|
Salat’ın Namaz’a Dönüşümü
Metin Önal
MENGÜŞOĞLU
Türklerin
İslam'la şereflenişlerinin başlangıcını bir Türk
hakanının rüyasına bağlarlar. Çok inandırıcı gözükmeyen,
fazlasıyla hayalci bir iddia izlenimi bırakan böyle bir
tesbit zihinlere başka soruları davet eder mahiyettedir.
Mesela tarihimiz bize mitolojiler ve destanlarla karışık
bir biçimde aktarılmıştır. Esasen her kavmin tarihinde
efsaneler, masallar, mitolojik kahramanlar mevcuttur.
Sözkonusu aktarımları serinkanlılıkla tahlil edebilen
topluluklar bunu atalarının muhayyile genişliğiyle
açıklarlar. Ve hiçbir vakit efsaneyi hakikatle
karıştırmazlar. Zihni inkişafını tamamlamamış
topluluklarda ise nineler, analar dizlerinde ninnilerle
uyutmaya çalıştıkları çocuklarına, torunlarına
anlattıkları masallara bir süre sonra bizzat kendileri
hem de hakikatmiş gibi iman etmeye başlamışlardır.
Mü'min Suresi onikinci ayeti kerimesini hatırlamanın tam
zamanıdır şimdi. Mealen: "Tek Allah'a çağrıldığınızda
küfrettiniz; O'na ortak koşulunca (sanki) iman ettiniz,
artık hüküm büyük ve yüce Allah'ındır."
Yusuf Suresi
yüzaltıncı ayetini de hatırlayalım, mealen: "Onların
çoğu Allah'a ortak koşmadan iman etmezler."
Şimdi ilgi
kurma ameliyesine başlayabiliriz. Ninelere, analara
müşrik sıfatını mı yakıştırmalıyız? Hayır! Allah
esirgesin! Kanaatimizce şirk de bir bilincin, bir
iradenin, bir niyetin, bir kastı mahsusanın ürünü olursa
mütekamil anlamda şirktir. Aksi halde göğsünden her an
şirke geniş pencereler açılma ihtimali taşıyan
cehaletten dem vurabiliriz. Pencere değil, cehalete
şirkin cümle kapısı nazarıyla bakmamız bile mümkündür.
Yeter ki bazı cahiller gibi cehaleti bilgi eksikliği
zannetmeyelim. Cehalet bilmediğini bilmeme tekebbürüdür.
Nineler, analar, acizler, bilhassa bilgiden yoksun
bırakılmışların vebali çok kere kendi vasilerine yük
getiriyor bu durumda. Sorumluluğu onlara irca ediyor.
Bilinen bir
nokta varsa o da Türklerin İslam'ı benimseme
başlangıcında karanlık noktaların bulunduğudur. Bize bu
konuda bizzat Türklerin kaleminden yapılan aktarımlar
destan ağzı, efsane üslubu, mübalağa sigasıyla
mualleldir. Dede Korkut, Kutatgu Bilig ve Evliya Çelebi
metinleri iyi birer örnektir. Hatta Prof. Osman Turan'ın
eserlerinde bile ilmî üsluptan hayli uzak uydurma
mefahirler bulmamız mümkündür.
Türkler
İslam'la şereflendiklerinde göçebe özellikleri ve
karakterleri ön plandaydı. Gelişmiş bir yazı dilleri de
yoktu. Yahut aralarında okuyup yazma bilenlerin sayısı
çok azdı. Öyle ki Anadolu'ya göç ettiklerinde kurdukları
devletlerin resmi yazışma dili olarak Farsça’yı
kullanıyorlardı. Demek ki Anadolu'ya gelirken
beraberlerinde bir hayli Farisi de getirmişlerdi. Zaten
Türklerin din dili içerisinde birçok temel kavramın
Arapça’dan değil Farisiceden seçilmesi ve hatta
bugünlere kadar gelmesi de gösteriyor ki Türklerin inanç
ve doktrin sistemleri Arabi tesirden ziyade Farisi
tesirle yoğrulmuştur. Namaz kelimesi örneklerin en tipik
olanlarından birisidir.
Diyorum ki
Türkler demek ki İslam'ı Araplardan ve Arapça’dan değil
daha yakınlarındaki Farisilerden öğrendiler. Esasen
bunun bir mahsuru olacağını sanmıyorum. Kimden
öğrenirlerse öğrensinler. Ancak süreç içerisinde
bilgilerini, öğrendiklerini ana kaynağa refere etmede,
sahih modelle tashihte tembellik gösterdiler,
geciktiler, üşengeç davrandılar belki de. Bellediklerini
bellediler ve öylece kaldı. Aksi halde Salat'ın Namaz'a,
Savm'ın Oruç ve Ruze'ye, İsra'nın Mirac'a savrulması,
din dilindeki bu inkılab nasıl açıklanabilirdi?
Tarihte
kavimlerin birbirleriyle tanışması, yüzleşmesi
kaçınılmaz ve hatta zaruridir. Sözkonusu temaslardan
elbet yeni bilgiler yeni ilgiler doğar. Ve ilk ataları
müşterek olan insanların yeni tanışmalarıyla yeni
akrabalıklar oluşur. Elbette bunda hikmetler vardır.
Hucurat Suresinde insanların şube şube, kabile kabile
yaradılışının 'tanışma' hikmetine mebni olduğu zaten
belirtiliyor. Bu tanışmalar bozulmamış ve üzeri
örtülmemiş fıtratların nasıl birbirlerine yakın ve
yatkın olduğunun da göstergesidir. Hissiyatımızla bile
tüm insanların atasının bir olduğu hikmetine ulaşırız.
Oradan varedenimizin tek'liği hakikatini idrak ederiz.
Kavimler,
kabileler, coğrafyalar arası tanışmalar, bilişmeler ve
buluşmalar bizim yeryüzündeki hayatımızın mozayiğini,
kenar süsünü değiştirebilir; değiştirsin.
Geliştirebilir; geliştirsin. Yine bu temaslar sonucu
bedeviyetten medeniyete doğru ilerleme sağlanıyorsa,
beşerilikten insaniliğe evrilme hızlanıyorsa maksat
hasıl ediyor demektir. Bu temaslar fıtri, ahlaki, insani
kimlik tahribatına yol açar, insanları tektipleştirme
yönünde bir sonuç doğurursa bu tehlikelidir. Ve
meşiyyete muhaliftir. Türk, Fars gibi olmaya özenmemeli.
Hindli Çinliye, Arap Aceme, Germen Latine niçin benzesin
ki? Fıtri kimliğine dair bir kompleks, bir aşağılık
duygusu taşıyan, bu sebepten başka bir topluluğa özenen
ve benzemeye çalışan insanlar klinik vak’alardır ve
tedaviye muhtaçtırlar. Müşterek atanın çocuklarını böyle
farklı farklı yüzlere büründüren, kabile ve kavimlere
bölen Allah'tır ve O'nun bu tensibine isyan O'na isyan
sayılır.
Öyleyse
insanlar fıtri aidiyetleri ve mensubiyetleri kendilerine
kalmak şartıyle kesbi yani tercihli kimliklerinde, ilke
ve prensiplerde beraberlikler aramalı ve kurmalılar. Din
(Yani ed-Din) bir doktrin değildir ki kişiden kişiye,
toplumdan topluma değişsin. Beşer alanının tefekkür
ürünü olmayan Din (İslam) insandan insana aktarılmaya
müsait öteki dinlere benzemiyor. İslam insanlığın mirası
değil, kurallarını Allah'ın koyduğu ve yine ancak O'nun
değiştirebileceği ilahi rehber, semavi kılavuzdur.
Hak'kın iradesidir.
Peki nasıl
oluyor da Hak'kın iradesi süreç esnasında halkın
muhayyilesine inkılab ediyor? İşte bütün sorun
buradadır. Tanışmaları ve bilişmeleri, kavimlerarası
münasebetleri, ilgi ve bilgi aktarımını gündelik hayat
içerisinde Hak'kın iradesine muvafık bir istikamette
değerlendirmek durumundayız. Değilmi ki müminler bir
konuda ihtilaf ettiklerinde onu Allah'a ve resulüne
götürürler. Vahy'in çözümünü bekler ve ona uyarlar.
İslam
coğrafyalarındaki çoğunlukların itikadi ve ibadi
hayatlarına nazar ettiğimizde Vahy'in esprisinden,
ritüellere modellik eden resulullahın izinden ne ölçüde
uzaklaşıldığını gözlüyoruz.
Hakkıyle
yerine getirildiğinde insanları fahşa'dan
uzaklaştıracağı Vahy'le tesbit edilmiş Salat (Namaz)
ibadetine bakalım. Resulullahın salat'ının formu elbet
korunmuş. Zira onu bizzat Kur'an da tasvir ediyor. Ama
salat'ın insanı fahşa'dan uzaklaştıran ruhu, muhtevası
korunmuş mu, bundan çok şüpheliyim. Hem insanları
fahşa'dan alıkoymadığını gözleyerek şüpheleniyorum hem
de resulullahın salat'ında rastlamadığımız oysa
bugünkilerin salat'a eklemleyerek salat'ın rüknüymüş
gibi hem de hiç terketmeksizin tekrar ettiklerine
bakarak...
Toplulukların
mabetlerde müezzin komutasında tesbihat namıyla
tekrarladıklarının resulullahta bir modeline
raslayamazsınız. Cemaatle yapılan böyle bir ibadet o
zaman yoktu. Peki şimdikiler resulullahtan daha mı
muttakidirler ki ibadete ekleme yapmışlardır?
Birilerinin bunu halka açıklamasının zamanı gelmedi mi?
Lakin bilenlerin kimisi "bu hasen bid'attır, mahsuru
yoktur" derken kimisi de bir boşvermişlik tavrıyla
"yapsalar nolur ki" diye cahilce, düşüncesizce hatta
gafilce davranmaktadırlar.
Evet,
resulullah salat'ı eda ettikten sonra cemaata dönüyordu.
İşte resulullahın öğretisi asıl o zaman başlıyordu.
Resulullahın terbiye ettiği insanlar bütün eğitim ve
öğrenimlerini mescitlerde salat'tan sonraki o
yüzleşmeden aldılar. Resulullahın başka bir mekanı,
sarayı, mektebi yoktu. Her mümin günlük maişet
meşguliyeti esnasında her fırsatta mescide koşar resulün
rahle-i tedrisinden istifadeye bakardı. Hatta işlerin
yoğunluğu sırasında, rivayet edilir ki Hz. Ömer komşusu
ile bir anlaşma yapmıştı. İşlerini birbirlerine emanet
ederek resulün tedrisine dönüşümlü bir biçimde gider
gelirlermiş. Resulün anlattıklarını, öğrettiklerini
akşamları, giden, gitmeyene aktarırmış.
Şimdilerde
resulün bu öğretisinin yerine geçen tesbihat namlı o
tekrarların ise ümmeti hangi halde yakaladığının
şahidiyiz. Bunun yerine resulün sahih sünneti ihya
edilseydi günde beş kez mescitleri dolduran ahali için o
mekanlar birer mektep işlevi de görecekti. Tıpkı asrı
saadette olduğu gibi. Oysa sadece namaza tahsis edilip
mabetleştirilen bu mekanlar resulün mescitlerinden ne
kadar da uzaklaşmışlar.
Taat ve
ibadeti Hak'kın iradesi tayin etmelidir. Halkın
muhayyilesine terkederseniz sayıca modelden daha ziyade
yapıldığı gözlenen ritüeller ruhça esastan ve muhtevadan
kopuk bir görünüm arzedecektir.
Birileri,
kendilerini Sünni diye tanıtmaya pek yatkın olan bu
insanlara söylemeli ki "böyle yapmamızın ne mahsuru var,
sonuçta Allah'ı zikrediyoruz" demeyin. Bu yaptığınız
sizi resulün izinden yani sünnetinden koparma mahsurunu
doğuruyor. Bugünki zillet hayatını hazırlıyor size.
Mesela şöyle düşünün, tesbihatlarınızı evlerinize
saklasanız. Orada dilediğiniz kadar yapsanız. Ama
mescitlerde, kardeşlerinizle omuz omuza iken
birbirinizin dertlerini dinleseniz, bunlara ortaklaşa
çareler arasanız, bilgi alışverişi yaparak
aydınlanmanızı hızlandırsanız, bugünkinden daha sevaplı
bir iş yapmış olmaz mısınız?
Biliyorum
biliyorum, yazdıklarıma ilk tepki namazlı niyazlı hacı
hocalardan gelecektir. Zira tecrübemle sabittir bu.
İyisi mi
benim bunları söylemediğimi varsaysınlar. Yahut
densizliğime yorsunlar. Kendileri bi-zahmet bozmasınlar
rahatlarını. Otursunlar oturanlarla birlikte. Kade-i
ahireden ömr-i ahireye kadar.
© 2002 İktibas
|