitabında, sanayi toplumunda köklü
bir değer dönüşümünün yaşandığı tespitinde
bulunmaktadır: "görev ve sorumluluk üstlenme, dayanışma
ve yardımlaşma gibi geleneksel değerlerden,
bencillik-çıkarcılık, kendini gerçekleştirme ve hazcı
materyalizme dönük bireysel yönelimlere doğru bir
dönüşüm." Almanya’daki vergi kaçakçılığı ve sigorta
yalanları ile ilgili en güncel rakam ve istatistikler,
Almanların, sadece ödeme ahlakına sahip olup olmadıkları
konusunda değil, bundan çok daha kötüsü, onların sosyal
devlet konusunda sağlıklı bir temel anlayışa sahip olup
olmadıkları noktasında da kafalarda şüpheler
uyandırmaktadır. ‘Vergi Mükellefleri Birliği’ tarafından
yapılan en yeni soruşturma, her iki Almandan birinin
aslında vergi kaçırmaya hazır olduğunu ortaya
koymaktadır. Nitekim sadece Saksonya’da geçen yıl içinde
yakalanan vergi kaçakçıları, devlet hazinesine 410
milyon Mark’ın üzerinde ceza ödemek zorunda kaldılar.
Alman sigorta
şirketleri de Almanların ahlaki durumunu pek iç açıcı
görmüyor. Köln Psiko-ekonomik Araştırma ve Danışma
Cemiyeti ‘Psychonomics’ tarafından yapılan bir
araştırma, her dört Almandan birinin kendi sigorta
şirketini en az bir kez dolandırmış olduğunu ortaya
koyuyor. Bu dolandırıcılıklar nedeniyle bir yılda hasıl
olan zarar, yaklaşık olarak beş milyar Mark
tutarındadır. "Kriminalistik" dergisi, sigorta
dolandırıcılığını "İllegal yollardan para kazanma
teknikleri arasından birinci milli spor" olarak seçti.
Gerek yalancıktan yapılan kazalar, gerekse yurtdışına
yapılan milyonluk yatırımlardan sağlanan
vergilendirilmemiş faiz gelirleri, bütün bunlar bir
dayanışma toplumunun dayandığı ve beslendiği birlik ve
yardımlaşma ruhunun çözüldüğünü aynı derecede gözler
önüne sermektedir. Sosyal devleti bir arada tutan temel
ahlaki sezgi, kişilerin kısa vadede kendi
menfaatlerinden fedakarlık yapmalarının uzun vadede
herkesin yararına olacağını telkin etmektedir. Salt
toplumun zayıf kesimleriyle dayanışma bilinci değil aynı
zamanda, kişinin kendisinin de bir gün yoksul insanlar
arasına katılıp başkalarının destek ve yardımına muhtaç
olabileceği ihtimalinin var olduğu bilinci de bu
fedakarlığı zorunlu kılmaktadır.
Geleneksel
haya ve ahlak anlayışının uğradığı erozyonu, öğle
vakitleri sonrası Talkshow’larında görmek mümkün:
"Arkadaşım bir fahişe"den tutun da, "Beni rahat bırak,
çocuklarının babası ben değilim"den, "Arabella, lütfen
beni bir Seks Vampı yap"a varıncaya kadar hiç bir konu
atlanmamaktadır. Almanların sapıklığının bayağılık
derecesi sınırsız. Bu tarz show programları, kendi
başarısızlığı sayesinde meşhur olmanın hiç meşhur
olmamaktan daha iyi olduğu veya tanınmış bir namussuz
olmanın tanınmamış namuslu biri olmaktan daha efdal
olduğu yönündeki vehimler sayesinde yaşamaktadır.
Freud’un hayal etmeye dahi cesaret edemeyeceği umumi bir
koltuktur bu: Binlerce kişi, stüdyodaki seyircilerin ve
evlerinde ütü yapan milyonlarca ev hanımının ya da
ekranlarının karşısında pinekleyen emeklilerin gözleri
önünde birbirlerine çamur atmakta, birbirlerinin
sırlarını ortaya dökmekte, birbirlerine sövüp hakaret
etmekte ya da birbiriyle elleşip-oynaşmaktadırlar. "Sen
aşırı derecede şişmansın" ya da "aşkımdan ötürü bir suçu
örtbas ettim" gibi sözlü sataşmalarla insanların adeta
sıra dayağından geçirilişi, norm-dışılığın (sapıklığın)
her defasında yeniden skandal haline getirilişiyle kendi
kendisini tatmin eden bir toplumu simgelemektedir.
Gerçek bir manevi desteği ve yardımlaşmayı zaruri kılan
durumlarda, insanların sadece sahte ve oynanmış
hüzünleriyle karşılaşıyorsunuz; böylelikle kişisel bir
tradeji, toplumun maskarası haline dönüşüveriyor.
Amerikalı
sosyolog Richard Sennert, toplumsal meseleleri
gündemleştirip tartışmak yerine, kamusal alanın, mahrem
ve kişisel kimi sorunlarla ilgili psikolojik tahlillerin
yapıldığı bu yayınlar yoluyla deformasyona uğratılmasını
‘mahremiyet tiranlığı (despotizm)’ olarak
adlandırmaktadır. Talkshow’larda görülen uçuk ve sapık
tiplere yönelik sahte infialler, günah çıkartma
sandalyesi olarak bazı ‘günahların’ terk edilmesinden
çok, yeniden üretilen kârı bol bir ayinden başkası
değildir. Böylece herkes istediği gibi dilediğini
konuşabilir, hatalarını itiraf edebilir, bol bol
işkembeden atabilir, kendi başarısızlığına üzülüp
hayıflanabilir. Ne var ki bu programlarda şu mesaj
verilir: hiç kimse kendini değiştirmek zorunda değildir.
Burada
günbegün haya, zevk-i selim ve mahremiyet anlayışları
yeniden üretilmekle kalmıyor, aynı zamanda, her insanın
kendi davranışlarının sorumluluğunu üstlenmek zorunda
olduğu toplumsal gerçeklikle, kamu koltuğundan
sorumsuzca atıp-tutmanın mümkün olduğu medyatik yaşam
arasındaki sınırlar silikleşiyor. Daha geçenlerde
Bavyera’da bir grup öğrenci, Meißen şehrinde bayan
öğretmenin cinayete kurban gidişi hakkında
tartışırlarken, kendilerine, failin (bir öğrenci)
öğretmene yönelik daha önce sarfettiği ölüm tehdidini o
zamanlar nasıl karşıladıkları soruluyor. 16 yaşındaki
bir meslek okulu öğrencisi şöyle diyordu: ‘Doğrusu bu
tehdidi hiç kimse ciddiye almadı. Biz, onun (failin)
ilgi odağı olmak istediğini düşünmüştük." Talkshow’ların
etkisi yüzünden, gençler, ifade edilen cümlelerin
altında gerçek bir maksadın yatabileceğini düşünemeyecek
hale gelmişler. Cinayeti işleyen öğrenci, gözlerinin
önünde öğretmenlerini 22 bıçak darbesiyle yaralarken,
neden müdahale etmedikleri sorulduğunda ise, Meißen’li
kimi öğrenciler, yaşanan olaya hiç inanamadıklarını
söylediler: "Tıpkı filmlerdeki gibiydi."
Buradaki asıl
toplumsal sorun, fâilin televizyon (şiddet yoğunluklu
film ve programlar) seyretmesi değil, tanık kişilerin
gerçek hayatta yaşanan böylesi olaylara seyirci
kalmalarıdır. Son yıllarda diğergamlık
araştırmacılarının, toplumdaki yardım severlik ve medeni
cesaret konusunda yaptıkları deneylerin ortaya çıkardığı
tablo oldukça korkunçtur:
Konusu
‘Merhametli Samariten’ olan yazılı bir sınav yazmak
üzere sınıflarına gitmekte olan bir grup teoloji bölümü
öğrencisi, yerde yatan ve acılar içinde kıvranan bir
adamla yüzleştirildi. Öğrencilerin çoğu adamı
umursamadan yollarına devam ettiler. Yine bu çerçevede
Berlin Özgür Üniversite öğrencileri metroda bir kadının
cinsel tacize uğradığı bir olayı sahnelediler. Olayı
gören yolculardan neredeyse hiç biri kadına yardım için
müdahale etmedi. Yolcuların büyük kısmı sanki hiç bir
şey olmamış gibi davranıp olayı görmezlikten gelmeye
çalıştılar. Bochum Ruhr Üniversitesi’nde, trafik
kazalarına tanık olmuş insanların ne denli yardımsever
oldukları araştırma konusu oldu. Araştırmaya göre
tanıklardan %80’i yardım etme cesaretinde bulunamayıp
seyirci kalmayı yeğleyen kişilerdi.
Uzmanlar,
insanların önemsiz ve riskin az olduğu durumlarda
(örneğin bir kişi eldivenini kaybettiği zaman),
kendileri açısından daha riskli durumlara göre daha çok
yardımseverlik gösterdikleri konusunda hemfikirler. Grup
veya insan topluluğu ne kadar büyük olursa gösterilen
yardımseverlik ve medeni cesaret de o oranda az oluyor.
Herkes sorumluluğu birbirinin üzerine atıyor ve hiç
kimse gereken tavrı gösteremiyor. Hiç kimsenin yardım
etmediği kurbanlar açısından ‘ödleklik’ olarak da kabul
edebilecek durumu, bilim adamları ılımlı bir üslupla
"Plüralist/çoğulcu lâkaytlık" olarak
adlandırmaktadırlar.
Şu zamanlarda
‘iyi-insan’ ("Gutmensch") gibi oldukça garip bir
kelimenin yüksek bir demagojik değere sahip olması
hayret edilecek bir şey değil. Taban oluşturmaya yarayan
bir sövgü kelimesi. Söz konusu kavramla, yeni Berlin
Cumhuriyeti’nin o değer yoksunu, neo-liberal realistleri
kendi aşağılayıcı tutumlarını açığa vurmaktalar. Bu
şekilde giderek daha çok, eleştirel tutum ve ahlak
temelli itirazlar, modası geçmiş ‘siyasal namusluluk’
olarak aşağılanıp geçersiz kılınmaya çalışılmaktadır.
"İyi-insan"
sınıfına sosyal kurumlarda (sosyal sorunları olan
insanlara yardım amacıyla kurulmuş müesseselerde görevli
kişiler kastediliyor) çalışanlar dahil olduğu gibi Kızıl
Hac çalışanları ve papazlar da bu sınıf içinde
değerlendirilmektedir. Guido Westerwelle [FDP(Hür
Demokrat Parti/Liberaller başkanı] 1998 yılında
yayınlanan ‘Neuland’ isimli kitabında ‘iyi-insanlar’dan,
başkalarının paralarını harcayan kişiler olarak söz
ederek onlara ateş püskürür.
1994 yılına
ait bir Allensbach-Soruşturması’nda Almanların ahlaki
durumuna ilişkin iki boyutlu bir tespitle
karşılaşıyoruz. İncil’deki On Emir’in kendi yaşamlarında
bir rol oynayıp oynamadığı sorusuna verilen yanıtların
yüzde 55 ilâ yüzde 88’i olumluydu: Baba ve anneni
saymalısın (73), cana kıymamalısın (88), yalan
söylememelisin (67) ve hırsızlık yapmamalısın (83).
Hatta 100 kişiden 55’i cinsel sadakati (iffeti) zorunlu
bir kişisel ahlaki bir ilke olarak görüyordu. "Günümüzde
On Emir’lerin hangisi artık insanların çoğunluğu için
geçerlidir?" sorusuna verilen karşılıklar ise çok daha
karanlık bir tabloyu gözler önüne seriyordu: Buna göre
100 kişiden sadece 13 kişi yalan söylemiyor, On Emir’den
olan cana kıyma yasağının dahi soruşturmaya katılanların
kanaatine göre toplumun yarısından azı (% 47) için
bağlayıcılığı var.
Mesaj oldukça
açık: "Ben iyiyim, sadece diğerleri kötü"; muazzam bir
aldanış. Kişilerin kendileri hakkın-da verdikleri
bilgiler doğru olmuş olsaydı, Federal Almanya’da, en
azından kişisel ahlak noktasında, her şeyin toz pembe
olması gerekirdi. Ülkenin doğusundaki ahlâki çöküntü
ise, özellikle STASİ’nin [eski Doğu Almanya
Cumhuriyeti’nın istihbarat teşkilatı] etkisiyle daha
vahim boyutlarda. Kılı kırk yararcasına oluşturulmuş
muhbirlik ağıyla Doğu-Berlin’deki Devlet Güvenlik
Bakanlığı, 40 yıllık Doğu Almanya Cumhuriyeti dönemi
boyunca reel sosyalist cemiyet yapısının temelini bir
köstebek gibi kazıp yok etmiştir. Aile bireylerini dahi
kapsayan sistematik muhbirciliğe yönelik kitlesel
boyutlardaki teşvik ve kışkırtma yüzbinlerce insanı,
sadakat, güvenilirlik ve doğruluk gibi en temel ahlaki
değerlerden yoksun kılmıştır. Vaktiyle Erich Mielke’nin
gayrı resmi asistanlığını yapmış bir bayan öğretmen iki
Almanya’nın birleşmesinden sekiz yıl sonra
Gauck-Dairesi’nin dosyaları aracılığıyla suçluluğu
ortaya çıkarıldığında, "ahlaki bir endişemiz yoktu"
itirafında bulunmuştu. Bu söz, bir pişmanlık izharı
değil, daha ziyade nesnel bir tespit.
Doğu Almanya,
genel bağlayıcılığı olan değerler temeli açısından, Batı
Almanya’ya göre çok daha fakir durumda. Bu temeli
SED[Sosyalist Birlik Partisi]-Rejimi, sınıf çatışması
esasına dayalı bir parti ahlakı uğruna din ve
vatandaşlık erdemleriyle olan tüm bağları kopararak
tahrip etti. Aynı zamanda parti yönetimi, toplumun,
belli durumlarda veya belirli sorunlar karşısında ne
gibi tavırlar takınmak istediği konusunda mutabakata
varmasını mümkün kılabilecek her türlü kamusal
müzakerenin önüne set çekiyordu. Bu konudaki normları
sadece SED dikte ediyordu. İki Almanya’nın birleşmesi
sürecinde, toplum kendi bağrından yeni bir değerler
temeli oluşturamadan, dayatılmış olan söz konusu kodeks
çöküverdi. Toplumun böylesi bir şeyi başarması zaten
düşünülemezdi. Bu ahlaki bilinç yoksunluğunun göstergesi
ise doğudaki radikal sağcı akımları mazur gösterme
çabalarıdır. Kafayı çekmiş bir dazlaklar sürüsü ne zaman
bir yabancıyı yaralasa, işsiz kalmış gençliğin
çaresizliğinin dışa vurumu olarak gösterilmeye
çalışılmakta ve anlayış beklenmekte. Ahlaki çöküntü ve
yozlaşma o kadar derinleşmiş ki, artık insanlık, gayrı
sâfi milli hâsıla meselesi haline dönüşmüş. Sanki işsiz
bir kişinin gece vakti, yabancı, eşcinsel ve özürlü
insan avına çıkmaktan başka çaresi kalmamış.
"Bild"
gazetesi, Marion Graefin Dönhoff’a 90. doğum
yıldönümünde, siyasette erdemlerin giderek önemini
yitirmesine karşı ne yapılabilir? diye sormuştu. Cevabı
"hiç bir şey" olmuştu. "Yapılabilecek tek şey, durmadan
erdemliliğe davet etmektir." Teselli amacıyla sözlerine
şunu da ekledi; "Bir gün bu prensipsizliğin/ilkesizliğin
yerini erdem ve doğruluk arayışına bırakacağı
inancındayım. Bu konuda ümitliyim."
Ümitvar olmak
için nedenler var
Planlanan
Holocaust(Yahudi soykırımı) Anıtı’ını onaylayanlar veya
karşı gelenler her neyi amaçlamış olurlarsa olsunlar:
İster unutulmak istenen başağrıtıcı bir geçmişi
noktalamak amaçlanmış olsun ya da gelecek nesillerin
bilincinde, atalarının işlemiş oldukları cürümleri
onlara hatırlatacak olan kopmaz bir dikenin simgesi
olarak düşünülmüş olsun; anıt etrafındaki tartışma artık
kendine özgü bir dinamik geliştirmiştir. İster bahse
konu nedenlerden ötürü inşası veya aynı dürtülerden
dolayı engellenmesi gerekli görülmüş olsun – hatırlamayı
‘ahlak sopası’ olarak tavsif edip zemmedenler, anıt inşa
edilmese bile kaybetmişlerdir.
Anıt hakkında
yürütülen tartışmanın bizatihi kendisi dahi çarpıcı bir
ahlak belgesidir. Gerek geliştirilen projenin estetik ve
işlevsel açıdan değerlendirilirken, gerekse anıtın yeri
ve amacı, yazıtın dili ve içeriği konusundaki resmi
müzakereler çerçevesinde, sadece Ausschwitz’in tasvir
edilip edilemeyeceği konusunda değil aynı zamanda
Auschwitz’in kendisi hakkında da yazılıp çizildi. Ayrıca
suç ve ceza konusunda, faillerin kurbanlarıyla olan
ilişkileri hakkında, nasyonal sosyalist cürümlerin özgül
niteliği hakkında da yazılar yazıldı.
Anıtla ilgili
tartışmalar, ahlakla ilgili soru ve düşüncelerin
toplumumuzdan öyle kolayca ve her zaman için
uzaklaştırılamayacağını göstermektedir. Bunun için öyle
sözde hiper-ahlaki bir nesle ihtiyaç da yok. Zaman
ruhunun ayakkabısındaki muzır bir çakıltaşı olarak ahlak
sadece sözde ‘iyi-insan’ların vicdanlarında değil,
toplumsal sorunların saf pragmatizm yoluyla
çözülemeyecek derecede büyüdüğü her yerde ortaya
çıkmaktadır.
Aynı durum
Alman askerlerinin Kosova’ya gönderilip gönderilmeyeceği
konusunda devam edegelen tartışma için de geçerlidir.
Savaş konusunda yaşanan anlaşmazlık, hangi davranışların
ahlaki bir temellendirmeden kaynaklandığının açık
olmadığı gerçeğini gözler önüne sermektedir: Gerek savaş
karşıtları gerekse taraftarları, Alman tarihinin
kendilerine yüklediği ahlaki sorumluluğa dayanıyorlardı:
"Asla Auschwitz tekrarlanmamalı" ve "Asla bir daha savaş
olmamalı" gibi sloganlar ahlakla ilgili müzakerede bir
çelişki oluşturuyordu.
Bütün
ayrılıklara rağmen savaşla ilgili tartışmalar tarafların
ortak yönlerini gözler önüne serdi: nasyonal sosyalizmle
ilgili geçmişten kaynaklanan hususi sorumluluğun
bilincinde olmak ve insan haklarını küreselleşmiş bir
dünyada da savunmak.
Kosova
savaşı, siyasetin yalnızca güç dengesiyle ve değer
açısından nötr bir masraf-yarar düşüncesiyle sınırlı
olmadığı konusundaki sezginin yeniden canlanmasına katkı
sağladı.
Örnek ve
önder arayışlarında gençler ille de eski kuşağın
yargılarına bakmıyorlar. 1997 yılında Paris’te Katolik
Kilisesi’nin düzenlediği Dünya Gençlik Toplantısı’na
bütün dünyadan 1 milyonun üzerinde genç katılmıştı. Bu
gençler Papa’nın cinsel ahlakla ilgili yaklaşımını
benimsemiyorlar, ama diğer taraftan her şeye rağmen
insanları sınırların ötesinde birbirine bağlayan ve
günümüzde de halen sosyal adalet ve bireyin onuru için
mücadele eden bir inancın cazibesine kapılabiliyorlar.
Burada önemsenen şeyin Hıristiyan öğretisinden ziyade
evrensel mesaj olduğunu Dalai Lama’ya gösterilen ilgiden
anlamak mümkün.
Hamburglu bir
muhabirin kızı 68’lilerden olan babasına "Sizin
durumunuz iyiydi, uğrunda mücadele ettiğiniz ideallere
sahiptiniz. Bizim hiç bir şeyimiz yok" diye sitemkar
sözler sarf ediyordu. Geleneksel kurumlarla kendileri
açısından önem arzeden değerler arasında bir bağlantı
gören gençlerin sayısı giderek azalıyor. Bir
SPIEGEL-Soruşturmasına göre, erkeklerin % 55’i, kilise,
parti ve sendikalar şöyle dursun, Yeşil Barış
(Greenpeace) ve Uluslararası Af Örgütü (Amnesty
International) gibi kurumların dahi kendileri için bir
örnek teşkil etmediklerine inanıyorlar. Soruşturmaya
katılan ve yaşları 14 ilâ 25 arasında değişen gençlerden
erkek olanların %77’si, bayanların ise %73’ü, kamu
yararı için çalışmak istemediklerini ifade ettiler.
Teolog Hans
Küng’ün insanlığın ahlaki açıdan geleceğinin parlak
olduğuna dair sağlam bir inancı var. On seneden bu yana
"Dünya ahlakı projesi"ni sürdüren Küng’e göre ‘dünya
ahlakı’, insanların birarada yaşamaları için gerekli
olan, değişik dinlerle dünya görüşlerinin yanısıra
dindar olmayanların da mutabık kalabilecekleri asgari
düzeydeki ortak ahlaki değerler, ideal ve hedeflerdir.
"Weltethos"un 71 yaşındaki başkanına göre "değerler,
normlar ve tutumlar üzerinde bu tür küçük bir asgari
temel mutabakat olmazsa, insanlığa yaraşır bir yaşam
mümkün olmaz."
Küng yeni
normlar icad etmek istemiyor, daha çok geleneksel
şeylere sarılıyor: İncil’in On Emir’ine ve MÖ 5.yy’da
Konfüçyüs tarafından ortaya konan altın kurala; "Kendine
yapılmasına istemediğin bir şeyi başkasına da yapma."
Kant’ı örnek alan düşünürlerin "evrensel ahlak" olarak
adlandırdıkları şeyi, Küng dinler için geliştirmektedir.
Onun inancı şu: Bu ahlak kataloglarında ifadesini bulan
insanî ilkeler bütün dünya dinlerinde önerilmektedir.
Toplumun bunları kabullenmesi ve kendi somut durumuna
uyarlaması/aktarması gerekiyor.
Küng, bütün
yerküreyi kapsayan bir ahlakın egemen kılınmasında dünya
dinlerinin önemli bir payının olacağı kanaatinde, yeter
ki istesinler. Bunun şartı ise Müslümanların,
Yahudilerin ve Hıristiyanların birbirleriyle mücadele
etmekten çok, mutabık oldukları ahlaki değerlerin
farkına varmaları, bunları yaşamaları ve tebliğ
etmeleridir.
Ancak bu
durumda da Küng’e göre her şey toz pembe olmayacak. Ama
belki dünya genelinde insan haklarının yürürlüğe
sokulması konusunda daha geniş bir mutabakat
sağlanabilir ve belki bu şekilde içinde bulunduğumuz bu
küreselleşme çağında güçler, ülke ve din sınırları
ötesinde bir araya toplanabilir. Bu ne de olsa bir
başlangıç olabilir.
Anket
sonuçları :
3.12.-11.12.1999 tarihleri arasında Emnid Anketi Spiegel
için 14- 25 yaş gurubu arasında, yaklaşık 500 kişiye
soru yöneltti.
‘Şu
kuruluşlardan birisini örnek olarak görüyor musunuz?’
Erkek Kadın
Yeşil
Barış 26% 44%
Uluslararası
Af Örgütü 16% 25%
Sendikalar 11% 10%
Kiliseler 5% 8%
Partiler 2% 2%
Hiç
biri 55% 40%
‘Toplum
yararına olacak işlere (çevre koruma vb. gibi) gönüllü
ve düzenli olarak zaman ayırıyor musunuz ?’
erkekler :
77% hayır 22% evet
bayanlar
: 73% hayır 27% evet
© 2002 İktibas
|