Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 278  Mart 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce

İKÖ-AB Forumu  

Salat’ın Namaz’a Dönüşümü

UZAKTAN KULAĞA HOŞ GELEN DAVULUN SESİ... 

Arkaik Çerçeveleri Aşmak 

Öze Dönüş 

İçmeden Sarhoş Olmak   

Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

İKÖ-AB Forumu

Mehmed DURMUŞ

 Tam adı "İslam Konferansı Örgütü - Avrupa Birliği Ortak Forumu: Uygarlık ve Uyum, Siyasal Boyut" olan, 21. yüzyılın ilk büyük siyasi toplantısı olduğuna hükmedilen toplantı, 12-13 Şubat 2002 tarihinde İstanbul’da Çırağan Sarayı’nda yapıldı. Bu tür toplantılarda bilindiği üzere mekanların seçiminin de önemi büyüktür. Çırağan Sarayı, ilk Osmanlı Meclisi 1909'da o binada toplandığı için Doğu'da demokrasinin rahmi olarak kabul edilirmiş.  Foruma İKÖ’den 34 (30’u dışişleri bakanı), AB’den 17 (14’ü dışleri bakanı) olmak üzere toplam 51 bakan (44’ü dışişleri bakanı) katıldı. Resmi konuk sayısı 593’dü. Rivayete göre 2002 İstanbul zirvesi, Birleşmiş Milletler genel kurulları dışında, şimdiye dek yapılan en geniş katılımlı siyasi toplantıymış.

Konuklar 12 Şubat Salı akşamı Maydanos Showland’da yemek yediler, Sultans of Dance’ın danslarıyla stres attılar. Ne de olsa, Avrupa Birliği dış işleri sorumlusu Javier Solana, "Filistin’in devlet olmaması halinde Ortadoğu sorununa çözüm bulunamayacağına inandıklarını" söylemekle (toplantının ilk gününün en sivri lafı buydu!)  konukları strese boğmuştu! Yemekte ev sahibinin sunduğu İtalyan menüsü ve Kavaklıdere Selection 1997 kırmızı şarabı ile beyaz şarap konuklara iyi gelmişti.

Toplantı salonunun bir köşesinde konuklara bira servisi yapılırken, tam karşı köşede (değil mi ki "medeniyetler buluşmasıdır"!) ise Türk kahvesi ikram edildi. "Medeniyet"in bu yakasına mensup Arap delegeler hiç kuşkunuz olmasın ki Türk kahvesini tercih ettiler!

Forum’a ABD, İsrail ve Rusya’dan "doğrudan" bir temsilci katılmamıştı. Tam da, "e olsun, İsmail Cem var ya!" diye düşünmekteydim ki, basından şu haber-yorum beni teyid etti: "ABD, İKÖ ve AB üyesi olmadığı için toplantıya katılmıyor. ... Ama ABD Dışişleri Bakanı Powell, İsmail Cem'e yazdığı bir mektupla destek verdi ve bütün ABD büyükelçiliklerine nota göndererek kendi ülkelerinde desteklenmesini istedi."  "(ABD, İsrail ve Rusya yoktu) Ama Amerika’nın gölgesinin, Çırağan Sarayı’ndaki toplantı salonuna, kulislere ve kahve masalarına düştüğü besbelliydi. ‘AB-İKÖ Ortak Forumu’, Amerika’nın ortaklığı olmayan, fakat bayağı ‘Amerikan mevcudiyetli’ bir toplantıydı."  

Zaman gazetesi ABD, Rusya, Çin ve İsrail’in toplantıda yer almamasının diyalog adına bir eksiklik olacağından kaygılanıyor, Forumun bu haliyle, ABD ve İsrail karşıtı bir blok havasını yansıtmasının, uzun vadede önemli bir fonksiyon icra etmesi muhtemel söz konusu girişimin önünü kesebileceği endişesini dile getiriyordu.  Demek ki, ABD’nin ve İsrail’in bulunmayışı demek, çıkarlarını koruyanların da bulunmadığı anlamına gelmemektedir!

Denildiğine göre Forum’un ilklerinden biri de İKÖ ile AB temsilcilerinin tarihte ilk kez bir aile fotoğrafı çektirmiş olmalarıdır. Fakat, Yeni Mesaj gazetesinden Müslüm Karabacak’ın da dokunaklı sözlerle vurguladığı gibi, aile fotoğrafında bazı resimler eksikti: "Aile fotoğrafı: Orada olması gerekenler yoktu tam tekmil. "Dinlerarası Diyalog" tepki toplayınca adını; "Medeniyetler arası diyalog" olarak değiştirmeyi uygun görenler yoktu fotoğrafta. Bugüne rehberlik eden isimli kahramanlar da yoktu o fotoğrafta. Dönemin Belediye Başkanı da yoktu orada. Ve tabi 1990 tarihinde Balkanlarda bir etnik temizliğe kalkışan ve bu uğurda on binlerce masum insanın kanına giren, yüz binleri evinden yurdundan eden Slobodan Milosoviç de olmalıydı bu fotoğrafta. Batı medeniyetinin en son ve en canlı örneğidir çünkü zat-ı alileri. Ve bir medeniyetin temsilcisi Yaser Arafat’ı Ramallah’ta aylarca esir tutan Şaron da olmalıydı. Arafat olmasa da Şaron mutlaka olmalıydı orada." 

İşbu "aile fotoğrafları"nın Türkiye’nin başına ne çoraplar örüldüğünün bir tescili olduğunu müslümanlar iyi bilmektedirler.

AB şemsiyesi altında İKÖ üyelerini İstanbul’a getiren sebep neydi?

Peki 2002 İstanbul zirvesinin amacı neydi? Nereden çıkmıştı bu toplantı? Dışişleri bakanı İsmail Cem’in, "Bu konferansı içinde bulunduğumuz özel konjonktürde düzenliyor olmamız rastlantı değildir"  sözleri, gerçekten "rastlantısal" sözler değildir. İsmail Cem, Türkiye'nin bu foruma özel bir sorumluluk ve misyon taşıdığı anlayışıyla ev sahipliği yaptığını; Türkiye'nin hem İKÖ, hem de AB'ye bağlı, hem Doğulu, hem Batılı boyutlara sahip bir kültürü olduğunu vurguluyor.  Zaman gazetesi forumun zamanlaması ve İstanbul’un seçilmesini ‘tarihi’ olarak nitelendirilirken, evrensel diyaloğun artık seçenek değil zorunluluk haline geldiğini vurguluyordu."  Ben şahsen Zaman’ın bu tür konulardaki beyanını resmî makamların sesi gibi düşünürüm...

İsmet Özel’in Gerçek Hayat’ın son Şubat sayısındaki ‘Cuma mektubu’nda yaptığı "yazar" tanımına tıpatıp uygun düşen bir "yazar"ın, "Türkiye'de Doğu kültürünün ve Doğu - Batı diyaloğunun değerini, Kemal Tahir'den sonra ilk anlamış aydınlarımızdan biri"  dediği İsmail Cem, bu Forum’un en gözdesi idi. Holding gazetelerinde yazan hemen hemen bütün "yazar"lar, böyle bir toplantıyı düzenlediği için İsmail Cem’i yere göğe sığdıramadılar. Yani İsmail Cem’in özellikle afişe edilmesi için çok özel bir gayret gösterildiği hiç kimsenin dikkatinden kaçmadı. Bu da, Forum’un amacı ve gelecekte tevlid edeceği sonuçlar bakımından bilhassa akılda tutulması gereken bir nottur, biline.

Zirve’nin, "11 Eylül terör saldırıları" değil, "11 Eylül süreci" ile çok yakından ilgisi var. Şöyle ki, 11 Eylül olayları ardından ABD başkanı G.W.Bush müslümanlara haçlı seferi ilan etmişti. Fukuyama’nın "Tarihin Sonu", Huntington’ın "Medeniyetlerin Çatışması" tezleri yeniden gündeme alınmış, İtalya başbakanı Berlusconi, barbar müslümanlara, uygar batı’nın haddini bildirmesi gerektiğini dost-düşman herkesin anlayacağı bir dille açıkça ilan etmişti. Arkasından, önceden planlandığı şekilde Afganistan’a saldırılar başlatıldı ve uygarlık tarafından ilk hizaya getirilen, Afgan halkı oldu. Fakat tabi ki işler bununla bitmiyordu. Bütün bir müslüman dünyasında, batı medeniyetine yönelik öfke dalgası yayılmaya yüz tutmuştu. İşte bu "öfke"yi geldiği yöne püskürtmek gerekiyordu. En azından müslümanların ABD şahsında Batı medeniyetine duydukları kırılganlığın, yerine göre kin ve öfkenin yersiz olduğunu, birtakım yanlış anlamalardan, yanlış yorum ve analizlerden kaynaklandığını izah etmek gerekiyordu. Zaten müslümanlar "doğulu" olduklarına göre barbardılar ve anlama konusunda her zaman özürlüydüler!

Böyle bir konjonktürde, "İslam Konferansı Örgütü" gibi bir örgütü ve Avrupa Birliği’ni İstanbul gibi medeniyetlerin viyadüğü(?!) sayılan İstanbul’da buluşturur ve onlara "diyalog", "hoşgörü",  "uyum" gibi birkaç laf sarf ettirirseniz, sözünü ettiğimiz amaç hasıl olmaz mıydı? Buna hayır cevabını vermek için biraz nâdân olmak gerekir...  

Nitekim bu stratejiyi kartel yazarları  doğru okudular: "1-Çünkü binlerce masumun yaşamını yitirdiği tarihin bu en iğrenç kıyımı, canlı yayında tüm dünya tarafından izlenmişti. Müthiş tepki patlamaları Huntington’ın  teorisinde vuracağı hedefi buldu: İslam... Ancak kısa süre sonra böyle ayırımcı bir tavrın ilkelliği anlaşılmaya başlandı. Ayrıca Taliban’a karşı harekata hazırlanılırken böyle bütün İslam alemini karşıya almanın akıl dışılığı görüldü. 2-İnsan psikojisi, acıdan uzaklaşmaya, hazza dönüktür. 11 Eylül acısından sonra, İslam'ı toptan karşıya alarak gerilimi artırmak, İslami terör örgütlerinin ve onların arkasındaki karanlık güçlerin ekmeklerine yağ sürmek olurdu. Batı, acıyı sürdürmek ve yoğunlaştırmak yerine acılar üretmeyecek olumlu çözüm arayışlarına yönelmiştir. Huntington teorisinin son kullanım tarihi dolmakta."

Görüldüğü gibi, müslümanlara yönelik uyum ve diyalog çağrıları tamamen pragmatiktir, çıkar hesabına endekslidir. Müslüman halklar "yolunması gereken kalın kafalı kazlar" muamelesine tabi tutulmaktadır. Huntington teorisinin son kullanım tarihi dolmakta mıdır, tartışılır. Ama kesin olan bir şey varsa o da, Batı’nın İslam’la olan savaşının bitmediği, bilakis hızlandığı ve de bitmeyeceğidir.

Kimi yazarların "Jeton, 11 Eylül trajedisiyle birlikte düştü" sözüyle özetlenebilecek yorumu Zirve’nin amacına tamamen uygundu: "11 Eylül kafalara dank etti. Çatışma değil uzlaşma fikri dünya gündemine ağırlığını koydu. Din ve kültürlerin diyalog, uyum ve barış içinde yaşamalarından başka çare olmadığı görüşü, 11 Eylül felaketiyle bir numaralı konu olarak tartışma platformlarına taşındı." Yani, diyalog, uyum ve barış söylemlerinin sahici değil, esas itibariyle bir taktik olduğu bu satırlarda anlaşılmaktadır.

11 Eylül’le gelen veya 11 Eylül’ün açığa çıkardığı bir çatışma söz konusu değildi aslında. Fakat uluslararası egemen güçler, 11 Eylül saldırılarını hangi amaçlar için kotardılarsa, o hedef doğrultusunda, kendilerine yönelik bir "islami terör"le karşı karşıya olduklarını bütün dünyaya benimsettiler. Arkasından, "tamam biz diyalog, uyum, uzlaşma ve konuşma istiyoruz, var mısınız?" şeklinde, yavuz hırsızın ev sahibini bastırması kabilinden atraksiyonlar geliştirdiler. Müslüman aleminde ise bu atraksiyon maskaralıklarını aleme teşhir edecek ne siyasi, ne de entelektüel bir cesaret ve siyasi bir atak gözlemlenmemektedir.

Toplantıya katılan ünlü oryantalist ve islamolog Bernard Lewis, 11 Eylülden sonra, müslümanların Batı karşısındaki yenilgilerini sorguladığı, "Ne Yanlış Gitti?" (What Went Wrong?) adında bir kitap yazmış. İşte İstanbul Zirvesi’nde de bir anlamda "ne yanlış gitti?" sorusu tartışıldı. Fakat bu, müslümanlar adına hayırhah bir gayretle sorgulayış değildi. Aslında asıl sorulan, "ne yanlış gitti de, müslüman halklar içinde batıya karşı büyük bir öfke dalgası yayıldı?" türünden bir soruydu. İşte Zirve bu sorunun cevabını aramaktaydı.

İsmail Cem’in "11 Eylül sonrası birbirlerini 'öteki' diye tanımlayan tarafların keskinleştiğini, ancak 'ötekini' yadsıma ya da küçümsemenin çatışmayla sonuçlandığını" belirten  ifadesi, bu forumun, müslüman coğrafyanın "öteki" algısını yumuşatmak için tertip edilmiş olduğunu düşündürmekte ve Cem’in, bu toplantının zamanının tesadüfi olmadığını vurgulayan sözleriyle bütünlük arzetmektedir.

Nuray Mert’in bu bağlamdaki yorumu, düşüncemizin bir kısmına olsun tercümanlık yapar niteliktedir: "Modern Batı'nın ilk yükseliş döneminde, Batı dışındaki dünya ve kültürler, çözülmesi gereken bir sorun, düzeltilmesi gereken bir yanlış, şekil verilmesi gereken bir kaos olarak görülüyordu. Tarihin modernist yorumu, Batı dünyasının dışındaki dünyayı tarih dışı bir kategori olarak görüyordu. Bu bakışa göre, Batı dışında kalan toplum ve kültürler ya doğaları itibarıyla gelişmeye, ilerlemeye kapalı, yani durgunluğa mahkûmdular ya da en iyi ihtimalle, tarihin çıkılması gereken merdiveninde geri basamaklarda kalmışlardı. Her iki durumda da, bunlar kendi haline bırakılamazdı, insanlığın selameti, onların iyiliği için, onlara rağmen de olsa, onlara müdahale etmek, 'ilerleme'lerini sağlamak gerekiyordu. Sömürgeci politikalarının ardında top tüfekle birlikte, bu düşünce cephaneliği vardı."

"'Uygar' dünya, Afganistan'a ders vermekle kalmayacak, artık iyiden iyiye rahatsızlık vermeye başlayan 'İslam' medeniyeti, kültürü, her ne ise ona, ilelebed bir daha rahatsızlık teşkil etmeyecek bir şekil verecekti. Bu konferansların anlamı bu, mesele kültürlerin diyaloğu falansa, bunun diplomatik veya yarı diplomatik toplantı ve temaslarla gerçekleşmeyeceği açık. Akyol haklı, bu 'stratejik' bir mesele, hedefi belli, araçları belli, konu, insanların, toplumların keyfine bırakılmayacak kadar 'acil' ve 'önemli', yani stratejik!"

"Türkiye Modeli"

İstanbul Zirvesinde Türkiye "rol modeli" olarak öne çıktı.  Daha doğrusu çıkartıldı. Bu tezin bilhassa vurgulanması dikkat çekiciydi. 66 İKÖ üyesi ülke içinde tek NATO ülkesi, AB’ne aday tek ülke, tek demokratik-laik ülke sıfatlarını haiz Türkiye, diğer islam ülkelerine model olarak sunulmaktadır. Bunun için bilindiği gibi Afganistan’ın yeniden yapılandırılması için de Türk modeli önerilmekte, dolayısıyla bu işin ihalesi doğrudan Türkiye’ye havale edilmektedir.

"Batı'yla İslam bir arada yaşayabilir mi? İslamla modernleşme ne kadar mümkün? İslamla demokrasi bağdaşabilir mi? İslam coğrafyasında bütün kötülüklerin kaynağını Batı'da gören fanatizm nasıl zararsız hale getirilebilir? Bütün bu soruların ilgi odağında ister istemez Türkiye modeli var. Nüfusunun büyük çoğunluğu Müslümanlardan oluşan, ama aynı zamanda laik cumhuriyet rejimini kurup modernleşme yolunda büyük mesafe almış ve demokrasi alanında çok ilerlemiş bir ülke... Bu nedenle model bir ülke."  Modellikten kasıt çok açıktır: "Batı ile hiçbir anlamda çatışmayan bir İslam modeli bulmak, bu modeli desteklemek, bu proje çerçevesinde, İslami çevrelerin en uyumlu olanlarıyla işbirliği yapmak."   Aslında Türkiye’de bir süredir "İslam rönesansı" arayışı  adı altında, islamın protestanlaştırılması projesi uygulanmaktadır. Bu amaçla yakın gelecekte daha somut adımların atılacağı da beklenmelidir.

Fransız düşünür Alain Minc şöyle demiş: "Batı'ya karşı tek parça düşman rolünü oynayacak olan, çok kimsenin hoşuna gitmese de İslam değildir. İran'dan esinlenip Müslüman dünyasına hükmetmeye çalışan köktendincilerin karşısında İslamın o kadar ılımlı çeşidi var ki! İslamın üzerine düşler kurmak, Ortadoğu'nun en önemli Müslüman devleti olan Türkiye'nin Batı'nın pek de iyi anlaşılmayan müttefiki olduğunu unutmak demektir."  Bu "düşünür" Türkiye, amerikancı islamın kalesi olmak bakımından modeldir demek istiyor. Milliyet’in, çenesinin ucundaki bir cimcik sakalıyla bilinen yazarı, Abdülkerim Süruş, Raşid Ğannuşi ve Hasan Hanefi gibi liberal-islamcı düşünürlerin "islami demokrasi" vurgusunu hatırlatıp toplantının, insan haklarına dayalı, laik, demokratik Türkiye modelini gösterdiğini ileri sürüyor.

"Türkiye, bu projenin üzerine balıklama atlamış durumda, kendi içindeki sorunları halletmekte zorlanan laik-demokratik Müslüman ülke modelini pazarlamaya çalışıyor. Kendi sorunları bir yana, Türkiye'nin İslam coğrafyasına model olmak için ne kadar kredisi olduğu son derece tartışmalı bir konu." Bu önemli tespitten sonra Nuray Mert, Türkiye’deki bazı sözüm ona islamcıların içine düştükleri iflah olmaz çelişkilere dikkat çekmektedir: "Hal böyleyken, Türkiye'nin daha kendi ülkesinde meşruiyet sorununu halletmekten uzak İslamcılarının bir kısmı da, bu 'global' projeye dört elle sarılma gayretine düştüler. Onlar da zannediyor ki, zengin Batı'nın global projesine dahil olabilir, oradan kabul görürlerse, burada çözemedikleri meşruiyet sorunu hallolacak. Birileri, başörtüsü yasağına AİHM kararları üzerinden meşruiyet kazandırmaya çalışırken, diğerleri kendi taleplerini Batı üzerinden meşrulaştırma hevesine düşmüş durumda."

İstanbul Ruhu

İstanbul Zirvesi’ne bir de künye buldular: İstanbul Ruhu! Bu künyeyi Fransız Dışişleri Bakanı Hubert Vedrine keşfetti!. Ürdün Veliaht Prensi Hasan Bin Tallal ve Alman Dışişleri Bakanı Joschka Fischer’ın okeyinden sonra, paneli yöneten Avusturya Dışişleri Bakanı Benita Ferrero-Waldner sloganı tescil etti.  İsmail Cem’in keyfine diyecek yoktu. "İstanbul ruhu"! Acaba ne ola ki? Sakın bu "ruh", İstanbul’un 1453’den önceki "ruhu" olup, 1453’ten öncesine yeniden dönmek için çağrılmış olmasın?!

Müslümanların bilmeli ki, adı uyum olsa da, ortak forum olsa da, batılılar müslümanları asla ortak da kabul etmiyorlar, uyum filan istedikleri yok. Zeynep Gürcanlı’nın tespitiyle, toplantıda, kamuoyuna yönelik herkes ‘uyum’ mesajları da verse, perde arkasında uluslararası ilişkilerin en büyük gerçeği yaşandı; ulusal ya da bölgesel çıkarlar ön plana çıktı, toplantı sonunda yayınlanacak ‘basın bildirisinin’ hazırlanması bile ülkeler arasında ‘kavga’ vesilesi oldu.   Toplantı salonuna oturma biçimi bile, İngilizce alfabetik sıraya göre idi. Üstelik de Alman, Fransız ve diğer bakanlar tarafından yine islami değerlere ve müslümanların kanayan yaralarına saldırılmış, yine müslümanlar suçlu ilan edilmişti. Şu halde "uyum" derken, tamamen AB kriterlerine uymak, onların kurallarına katılmak (ortak olmak) kastedildiği çok açıktır.

"Ortak" olan Forum’da AB Sîgaya çekti

Alman Dışişleri Bakanı Joschka Fischer ve Fransız Dışişleri Bakanı Huber Vedrine "müslüman" delegeleri adam akıllı sorguya çektiler. İngilizce konuşacağı için özür dilemekle söze başlayan Fischer ilkin, toplumları köktendinciliğe karşı korumanın yolunun, Evrensel İnsan Hakları beyannamesini ve diğer insan haklarını kabul etmek olduğunu hatırlatıyor. Arkasından "İslam ve Hıristiyanlık arasında bir görüş farklılığı yoktur" şeklinde olağanüstü misyonerik bir cümle savurduktan sonra, "Birbirimize ders verme kültüründen, birbirimizden öğrenebilme kültürüne geçmeliyiz" gibi altın yumurtlayan tavuk misali bir söz sarfediyor. Fakat altın yumurta bekleyeduran hazırûn, islamın ve müslümanların sorguya çekildiğine nasıl da tanık oluyor:

"...Buna İslam nasıl katkı yapmak ister? Şeriatın uygulanması, temel hakların uygulanması konusunda çelişkileri kaldırmaya hazır mı? İntihar komandolarının saldırılarını dini kisve altında açıklama konusunda vazgeçme kararı var mı? Filistin’in yanı sıra İsrail halkına da topraklarında huzur içinde yaşama konusunda eşit hak verilmesine hazır mıyız? Ortadoğu sorununun halledilmesi konusunda sadece İsrail’i suçlamak yerine sorunu başka yerlerde de arama eğilimi var mı İslam dünyasında? Tabii ki İslam dünyasının da benim sorduğum gibi soruları olacaktır. Ortak bir geleceğimiz var. Ortak geleceğimiz açısından diyaloğumuzun başarılı olması şarttır. Hoşgörüyü ancak hep beraber sağlayabiliriz." 

Arkasından sözü Fransız Dışişleri Bakanı Vedrine alıyor ve Müslüman dünyasındaki kadınların durumu ve de ölüm cezası  gibi iki önemli "sorun"dan dolayı  yine müslümanları sorguya çekiyor. Vedrine ikide bir "açık diyalogdan yanayım" diyordu; böyle demesi "müslüman" delegasyona meydan okuma anlamına geliyordu. Tabi ki İsmail Cem İpekçi’yi değil ama, konuşmalarına besmele ile başlamanın ötesinde hiçbir ciddi tavır gösteremeyen beyaz bürgülü Arap delegeleri adeta düelloya davet ediyor, haydin mecaliniz varsa konuşun diyordu. Fakat onlar muhtemelen, gece istirahat buyuracakları otelde gönüllerince geçirecekleri bir İstanbul gecesini düşünmekle meşguldüler ki, işe yarar bir "ses" çıkmamıştı.

Sudan dışişleri bakanı Mustafa Osman: "Türkiye muazzam bir iş başarıyor. Avrupa ile İslam el ele veriyor. Tarihi köprü rolünü hayata geçiriyor. Batı ile İslam diyaloğunun başlama zamanı gelmişti. Toplantıya davet edildiğim için mutluyum."  türünden bir laf salatası yaptıktan sonra, Hürriyet muhabirinin sorularına Batı’dan merhamet dilenen bir eda ile cevap veriyor; arkasından, kendilerinin de sevgililer günü kutladıklarını, eşiyle Nil kenarında sefa yapacaklarını söyleyerek  televole programının ilgi alanına giriyordu.

Bu arada belirtmeli ki, Türki Cumhuriyetler’in dışişleri bakanlarının tutumu da, hal-i pür melalimizi orta yere sermektedir: Öğle yemeği sırasındaki panelde Avusturya Dışişleri Bakanı, Pakistanlı ve Azeri meslekdaşlarına da söz vermek ister. Türk gazeteciler, hazır Ermenistan da ortada yokken bunun Azeri bakan Vilayet Guliyev için, altın bir fırsat olduğunu düşünürler. Ama Guliyev yalnızca Avusturyalı bayan bakana "fularının çok yakıştığını" söylemekle yetinir.  Alman ve Fransız dışişleri bakanlarının ardından konuşan Ürdün ve Pakistan dışişleri bakanları ise, söyledikleri  laf u güzaf ile yalnızca, Batılı kurnazlığı, çıfıtlığı ve siyasi kıvraklığından ne kadar bîhaber olduklarını göstermişlerdir.

İran Dışişleri Bakanı Kemal Harrazi’nin "11 Eylül'ün tüm ülkelerin onurunu hedef aldığını" söyledikten sonra, 11 Eylül sonrası ABD'nin Amerikalılara duyulan sempatiyi ve terörle mücadele isteğini çıkarları için kullandığını söylemesi ve Batı'yı ABD'nin tek taraflı yaklaşımını yeniden değerlendirmeye çağırmasının  bir önem ifade ettiğini zannetmiyorum. "11 Eylül saldırıları tüm ülkelerin onurunu hedef aldığı", doğrusu anlaşılmaz bir bakış açısıdır. 11 Eylülden sonra yaşananlar göstermiştir ki, bu hadise Afganistan’ın, Irak’ın, İran’ın, K. Kore’nin, Yemen’in, Sudan’ın v.d. onurunu hedef almak için tertip edilmiştir.

Yine bildik neo-liberal "islamcı" basından, batılıların sigaya çektikleri görüşünü hafife alan yorumlar sadır oldu, her zamanki gibi. "Ne zaman 'medeniyetler arası diyalog' adı altında bir oluşum ortaya çıksa, belli bir kesim bunu Batı adına Türkiye'nin İslam dünyasını sigaya çekmesinin bir zemini olarak algılar, belli bir kesim de Türkiye'nin tarihsel görevini fark etmesi iddiasından yola çıkarak İslamcılığa bir 'politik manevra sahası' açmak üzere bunu konumlandırmaya çalışır. Böylece gerçek bir politik tartışma da, anlamlı bir kültürel arayış da zemin kaybına uğrar."  Tayyib Bey’in danışmanı Ömer Çelik üstad böyle buyurdu. Fakat, İstanbul Zirvesinde Avrupa birliği ülkeleri, müslüman ülkeler temsilcilerini bir güzel sigaya çektiler ve gittiler. Mahir öğretmenler öğrencilerini, ev ödevlerini neden "adam" gibi yapmadıkları için azarladılar. "Bir daha geldiğimde böyle davranmam" edasıyla Çırağan sarayını terk ettiler.

Radikal gazetesi Alman Bakan’ın tavrını "Fischer sınava çekti" başlığının altında, "Avrupalılar muhataplarını İslam'la demokrasinin uyumu konusunda sınava çekti" yorumuyla izah etmişti.  Böylece İsmet Berkan yönetimindeki Radikal, Ömer Çelik’ten daha sağduyulu bir tespitte bulunmuştu.

Diyalog: Ne kadar mümkün?

Diyalog, hoşgörü, uzlaşma gibi konu ve kavramların, Kur’an tabiriyle adğâsu ahlâm’dan ibaret boş laflardan ibaret olduğunu, dürüstlükten yana olan ve akli seviyesi normalin altında olmayan herkes anlayabilmektedir. Türk medyası toplantıda, mesela Suudi Arabistanlı bakanın "Allah'a ve Kuran'a dayandırdığı" dedikleri konuşmasıyla,  iki Avrupalı bakanın konuşmalarını örnek verdi: "AB'nin dışişleri ve savunmadan sorumlu en üst düzeydeki yetkilisi Solana'yla Alman Dışişleri Bakanı Fischer'in konuşmalarında kadın erkek eşitliği ön plana çıktı. Adres belliydi. Mesaj, İslam coğrafyasındaki birçok rejime, Tahran'a, Riyad'a gidiyordu."

Libya Dışişleri Bakanı Shalgam: "Siz eşcinseller arasında nikah kıyıyorsunuz. O evliliklere ses çıkmıyor... Ama İslamdaki çok eşliliği eleştiriyorsunuz. Bu mu uygarlık çatışması?" sorusuyla, batı medeniyeti ile İslam arasındaki fay hattının derinliğine parmak basmış oluyordu. Fakat bu soru, salondakilerin gülüşmesiyle hafifletildi, hafife alındı. Eşcinsel evliliği liberal bakış açısından bireysel özgürlüklerin bir "uç" noktası olarak görülüyor, o kadar! Buna karşılık çok eşli evlilik, "kadının insanlık haklarını tutsak almak" sayılmaktadır.

Toplantıdan bazı satır arası notlar, uyum ve diyalog adına orada bulunanların ne kadar samimi(!) olduklarını ele vermektedir. Radikal yazarı Murat Yetkin’in "Boğaz manzaralı bir köşede Papandreu, Kıbrıs Rum Dışişleri Bakanı Kasulides ile konuşurken, iki metre ötedeki bir başka kanepede Cem'in Hollandalı bakan Van Aartsen ile fısıldaşması; iki İngiliz diplomatın Dışişleri Bakanları Jack Straw'la görüşmeleri üzerine "Ben Ürdünlüyü alayım, sen Ecevit'e gir, sen başbakanları seversin" diye oyun planları yapması..." şeklindeki notları,  Avrupa birliği üyelerinin ne amaçla geldiklerini yeterince göstermektedir. Fakat Türkiye’de sağdan, soldan, liberallerden ve sözüm ona islamcı kesimden bir grubun bu tür diyalog ve uyum toplantılarının çığırtkanlığını yapmaları, ilgili zevatın herhalde manda severlikleriyle izah edilebilir. Fakat şu anda Amerikan mandacılığı ile Avrupa Birliği mandacılığı arasında karar vermenin zorluğunu yaşıyorlar.

Sonuç itibariyle İspanya Dışişleri bakanı Benita Maria Ferrero-Waldner, İstanbul’da, devam edeceğine inandıkları bir diyaloğun start işaretinin verildiğini belirtti. Bakana göre, Avusturya bundan sonraki adımı şimdiden hazırlamakla meşgul. Haziran ayında Viyana’da "Euro – Med Kültürler ve Uygarlıklar Diyaloğu" adı altında uluslararası bir medya konferansı düzenlenecek. Ardından AB’nin Valencia kentindeki konferans gelecek.

Müslüman dünya denen bloku eğitme, adam etme, "uygarlık" içinde eritme, kendine benzetme, asimilasyon ve nihayet islamı protestanlaştırma politikaları hızını artırarak sürmektedir. Ta ki, batılıların hesabına karşı, müslümanların hak edeceği Allah’ın hesabı devreye girinceye dek...

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin