Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 278  Mart 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce

İKÖ-AB Forumu  

Salat’ın Namaz’a Dönüşümü

UZAKTAN KULAĞA HOŞ GELEN DAVULUN SESİ... 

Arkaik Çerçeveleri Aşmak 

Öze Dönüş 

İçmeden Sarhoş Olmak   

Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

Salat’ın Namaz’a Dönüşümü

 

 

Metin Önal MENGÜŞOĞLU

 

Türklerin İslam'la şereflenişlerinin başlangıcını bir  Türk hakanının rüyasına bağlarlar. Çok inandırıcı gözükmeyen, fazlasıyla hayalci bir iddia izlenimi bırakan böyle bir tesbit zihinlere başka soruları davet eder mahiyettedir. Mesela tarihimiz bize mitolojiler ve destanlarla karışık bir biçimde aktarılmıştır. Esasen her kavmin tarihinde efsaneler, masallar, mitolojik kahramanlar mevcuttur. Sözkonusu aktarımları serinkanlılıkla tahlil edebilen topluluklar bunu atalarının muhayyile genişliğiyle açıklarlar. Ve hiçbir vakit efsaneyi hakikatle karıştırmazlar. Zihni inkişafını tamamlamamış topluluklarda ise nineler, analar dizlerinde ninnilerle uyutmaya çalıştıkları çocuklarına, torunlarına anlattıkları masallara bir süre sonra bizzat kendileri hem de hakikatmiş gibi iman etmeye başlamışlardır. Mü'min Suresi onikinci ayeti kerimesini hatırlamanın tam zamanıdır şimdi. Mealen: "Tek Allah'a çağrıldığınızda küfrettiniz; O'na ortak koşulunca (sanki) iman ettiniz, artık hüküm büyük ve yüce Allah'ındır."

Yusuf Suresi yüzaltıncı ayetini de hatırlayalım, mealen: "Onların çoğu Allah'a ortak koşmadan iman etmezler."

 Şimdi ilgi kurma ameliyesine başlayabiliriz. Ninelere, analara müşrik sıfatını mı yakıştırmalıyız? Hayır! Allah esirgesin! Kanaatimizce şirk de bir bilincin, bir iradenin, bir niyetin, bir kastı mahsusanın ürünü olursa mütekamil anlamda şirktir. Aksi halde göğsünden her an şirke geniş pencereler açılma ihtimali taşıyan cehaletten dem vurabiliriz. Pencere değil, cehalete şirkin cümle kapısı nazarıyla bakmamız  bile mümkündür. Yeter ki bazı cahiller gibi cehaleti bilgi eksikliği zannetmeyelim. Cehalet bilmediğini bilmeme tekebbürüdür. Nineler, analar, acizler, bilhassa bilgiden yoksun bırakılmışların vebali çok kere kendi vasilerine yük getiriyor bu durumda. Sorumluluğu onlara irca ediyor.

Bilinen bir nokta varsa o da Türklerin İslam'ı benimseme başlangıcında karanlık noktaların bulunduğudur. Bize bu konuda bizzat Türklerin kaleminden yapılan aktarımlar destan ağzı, efsane üslubu, mübalağa sigasıyla mualleldir. Dede Korkut, Kutatgu Bilig ve Evliya Çelebi metinleri iyi birer örnektir. Hatta Prof. Osman Turan'ın eserlerinde bile ilmî üsluptan hayli uzak uydurma mefahirler bulmamız mümkündür.

Türkler İslam'la şereflendiklerinde göçebe özellikleri ve karakterleri ön plandaydı. Gelişmiş bir yazı dilleri de yoktu. Yahut aralarında okuyup yazma bilenlerin sayısı çok azdı. Öyle ki Anadolu'ya göç ettiklerinde kurdukları devletlerin resmi yazışma dili olarak Farsça’yı kullanıyorlardı. Demek ki Anadolu'ya gelirken beraberlerinde bir hayli Farisi de getirmişlerdi. Zaten Türklerin din dili içerisinde birçok temel kavramın Arapça’dan değil Farisiceden seçilmesi ve hatta bugünlere kadar gelmesi de gösteriyor ki Türklerin inanç ve doktrin sistemleri Arabi tesirden ziyade Farisi tesirle yoğrulmuştur. Namaz kelimesi örneklerin en tipik olanlarından birisidir.

Diyorum ki Türkler demek ki İslam'ı Araplardan ve Arapça’dan değil daha yakınlarındaki Farisilerden öğrendiler. Esasen bunun bir mahsuru olacağını sanmıyorum. Kimden öğrenirlerse öğrensinler. Ancak süreç içerisinde bilgilerini, öğrendiklerini ana kaynağa refere etmede, sahih modelle tashihte tembellik gösterdiler, geciktiler, üşengeç davrandılar belki de. Bellediklerini bellediler ve öylece kaldı. Aksi halde Salat'ın Namaz'a, Savm'ın Oruç ve Ruze'ye, İsra'nın Mirac'a savrulması, din dilindeki bu inkılab nasıl açıklanabilirdi?

Tarihte kavimlerin birbirleriyle tanışması, yüzleşmesi kaçınılmaz ve hatta zaruridir. Sözkonusu temaslardan elbet yeni bilgiler yeni ilgiler doğar. Ve ilk ataları müşterek olan insanların yeni tanışmalarıyla yeni akrabalıklar oluşur. Elbette bunda hikmetler vardır. Hucurat Suresinde insanların şube şube, kabile kabile yaradılışının 'tanışma' hikmetine mebni olduğu zaten belirtiliyor. Bu tanışmalar bozulmamış ve üzeri örtülmemiş fıtratların nasıl birbirlerine yakın ve yatkın olduğunun da göstergesidir. Hissiyatımızla bile tüm insanların atasının bir olduğu hikmetine ulaşırız. Oradan varedenimizin tek'liği hakikatini idrak ederiz.

Kavimler, kabileler, coğrafyalar arası tanışmalar, bilişmeler ve buluşmalar bizim yeryüzündeki hayatımızın mozayiğini, kenar süsünü değiştirebilir; değiştirsin. Geliştirebilir; geliştirsin. Yine bu temaslar sonucu bedeviyetten medeniyete doğru ilerleme sağlanıyorsa, beşerilikten insaniliğe evrilme hızlanıyorsa maksat hasıl ediyor demektir. Bu temaslar fıtri, ahlaki, insani kimlik tahribatına yol açar, insanları tektipleştirme yönünde bir sonuç doğurursa bu tehlikelidir. Ve meşiyyete muhaliftir. Türk, Fars gibi olmaya özenmemeli. Hindli Çinliye, Arap Aceme, Germen Latine niçin benzesin ki? Fıtri kimliğine dair bir kompleks, bir aşağılık duygusu taşıyan, bu sebepten başka bir topluluğa özenen ve benzemeye çalışan insanlar klinik vak’alardır ve tedaviye muhtaçtırlar. Müşterek atanın çocuklarını böyle farklı farklı yüzlere büründüren, kabile ve kavimlere bölen Allah'tır ve O'nun bu tensibine isyan O'na isyan sayılır.

Öyleyse insanlar fıtri aidiyetleri ve mensubiyetleri kendilerine kalmak şartıyle kesbi yani tercihli kimliklerinde, ilke ve prensiplerde beraberlikler aramalı ve kurmalılar. Din (Yani ed-Din) bir doktrin değildir ki kişiden kişiye, toplumdan topluma değişsin. Beşer alanının tefekkür ürünü olmayan Din (İslam) insandan insana aktarılmaya müsait öteki dinlere benzemiyor. İslam insanlığın mirası değil, kurallarını Allah'ın koyduğu ve yine ancak O'nun değiştirebileceği ilahi rehber, semavi kılavuzdur. Hak'kın iradesidir.

Peki nasıl oluyor da Hak'kın iradesi süreç esnasında halkın muhayyilesine inkılab ediyor? İşte bütün sorun buradadır. Tanışmaları ve bilişmeleri, kavimlerarası münasebetleri, ilgi ve bilgi aktarımını gündelik hayat içerisinde Hak'kın iradesine muvafık bir istikamette değerlendirmek durumundayız. Değilmi ki müminler bir konuda ihtilaf ettiklerinde onu Allah'a ve resulüne götürürler. Vahy'in çözümünü bekler ve ona uyarlar.

İslam coğrafyalarındaki çoğunlukların itikadi ve ibadi hayatlarına nazar ettiğimizde Vahy'in esprisinden, ritüellere modellik eden resulullahın izinden ne ölçüde uzaklaşıldığını gözlüyoruz.

Hakkıyle yerine getirildiğinde insanları fahşa'dan uzaklaştıracağı Vahy'le tesbit edilmiş Salat (Namaz) ibadetine bakalım. Resulullahın salat'ının formu elbet korunmuş. Zira onu bizzat Kur'an da tasvir ediyor. Ama salat'ın insanı fahşa'dan uzaklaştıran ruhu, muhtevası korunmuş mu, bundan çok şüpheliyim. Hem insanları fahşa'dan alıkoymadığını gözleyerek şüpheleniyorum hem de resulullahın salat'ında rastlamadığımız oysa bugünkilerin salat'a eklemleyerek salat'ın rüknüymüş gibi hem de hiç terketmeksizin tekrar ettiklerine bakarak...

Toplulukların mabetlerde müezzin komutasında tesbihat namıyla tekrarladıklarının resulullahta bir modeline raslayamazsınız. Cemaatle yapılan böyle bir ibadet o zaman yoktu. Peki şimdikiler resulullahtan daha mı muttakidirler ki ibadete ekleme yapmışlardır? Birilerinin bunu halka açıklamasının zamanı gelmedi mi? Lakin bilenlerin kimisi "bu hasen bid'attır, mahsuru yoktur" derken kimisi de bir boşvermişlik tavrıyla "yapsalar nolur ki" diye cahilce, düşüncesizce hatta gafilce davranmaktadırlar.

Evet, resulullah salat'ı eda ettikten sonra cemaata dönüyordu. İşte resulullahın öğretisi asıl o zaman başlıyordu. Resulullahın terbiye ettiği insanlar bütün eğitim ve öğrenimlerini mescitlerde salat'tan sonraki o yüzleşmeden aldılar. Resulullahın başka bir mekanı, sarayı, mektebi yoktu. Her mümin günlük maişet meşguliyeti esnasında her fırsatta mescide koşar resulün rahle-i tedrisinden istifadeye bakardı. Hatta işlerin yoğunluğu sırasında, rivayet edilir ki Hz. Ömer komşusu ile bir anlaşma yapmıştı. İşlerini birbirlerine emanet ederek resulün tedrisine dönüşümlü bir biçimde gider gelirlermiş. Resulün anlattıklarını, öğrettiklerini akşamları, giden, gitmeyene aktarırmış.

Şimdilerde resulün bu öğretisinin yerine geçen tesbihat namlı o tekrarların ise ümmeti hangi halde yakaladığının şahidiyiz. Bunun yerine resulün sahih sünneti ihya edilseydi günde beş kez mescitleri dolduran ahali için o mekanlar birer mektep işlevi de görecekti. Tıpkı asrı saadette olduğu gibi. Oysa sadece namaza tahsis edilip mabetleştirilen bu mekanlar resulün mescitlerinden ne kadar da uzaklaşmışlar.

Taat ve ibadeti Hak'kın iradesi tayin etmelidir. Halkın muhayyilesine terkederseniz sayıca modelden daha ziyade yapıldığı gözlenen ritüeller ruhça esastan ve muhtevadan kopuk bir görünüm arzedecektir.

Birileri, kendilerini Sünni diye tanıtmaya pek yatkın olan bu insanlara söylemeli ki "böyle yapmamızın ne mahsuru var, sonuçta Allah'ı zikrediyoruz" demeyin. Bu yaptığınız sizi resulün izinden yani sünnetinden koparma mahsurunu doğuruyor. Bugünki zillet hayatını hazırlıyor size. Mesela şöyle düşünün, tesbihatlarınızı evlerinize saklasanız. Orada dilediğiniz kadar yapsanız. Ama mescitlerde, kardeşlerinizle omuz omuza iken birbirinizin dertlerini dinleseniz, bunlara ortaklaşa çareler arasanız, bilgi alışverişi yaparak aydınlanmanızı hızlandırsanız, bugünkinden daha sevaplı bir iş yapmış olmaz mısınız?

Biliyorum biliyorum, yazdıklarıma ilk tepki namazlı niyazlı hacı hocalardan gelecektir. Zira tecrübemle sabittir bu.

İyisi mi benim bunları söylemediğimi varsaysınlar. Yahut densizliğime yorsunlar. Kendileri bi-zahmet bozmasınlar rahatlarını. Otursunlar oturanlarla birlikte. Kade-i ahireden ömr-i ahireye kadar.

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin