|
Öze Dönüş
Cemal ÇAĞLAK
Mümin
olduğuna inanan bir insanın diğer varlıklarla olan
diyaloğunu vahiy belirler. Gerçekleşen bu davranışların
sonucu da iyilik veya kötülük şeklinde tezahür eder.
Kan döken ve
bozguncu bir varlık tipi olarak hayat sahnesine çıkan
beşer, Allah'tan kendisine ulaştırılan emirlerle adaleti
ve merhameti tanımış böylece mevcut olan kötülüklerle,
iyiliklerin kavgası o zamandan başlamıştır. İnsandaki bu
bilinçlenme süreci Rabbinden gelen doğruları onayladığı
müddetçe, meleklerin sessiz saygı ikrarıyla kabul
görmüş; başına buyruk bir varlık olmaya yeltenip ilahi
hükümleri ters yüz ettiği zaman da kan dökücü ve
bozguncu bir beşer olarak kınanmıştır. İnsanların her
dönemde heva ve arzularına uyarak bozguncuların
yönlendirmesiyle yoldan çıktığı vakitler, Allah,
elçileriyle iletmiş olduğu emirler vesilesiyle zamanın
kana bulandığı saatlerde bozgunculuktan ve canilikten
kurtuluş fırsatını her defasında takdim etmiştir.
Meleklerin
beğenmediği, özü değişken, kokuşmuş, cıvık, katı balçık
özellikli beşere vahiyle yapılan çağrı; onu süzme çamura
dönüştürme çabasıdır. Vahiy balçığın pis özelliklerini
rafine eden bir süzgeçtir. Varolduğu günden bu yana
balçığındaki bütün özellikleri taşımaya devam
etmektedir. Çünkü o, sıkıntıyı gördüğü zaman değişken,
nemelazımcılıkla birlikte kokuşan, menfaat ve hüküm
konusunda katılaşan ve yükümlülükler karşısında
sorumluluktan kaçarak cıvık bir yaşantıya yönelebilen
varlıktır. Bu insan sadece bunlardan ibaret değildir.
Onun içinde birkaç özelliği bulunduran bir boyut daha
vardır. Bu, onun süzme, saf, arı-duru, seçebilen
özelliğidir. Bunları ortaya çıkardığı zaman mazlumların
yanında şefkat ve merhamet duyguları taşıyan, zalimlere
ise zorlu ve çetin bir tavır sergileyen konumunu
belirginleştirir. Bunu da Allah'tan gelen hükümlerle
şekillendirdiği zaman mümin kelimesiyle özelleşir. Zaten
meleklerin kabule rıza göstermediği tip, birinci
özellikleri taşıyan bozguncu bir varlık özelliğiydi. O
insanın, sadece cıvık, katı, değişken, kokuşmuş yanını
görmüşlerdi. Bu beşerin, melekler gözündeki tanımı "beş
para etmez bir varlıktır". Ancak o Allah ki, meleklerin
göremediğini ezeli bilgisiyle biliyordu ve onlara "sizin
bilmediğinizi bilirim" demişti. Vahiyle onlarda
yapılacak olan süzme girişimi neticesinde ortaya çok
farklı bir varlığın çıkacağını bilmiş; Adem'e bir takım
kelimelerle kendisini ispat etme hakkını vermişti.
Verdiği kelimelerle (vahiyle) "konuş seni dinlesinler"
dediği zaman, daha dün en ufak bir menfaat için ortalığı
kana boyayanların; Evs ve Hazrec'in, Ebu Zerr'in,
Ömer'in, kan davalıların, kapitalistlerin nasıl adalet
ve imameti Allah'tan gelenlerle şekillendirdiklerini
öğrenen melekler, süzme hale gelerek mümin insan olan bu
varlığa secde ederek onayladılar. Kabullendiler ki,
ilahlaşma ve rablaşma arzularından sıyrılan insan, süzme
bir kıvama gelir ve saygıya şayan olur.
İlahi
hükümler öyle bir süzgeçtir ki (furkan) içten gelerek
gösterilen teslimiyet neticesinde özde bulunan
cıvıklığı, katılığı, değişkenliği ve bunların
oluşturduğu kokuşmuşluğu bertaraf eder. İhlasla yöneliş
bu eylemde tortu bırakmadan yürümeyi sağlar. Böylece
insanda bulunan öz bütün çirkefliklerden arınarak hayata
ulaşır.
Değişken
özellikliydi bu insanoğlu. Ne zaman medeniyeti
yakalayarak adaleti ikame ettiyse de sonradan bu nimet
tekrar külfet haline getirilmiştir. Allah'tan gelerek
arı-duru bir toplum oluşturan bu süzgeç, zamanla ya
birşeyler katılarak sentezlendi, ya da özü budanarak
analize tabii tutuldu. Böylece hayata yansıyan formu
bozuldu. Bundan sonraki süreçte ise defolu müslüman
tipler sahneye çıktı. Bunlar kimi zaman erken imalat
hikmetsiz tipler, kimi zaman hayattan kopuk ansiklopedik
alimler, bazen de kokuşmuş hurafeler ve cıvık diyalogçu
kafaların oluşumuna zemin hazırlamışlardır. İlahi
programa yapılan "hangi devirde yaşıyoruz veya bunca
alim boşa mı konuşmuş?" şeklindeki saplantılı
yaklaşımlar şekillenmek yerine şekillendirici bir takım
usuller oluşturmuşlardır. Bu eksiltme ve yetersiz bulma
yaklaşımları neticesinde iki yüzlü tiplerin deforme
olmuş fikirleri akide olarak karşımıza çıkmıştır.
Elçilerin
tebliğlerine başladıkları zamanda hiçbir katkı
bulaştırmadan yapmış oldukları çağrı ne acıdır ki kısa
bir zaman geçmeden alt ünitelerden yapılan köreltici
çıkışlar neticesinde donuklaşmıştır. Sonuçta vahiy,
beşeri sapma yollarına payanda yapılmak istenmiş
günümüzde de otoritenin, ırkçılığın ve sınıflaşmanın
yerleşmesinde katkı maddesi olarak kullanılması
gerçekleştirilmiştir. Arı duru kaynağa her menzilde
yapılan bağlantılar ve üzerine atılan pislikler zamanla
onu bulandırmış, nihayetinde musluğumuza bulaşan
kanalizasyon artığı da abı hayat iksiri olarak bize
takdim edilmiştir. Hangi ünvanla din adına ortaya
çıkanlar olmuşsa da öze döndürme ve arıtma yapmak yerine
kokuşan bir mirası koruma yoluna gitmişler, yanlışları
ortadan kaldırmak bir yana bunu ortadan kaldırmak
isteyenlere olmadık yakıştırmalarla saldırıda
bulunmuşlardır. Böylece elimizdeki değerler beşerin
varlık sahnesindeki kokuşmuşluğunu, katılığı,
değişkenliği ve cıvıklığını bir kere daha sahnelemeye
başlamıştır. Vahyin her temizlik sürecinden sonra
meydana gelen bozulma, hükmün zaman karşısındaki
acziyetinden olmadı. Yapılan tahribatlar bilfiil bu yükü
üzerine alanlardan kaynaklandı. Yusuf'u kuyuya atan
kardeşleri misali biz de elimizdeki değerleri baş aşağı
ettik ve fikri sefaletimizle beraber hayatımızdaki
sefalet de kaçınılmaz oldu. İcad ettiğimiz fikirler ve
kaynaklar, yabancılar tarafından elimize tutuşturulmadı.
Geçmişin mezarlıklarından hortlatılan gelenek, kültür ve
ataların şanlı mirası tefsir kıstaslarımız oldu. Bunu
yaparken Muhammed'in çağrısını da öve öve bitiremedik.
Bu tefsirler ve yaklaşımlar kimi zaman ırkçı, kimi zaman
sosyalist, budist, humanist, hıristiyan, yahudi
tesiriyle sunulurken bazen daha gerilere giderek antik
çağ bağlantılı katkılar yapıldı. Mistik artıkların
ilavesiyle beraber oluşmuş tasavvuf adlı yeni din,
İslamiyetin yerine geçerek ibadet ve saltanatı bir araya
getirdi.
Herşeye
muktedir olan Allah'ın hidayet vericiliği bir kısım
insanlarca bulandırılarak elde olanlar terkettirildi.
Yerine "doğrusu budur" diye yaldızlı sözlerle ciltlerle
hazırlanmış kaynaklar sunuldu. Neticesinde her zaman
yaptığı gibi yaratılışının ilk günlerindeki kan dökücü
özelliğine meyletti ve barbarları, diktatörleri,
tiranları bir kez daha gün yüzüne çıkarttı. Yetinmedi,
nereden alındığı bilinmez bir yetkiyle elindeki kitabı
Allah'ın yazdırdığını söylerken kainatta tasarruf
hakkının olduğunu ilan ederek Romalı ilahlar olan
Jüpiter, Mars ve Merih'in yanında gökyüzünde bir arsa
parselleyerek "kutup yıldızı" oluverdi. Bu yıldızlar
geçidinin defilesinden sonra insanımız köle kamplarında
seyahatine devam etti. Bedir'de cehennemi boylayan
soylular aynı toprakta yeniden hortladı. Firavunsa
Kızıldenizden bir kere daha çıktı.
Yıllarca
yapılan bu zulümlere başkaldırılar oldu. Kimi zaman iyi
niyetle ama hikmet ve ahkamdan habersiz çıkışların
neticesinde bu çıkışlar heba oldu. Arada bir gerçekten
özü idrak eden müslümanlar çıktılar ve çoğu zaman
yeşerme döneminde yabancı güçlere gerek kalmadan kendi
mescit yandaşlarınca kıyıma uğradılar. Hem de fitneci,
aşırı, bölücü sıfatlarıyla yaftalanarak. Cahiliyenin 21.
yüzyılı yine Allah Rasulünün Mekke'deki okuyucusuna
muhtaçtır. Allah'ın belirlediği metoda rağmen taze metod
belirleyiciliği yaparak yapılan çıkışlar ve uzlaşıcı
hareketler erimeye mahkumdur. İnananlar ise taşıdıkları
kararlılığa rağmen arada bir içine düştükleri azlık
psikolojisiyle beraber çoğulcu çıkış tuzaklarına
düşmekten düne kadar vazgeçilmez olarak ortaya
koydukları değerleriyle zıtlaşmaktadırlar. Daha düne
kadar eleştirdikleri kişi ya da kaynakları "durun yeni
bir şey keşfettik" edasıyla iyi yönlerini takdim mantığı
hedeflemek düşmanı dost etme felsefesini oluştururken
mevcut dostları da kaybediş faturasını da önlerine
koymaktadır. Daha acı yönü ise dün tevhide aykırı
bulunan değerleri "keşfedilen yeni boyut" ünvanıyla
takdim etmek fikri disiplinin bulunmadığının da
alametidir.
Hakla batılın
ayrışmasını inanç programının bir parçası gören her
müslümanın bu ayrışma neticesinde azınlık olarak kalması
bir hatanın sonucu değil, sünnetullahın yansımasıdır.
Mekke 13 yıl boyunca ayrışmayı sağlayan ayetlerin indiği
dönemdir. Sürekli "elbiseyi temizlemeyi" emreden
hükümlerin gelişi az ama sağlam ve kararlı bir topluluk
oluşturmuştu. O inanan insanlar Kureyş kalabalığının
içinde yok denecek bir azınlık kadardılar. Ancak buna
rağmen ne Lat'a ne de Uzza'ya bir parça meyletmediler.
Üstelik elçi iyi niyetle böyle bir meyletme programına
sıcak baktığında ilahi uyarı "şah damarını koparmakla"
tehdit ediyordu. Azınlık olmak her dönemde inanan
kitlenin görüntüsüdür. Nuh'un bir gemi insanı, Musa'nın
bir avuç genci mağaraya sığınan birkaç genci, Talut’un
askerleri, Lut'un ailesi ve Yunus'un yalnızlığı... Bütün
bunlardan sonra peygamberi örnek aldığını söylerken,
değişmez modelin tersine değişken aykırılığımız nedir
acaba?
Aynı dönemin
insanlarıyla bir arada yaşamaktayız. Peygamberle
mücadele eden insanlar İbrahim'den kalma tevhid dinini
örf dini haline getiren insanlardı. Günümüz insanı da
Muhammed'e gelen tevhid dinini örf dini haline getiren
müslüman olduğunu iddia eden kişilerce savunulmaktadır.
Hatta bugün müslümanlar tarafından tevhidi dışlayarak
yapılan ibadetlerin çoğu o günkü müşrikler tarafından
"salih amel" niyetiyle yapılıyordu. Öyleyse Allah bu
"salih amelli müşriklerden" niçin razı değildi? Bugün
hüküm koyma hakkını üstlenen ya da kendileri gibi olan
insanlara devreden şahısların cahiliye dönemindeki
tiplerle arasında ne fark vardır? İbrahim'in yolunu örfe
çeviren insanların durumu bugün Muhammed'in yolunu örfe
çeviren insanların durumuyla aynıdır. Hatta öyle bir
boyuta gelinmiştir ki ibadet edilen mescitlerde
zalimlere dua ve beka terennümleri serdedilmektedir.
Oysa bizlerin, bu zalimce tavırları sergileyenlerden
Sümeyye'ye işkence yapan Ebu Cehil'den uzak durduğumuz
gibi kaçınmamız gerekirdi. Mümin'in vasfının zulmetmeyen
ve zulme rıza göstermeyen olduğunu bile bile onlara
payanda olmak ve cumalar dolusu dua etmek peygamber
yanında olanlar için olacak iş değildir. Ne kadar
azınlıkta kalınırsa kalınsın tevhidin vereceği yalnızlık
şirkin çokluğundan iyidir. Ne yazık ki zaman ve
şaşırmışlık bunları unutturmaktadır. Bu ıssız ada
çılgınlığı içinde bir yol tutmuş müslümanlar gün geldi
dayanamadılar ve patlayıverdiler "kendimize gelelim"
diye. Uzaklaşmanın farkına varmadan kendilerine
gelivererek yıllarca taşıdıkları söylemler ve
neşrettikleri yayınları bir kenara koyarak itirafçı
mantığıyla ayrıldılar. Daha önceki uyanışlarından sonra
ikinci kez uyanarak yeni buluşlar yapma gayretine
girdiler. Kur'an'la yetişme ve terbiye alma
yetersizliğini! uzun vicdan sıkıntılarından sonra tekrar
keşfederek "tu ka ka" ettikleri düşünce arkadaşlarını
aydınlatma yoluna girdiler. Said Nursi ve Mevlana'dan
kalma saklı incileri gün yüzüne çıkardıktan sonra
marjinal kalmanın acısını ve çaresizliğini gidermek için
cuma ve teravih vakitlerini kollamaya başladılar.
Archimet'in tası kaparak hamamdan çıkışı gibi bir çıkış
yaparak bulduğu su üstü metodolojisiyle cumanın
kenarında kalanları "kibre sapan tipler" olarak
nitelendirdiler. İşte yılın glasnost ve perestroikası...
Her hayvandan bir cm2 deri parçasıyla oluşmuş hilkat
garibesi dabbetül arz (hurafeye göre) kopardığı
kıyametin arkasından inanmadığımızı söylüyor.
Şüphe yok ki
bu yola çıkıldığında sıkıntıların kaçınılmaz olduğu
muhakkak. Hele doğruları tam anlamıyla yaşayın ve
konuşun, o zaman görün. İki arada ve bir derede kalma
mantığıyla savunulan değerler ancak kendi karnımızı
ağrıtmaktadır. Taze vahiy olmadığına göre çıkılan bu
yürüyüşte mehter takımı gibi iki ileri adımın arkasından
bir geri adım atma acziyeti kişisel zayıflığımızdan
kaynaklanmaktadır. Toplumdan kopmak ifadesi bile yanlış
bir tezdir. İsteseniz de istemeseniz de birlikte yaşamak
kaçınılmazdır. Ancak onların yanlış ve söz ve
eylemlerini onların hal ve hareketlerine uyarak ortadan
kaldırmak mümkün değildir. Üstelik Allah bizden bunu
istememektedir. Dosdoğru duruş yaparak karşı olduğumuz
yanlışlarla ilgili açıklamaları açıkça anlatırsak
muhatap olduğumuz insanların arasında kaybolmak yerine
düzgün bir davet yapabiliriz. Gerilimin her kayboluşu
anında inanan insanlara Allah'ın "ey iman edenler! iman
ediniz" çağrısını bir kere daha yaparak topuklarımız
üzerinde dönmememiz gerektiğini anlatmalıyız.
© 2002 İktibas
|